PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Dünya hali



Tur@b
19.01.2009, 14:30
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Dünya Düzeni Çatırdıyor
Baba Bush’un kurduğu yeni dünya düzeninin, oğul Bush tarafından yıkılacağı kimin aklına gelirdi? 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan ‘ya bizden yanasınız ya da teröristlerden’ mantığı üzerine kurulu yeni dünya düzeni, bugünlerde çatırdamaya başladı. Bush ve ekibinin dünya kamuoyunu ve Birleşmiş Milletler’i hiçe sayan tavırları, sistemik dengeleri çözülme noktasına getirdi.
Bir zamanlar -en azından teoride- herkesin katılımını ve eşit paylaşımını esas alan ‘dünya düzeni’ kavramı, bugün Amerika’nın tek taraflı ve doyumsuz istekleri çerçevesinde şekil kazanıyor. Bu ise dünyada pek çok toplumu ve lideri, Amerikan karşıtı bir konuma getiriyor.
Örneğin Nelson Mandela BBC’ye yaptığı açıklamada, Bush yönetimini ‘dünya barışını tehdit eden bir güç’ olarak gördüğünü açıkça ifade etti. Alman seçimlerinde ortaya çıkan durum, Avrupa Birliği’nin terörle mücadele konusundaki çekimser tavrı, Orta ve Güneydoğu Asya’da Amerikan karşıtı eğilimlerin güç kazanması, Amerika’nın orta ve uzun vadede dünyanın ‘meşru’ lideri olma vasfını gittikçe zayıflatıyor. Amerika, diplomatik çevrelerde ve uluslararası kuruluşlarda eski itibarını her gün yitiriyor. Artık Amerika’nın istekleri, meşru ve makul göründüğü için değil, askeri gücünden dolayı yerine getiriliyor. Filistin konusundaki İsrail yanlısı tek taraflı tavrı, Güney Amerika dahil pek çok ülke tarafından açıkça ve şiddetle eleştiriliyor.
Öte yandan askeri manada bir imparatorluk olan Amerika, ekonomik olarak diğer dünya ekonomilerine pek çok gelişmiş ülke gibi bağımlı ve muhtaç. Bölgesel güç merkezleri, bu süreçte daha fazla ivme kazanacaktır. Örneğin Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap ülkeleri, 11 Eylül sonrası dönemde, Amerika ile eski ilişki biçimlerini aynen devam ettiremeyeceklerini görüyorlar. Amerika’nın Irak’a yapacağı saldırı, bu manada Arap ve ardından İslâm birliğini daha da güçlendirebilir. Arap ülkeleri Filistin meselesi dururken Amerika’nın Irak’la uğraşmasına zaten sert bir şekilde muhalefet ediyorlar.
Bütün bu gelişmeler göz önüne alındığında, Amerika’nın dünya sistemi içindeki meşruiyetini ve liderlik vasfını hızla yitirdiğini görmek zor değil. Aslında derinlerde bir yerlerde bir ‘medeniyet ve ahlâk çatışması’ yaşanıyor. Fakat bu, Huntington’ın dediği gibi İslâm ile Batı arasında yaşanan bir medeniyetler çatışması değil. Bu çatışma daha ziyade evrensel adalet ve barışa, bütün insanların eşitliğine inanan uluslar ile dünyaya kendi çıkarları çerçevesinde çeki düzen vermeye çalışan Amerikan emperyalizmi arasında cereyan ediyor.
Bu resmin biraz daha netleşmesi, yeni dünya düzeninin, daha doğru ifadesiyle Amerikan neo-emperyalizminin de sonu olacak. Bunu görmek için kâhin olmaya gerek var mı?

Seçim Ola Harman Ola
Siz bu satırları okuduğunuzda, muhtemelen Türkiye’deki seçim sonuçları belli olmuş olacak. Ortaya çıkacak sonuç ve tablo ne olursa olsun, Türkiye’nin ‘derinlerde’ yatan sorunları aynen ve değişmeden önümüzde durmaya devam ediyor.
Geçen ay gazetelerde çıkan bir haber bunu çıplak bir şekilde ortaya koyuyor: Antalya’da 240 milyon lira maaşla hamallık yapan bir vatandaşımız milletvekili adayı olmuş. Hem de 13. sırada!
Bu inanılmaz derecede gayretli ve ‘iyimser’ kardeşimiz, seçilemeyeceğini bildiğini söylüyor. Bunu anlamak hiç zor değil! Ama insanımız siyasetin çözüm üretememesini öylesine derinden kavramış ki protestosunu, bıkkınlığını, bezmişliğini, ümitsizliğini böyle ‘orijinal’ yöntemlerle dile getiriyor.
Çocuklarının önüne helal bir lokma koymak için sırtında yük taşıyan ve meclise giremeyecek olan bu insanın cesareti ve samimiyeti karşısında ancak şapka çıkartılır. Peki meclise gidecek vekillerimiz bu bilincin ne kadarına sahip? Hele şu anda mecliste olan vekiller?
Bu milletvekillerinin çoğu 3 Kasım günü seçilemeyeceğini bildigi halde 15 Ekim 2002 tarihinde 3 aylık maaşlarını toplu olarak aldılar. Yani adam başı 14 milyar lira; bütçeye yüklenen ek masraf 5 trilyon lira. Türkiye’de 17 günlük mesainin karşılığı bu mu? Vekil böyle davranırsa, vatandaş ne yapsın?
Türk siyasi kültürünün bu çarpık, çıkarcı, ben-merkezci yapısı, sandık başında çözülemeyecek kadar derinlere gidiyor. Yine de biz “Allah’tan ümit kesilmez” deyip gelişmeleri izlemeye devam edeceğiz.

Bize Ne Oldu?
Türkiye’nin ‘nabzı’nı ölçen türdeki gündelik haberlere bakınca insan sormadan edemiyor: İnsanımızın tabiatında bazı köklü değişiklikler mi oluyor?
Boşanmalar, cinnet geçirmeler, trafik kazaları, içkiden mütevellit kavgalar, sokak gürültüsü, gittikçe çirkinleşen sokaklar, sağlıksız beslenen çocuklar, çamur ve bataklık haline gelen yollar, ağaçsız mahalleler, konserve kutusundan farksız toplu taşıma araçları, yollarda ve kuyruklarda tüketilen saatler, estetik duyarlılıktan yoksun, ‘tıka basa’ ve biçimsiz evler…
Öte yanda sürekli aşınan insan ilişkileri, kopan dostluk bağları, artık 300 kelimeye inen dil dağarcığımız, asık suratla, geçim kaygısıyla sokakları arşınlayan insanlar, okumayan, sadece TV ekranlarına, gazete başlıklarına ve vitrinlere ‘bakan’ kitleler…
Liste uzayıp gidiyor. Artık gündelik siyasetin ve ekonomik sıkıntıların dışında bir konuda konuşmak, mesela sanattan, şiirden, masaldan, hat yazmak yahut ebru yapmaktan, müzikten, tarihten, tabiattan söz açmak, Türkiye’nin ‘lüksü’ haline geldi. Sanki bu konular sadece ‘okumuş’ ve yüksek kültür sahibi insanların işiymiş gibi.
Oysa bizim tarihimizin en göz alıcı eserlerini, hatlarını, şadırvanlarını, seramiklerini, kilimlerini, kuş saraylarını, iç ferahlatan avulularını, çicek bahçelerini, hem huzur hem de hüzün veren ama her biri itina ile yapılmış mezar taşlarını, sokak aralarını, cumbalı evleri, bugün müzelere koyduğumuz çarıkları, mahmuzları, tahta kaşıkları, mücevheratı v.s. üreten insanlar ‘sıradan’ insanlardı. Onlar da zor günler yaşadılar. Savaşlar gördüler, tüfenk çakıp cepheye gittiler, düşmana, eşkiyaya, soğuğa, hastalığa göğüs gerdiler, çocuklarını tarlada, bahçede ebesiz-doktorsuz dünyaya getirdiler, elektriksiz, susuz, kalorifersiz evlerde yaşadılar…
Ama imanlarının yarısı olan temizliğe, mümin oluşun getirdiği kalbî inceliğe, nezakete, estetik duyarlılığa halel getirmediler, gölge düşürmediler…
Peki bu insanlar nereye gitti? Bize ne oldu? Düşünelim…

Gözümüz Aydın: Çeçenlerden Sonra Artık Uygur Türkleri de Terörist!
Amerikan Dışişleri Bakanlığı görevlilerinden Richard Armitage geçtiğimiz ay sürpriz bir açıklama yaparak, Çin’in Doğu Türkistan (Sincan/Xinjiang) bölgesinde Müslüman Uygurların bağımsızlığı için mücadele veren Doğu Türkistan İslâm Partisi’ni terörist örgütler listesine eklediklerini söyledi.
Bugüne kadar Komünist Çin hükümetinin suçlamaları dışında herhangi bir suçu olmayan örgütün terörist ilan edilmesi, oldukça düşündürücü. Öncelikle bu, Uygur Türkleri’nin 1944’den bu yana devam eden bağımsızlık ve kültürel hak elde etme mücadelesine vurulmuş büyük bir darbe. Daha birkaç yıl önce Ramazan ayında oruç tutulmasını yasaklayan Çin hükümeti için ise bu durum büyük bir diplomatik zafer. Çünkü Çin, Uygur Türkleri’ne yönelik baskı ve sindirme politikalarını bundan sonra ‘terörizmle mücadele’ adı altında istediği gibi yürütecek. Tıpkı Rusya’da Çeçenler’in dünya kamuoyu önünde Rus insafına bırakılması gibi.
Amerika’nın ‘durup dururken’ Doğu Türkistan İslâm Partisi’ni terörist ilan etmesi tesadüf değil. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden Irak’a saldırmak için izin almaya çalışan Amerikan yönetimi, tıpkı Rusya’ya yaptığı gibi, Çin’in desteğini almak için böyle bir karar aldı. Bunu görmek zor değil.
Fakat, Doğu Türkistan’da baskı ve zulüm gören insanlar bizim dindaş ve soydaşlarımız olduğu için insan sormadan edemiyor: Türk hükümeti bu konuda bir beyanda bulundu mu? Tavır koydu mu? Pek ‘yakın dostumuz ve müttefikimiz’ Amerika’ya bu konuda baskı uyguladı mı?
Bir başka soru da şu: Bağımsızlık mücadelesi veren örgütler bütün dünyada Amerika’nın terörizm tanımına göre terörist örgüt oluyorlar. Peki herkes bu listeyi, kullanılan ölçüleri, toplanan verileri, alınan kararları evrensel olarak kabul etmek zorunda mı? Dünya vatandaşları olarak bizim hiç mi hakkımız yok? Bizi bu kadar sevdiğini ve önemsediğini söyleyen Amerika nezdinde bizim hiç mi söz hakkımız yok?

Amerikan Karşıtlığı Almanya'da Seçim Kazandı!
Almanya başbakanı Gerhard Shroder’in liderliğindeki Sosyal Demokratlar ve Yeşiller Partisi, geçtiğimiz ay yapılan Alman milli seçimlerini ikinci kez kazanarak iktidar sürelerini 4 yıl daha uzattılar. Bu seçimlerin uzun yıllar hatırlanacak en önemli yönü, Amerika’nın tek taraflı olarak Irak’a saldırmasını destekleyenler ile karşı çıkanlar arasındaki mücadele idi. Sosyal Demokratlar, kampanyalarının önemli bir kısmını savaş karşıtlığı üzerine bina ettiler. Zahirdeki gerekçe, Irak’a Birleşmiş Milletler’den bağımsız ve izinsiz olarak saldırılmasına karşı çıkmak idi. Fakat bu tavır, Avrupa’nın Amerika’nın küstah ve kabadayı politikalarından artık bıktığının da bir göstergesi idi. Bir Alman bakanının seçimin hemen öncesinde Bush’un savaş taktiklerini Hitler’e benzetmesi; eski İrlanda başbakanı Mary Robertson’ın Amerikan yönetimini protesto ederek Birleşmiş Milletler İnsan Hakları komisyonu görevinden istifa etmesi, bu hoşnutsuzluğun örnekleri arasında. Demek ki Amerikan emperyalizminden rahatsız olanlar sadece ‘geri kalmış dünyanın fundamentalist’ dincileri, yani müslümanlar değil. Amerika’nın modern dünyanın ‘sarhoş kralı’ olmasından artık herkes bıkmış durumda. 11 Eylül’den bu yana bütün suçu İslâm dünyasına, onun geri kalmışlığına, dindarlığına yükleyen Amerikan yönetimi ve medyası, bu durum karşısında sesini çıkartmıyor. Onların sessizliğini anlamak mümkün. Acaba Türk hariciyesi ve siyasetçileri Alman seçimlerinden bir ders çıkarttılar mı?

Amerika İkiye Bölündü
Bu satırların yazıldığı günlerde Bush, Irak’a tek taraflı saldırmak için Amerikan Kongresi’nden istediği izni aldı. Artık Irak’ın işgali sadece zaman meselesi. Fakat bu karara rağmen, Amerikan halkı Irak konusunda ikiye bölünmüş durumda. Bush ve ‘şahinler’ grubu (Başkan yardımcısı Cheney, Savunma Bakanı Rumsfeld, Adalet Bakanı Aschroft, Güvenlik Konseyi Müşaviri Rice, Dışişleri Bakan yardımcısı Wolfowitz ve diğerleri) Irak’a ne pahasına olursa olsun saldırmayı kafasına koymuş. Onlara destek veren Amerikalılar, dünyanın en depolitize halkı olduğundan ‘Başkan böyle diyorsa doğrudur’ demenin ötesinde bir tutamağa sahip değiller.
Öte yandan Amerikan halkının ve özellikle akademik çevrelerin kahir ekseriyeti Irak’a saldırılmasına karşı. Asıl plânın Ortadoğu’nun haritasını yeniden çizmek olduğu biliniyor. Amerika uzun vadede Suudi Arabistan’a petrol konusunda olan bağımlılığından kurtulmak istiyor ve dünyanın üçüncü en büyük petrol rezervlerine sahip olan Irak’ı ciddi bir alternatif olarak görüyor.
Bu bölünmenin en önemli neticesi, Amerikan yönetiminin ‘niyetleri’ konusunda ortaya çıkan netlik. 11 Eylül sonrasında girişilen ‘terörle mücadele’nin, başka hedeflere ulaşmak için bir bahane olarak kullanıldığını artık pek çok insan dile getiriyor. Kongrenin onayına rağmen Amerika içindeki savaş karşıtlığı gittikçe artıyor. Yapılan savaş karşıtı konuşmaların, panellerin, açılan web sayfalarının ve imza kampanyalarının sayısı hızla artıyor.
Hülasa, Bush Irak savaşını kazansa bile, Amerika içindeki savaşı şimdiden kaybetmiş durumda.

Tur@b
19.01.2009, 16:35
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

“Türkiye modeli”
3 Kasım seçimlerinden sonra dünyanın dikkati tekrar Türkiye üzerine yoğunlaştı. AKP hükümetinin Türk siyasetinde temsil ettiği eğilim ve istikamet, hem bölge ülkeleri hem de Avrupa ve Amerika tarafından yakından takip ediliyor.
Bunun başlıca iki sebebi var. Birincisi Türkiye’nin Balkanlar’dan Ortadoğu’ya ve Orta Asya’ya uzanan jeo-politik ve kültürel alanda sahip olduğu rol.
Türkiye’nin bu coğrafya üzerindeki siyasi, ekonomik ve psikolojik etkisi, tahmin edilenden daha fazla. Türkiye -çeşitli gerekçelerle- bu rolünü bugüne kadar ya görmezlikten geldi, ya da ondan ısrarla kaçındı. AKP hükümetinin temsil ettiği yeni istikametin Türk dış siyasetine ne kadar yansıyacağı, ayrı bir merak konusu. Fakat Türkiye’nin sadece batısındaki değil, doğusundaki komşularıyla da karşılıklı işbirliği ve barışa dayalı bir ilişki sürecine girmesi, bölgedeki dengeleri doğrudan etkileme şansına sahip. Bu, özellikle Amerika açısından hassas bir durum. Zira Amerika, petrol, İsrail ve terörizmle mücadele (ve tabi Irak’a müdahale) konularında Türkiye’nin desteğine muhtaç.
Yeni hükümeti dünya gündemine taşıyan ikinci asıl sebep, daha farklı bir temele dayanıyor. Kökleri 80’li yılların ortalarına giden “Türkiye modeli” kavramı, müslüman bir ülkede başarılı bir demokrasi tecrübesinin yaşanması fikrini ifade ediyordu. Demokratik değerlere bağlı, insan haklarına saygılı, eşitlik, adalet ve hukukun üstünlüğünü esas kabul eden, fakat aynı zamanda dinî değerlerine bağlı, geleneğine sahip çıkan ve kimliği açıkca müslüman olan bir Türkiye, bütün İslâm dunyası için bir model olarak sunuldu, sunuluyor.
Özal sonrası dönemde ve 90’lı yılların sonlarında kavram, özellikle Amerika’da pek çok siyasi gözlemci ve diplomat tarafından işlendi, çeşitli mahfillerde dile getirildi. 28 Şubat sürecinde ise bu kavram yeni bir muhteva kazanarak, derin devletin zorba ve baskıcı politikalarını meşrulaştırmak için bir çerceve olarak kullanıldı.
Türkiye’ye İsrail dolayımında bir değer biçen çevreler, Türkiye’nin laik, batıcı, modernleşmeci ve Amerikan-İsrail yanlısı tavrını, diğer İslâm ülkeleri ve hassaten Arap yönetimleri için bir model olarak takdim ettiler. Buna göre Türkiye teoride hem müslüman bir ülke olmakta, hem de modernleşme vagonunda kendine bir yer edinmiş bulunmakta idi. Bu süreçte yaşanan militarist ve baskıcı uygulamalar, modernleşmenin ‘kaçınılmaz bedeli’ olarak takdim edildi.
3 Kasım seçimlerinden sonra ortaya çıkan tablo, ‘Türkiye modeli’ kavramına yeni bir anlam kazandırdı. Türk siyasi eliti ile halk arasında yaşanan tarihi gerilim ve kopuşun aşılması yönünde önemli adımlar atılıyor. Devletin din ve dindarlıkla olan problemi, artık ‘gericilik-ilericilik’ ve ‘modernlik-gelenek’ kısır döngüsünün ötesinde algılanıyor; algılanmak durumunda. Dahası, Türkiye devleti ilk defa ideolojik olmayan bir kimlik ile halkının ve dünya kamuoyunun karşısına çıkmayı hedefliyor. Tepeden inmeci ve tahakküm edici devlet anlayışı, yerini, artık kendini bireyin ve toplumun üstünde görmeyen bir hükümet etme tavrına bırakmak durumunda.
Bu yeni dönemde ‘Türkiye modeli’ kavramı, farklı bir anlam kazanma şansına sahip. Bu, bütün İslâm ülkeleri için dikkatle izlenmesi gereken bir tecrübeyi ifade ediyor. Türkiye’nin bu alandaki başarısı, İslâm dünyasının içinde bulunduğu fikri, siyasi ve psikolojik krizin aşılmasına zemin hazırlayabilir.

AB’ye Girmek Ya Da Girmemek: İşte Bütün Mesele!
Avrupa Birliği, Türkiye’nin tam üyeliği için müzakere tarihini Aralık 2004 olarak ilan etti. Türkiye’nin mevcut şartları ve Avrupa Birliği kriterleri gözönüne alındığında, bu tarihin makul olduğunu söylemek mümkün.
Biz Türkiye’nin üyeliği meselesine bugüne kadar hep Türkiye’nin modernleşme ve Avrupa ile bütünleşme projesi açısından baktık. Hadiseye bir de medeniyet birimi olarak Avrupa kıtası açısından bakmamız gerekiyor.
Buradaki ilk soru şu: Avrupa Birliği, kendinden olmayan dünyayı kabul etmeye ne kadar hazır? Sınırları belirlenmiş, net olarak tanımlanmış bir ‘Avrupa’dan bahsetmek mümkün mü?
Avrupa Birliği ile klasik Avrupa medeniyeti tanımının köklü bir dönüşüm geçirdiği aşikâr. Fransız-Alman kültür havzalarının belirlediği Avrupa medeniyeti kavramı, artık bu niteliğini yitirmek zorunda kalacak. Artık ‘Avrupa’ medeniyet havzasınının Litvanya, Romanya, Portekiz gibi üyeleri var. Almanya ve Fransa’nın Türkiye’nin adaylığına direnmesinin arkasında yatan sebeplerin başında da bu geliyor.
Yeni Avrupa kavramı, müslüman bir ülke olan Türkiye’yi de kapsayacak kadar geniş tutulacak mı? Yoksa Avrupa, klasik jeo-kültürel sınırlarını muhafaza etmek için, Avrupa’nın dış sınırını Türkiye olarak mı belirleyecek? Bir başka ifadeyle Türkiye’nin bir ‘uç beyliği’ olma misyonu, 21. yüzyılda da devam edecek mi?
Yine Avrupa tarihi açısından baktığımızda sormamız gerekiyor: Batı’nın küreselleşme sürecinde evrensel hale getirmeye çalıştığı demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, dinî ve kültürel çoğulculuk gibi kavramlar, manalarına uygun olarak mı uygulanacak, yoksa batılılaşmanın bir aracı olarak mı kullanılacak?
Türkiye’nin AB’ye alınması (ya da alınmaması), Türkiye’den çok Avrupa’nın sahip çıktığı değerlerin test edilmesi olacak.

Dünya Güzeli Bir Türk Olunca
Dünya güzellik yarışmasını bu yıl Türkiye kazandı. Böylece biz de bütün dünyada takdire değer bir ‘şey’lerimizin olduğunu göstermiş olduk. Keşke bu kategoriye, maddi güzelliğin, boyanın, makyajın ve çıplaklığın ötesinde bir şeyler ekleyebilseydik.
Bizim sanatımız, sporumuz, tarihimiz, maneviyatımız, geleneğimiz dururken, başından sonuna batılı bir kavram olan ‘güzellik yarışması’nda boy göstermemiz, ödül almamız, çok anlamlı bir şey değil. Bu, bir Türk müzisyenin kendi müzik mirasını reddederek ‘Mozart gibi’ beste yapmasından, ‘Pavarotti gibi’ opera söylemesinden çok farklı bir şey değil. Neticede batılılara ‘bak biz de sizin gibiyiz; hatta sizden daha da iyiyiz’ demekten öte bir şey yapmıyoruz.
Bu öykünme ve ölçüsüzlük gayreti yüzünden nasıl kişiliksiz, kimliksiz, köksüz, renksiz bir ‘global yığıntı’ haline getirildiğimizin farkında değiliz. Eğer globalleşme, dünya kültürlerinin yakınlaşmasını, ortak paydalarda buluşmasını ifade etseydi, uluslararası yarışmaları belirleyen yegane ölçüler, Avrupa ve Amerika kökenli olmazdı.
Bu sisteme karşı mücadele etmek zor; doğru... Kabuğumuza çekilmek de tek başına yeterli çözüm değil. Ama gücümüz yetmiyor diye yaptığımız işin ‘gönüllü kölelik’ olduğunu, kendi mahkumiyet fermanımızı imzalamak manasına geldiğini gözardı edemeyiz. Aksi halde kendimizi kandırmış oluruz.

Afganistan Şimdi Daha mı Özgür?
Amerika’nın Afganistan’da gerçekleştirdiği rejim değişikliğinin üzerinden bir yıl geçti. 11 Eylül hadiselerinden önce ne dünyanın ne de Amerika’nın gündeminde olan Afganistan, terörle mücadele kampanyasının ilk durağı oldu. Taliban yönetimi askeri bir operasyonla yıkıldı. Taliban’ın himaye ettiği bir grup el-Kaide mensubu tutuklandı ve yargılanmak için Amerika’ya getirildi. Amerikan öfkesinin kısmen dinmesinden sonra Afganistan birden Amerika’nın ve dünya kamuoyunun gündeminden düştü. Bu arada Afganistan operasyonu sırasında her biri 20 tonluk B-52 bombalarıyla yerle bir edilen şehirler, yaşanan göçmen krizi, ölen, yaralanan, sakat kalan Afganlılar da haber ajanslarının gündeminden çıktı.
Bir yıl sonra Amerikan yönetimi Afganistan operasyonunun gayesinin bu ülkenin ‘özgürlüğüne kavuşturulması’ ve yeniden inşası olduğu fikrinde ısrar ediyor. Aganistan’daki fiilî duruma bakıldığında ise karşımıza başka bir tablo çıkıyor. Uluslararası camianın vaadettiği 5 milyar dolarlık yardımın çok az bir kısmı Afgan halkına ulaştırıldı. Kabileler arasındaki çatışmalar devam ediyor. Düzenli bir ordunun kurulmasına en az on yıllık bir proje olarak bakılıyor. Bir tarafta fakirlik ve iç çatışmalar, öte tarafta mültecilerin dramı devam ediyor. Amerika’nın Afganistan başkanı olarak atadığı Hamid Karzai ve hükümeti, Amerika’nın bölgesel çıkarları ve plânları karşısında, hiçbir insiyatif ve güce sahip değil. İslâm ülkeleri de bu terkedilmişlik kampanyasına katılmış durumda. Afganistan’ın yeniden inşası için vaadedilen 5 milyar dolarlık yardıma katkıda bulunma sözü verenler arasında, Japonya birinci sırayı alırken, İslâm ülkeleri en alt sıralarda yer alıyor. Afganistan sokaklarında en büyük iki değişiklik, Land-Rover jipleriyle cirit atan BM çalışanları ve radyolardan yükselen batılı müzik parçaları. Dahası, muhtemel bir Ortadoğu savaşında Afganistan, Amerika’nın kullanacağı alternatif üslerden biri olacak. Bu tabloya bakınca insan sormadan edemiyor: Afganistan şimdi daha mı özgür?

Amerikalılar Savaşı Avrupalılardan Daha Çok Seviyor
Geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir araştırma, Amerika ve Avrupa’da yeni bir tartışma başlattı. Robert Kagan adlı Amerikalı tarihçinin, Policy Review dergisinde yayınlanan çalışmasına göre, dünya barışının tesisi için Amerikalılar savaşı en etkili yol olarak kabul ederken, Avrupalılar diplomatik girişim ve görüşmelerden yana. Bu tavır, Güney Amerika’daki gerilla savaşlarından Keşmir sorununa, Irak ve Ortadoğu meselesinden Çeçenistan’a kadar geniş bir alana yayılıyor.
Avrupalı siyaset bilimcileri ve diplomatlar, Kagan’ın çalışmasının göğüslerini kabarttığını ve Batı medeniyetinin ana ekseninin yine Avrupa olacağını gösterdiğini söylüyorlar. Amerikalılar ise bu sonuçtan pek rahatsız olmuşa benzemiyorlar.
The Economist dergisinin verdiği habere göre, Amerika’daki stratejik araştırma kurumlarında yapılan çalışmaların motor gücü, yeni kriz bölgeleri yaratıp bunları Amerikan askeri gücüyle ‘çözmek’ üzerine kurulu. Avrupa’nın ve BM’nin temkinli yaklaşımına karşılık, Amerikalılar ‘savaş-sonrası dönem’ psikozundan kendini kurtaramıyorlar.
Bu çatışmacı söylemin, Bush yönetiminin saldırgan ve yayılmacı eğilimleriyle örtüşmesi bir tesadüf değil. Baba ve oğul Bush’ların ve başkan yardımcısı Cheney’nin Amerikan silah üreticileriyle olan yakın ilişkileri, bu savaş söyleminin körükleyici etkenlerinden biri. Bu yüzden Amerikan karşıtlığı global bir nitelik kazanma yolunda. Öyle ki Almanya’dan sonra Bush’a bir darbe de sınır komşusu Kanada’dan geldi. Kanada başbakanı, bir gazeteciyle yaptığı özel sohbette Bush’a “ahmağın teki” diye atıfta bulununca, ortalık yine karıştı. Fakat savaş düşkünü Amerikalıların bu tür tepkilere yönelik tavrını da geçmişe bakarak kestirmek zor olmayacak.

Tur@b
21.01.2009, 02:04
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Ümitvar Olmak İçin
İslâm dünyasının ve Türkiye’nin yaşadığı siyasi ve sosyal krize bakıp insanların ümitsizliğe kapılması çok kolay. Bu hissiyatın şüphesiz somut temelleri var. Fakat bugün hissi olmaktan çok gerçekçi olmak zorundayız. Kriz ve çöküş söylemini aşmanın birinci yolu, içinde bulunduğumuz tahlil çerçevesini -moda tabiriyle paradigmayı- sorgulamaktan geçiyor.
İslâm’ın siyasi tarihi büyük iniş-çıkışlara sahne oldu. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in islah etmeye çalıştığı Mekke toplumundan Endülüs’ten kovuluşumuza, Moğol istilasından Osmanlı’nın çöküşüne kadar, büyük badireler yaşadık. Salt devlet ve siyasi güç merkezli bakıldığında, İslâm tarihinin bu dönüm noktaları bizi ancak karamsarlığa sürükler. Fakat aynı tarihe ben-bilinci ve medeniyet tecrübesi açısından baktığımızda, karşımıza okunmamış pek çok sayfanın, söylenmemiş pek çok sözün çıktığını görüyoruz.
Örneğin Moğol istilası, sadece Abbasi devletini sona erdirmedi; aynı zamanda İslâm dünyasını ilk defa parçalanmanın eşiğine getirdi. Öldürülen insanlar, yakılan kütüphaneler, yıkılan şehirler, eşine az rastlanır türden... Fakat Moğol istilasının hemen akabinde Yunus Emre’lerin, Mevlâna’ların, İslâm medeniyetinin ruh ve mana dünyasını yeniden ördüğünü, ona yeni bir ruh üflediğini görüyoruz.
Netice: İslâm’ı yıkmak için gelen Moğollar, kısa bir sürede İslâm’ın askerleri oldular.
Osmanlı’nın gerileme dönemi olan 17 ve 18. yüzyıllar, bize yine İslâm dünyasının karanlık bir dönemi olarak takdim edilir. 1683, bu dönemin en kara yılıdır. Oysa aynı tarihlerde Hint-İslâm medeniyeti bilim, sanat ve kültürde zirve dönemini yaşıyordu. Yine aynı dönemde müslümanlık, Endonezya ve Malezya’yı kapsayan Maley kültür havzasında hızla yayılmaktaydı. Buna Afrika içlerinde yaşanan ihtida hareketlerini de ekleyebiliriz.
Netice: İslâm medeniyeti, bir bölgede tıkandığında, enerjisini başka yerlerde inkişaf ettirebilmekteydi.
İslâm dünyasının bugünkü durumu da bundan çok farklı değil. Siyasi güç merkezli kamu alanlarinda yaşanan gerileme, bizim pek çok başka seyi görmemize engel oluyor.
Oysa bugün müslüman ülkelerdeki ihya ruhu ve entellektüel dinamizm, eşine az rastlanır bir niteliğe sahip. Avrupa gençliğiyle kıyaslandığında, Türkiye’deki ve İslâm dünyasındaki genç nesillerin zihin dünyası çok daha zengin, açık ve renkli. Hepsinin kafasında ‘büyük sorular’ ve bu soruların cevaplarını bulma azmi var. Aradığımız hayatî ve kalıcı cevapların, gündelik politik gelişmelere endeksli olmadığını kavradığımız gün, bu dinamizm umulmadık meyveler verecek.
Modern dünyanın başımıza musallat ettiği sorunların, özünde siyasi, ekonomik ya da askeri değil, fikrî olduğunu teslim etmek durumundayız. Meseleyi böyle algıladığımız zaman, önümüzdeki aşılamayacak tek engel, kendimiz olacağız. Tefekkür ve ahlâk zemininde şekillenecek bir medeniyet ihyası, İslâm dünyasının ve kaçınılmaz olarak dünyanın çehresini değiştirecek.
Bugün kendi kendimize 9 ilâ 15. yüzyıllar arasında yaşamış on tane büyük kumandanın adını sorsak, -tarih uzmanı olmadığımız müddetçe- herhalde listeyi tamamlakta zorlanırız. Oysa aynı soruyu on tane büyük alim ve mütefekkirin ismi şeklinde değiştirsek, Ebu Hanife’den Gazalî’ye, İmam Şafiî’den İbn Sina’ya, Ahmed Yesevî’den Birunî’ye kadar aklımıza bir çırpıda gelecek onlarca isim var.
Netice: Sorunun merkezi siyasi kazanım yahut kayıplar değil; tefekkür ve maneviyat alanında atacağımız adımlar. Bu zihinsel sıçramayı yaptığımız gün bakın neler olacak!..

Barbarlığın Moderncesi
Batı insanı -onlara artık biz de katıldık- son üç asırdır, sürekli ilerlediğine ve bir medeniyet sıçraması yaşadığına inanıyor. Ortaçağların ‘karanlığı’, savaşları, giyotinleri, engizisyonları, kabile savaşları, salgın hastalıkları… geride kaldı. Modern dünyada artık savaş yok; medeniyet, akıl, bilim, rasyonalite ve barış var. Acaba öyle mi? Şimdi aşağıdaki rakamlara bakıp, medeniyetin motor gücü olduğuna inanan Avrupa ve Amerika’nın ne kadar medeni bir dünya inşa ettiklerine siz karar verin:
* Uranyumdaki fiffion maddesinin nükleer silah yapımında kullanılmasından bu yana Amerika, tek başına, silah yapımı için 13.5 trilyon dolar harcamış.
* 2. dünya savaşında Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine atılan iki atom bombasının ilk anda toplu olarak öldürdüğü toplam insan sayısı 117 bin.
* 1991 Körfez savaşının toplam maliyeti 100 milyar doların üzerindeydi ve Kuveyt, Irak, Suudi Arabistan ve diğer Arap ülkeleri hâlâ bu parayı ödemeye çalışıyor.
* Körfez savaşında kullanılan “buker buster” bombaları, patladıkları anda 500 derecenin üstünde ısı yayıyor ve etki alanına giren canlı-cansız her şeyi eritiyor.
* Geçen yıl Afganistan’da kullanılan “daisy cutter” bombalarının her biri, bir volkswagen büyüklüğünde. Bombanın düştüğü yerde, meteor çukuruna benzer büyük delikler oluşuyor. Tahribatın şiddetinden dolayı, ölen insan, hayvan ve bitkiyi, yıkılan yapıları kimse tesbit edemiyor.
* Batılı ülkelerin öncülüğünü yaptığı silah sanayisinin de yardımıyla, 1990 ilâ 1995 yılları arasında 70 ülkede 93 savaş olmuş ve bu savaşlarda 5.5 milyon insan ölmüş.
* Bush hükümeti, Irak’ın işgali ve sonrası için, yılda 100 ilâ 130 milyar dolar arası para harcamayı planlıyor. Tek başına bu miktar, dünyadaki pek çok ülkenin yıllık bütçesinden daha fazla.
Liste uzayıp gidiyor. Amerika’nın Irak’a yapacağı muhtemel saldırıda nasıl bir insanlık dramının yaşanacağı, ne tür silahların kullanılacağı, akl-i selim sahibi her insan için bir endişe kaynağı. Seviyesine ulaşmaya çalıştığımız ‘muasır medeniyet’, bakalım daha ne modern barbarlıklara imza atacak...

Hodri Meydan: Coca Cola’ya Karşı Mekke Kola!
Türkiye’deki İhlas Kola, İran’daki Zem Zem Kola, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Star Kola’dan sonra, şimdi Coca-Cola’nın bir rakibi daha var: Mekke Kola! Hem de bu rakip müslüman ülkelerden değil, Avrupa’nın kalbinden, Fransa’dan geliyor. Uzun yıllardır Fransa’da yaşayan ve Arapça bir radyo istasyonunu yöneten 46 yaşındaki Tevfik Meslusi, Mekke Kola’nın mucidi ve sahibi. 10 yaşındaki oğlunun “Peki Coca-Cola’yı protesto için içmeyelim ama bana en az onun kadar iyi bir alternatif göster” demesi üzerine bu işe sarılmış. İslâm ülkelerinde ve Avrupa’da yaygınlaşan Coca-Cola boykotu, Meslusi’ye büyük bir iş alanı açmış.
Mekke Kola, şu anda Avrupa’da en çok satan içecekler arasında ve müşteri profili, araplarla yahut müslümanlarla sınırlı değil. İçecek ilk yılında o kadar başarılı olmuş ki, şu anda Güney Afrika’da ve Amerika’da da satılıyor. Boykotların İslâm ülkelerindeki satışlarını çok ciddi oranda düşürdüğünü söyleyen Coca-Cola yetkilileri, Mekke-Kola’nın popüleritesinin şirket için bir endişe kaynağı olduğunu söylüyorlar. Yeni içeceğin tadı Coca-Cola’nın tadıyla aynı olduğundan, Coca-Cola’nın ileride Mekke-Kola’nın önünü kesmek için hukuki işlemlere başvurması bekleniyor. Fakat Coca Cola ‘reklamın kötüsü olmaz’ prensibinden de korktuğu için, Mekke-Cola’yı dünya çapında meşhur etmek de istemiyor.
Mekke Kola’nın siyasi varlık alanı bununla da sınırlı değil. Şişelerin üzerinde “içecek gelirlerinin yüzde 10’u Filistinli çocuklar fonuna verilecektir” ibaresi yazılı. Güney Afrika Cumhuriyeti, bu uygulamadan Afrika’daki AIDS’lilere de pay verilmesi için Meslusi ile irtibata geçmiş.
Hülasa, Mekke Kola’nın hem Coca Cola ile rekabet edecek bir tadı ve kalitesi var, hem de siyasi bir mesajı ve misyonu. Akif merhumun “tek dişi kalmış canavar” dediği modern emperyalizm ile mücadelemizde yeni bir cephe bu. Ne diyelim, vatana millete hayırlı uğurlu olsun!

Amerika ve Hz. Muhammed s.a.v.: Bir Peygamberin Mirası
Geçtiğimiz ay Amerikan televizyonlarında “Muhammed: Bir Peygamber’in Mirası” adlı bir belgesel gösterildi. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in hayatını, Amerikalı müslümanların gözüyle anlatan, sıradışı bir yapım. Meşhur Amerikalı müslüman-gazeteci Michael Wolfe ile bir başka Amerikalı müslüman Alex Kronemer’in yönettiği film, gösterildiği günden beri tartışılıyor. Müslümanlar ve İslâm’a sempatiyle bakanlar filme alkış tutarken, İslâm düşmanı çevreler filmi “islâmcı propaganda” diye kınadılar.
Film, New York itfaiyesinde çalışan müslüman bir itfaiyecinin, Efendimiz hakkındaki değerlendirmeleriyle başlıyor. O’nun bir müslümanın hayatındaki yerini, anlamını, önemini anlatan müslüman itfayeci, Hz. Peygamber’in “içinizde en hayırlı olanınız, insanlığa en faydalı olanınızdır” hadisinden ilham alarak itfaiyeci olduğunu ve İslâm’da bir kişinin canını kurtarmanın, bütün insanlığı kurtarmak ile eş anlamlı olduğunu söylüyor.
New York’lu müslüman itfaiyeciyi Michigan’daki bir doktor, Washington’daki bir memur, Los Angeles’taki bir avukat, Boston’daki bir üniversite öğrencisi ve daha başkaları takip ediyor. Her biri birer ‘Amerikalı’ olarak, neden müslüman olduklarını, Hz. Peygamber’in neden bütün insanlığa gönderilmiş bir rahmet peygamberi ve kılavuz olduğunu anlatıyor. Aralarda İslâm tarihi uzmanı ilim adamları, Efendimiz’in hayatı, mücadelesi ve misyonu hakkında bilgiler veriyor.
Muhtevanın yanısıra görsel açıdan da son derece başarılı olan bu film, bir ilk. Filmin çekimlerine 11 Eylül hadiselerinden önce başlanmış. Fakat gösterime girmesi 11 Eylül’den sonra nasip oldu. Film, önümüzdeki ay ve yıllarda mükerrer olarak gösterilmeye devam edecek. Ardından, talep edilmesi halinde, İslâm ülkelerinde de gösterilebilecek. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in rahmet, ihlâs ve ahlâk üzerine kurulu hayatını New York sokaklarına taşıyan bu film, müslüman olsun olmasın herkesin görmesi gereken bir yapım.

Amerikan Yönetimi Faşizme Doğru Adım Adım
11 Eylül hadiselerinden bu yana devam eden Amerikan saldırganlığı, artık Amerika’nın içine de yansıdı. Arap ve müslüman göçmenlere yönelik baskı politikaları, Bush yönetimi ve onun Adalet Bakanı John Ascroft tarafından sessizce fakat amansızca uygulanıyor. Amerikan geleneklerine ve kanunlarına aykırı yeni bir uygulama da geçtiğimiz ay başlatıldı.
Amerikan Göçmen Bürosu (INS), 20’ye yakın Arap ve müslüman ülkenin vatandaşlarının göçmen bürolarına bizzat gelerek kayıt yaptırmalarını zorunlu kılan bir kanun çıkarttı. Gönderilen tebliğ mektuplarında, göçmenlerin gelip kayıt yaptırmaları ve bunun bir formalite olduğu söyleniyordu. Kayıt yaptırmayanlar sınırdışı ediliyor.
Fakat göçmen bürolarına gidenler, bunun bir tuzak olduğunu tutuklandıktan sonra anladılar. Sadece Los Angeles şehrinde binin üzerinde öğrenci ve çalışan, Göçmen Bürosu yetkilileri tarafından tutuklandı. Tutuklamalar ‘vizesi geçmiş’ gerekçesiyle yapılıyor ve bundan sonra da devam edecek. Son olarak Pakistan vatandaşları da bu listeye alındığı için, Pakistan başbakanı, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na bir ültimatom verdi ve bu uygulamanın derhal durdurulmasını istedi.
Katı hukuk kuralları açısından bakıldığında, tutuklamaların kanuni bir zemini var. Fakat herkes biliyor ki Amerika’da milyonlarca kaçak işçi ve göçmen var. Bush, 2 yıl önce iktidara geldiğinde “Amerika’da bulunan 2.5 milyon civarındaki kanun dışı Güney Amerikalıya af çıkartacağım” demişti. Yani resmi ağızdan en az bu kadar Güney Amerikalının Amerika’da kanunsuz-vizesiz yaşadığı biliniyor. Buna Asyalıları, Avrupalıları ve Afrikalıları da ekleyebiliriz.
Bu kadar vizesiz insan dururken, Adalet Bakanlığı’nın ve ona bağlı Göçmen Bürosu’nun böyle bir harekete girişmesi, Amerikan yönetiminin niyetlerini açıkca ortaya koyuyor. Ortadoğu’da desteğine muhtaç olduğu Arap ülkeleri ciddi bir protesto ve boykot hareketi başlatmazsa, bu uygulamalar daha da şiddetlenerek devam edecek.
Hülasa, ‘Amerikan rüyası’ birileri için çoktan ‘Amerikan kabusu’na dönmüş durumda.

Tur@b
21.01.2009, 02:21
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

İslâm Dünyası İçin Yeni -ve Endişe Verici- Bir Dönem
Bu satırlar yazıldığında Amerika hâlâ Irak’a saldırı hazırlıkları yapmaktaydı. Siz bu satırları okuduğunuzda Irak operasyonu belki de başlamış olacak. Bu, İslâm dünyası, Ortadoğu ve Türkiye için yeni ve endişe verici bir dönemin başlangıcıdır.
Siyasi ve ekonomik zorunluluklar nedeniyle, maalesef Türkiye bu sürece katılmak mecburiyetinde bırakıldı. Hükümetin geçtiğimiz aylardaki direniş ve muhalefet tavrından vazgeçip, Amerikan harekâtına destek vereceğini açıklaması, Bush yönetiminin hedefine her geçen gün biraz daha yaklaştığını gösteriyor. Burada Türkiye’yi ve hükümeti tek başına suçlamak kolaycı bir yaklaşım olur.
Ortadoğu’da 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana devam eden dış kaynaklı meşruiyet arayışları, Türkiye, İran ve Arap ülkelerinin yapıcı bölgesel politikalar geliştirmesine imkan tanımadı. Türkiye’nin arka bahçesini, yani Arap komşularını bütünüyle ihmal etme pahasına yürüttüğü Avrupa-Amerika yörüngeli dış politika stratejisi, İran’ın 1979 devriminden sonra içine düştüğü izolasyon hali ve Arap rejimlerinin baskıcı ve elitist yönetim tarzı, Ortadoğu’daki müslüman ülkelerin bölgesel bir ittifak ve bütünleşme stratejileri geliştirememesinin arkasında yatan unsurların başında geliyor.
İsrail faktörü yüzünden Amerika’nın himayesinde varlığını sürdüren Arap yönetimleri, kendi aralarında da herhangi bir ortak strateji geliştiremediler. 1967 İsrail yenilgisinden bu yana, Arap dünyası tam bir bölünmüşlük hali içerisinde. 1991 Körfez Savaşı’nda Amerika’nın oynadığı liderlik rolü, bu süreci daha da perçinleştirdi.
Yeni Irak operasyonu arefesinde durum çok farklı değil. Ne Arap Ligi, ne de İslâm Konferansı Örgütü, bölgesel bir inisiyatif sunabilecek güce sahip. Amerika ve Avrupa ülkelerinin Ortadoğu’nun geleceğini en ince ayrıntısına kadar tartıştığı bir dönemde, bölge ülkelerinin hiçbir alternatif sunamaması, yeni sömürgecilik düzeninin ne kadar güçlü, buna mukabil İslâm ülkelerinin ne kadar aciz ve pasif bir durumda olduğunu gösteriyor.
Asıl endişe verici durum şu: Bush yönetiminin açıkça ifade ettiği gibi, yeni Ortadoğu operasyonu Irak’la sınırlı kalmayacak. Bir tarafta İsrail’in stratejik ve askeri konumunu güçlendirmek, öte tarafta petrol yataklarının kontrolünü ele geçirmek için yapılan plânlar, Filistin, İran, Suudi Arabistan, Suriye ve muhtemelen orta vadede Sudan’ın ‘çeki-düzen’ verilecek ülkeler listesine ekleneceğini gösteriyor. Bu, bölgesel inisiyatifin tamamen bölge-dışı güç merkezlerine kayması anlamına geliyor. Globalleşme söylemi ise bu gelişmeleri küreselleşmenin doğal bir neticesi olarak takdim ediyor.
Oysa Amerikan ekonomik ve askeri gücünün öncülüğündeki küreselleşme, bölgesel sınırların geçerliliğini ve ittifakların önemini bir kez daha teyid etti. Globalleşme trendine katılmak, yerel ve bölgesel gerçeklikleri ortadan kaldırmıyor. Bu yüzden Ortadoğu ülkelerinin, globalleşme ile yerelliğin atbaşı gittiğini artık görmesi ve bunu somut bir stratejik plân haline getirmesi gerekiyor. Türkiye bu süreçte hâlâ aktif bir rol oynayabilir. Zira, Amerikan yönetiminin iddia ettiği gibi, bölgenin aleyhine, Türkiye’nin menfaatine olacak bir senaryo, hiçbir inandırıcılığa sahip değil. Bunu 1991 Körfez Savaşı’nda somut olarak gördük.
Bu yüzden Türkiye ancak hem kendisinin hem de bölgenin aynı anda kazanacağı bir plânda yer almak zorunda. Fakat Türkiye’nin yetmiş küsur yıllık dış politika mirasını ve tek boyutlu jeo-strateji vizyonunu bir günde aşmak mümkün değil. Üstelik yoğun Amerikan baskısı karşısında, Türkiye’nin sırtını dayayacağı alternatif bir güvenlik alanı yok. Fakat “real-politik” neyi dikte ederse etsin, Türkiye’nin ve bölgenin bu yeni maceradan kazançlı çıkmayacağı açık.

Propagandanın Gücü
Princeton Survey Research Associates adlı anket firmasının Ocak ayı sonunda yaptığı bir ankete göre, Amerikalıların çoğu 11 Eylül saldırılarında uçak kaçıran kişilerin Irak vatandaşı olduğunu zannediyor. Neden? Çünkü Bush yönetimi, Irak’ın işgalini birinci gündem maddesi yaptığından beri, Üsame bin Laden gündemden düşmüş durumda.
Ortalama Amerikan vatandaşının hükümet ve medya propagandası karşısındaki teslimiyetçi tavrı, Bush yönetiminin en değerli kozu şu anda.
Dünya tarihi ve coğrafyasının en cahil öğrencileri olarak bilinen Amerikalılar, 11 Eylül olaylarından sonra birden bire küresel strateji uzmanları haline geldiler. Bunu, dünya tarihini okuyarak, Orta Asya ve Ortadoğu’yu araştırarak değil, hükümet yetkililerinin yaptığı açıklamaları dinleyerek ‘başardılar’. Bush’un Senato’da yaptığı yıllık konuşmasından sonra, savaş yanlısı Amerikalıların sayısı anketlerde birden artış gösterdi. Powel’ın Irak’ın kitle imha silahlarıyla ilgili Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunduğu sözümona ‘reddi mümkün olmayan’ delillerden sonra, savaş yanlılarının sayısı yine artıverdi.
Neden? Çünkü Amerikan kamuoyu, hükümetin her yaptığı açıklamanın mutlak doğru olduğuna inanıyor. Üstelik bu sadece ortalama vatandaşlar değil, eğitimli Amerikalılar arasında da yaygın bir olgu.
Powel’ın sunduğu delillere Avrupa ülkeleri dahil olmak üzere herkes bıyık altından gülerken, savaş yanlısı çevreler, delil sunma işinin artık bittiğini, bütün dünyanın ikna olması gerektiğini TV ekranlarından ve gazete köşelerinden yüksek sesle dillendirdiler. Netice; savaş söylemi tekrar güç kazandı. Bu oyunun farkında olan Bush yönetimi bu yüzden savaş söylemini her fırsatta kullanıyor.
Öte yandan olup bitenin farkında olan ve azınlık durumundaki Amerikalılar, hükümetin kamuoyunu yanılttığını ve gerektiğinde yalan söylemekten çekinmeyeceğini biliyorlar. Bir halkı, propagandanın gücü sayesinde, 11 Eylül hadiselerinin arkasında Saddam Hüseyin’in olduğuna ikna edebiliyorsanız, gücünüzün sınırı yok demektir.

Mağdur Bu Savaşta Galip
15 Şubat günü bütün dünyada 700’ün üzerinde savaş karşıtı gösteri yapıldı. Ne Avrupa’da ne de Amerika’da 1970 öğrenci hareketlerinden bu yana bu kadar büyük ve kapsamlı eylemlere şahit olduk. İngiltere, yarım milyondan fazla eylemcinin katılımıyla, tarihinin en büyük gösterisine tanıklık etti. İtalya’da bir milyondan fazla insan Roma sokaklarını doldurdu. Amerika’da doğu yakasından batıya onlarca şehirde savaş karşıtı protestolar yapıldı. Eylemler, savaşa karşı giderek artan küresel muhalefetin boyutlarını gösteriyor. İngiltere ve Amerika’da protestocuların çoğu hayatlarında ilk defa bir gösteriye katıldıklarını söylediler.
Demek ki savaş ihtimali artık herkesi çok derinden rahatsız ediyor. İlginç olan bir husus, gösterilerin savaş karşıtlığı ile sınırlı kalmaması. Doğrudan Bush ve Blair yönetimlerini hedef alan pek çok slogan da atıldı. Bu, Avrupa solunun ve Amerikan sağının geleceği açısından önemli neticelere gebe bir gelişme. İngiltere başbakanı Tony Blair, “üçüncü yol”un önderi olarak ortaya çıkmış ve sağcı partilere karşı seçimlerde büyük bir başarı elde etmişti. Amerika’da ise tersi bir durumla Bush ve ekibi, yönetimi sol-liberal demokratlardan aldılar.
Fakat İngiltere’de Blair’in öncülüğünü yaptığı solun, Amerika’da ise Bush’un öncülüğünü yaptığı sağın yeni sömürgecilik arayışları, orta ve uzun vadede kaybedecek ve bunu görmek için kâhin olmaya gerek yok. Birleşmiş Milletler ve Avrupa’daki Amerikan karşıtlığı, Amerikan yüzyılının da sonunun başladığının işaretlerini veriyor. Irak operasyonu başarıyla neticelense bile, savaş yanlıları uzun vadede kaybetmeye mahkumlar. Hülasa, Hz. Ali Efendimiz’in Sıffin Savaşı’ndan sonra dediği gibi; “mağluptur bu savaşta galip.”

Hac: Bir Diriliş Mevsimi
11 Şubat günü biten Hac, bu yıl da yüzbinlerce mümini kutsal topraklarda bir araya getirdi. İki milyona yakın insan hacı olma şerefine ulaştılar. Eskiler tatmayan bilmez anlamında, “men lem yezuk, bilmez yazuk” demişler. Hac da insanın ancak bizzat yaşayarak idrak edebileceği bir nimet ve lezzet. Dünyanın dört bir yanından gelen hacılar, dil, renk, milliyet, kültür, ülke, iklim farklılıklarını aşıp bir tek bir yürek halinde “lebbeyk” nidalarıyla Rablerine biraz daha yakınlaştılar. İslâm ümmetinin büyük bir krizden geçtiği bu dönemde, Hac farizasının ivme kaybetmeden devam etmesi çok önemli.
Son yıllarda adet olduğu üzere, Amerikan medyasında Hacca geniş yer verildi. Suudi Arabistan televizyonu Hacla ilgili sürekli yayın yapıyor. Fakat bir Amerikan televizyonu tarafından yapılan ilk Hac yayını, 1996 yılında gerçekleşti. Amerikalı müslüman gazeteci ve yazar Micheal Wolfe, Nightline adlı televizyon programının talebi üzerine 1996 yılında Kâbe’ye giderek, hem kendi haccını tamamladı, hem de Amerikan halkına haccın ne olduğunu, manasını, rükûnlarını, onların anlayacağı bir dille anlattı. Daha sonra bu program “Bir Amerikalının Hac Yolculuğu” adı altında yayınlandı. Program, bugün pek çok Amerikan üniversitesinde İslâm’la ilgili derslerde kullanılıyor. Hz. İbrahim a.s.’a kadar giden bu kadim ibadetin, müslüman olsun olmasın herkesin zihin ve ruh dünyasında bir yer edinmesi, sevindirici bir gelişme.

Allah Hidayet Verince, Napolyon Bile Müslüman Olur
Hidayet Allah’tandır düsturu, her daim geçerliliğini koruyor. Amerika’nın ünlü rap müzik gruplarından “Kanunsuzlar”ın (Outlawz) Napolyon lakaplı üyesi Lil Moo Mutah, müslüman kimliğini keşfederek gecen yıl İslâm’a büyük bir dönüş yaptı.
Dört yaşında iken annesi ve babası gözlerinin önünde öldürülen Mutah, New Jersey eyaletinin en karanlık ve keşmekeş ortamlarında büyüdü. Dört yıl kadar önce öldürülen ünlü rap şarkıcısı Tupac Shakur’un daveti üzerine Kanunsuzlar grubuna katıldı. Rap müziğinin son yıllardaki en ‘anarşist’ müzik türünü yapan grubun üyeleri de bu ruhu yansıtan lakaplara sahip: Kastro, Kaddafi, Saddam, İdi Amin ve Napolyon.
Çevresindekilere karşı acımasızlığı ve sert yaşam biçimiyle tanınan Napolyon’un rap dünyasında efsaneleşmiş bir karizması var. Her yere yanında 15-20 kişilik bir “müridan” grubuyla gidiyor Napolyon. Bir müzik stüdyosunda ‘hasbelkader’ bir zenci müslümana rastlayan Napolyon, Hüseyin adlı bu müzik yapımcısının konuşmalarından etkilenerek, müslüman köklerini araştırmaya başlıyor. Kısa sürede Kur’an okumaya başlıyor; içki, uyuşturucu, fuhuş ve gece hayatını bırakıyor. Ve geçtiğimiz yıl ilk defa camiye gidiyor. Hem de yanındaki 15-20 kişilik gangster grubuyla. Camide şehadet getirip müslüman olan Napolyon, bu yıl Hacca da giderek hacı oldu.
Tahmin edeceğiniz üzere etrafındaki gangster grubunun yarısı da Napolyon’la beraber o gün camide müslüman oldu. “Yıllardır içimi kemiren boşluğu nihayet dolduran bir şey, yani imanı buldum” diyor Napolyon. “Şimdi hayatın bir anlamı var; bundan sonra rap dünyasında iyi bir örnek olmak için çalışacağım” diye de ekliyor. Napolyon’un eski anarşist günlerini bilen kişiler ise, onun müslüman olup içki ve gece hayatını bıraktığına hâlâ inanamıyorlar. Onlar hayret içinde izlemeye devam etsinler, Napolyon hacı bile oldu. Demek Cenab-ı Hak isteyince Napolyon bile imana gelebiliyormuş!

Tur@b
21.01.2009, 02:36
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

İkinci Moğol İstilası
Amerika’nın Irak’ta başlattığı savaş, İslâm toplumlarının gördüğü ikinci Moğol istilasıdır. Hatta buna Moğol istilasından daha da derin bir harekat gözüyle de bakabiliriz. Moğollar İslâm şehirlerini yerle bir edip Bağdat’ı ele geçirdiklerinde, fethettikleri toplumların kültürlerine adapte olmaya başlamışlardı. Bağdat’ın yerle bir edilmesinden bir asır sonra, Moğol istilasından neredeyse iz kalmamıştı İslâm topraklarında. Moğollar kitleler halinde İslâm’a girmiş, böylece İslâm dünyası Moğol tehlikesini savaşarak değil, fikrî ve manevi gücüyle bertaraf etmişti.
Bugün ise durum çok farklı. İslâm dünyası Amerikan gücüne karşı koyacak ne maddi ne de manevi donanıma sahip. Başta Avrupa daha sonra Amerikan boyunduruğu altına giren yönetimler İslâm ülkelerini uzun yıllardır yönetiyor. Devlet ile millet arasındaki yabancılaşma ve uçurum, bu yüzden gittikçe büyüyor. Amerika gibi emperyal(ist) güçlerin bu tür hareketlerin ‘arka plânında’ kalması hayati öneme sahip. Artık darbelerin postmodern bir tarzda ve ‘yumuşakça’ yapıldığı günümüzde, Amerika hem moğolvari istila taktiklerini, hem de ‘ipek eldiven içindeki demir el’ stratejilerini kullanarak, İslâm dünyasının üzerine gidiyor.
Amerika’nın Irak’ta başarılı olması halinde -ki askeri ve teknolojik açıdan bu kuvvetle muhtemel- İslâm dünyası daha zor günler için kendini hazırlamak zorunda kalacak. Bu operasyon ile demokrasinin ve “halkın iradesi”nin anlamsız kavramlar olduğunu bir kez daha gördük. Amerika, dünya demokrasilerini yıkıyor. Sadece Ortadoğu’da ve Avrupa’da değil, kendi ülkesinde de, demokrasinin güç ve hırs karşısında işlevsiz ve manasız bir şey olduğunu ispat etti. Türkiye’de TBMM’nin meşhur tezkereye ikinci kez onay vermeye zorlanması, bunun en açık göstergesi. Amerika için Türkiye insanının ve onun meclisinin bu savaşa karşı olması bir anlam ifade etmiyor. Bunun uzun vadede ne manaya geldiği açık: Tepeden inmeci ve baskıcı rejimler, Amerikan çıkarlarıyla uyuştuğu müddetçe, İslâm ülkelerinde varlığını sürdürmeye devam edecek.
Napolyon 1789 yılında Mısır’a çıktığında “Sizleri İngilizlerin ve Memlûkların zulmünden kurtarmaya geldim” demişti. Bunu duyan Mısır halkı ise önce bu sözlere gülmüş, daha sonra imkanları ölçüsünde Fransız işgaline direnmişti. Bu hadiseden üç yıl sonra Mısır İngiliz kontrolüne girdi ve o tarihten sonra sömürge bir ülke olmaktan hiçbir zaman kurtulamadı. Ne yazık ki bugün sözümona “Irak muhalefeti”, Amerikan askerlerini “özgürlük savaşçıları” olarak kucaklayacaklarını söylüyorlar.
Türkiye Büyük Millet Meclisi birinci tezkereyi reddederek tarihinin en anlamlı ve doğru kararlarından birini vermişti. Ne yazık ki baskı ve şantajlara dayanamayıp bu haksız savaşa taraf olmak zorunda bırakıldık. Uzun vadede hem Türkiye hem de bölge büyük bir yara almıştır. Kısa vadede elde edeceğimiz kazanımlar, bu hasarı onarmaya yetmeyecek.

Diyanette Yeni Dönem?
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, 17 Mart 2003’te bir basın toplantısı düzenleyerek, 11 yıllık görevinden istifa ettiğini kamuoyuna açıkladı. İstifasına gerekçe olarak, AKP hükümetinden baskı gördüğünü söyleyen Yılmaz’ın görevinin sona ermesiyle, Diyanet kurumu ve camiası için yeni bir dönem başlamış oldu. Umarız bu dönem, ülke ve insanımız için hayırlara vesile olur.
Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye’nin en büyük resmi kuruluşlarından biri. 100 bine yakın cami, 150 bin kişilik müftü, imam ve müezzin kadrosu ile ülkenin din hizmetlerini yürüten Diyanet, ayrıca hac organizasyonunda da sorumlu kuruluş. Türkiye halkının teveccüh ve güvenine sahip olan Diyanet, yakın gelecekte de din alanında önemli roller oynamaya devam edecek.
Fakat şu ana kadar Diyanet, laik devlet yönetimi içindeki yerini ve kimliğini net bir şekilde tanımlayamadı. Siyasi idarenin gölgesi altında özgür bir dinî bilgi ve kültür üretme şansına da sahip olamadı. Umarız bu yeni dönemde doğru adımlar atılır ve Türkiye’nin din kültürüne hakim kılınan avamilik, lâkaytlık, seviyesizlik ve ehliyetsizlik bertaraf edilir.
Gerek yeni küresel sistem, gerekse Türkiye’nin bir parçası olduğu Avrasya ve Ortadoğu coğrafyası büyük hadiselere gebe. Bu dönemde bir tarafta tarih ve gelenek ile öte tarafta Türkiye’nin ve dünyanın gerçekleriyle sağlam köprüler kurmayı mümkün kılacak bir vizyona ihtiyacımız var. Umarız Diyanet İşleri Başkanlığı, bu görevi yerine getirecek zihnî ve manevi donanıma sahip olur.

CNN’e Dikkat: Savaş Haberleri Sansürleniyor
CNN, dünyanın en büyük ve etkili haber kuruluşlarından biri. Amerika’nın ve dünya toplumlarının önemli bir kısmı dünya haberlerini CNN’den alıyor. Objektif haberciliği ile övünen ve 24 saat yayın yapan CNN’in dünya çapındaki haber ağı, Avrupa’nın Ajans Press ve BBC gibi kuruluşlarından daha güçlü. Bu yüzden CNN’in verdiği haberlere ilgisiz kalmak mümkün değil.
Fakat CNN’in yaptığı haberciliğin ne kadar özgür ve tarafsız olduğu, her zaman tartışılageldi. CNN’in İsrail ile ilgili haberleri sistematik olarak sansürlediğini (onların tabiriyle “edite” ettiklerini) pek çok CNN muhabiri açıkça ifade ediyor.
1991 Körfez savaşını, bir TV hadisesi gibi evlere taşıyan CNN, yeni savaşın ana haber kaynağı olacak. Fakat Mart ayı başında CNN muhabirlerine gönderilen bir talimatnameye göre, cepheden gönderilen bütün haberler, CNN editörleri tarafından “elden geçirilecek”. Yani sansürlenecek.
Pentagon, CNN’in yanısıra FoxNews, MSNBC ve CNBC gibi büyük TV kuruluşlarına bu konuda bir “talimat” gönderdi. Buna göre savaş sırasında öldürülen sivil insanlar, yıkılan şehirler, yanan insan cesetleri, ölü çocuklar, evler ekrana getirilmeyecek. Amerikan yönetimi bunu, “terörle mücadele”de bir propaganda taktiği olarak kullanmak istediğini söylüyor. Kısaca, Amerikan halkı ve dünya, savaşı şu ana kadar farklı algıladığı gibi, savaşın fiili durumunu da çok farklı cephelerden izleyecek.

23 Yaşında Bedel Ödemek
Rachel Corrie adlı 23 yaşındaki Amerikalı barış savaşcısı, 16 Mart günü Filistinlilerin evlerini yıkan bir İsrail buldozerini engellemeye çalışırken, buldozer tarafından ezilerek yaşamını yitirdi. İnsan, hayatını yirmiüç yaşında yitiren bu genç kıza mı, İsrail’in uzayıp giden zulüm listesine mi, yoksa Amerikan medyasının hadiseyi örtbas etmesine mi üzülsün, bilemiyor.
Corrie, İsrail’in işgal ve yıkım politikalarına karşı koyan yüzbinlerce Amerikalıdan biri. İsrail’in illegal faaliyetleri söz konusu olduğunda dünyanın en sansürlü haberciliğini yapan Amerikan medyası, Corrie’nin trajik ölümünü sıradan bir haber olarak verdi. İsrail’in yaptığı açıklama ise artık kanıksadığımız o kelime: “Kaza”. Fakat basılı medyaya alternatif olarak öne çıkan internette, Corrie’nin resimleri ve ailesine gönderdiği mektupları elden ele dolaşıyor. Aşağıda Corrie’nin Filistin’in Refah kasabasından Amerika’daki ailesine gönderdiği ve İngiliz Guardian gazetesinde yayınlanan mektuplarından bazı kısımları beraber okuyalım:
“Filistin’e geleli 2 hafta bir saat oldu ve burada gördüklerimi tasvir edecek kelime bulamıyorum. Burada olup bitenleri düşünüp Amerika’ya mektup yazmak çok çetin bir iş. Buradaki çocukların evlerinin duvarlarında tankların açtığı büyük delikler ve kendilerini sürekli kontrol eden işgalci bir ordu olmadan bir gün bile yaşadıklarını sanmıyorum.
... Ben buraya gelmeden iki gün önce 8 yaşındaki bir çocuk tank ateşinden ölmüş. Çocukların çoğu bana onun adını -Ali- mırıldanıp duvarlardaki resimlerini gösterdiler. Çocuklar benim sınırlı Arapçamı temrin etmemden hoşlanmaya başladılar. Bana “Keyf Şaron” (Şaron nasıl?), “Keyf Bush” (Bush nasıl?) diye soruyorlar. Ben “Bush mecnun” (Bush çıldırmış), “Şaron mecnun” (Şaron çıldırmış), deyince kahkaha atarak gülüyorlar.
… Hiçbir kitap, konferans, belgesel ve sözlü tasvir, beni buradaki durumun gerçek boyutlarını anlamaya hazırlayamazdı. Burada olup biteni kendi gözlerinizle görmedikçe anlayamazsınız.
… Seni (annesine hitaben) gerçekten çok özledim. Kâbuslar görüyorum; evimizin dışında tanklar ve buldozerler var ve ikimiz evin içindeyiz.
… Hayatımız yerle bir edilse, varlığımız elimizden alınsa; askerler, tanklar ve buldozerler bir gün gelip emek vererek yetiştirdiğimiz bağ-bahçelerimizi yıksa, biz de bir gün şiddete başvurup kalan neyimiz varsa onları kurtarmaya çalışmaz mıyız? (İsrail ordusu tarafından) yok edilen orkideleri, seraları ve meyvaları görünce, bunları düşünüyorum.
... Benzer şartlarda herkes kendini korumak isteyecektir. Amcam Craig böyle yapacaktır. Muhtemelen anneannem de böyle yapacaktır. Sanırım ben de öyle yapardım.”
Corrie’nin ölümünden bir kaç gün önce yazdığı mektuplar, böyle devam ediyor. Ve bu satırları okudukça insanın içine derin bir hüzün çöküyor.

İsrail’in Kuzey Irak Merakı
Amerika’nın Irak’ı işgal planları yaptığı günlerde, İsrail’in Kuzey Irak ve orada yaşayan Kürtlere özel bir ilgi duyduğu ortaya çıktı.
Bir kaç yıl önce American Journal of Genetics dergisinde yayınlanan “bilimsel” bir araştırmaya göre, Yahudilerle Kürtlerin DNA yapıları neredeyse özdeşmiş. Buna göre, Kürtler ile yahudiler arasındaki genetik bağ, artık inkâr edilemez bir gerçekmiş.
Dahası, İsrail’in dünya yahudilerini İsrail’e toplama politikaları çerçevesinde Kuzey Irak’tan bazı kürt-yahudileri İsrail’e yerleştirdiği biliniyor. Bugün İsrail’de 150 bine yakın “Kürdistan yahudisi”nin yaşadığı ileri sürülüyor. Hatta bir iddiaya göre Kuzey Irak’taki meşhur Barzani ailesi yahudi asıllı imiş.
Tartışmaya açık bu iddiaları İsrail artık açıkça ifade ediyor. Neden? Okuyalım: İşin bir de Amerika cephesi var: Amerika’nın Irak’ı işgalini destekleyen ve plânlayan ekibin önde gelen isimleri (R. Perle, P. Wolfowitz, vd.) yahudi. Irak operasyonunun salt bir “yahudi plânı” olduğunu söylemek doğru değil.
Fakat bölgedeki gelişmeleri en dikkatli bir şekilde izleyen İsrail’in ‘yahudi Kürtler’ kavramını kullanarak Kuzey Irak üzerinde hesaplar yaptığını söyleyebiliriz. İsrail bu bağlantıları kurmak ve kuvvetlendirmek suretiyle bölgede kendine yeni nüfuz alanları oluşturmaya çalışıyor.
Bir gün İsrail’in Saddam-sonrası Irak’ın iç ve dış politikalarında söz sahibi olduğunu ve mesela ‘stratejik güvenlik anlaşmaları’ imzaladığını görürseniz şaşırmayın!

Tur@b
22.01.2009, 00:45
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Savaşın Gerçek Yüzü
Bu satırlar yazılırken, Irak’taki savaşın askeri safhası büyük ölçüde tamamlanmış, Bağdat’tan sonra Tikrit şehri de düşmüştü. Dünyanın en güçlü ordusuna sahip Amerika’nın, yarım milyona yakın askerle başlattığı bu savaşı kazanacağında zaten kimsenin şüphesi yoktu.
Peki şimdi ne olacak? Amerikalıların ağızlarından düşürmediği “barış ve düzen” Irak’ta tesis edilecek mi? Iraklılar, Amerikalıların iddia ettiği gibi “özgürleştirildiler” mi?
Bu soruların cevabını kestirmek zor değil. Amerikalılar Irak zaferinin verdiği sarhoşlukla şimdiden Suriye üzerinde baskı uygulamaya başladı. Irak’a kıyasla çok daha güçsüz bir orduya sahip olan Suriye’yi işgal etmek, Amerika için şimdi daha kolay bir hedef.
Peki bu iş Suriye ile kalacak mı? Hayır. “Hizaya getirilmesi gerekenler” listesinde, bir dizi müslüman ülke daha var: İran, Sudan, Libya...
Amerikan yetkilileri önceden tasarlanmış böyle bir ‘kara liste’ olmadığını ne kadar söylerlerse söylesinler, bundan sonra hangi ülkelerin siyasi baskı, ambargo ve nihayet askeri işgale muhatap olacağı açık.
Peki bu listede neden Suudi Arabistan, Mısır, Katar, Ürdün gibi ülkeler de yok? Irak’ın işgalinin gerekçesi, Irak halkını baskıcı bir rejimden kurtarmak ve demokrasi getirmek idiyse, Amerika bu ülkelere neden saldırmayı plânlamıyor? Yoksa bu ülkelerin demokrasi ile yönetildiği mi varsayılıyor?
Gerçek şu ki, Amerika tarihinde ilk defa bir İslâm ülkesini işgal ederek, Avrupa sömürgecilik tarihinde yerini aldı. Irak operasyonuyla bölge ülkelerine verilen mesaj aşikâr: Bundan sonra Ortadoğu’da Amerika’nın (ve dolaylı olarak İsrail’in) isteklerine boyun eğen rejimler -türü ne olursa olsun- ayakta duracak, Amerikan çıkarlarına müdahale eden ülkeler ise -demokrasi ve halkın iradesiyle de yönetilseler- varolma şansını yitirecek.
Amerika ve İsrail’in daha Irak Savaşı bitmeden Suriye’ye yönelik çıkışları ve İran’a verdikleri dolaylı mesajlar, bu savaşın baştan beri kitle imha silahlarıyla yahut baskıcı bir rejimin yıkılmasıyla alakası olmadığını teyid ediyor.
Bu büyük operasyonun arkasında yatan iki ana sebep var: Amerika’nın petrol arayışı ve İsrail’in güvenlik gerekçeleri.
Amerika, savaş sonrasında Irak’ta 300 bine yakın asker barındıracak. Bunun amacı sadece Irak’ta düzen ve asayişi temin etmek değil. Asıl hedef, yeni bir Ortadoğu haritası çizmek. Bu haritanın oluşturulmasında İsrail ve onun Amerika’daki lobicileri büyük söz sahibi olacak. Her tür ekonomik, siyasi ve askeri güçten yoksun bir Filistin Devleti, bu plânın bir parçası olarak önümüzdeki bir kaç yıl içinde kurulacak. Amaç, Filistin Devleti’ni Arap ve İslâm dünyasının en zayıf olduğu -daha yalın bir ifadeyle fiilen işgal altında bulunduğu- bir dönemde kurmak. Böylece Filisitinliler kağıt üstünde bir devlet sahibi olacaklar.
İsrail ise yıllardır uyguladığı yayılmacı politikalarını yapacağı yeni anlaşmalarla resmileştirecek. Tahmin edebileceğiniz gibi bu, 2 milyondan fazla Filistin mültecisinin bir daha Filistin topraklarına ayak basamayacağı ve Kudüs’ün ‘ilelebed’ İsrail kontrolünde olacağı anlamına geliyor.
Türkiye’deki savaş yanlıları bu tabloya bakınca acaba ne düşünüyorlar? Irak savaşının hâlâ demokrasi için olduğunu mu söylüyorlar?

Irak’ın Yeni Sömürge Valileri
Amerikalı ve İngiliz yöneticiler her fırsatta Irak’ın savaş sonrasında Iraklılar tarafından yönetileceğini söylüyor. Bush’a inanacak olursak “Amerika, savaş sonrasında kurulacak yeni Irak yönetimi üzerinde hiç bir baskı uygulamayacak”. Dahası, İngiliz ve Amerikalı yetkililer, “Irak halkı, kendi kendini demokrasi ile yönetecek yetenek ve iradeye sahiptir” diyorlar.
Yıllardır müslüman toplumları demokrasinin d’sinden anlamayan kalabalıklar olarak gören Batılı iki ülkenin, birden bire Irak halkının “demokratik damarı”nı keşfetmesi bir mucize olsa gerek!
Fakat fiilî durum, bu lafların söylemden öteye gitmediğini gösteriyor. Yeni Irak yönetiminde Amerika son söze sahip olacak. Bunun için Washington Irak dışında faaliyet gösteren Iraklı grup ve liderleri organize ediyor; onları ‘eğitiyor’.
Amerika bu yeni ‘bağımsız’ Irak yönetimini hazırlarken, Irak’ı Jay Garner adlı emekli bir Amerikalı general yönetecek. (Hemen belirtelim, Garner Amerikan ordusunun en açık İsrail yanlısı generalleri arasında yer alıyor. Bu bir tesadüf olmasa gerek). Garner’in görev süresi dahi kabaca tesbit edilmiş durumda: asgari 4 yıl.
Garner’in yanı sıra, kalabalık bir bürokrat-diplomat-asker grubu, Irak’ı bir Amerikan eyaleti gibi yönetecek. Basına sızdırılan plâna göre, Irak’ın yönetimi yaklaşık 25 bakanlığa ayrılacak ve her bir bakanlık, Amerikalı bir yöneticinin idaresinde olacak. Iraklılara ancak genel müdürlük ve danışmanlık seviyesinde görev verilecek.
Washington bu plânları, daha savaş başlamadan yapmış, sömürge valilerini haftalar öncesinden atamıştı. Bu plânların bir parçası olarak Amerika, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’ni savaş-sonrası Irak’ın dışında tutmak için yoğun bir çaba içinde. Uluslararası anlaşmalara göre Amerika, Irak petrolüne tek başına hakim olamayacak. Irak petrolünün satılabilmesi için Birleşmiş Milletler’in onayına ihtiyaç var.
Savaşı kendi halkına dahi kabul ettiremeyen Amerika, bakalım bu engeli aşmak için ne dahiyane gerekçeler bulacak? Lâkin fiilî durum ortada: Irak’ı, Irak halkı yönetmeyecek. Irak’ın başına getirilecek kişilerin isimlerinin Arap, Kürt ya da Türkmen olması bu gerçeği değiştirmiyor.

Misyonerler Irak Topraklarında
Amerikalı evangelist misyoner hıristiyanlar, savaşın daha ilk haftasında Irak’a “insanî yardım götürmek” için hazır olduklarını açıkladılar.
Ünlü misyoner Billy Graham ve oğlu Franklin Graham’in öncülüğünü yaptığı protestan-evangelist gruplar, savaş sonrasında Irak halkının “maddi ve manevi ihtiyaçlarını karşılamak için” işe koyulmaya hazır olduklarını söylüyorlar. Güya amaç, Iraklı müslüman halka yardım götürmek, onların yüklerini hafifletmekmiş.
Çelişkiye bakın ki, Franklin Graham daha bir kaç ay önce İslâm’a “şer bir din” diye saldırıda bulunmuş ve Amerikalı müslümanların büyük tepkisini üzerine çekmişti. Şimdi birden Iraklı müslümanlara yardım etmek akıllarına geldi!
İnsanî yardımın bir mizansen olduğu ortada. Bu grupların iki hedefi var: Bir; savaşın kaos ve yıkım ortamından istifade edip misyonerlik faaliyetleri yapmak. İki: Irak’ta yasayan 1 milyonun üzerindeki hıristiyan-Arap nüfusunu kendi yanlarına çekerek örgütlemek.
Bu grupların Amerikan yönetiminin zımni onayıyla yapmaya çalıştığı şey, Avrupa sömürgecilik tarihinin bir tekrarından ibaret. 19. yüzyılda Fransızlar Lübnan ve civarını, “katolik azınlığın haklarını korumak” gerekçesiyle işgal etmişti. Daha bir kaç yıl önce, 200 milyonluk Endonezya’nın dibinde ve yarım milyon nüfusa sahip East Timor da benzer gerekçelerle bağımsız bir ülke olarak kuruldu. Amaç, bu tür dinî azınlıkları ve grupları kullanarak müslüman ülkeler üzerinde baskı oluşturmak, bölgesel gerginlikler yaratmak ve büyük batılı güç merkezlerinin hareket alanını genişletmek.
Amerikan yönetimi savaş sonrası Irak’ta büyük sürprizlerle karşılaşırsa, bugüne kadar adını bile anmadığı Irak’taki hıristiyan azınlığı, tıpkı Fransızların 19. yüzyılda yaptığı gibi bir koz olarak kullanmaktan çekinmeyecektir. Arapların ve İslâm ülkelerinin bütün bu olup bitene göz yumması ne büyük bir trajedi!..

Savaşın Vahşeti, Modern Medeniyetin Kanlı Yüzü
Irak Savaşı’nın ilk üç haftasında, Ademoğlu’nun tarihinde henüz görmediği bir askeri güç kullanıldı. Günde bini aşkın sorti -uçakla saldırı- yapan İngiliz ve Amerikan uçakları, ağırlıkları 40-50 kilodan bir tona kadar değişen bombalar attılar. Üçüncü haftanın sonunda yapılan sorti sayısı 35 bin olarak açıklandı. Sadece Bağdat’a ilk üç haftada 16 bin ton ağırlığında “akıllı” ya da güdümlü bomba atıldı. Bombaların yaptığı tahribat, inanılmaz boyutlarda. Kimi bombalar yerde 20-30 metre derinliğinde ve 50-60 metre genişliğinde çukurların açılmasına sebep oldu.
Bu ölüm yağmurunda ölen insan, hayvan ve bitki sayısını şu anda kimse bilmiyor. Pentagon’un bir şubesi haline gelen Amerikan medyasında, savaşın vahşet boyutunu ortaya koyan hiçbir resim, çekim ve yoruma izin verilmiyor. CNN’den NBC’ye kadar bütün Amerikan haber kaynaklarına baktığınızda, gördüğünüz tek şey savaş ve zafer çığlıklarından ibaret.
Amerikalıları dinlerseniz bu, güya “Irak halkının özgürlüğü” için ödenmesi gereken bir bedel. Fakirlik, salgın hastalıklar, doğal afetler, çevre kirliliği karşısında aciz olduğunu söyleyen ülkelerin, savaş söz konusu olduğunda milyarlarca dolar parayı ve insan hayatını gözlerini kırpmadan harcamaları, yaşadığımız “çağdaş” dünyanın ne kadar “medeni” ve “insanî” olduğunu gösteriyor!
Sadece Batılı ülkeler değil, Türkiye dahil İslâm ülkelerinin çoğu da, milli bütçelerinin en az üçte birini daha büyük ve güçlü ölüm makinaları geliştirmeye yahut satın almaya harcıyor. Bu işten en kârlı çıkanlar, dünya silah sektörünü elinde bulunduran Amerika gibi ülkeler. İsrail’in silah sanayiindeki payını da unutmamak gerekir.
Bu düzenin devam etmesi için, dünyanın barış içinde değil, savaş halinde yaşaması gerekiyor. Bu yüzden bir bahane ile periyodik olarak çatışma ve savaşlar çıkartılıyor, insanlar ölüyor, kitleler katlediliyor, ülkelerin milli varlıkları yerle bir ediliyor. İnsanlık tarihinin bugüne kadar görmediği bir askeri-teknolojik güce ulaşmış modern batılı devletler, savaşa harcadıkları para ve enerjinin yüzde birini barışa harcasalar, huzurlu ve barışçıl bir dünyada yaşamak inanın sanıldığından çok daha kolay ve ‘ucuz’ bir iş olacak.

Bağdat’ı Kim Neden Yağmaladı?
Televizyon ekranlarından izledik: Bağdat’ın tarihi, Iraklılar tarafından talan edildi. Sadece devlet binaları değil, hastaneler, müzeler ve hatta camiler bu toplu yağmadan nasibini aldı. Mezopotamya uygarlığından kalma paha biçilmez eserler barındıran Irak müzesinin önemli bir kısmı tahrip edildi. Binlerce tarihî dokümanın bulunduğu Irak Milli Arşivi ve yüzlerce paha biçilmez tarihi elyazması mushafın bulunduğu Kur’an Müzesi kül oldu.
Peki bu işin arkasında ne var? Irak halkının Saddam Hüseyin’in alaşağı edilmesinden sonra -ya da Amerikalıların o artık meşhur tabiriyle “özgürleştirilmesi”nden sonra- yapabilecekleri tek şey Amerikan askerlerine çiçek verip kendi tarihi değerlerini yağmalak mı?
Biz TV ekranlarından bu hadiseleri izlerken, Amerikalılar bıyık altından gülüp “işte görüyorsunuz; özgürlüğüne yeni kavuşmuş Irak’ı kendi haline bırakırsak, böyle anarşik bir ortam doğar. O yüzden bizim Irak’ta belli bir süre kalmamız kaçınılmazdır ve Irak halkının faydasınadır” diyorlar.
Bu cümleler, Bağdat’taki yağmalama hadiselerinin arkasında kimin olduğunu yeterince ortaya koyuyor. Amerikalılar ve İngilizler, yağmalama hadisesini gerçekleştiren bir kaç haydut ve tarihî eser kaçakçısı gruba -ki bu kaçakçıların Avrupa ve Amerika’dan geldikleri herkes tarafından biliniyor- destek verdiler ve göz yumdular.
Bir an düşünmek gerekiyor; Saddam rejimini 3.5 haftada deviren dünya tarihinin gördüğü en büyük ve güçlü ordusu, nasıl oluyor da bir haftada Irak’ın petrol yataklarını, yollarını, köprülerini kontrol altına alabiliyor ama yağmalamaya gelince hiç bir şey yapamıyor? Yağmalamanın Bağdat’ın Amerikan askerlerinin eline geçmesinden sonra başlaması bir tesadüf müdür? Peki TV görüntülerine ne demek lazım? Şu ana kadar ölen Iraklıların ve yıkılan şehirlerin tek bir resmini yayınlamayan Amerikan televizyonları ve gazeteleri, nasıl oluyor da “büyük bir gazetecilik” örneği vererek, bu yağmalamaları dünya ekranlarına anında getirebiliyor? Bu hazin yağmalama plânına alet olan çetelerin arkasında başka birilerinin olduğu sizce de aşikâr değil mi?

Tur@b
22.01.2009, 03:15
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

"Gavurca Şarkı" Çığırma Zamanı
Garip şeyler oluyor. Türkiye'nin “makus tarihi”ni tersine çevirecek şeyler yaşanıyor. Önce 2002'nin dünya güzelini “biz” çıkardık. Şimdi de Eurovizyon yarışmasında birinci olduk. Yıllardır bize medeniliğin, çağdaşlığın, Avrupai olmanın ölçüsü olarak sunulan Eurovizyon yarışmasında bütün dünyaya Türkiye'nin adını söylettik. Millet olarak gurur duyduk! Cumhurbaşkanımız, başbakanımız ve sair devlet erkanı bu “böyük” hadiseyi resmen kutladılar. Başımız göğe erdi!
Acaba öyle mi? Bu yarışmayla ilgili birkaç gerçeği hatırladığımızda, hadisenin hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Öncelikle bize bir medenilik ölçütü olarak sunulan ve her kaybettiğimizde uykularımızın kaçtığı bu yarışmayı, bırakın dünyayı Avrupa'da bile doğru dürüst kimse bilmiyor. Avrupa pop müziğini dünyaya pazarlamak için icat edilmiş bu yarışmanın hiçbir sanat değeri yok. Bu yarışmada en çok sevinen ya da üzülenler, bizim gibi aşağılık kompleksi olan toplumlar.
Son olarak bu yılki yarışmanın siyasi boyutunu unutmayalım. Türkiye'nin Amerika'ya kafa tutarcasına Irak'ın işgaline ortak olmaması, bütün Avrupa'da ayakta alkışlandı. Irak savaşının hemen akabinde yapılan bu yarışmada Türkiye'ye bu kadar paye verilmesi normal! (ve tabi içler acısı; çok değil 3 asır önce düşünün ki Osmanlı Avrupa ve Akdeniz düzenine tek başına hakim idi). Dolayısıyla birinciliğin ne sesle ne de söylenen şarkıyla bir ilgisi var!
Gelelim bu yarışmanın en traji-komik tarafına: Türkiye adına katılanlar Türkçe'yi “aşmış” ya da “atlamış” olmalı ki, yarışmaya İngilizce bir şarkı ile katıldılar. Eh buna da hayırlı olsun diyelim. Demek ki bu memleketin müzik kültürünü “gâvurca” bir şarkıyla temsil etmek de varmış!

Kitle İmha Silahlarına Ne Oldu?
Bağdat yönetimi düşeli yaklaşık üç ay oldu ve artık efsane haline gelen o meşhur kitle imha silahları hâlâ bulunamadı. Bu silahları gerekçe olarak kullanan Amerikan ve İngiliz yönetimleri, şimdi bu soruya nasıl cevap vereceklerini düşünüp duruyorlar. Hem Amerika'da hem de İngiltere'de yönetim hakkında parlamentoları tarafından soruşturma açıldı. Zira konu, gerçekten çok ciddi. Irak operasyonunun başarılı olması, Bush ve Blair yönetimlerinin hem kendi hem de dünya kamuoylarını kandırmış ya da yanıltmış oldukları gerçeğini değiştirmiyor.
Öte yandan Amerikalı yetkililer sürekli ağız değiştiriyorlar. Rumsfeld “Silahların bulunamaması bir felaket değil; bir diktatörden kurtulduk” diyor. Wolfowitz, geçen ay Singapur'daki Asya Güvenlik Zirvesi'nde yaptığı konuşmasında, Kuzey Kore ile Irak arasındaki farkı izah ederken “Irak, petrol denizinde yüzen bir ülkedir; o konuda farklı bir politika izlemek zorundaydık” ifadelerini kullandı ki, bu herkesin baştan beri ifade ettiği bir gerçeği doğruluyor: bu savaşın, gayesi kitle imha silahları yahut Irak halkının özgürlüğü değil, petrol idi.
Bu hadise, sözümona uluslararası dünya düzeninin nasıl bir yalan ve hile şebekesi olarak çalıştığını bir kez daha teyid ediyor. Fakat şu gerçeği unutmayalım: ne Irak'taki ne de Afganistan'daki savaş bitmiş değil. Amerika'nın yeni emperyalist hülyalarının nelere malolacağını hep beraber göreceğiz.

Yeni "Yol Haritası"nın Neyi Yeni?
Filistin konusu, “Barışa Giden Yol Haritası” adı verilen yeni Amerikan plânı ile tekrar dünyanın gündeminde. Amerikan başkanı Bush, Mısır'da yeni Filistin Başbakanı Mahmud Abbas ve İsrail Başbakanı Ariel Sharon ile bir zirve yaptı.
Sunulan plâna göre, Filistin topraklarında bağımsız bir Filistin devleti kurulacak. Buna mukabil, Filistin yönetimi, İsrail'in güvenliğini sağlamak için elinden gelen her şeyi yapacak.
“Ne güzel; iki taraf da bu şartları kabul etsin, artık kan akmasın” diyebilirsiniz. Fakat bu plânın en sinsi yönü de bu cümlede saklı. Zira son 30 yıldır Filistin'e yönelik bütün girişimlerin yegane kaygısı ve gayesi, “İsrail'in güvenliğini” sağlamak. Filistin yönetiminin yeniden tanzimi, Arafat'ın tasfiyesi ve yeni başbakan seçilmesi, yeni sınırların çizilmesi, yolların kapatılıp açılması, ekonominin kontrol edilmesi, nüfus akışının kontrol altında tutulması, mültecilerin vatanları olan Filistin'e dönüşlerinin engellenmesi, Kudüs'ün İsrail kontrolüne verilmesi… Bütün bunlar, İsrail'in güvenliğini sağlamak için. Amerika ve İsrail için Ortadoğunun tek kutsalı, İsrail'in güvenliğini sağlamak.
Peki Filistin halkı için ne yapılıyor? Onları korumak için kim ne tedbir alıyor? “Masum İsrailliler”in öldürülmesinden bahsedenler, masum Filistinlilerin her gün öldürüldüğünü görmüyor ya da görmezlikten geliyor.
İkinci intifada başladığından bu yana intihar saldırılarından öldürülen İsrail'li sayısı 300 civarında. Buna mukabil son 30 ayda İsrail askerleri tarafından öldürülen Filistin'li sayısı -ki bunların için onlarca kadın, yaşlı ve çocuk var- 3 bine yaklaşıyor. İsrail, acımasız bir şekilde “bire on” taktiğini uygulamaya devam ediyor. Yani ölen her bir İsrail'li için on Filistin'li katlediliyor.
Bu tabloya bakınca insan kendini “batı cephesinde yeni bir şey yok” demekten alıkoyamıyor.

Özbekistan'da Neler Oluyor?
Sovyetler Birliği'nin yıkılmasından sonra siyasi bağımsızlığını kazanan Özbekistan, komünizmden farksız bir dönemin içinden geçiyor.
Siyasi katılım, demokratik muhalafet, sansürsüz basın ve hatta seyahat özgürlüğü, Başkan İslam Kerimov ve onun acımasız istihabarat örgütü SNB'nin elinde. Bırakınız en meşru talepleri dile getirmeyi, camiye gitmek dahi tutuklanma, hapse atılma, işkence görme ve nihayet gözaltında ölüm için bir gerekçe olarak kullanılabiliyor.
11 Eylül hadiselerinden ve Afganistan'ın işgalinden sonra durum daha da kötüye gidiyor. Afganistan'ın işgali ve Orta Asya enerji kaynaklarının kontrolü için Özbekistan'ı bir üs olarak kullanan Amerika, Kerimov'a tam destek veriyor. 11 Eylül'den önce Kerimov yönetimini sert bir dille eleştiren Amerikalılar, şimdi Kerimov'u bir müttefik olarak kucaklıyorlar. Zira Amerika'nın Orta Asya'ya yönelik plânları için stratejik önemi olan Özbekistan topraklarına ihtiyacı var. Özbekistan'ın başkenti Taşkent'in 400 km güneyindeki Karşi kasabasında kurulan Hanabad askeri üssü, şu anda Amerikalılar tarafından kullanılıyor. Burada kaç Amerikan askerinin ve ne kadar askeri mühimmatın bulunduğunu kimse bilmiyor. Zira hem basının hem de yerel Özbek halkının bu üsse girmesi yahut yaklaşması yasak. Üs hakkında bilinen tek şey, yollarının New York şehrindeki caddelerle aynı isme sahip olması.
Amerikalı yetkililer Hanabad üssünü “uzun bir müddet” kullanacaklarını açıkça söylüyorlar. Bu, Özbekistan'ın, Kerimov'un onayıyla Amerikalılar tarafından işgal edildiği anlamına geliyor. Sus payı olarak Amerikan yönetimi Kerimov'a geçen yıl yarım milyar dolar para verdi. Kerimov “görevini” ifa ettiği müddetçe bu para akışının devam edeceği açık. Bir zamanlar atalarımızın özgürlük için at koşturduğu Fergana vadisinin böyle bir kadere mahkum olması ne kadar içler acısı!..

Kısa Kısa
Eski Amerikan Başkanı Bill Clinton'ın eşi ve hal-i hazırdaki New York senatörü Hilary Clinton, Beyaz Saray'da geçirdiği sekiz yılın anılarını geçtiğimiz ay bir kitap olarak yayınladı. “Yaşayan Tarih” adını taşıyan kitap, piyasaya çıktığı gün satış rekorları kırdı. Clinton bu kitaptan 7 milyon dolar (evet yanlış okumadınız 7 milyon dolar) kazanacak. Aslında kimse Hilary'nin bir başkan eşi olarak neler yaptığını merak etmiyor. Herkesin merak konusu, Monica Lewinsky skandalı ve Hilary'nin bu konudaki “düşünceleri”. İmdi Amerikalıların “ahlâksızlık derecesinde akıllı” olduklarını teslim etmek gerekiyor: Hillary, bu skandal yüzünden daha bir popüler hale geldi. Şimdi de bir kitap yazıp bundan milyonlarca dolar para kazanıyor. Pes doğrusu!
***
Saddam rejiminin düşmesinin ardından yaşanan yağmalama hadiselerinin gerçek boyutları netlik kazanmaya başladı. Nasıl mı? Bu konuda büyük soruşturmalar açıldığı için değil. Çalınan tarihi eserler, New York, Boston ve İngiltere havaalanlarında Amerikalı ve İngiliz gazetecilerin ve bazı görevlilerin çantalarından çıkınca, iş kendiliğinden çözülüverdi! Tarihi eser kaçakçılığı yapan çeteler, tarihi bir vurgun yaptılar. Fakat bu işin gün yüzüne çıkması yıllar sürecek. Zira çalınan eserler şu anda dünyanın çeşitli yerlerine gizlenmiş durumda. Bu hadise unutulmaya yüz tuttuğu gün eserler çeşitli Avrupa başkentlerinde ve Amerikan müzelerinde “birden bire” ortaya çıkıverecek. “Onları” izlemeye devam edin.
***
Irak'lı çoban Abud Sarhan, Amerikan devletini mahkemeye vermiş. Irak'ın işgali sırasında yakınlarından 17 kişiyi ve 200 küçükbaş hayvanını kaybettiği gerekçesiyle mahkemeye giden Sarhan, gördüğü zararın telafi edilmesini istiyor. Bakalım “özgürlük, adalet ve barış” sembolü olduğunu söyleyen Amerikan adaleti, Irak'lı çoban için tecelli edecek mi? Yoksa Amerikalılar bir özür beyanında daha bulunup “üzgünüz” demekle mi yetinecekler?
***
Sokakta gördüğünüz her dilenciye para verir misiniz? Ben genellikle veririm. “Acaba gerçekten ihtiyaç sahibi mi” demeden vermenin doğru olduğuna inandığım için veririm. Zira ameller niyetlere göredir. Fakat Van'da yaşanan bir hadise beni hem güldürdü, hem de düşündürdü. Van Vali Konağı'nın bahçesinde dilencilik yapan birisi, zorluk çıkardığı için görevliler tarafından tutuklanıyor. Yapılan aramalar sonunda dilencinin üzerinden 8 milyar lira değerinde nakit Türk parası, dolar, mark, banka hesabı ve Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nda yardım aldığını gösteren belgeler çıkıyor. Şimdi gelelim işin komik tarafına. Bu “mübarek” dilencinin adı Nuri Çakal. Yani ismiyle müsemma bir adam. İhtiyaç sahibi olup da dilenmek zorunda kalan insanlarımızı tenzih ederiz. Fakat “çakal”lığın da bu kadarına pes doğrusu!
***
Urfa'da Rock konseri verilirse ne olur? Ne olacak salon boş kalır! Kanadalı bir rock grubu olan View Finder'in (bu grubu da nereden bulmuşlar?!) Urfa'da verdiği konserde tam da bu olmuş. Konseri organize edenler, katılımın azlığından şikayet ediyorlarmış. Umarız iş burada kalır da daha komik bir hal almaz. Şimdi Urfa'da Rock konseri vermenin, Vatikan meydanında halay çekmekten ne farkı var? Aslında yok. Fakat Batılılar “etnik müzik” kavramına aşina oldukları için bu tür şeylere saygı duyarlar; yani büyük bir mesele haline getirmezler. İsteyen dinler, istemeyen dinlemez. Fakat Urfa'nın sıra gecelerine alternatif olarak rock konseri düzenlemek, katılım az olunca da bundan gocunmak sadece bizde olur!

Tur@b
22.01.2009, 03:33
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Türk-Amerikan İlişkileri Neden Bozuldu?
Geçtiğimiz ay Kuzey Irak'ta 11 Türk subay ve erinin Amerikan askerleri tarafından tutuklanması, Türkiye'nin gündemine bir bomba gibi düştü. Mesnetsiz iddialara dayanılarak tutuklanan askerlerimiz, hükümetin müdahelesiyle bir kaç gün sonra serbest bırakıldı.
Görevi Türkiye'de Amerikancı bir kamuoyu oluşturmak olan belli kişi ve çevreler ellerini oğuşturarak “İşte gördünüz mü? Amerika'ya ters düşerseniz başımıza böyle işler gelir” diyorlar. Bunlara göre Amerika, Türkiye'yi Irak'ın işgaline destek vermediği için cezalandırıyormuş. Üstelik bu daha işin başlangıcı imiş ve Türkiye rotasını derhal eski Amerikancı çizgiye çevirmezse, daha başımıza ne işler gelecekmiş.
Yine bu bakış açısına göre Türk-Amerikan ilişkileri, tarihinin en kötü dönemini yaşıyormuş. Amerikan Savunma Bakanlığının ikinci adamı Paul Wolfowitz, iki Türk gazetecisine verdiği o meşhur demecinde zaten Türkiye'nin Amerika'dan özür dilemesini istemiş ve askerlerin ‘liderlik rolü'nü oynamadıklarından şikayet etmişti. Yani Wolfowitz açıkça askerlere hükümet etme çağrısında bulunmuştu.
Hayatlarında özgür ve onurlu bir şekilde düşünmeyi bir defa bile olsa becerememiş malum çevreler, bunları esas kabul ederek Türkiye'nin Amerikan boyunduruğunu kabul etmesi gerektiğini, aksi halde bizim kaybeden taraf olacağımızı söylüyorlar.
Aslında ortada Türkiye'nin aleyhine bozulan bir şey yok. Türkiye uzun bir zamandır ilk defa Amerika'nın buyruklarını değil, kendi milli çıkarlarını esas alarak onurlu bir karar aldı ve Irak'ın işgaline ortak olmadı. Amerika şimdi bu yeni duruma “adapte” olmaya çalışıyor. Ortada şüphesiz bir diplomatik gerginlik var. Ama bu gerginlik Türkiye bir hata yaptığı için değil, Amerika bu yeni duruma adapte olmak zorunda kaldığı için ortaya çıktı. Gönüllü kölelik zihniyetine sahip olan çevreler, bunu felaket çığırtkanlığı için bir vesile olarak kullanıyorlar.
Oysa Irak hadisesi Türk diplomasi tarihinde bir dönüm noktasını ifade ediyor. Türkiye ilk defa halkıyla, askeriyle, hükümetiyle, bürokrat ve diplomatıyla ortak milli bir karar verdi. Bu, Türkiye'nin kağıt üzerinde değil, gerçek manada özgür bir ülke olması yönünde atılmış tarihi bir adım.
Rasyonel bir şekilde düşündüğünüzde, Türkiye'nin bu kritik dönemde Avrupa ve Ortadoğu'yla olan ilişkilerini güçlendirmesi ve bunu gerekirse Amerikan çıkarları pahasına yapması, bizim milli çıkarlarımıza daha uygundur. Amerikan yetkililerinin ağızlarından düşürmediği Türk-Amerikan “stratejik işbirliği”, bundan böyle tek taraflı olarak Amerika'nın dümen suyuna uymak manasına gelmiyor.
Bundan gocunan Amerika ve onun Türkiye'deki sömürge valileri bu yeni duruma alışsalar, kendi ruh sağlıkları için daha hayırlı bir iş yapmış olurlar!

Amerika'nın İnsan Hakları Sicili
İnsan Hakları Gözetleme Komitesi ve Uluslararasi Af Örgütü, dünyanın en büyük iki insan hakları örgütü. Bu örgütler her yıl bir “dünya insan hakları raporu” hazırlıyorlar ve çeşitli ülkelerde yapılan insan hakları ihlâllerini dünya kamuoyuna bir rapor halinde sunuyorlar. Bu raporlar, bazı uluslararası anlaşmalarda ve Amerikan dış politikasında doğrudan etkiye sahip olabiliyor.
Geçtiğimiz aylarda yayınladıkları 2002 yılı insan hakları raporlarında, her iki örgüt de Amerika'yı geçtiğimiz yılın en fazla insan hakları ihlâli yapan ülkeleri arasına koydular. Bu, insan hakları sahasında ilk defa ortaya çıkan bir durum. 11 Eylül olaylarından sonra güvenlik adına müslüman avına çıkan ve binlerce müslüman göçmeni gözetim altına alan, yüzlercesini hapse atan ve sınır dışı eden Bush yönetiminin, demokrasi ve insan hakları konusunda gerçek kimliği böylece ifşa edilmiş oldu. Guantanamo adasında yaşanan hadiseler, bir toplama kampını andırıyor. Bu adadaki bütün tutuklular müslüman . Aralarında 5-6 kadar Türk de var. Bu tutuklulardan yaklaşık 10 kişi şu ana kadar intihar etti. Amerika, bütün uluslararası anlaşmalara aykırı olarak bu insanları suçsuz ve mahkemesiz olarak hapiste tutuyor ve avukatla görüşmelerini yasaklıyor.
İsrail hariç, başka ülkeler söz konusu olduğunda insan haklarını medeniliğin bir kriteri olarak gündeme getiren Amerikan yönetiminin kendi işlediği insan hakları artık kayıtlara geçmiş durumda. Umarız dünya kamuoyu bu ihlalleri “önemsiz” bir konu diye geçiştirip Amerikan emperyalizmine boyun eğmez.

İsrail'in Gizli Hapishaneleri
İşgal altındaki Filistin topraklarını bir açık hava hapishanesine çeviren İsrail, İsrail'de bir dizi gizli hapishanenin bulunduğunu kabul etti.
AP'nin verdiği habere göre, HaMoked adlı İsrailli insan hakları örgütünün başvurusu üzerine ortaya çıkan gizli hapishanelerde, İsrail'in “özel statü” biçtiği Filistinliler tutuluyor. Kimin bu hapishanelere ne kadar süreliğine gönderileceğine İsrail hükümeti karar veriyor. Bu hapishanelere gönderilen Filistinliler, hiçbir resmi kayıtta yer almıyor. Dolayısıyla bu hapishanelerde ölenler “gözaltında kayıp” oluyor; yani çoğunlukla ya ağır işkenceler görüyor, ya da ölüyor. AP'nin İsrail devleti tarafından sansürlenen haberine göre, bu hapishanelerde ağır şartlara ve işkenceye maruz kalan elleri ve gözleri sürekli bağlı mahkumlar, nerede olduklarını sorduklarında “aydasınız” cevabını alıyorlar.
Mahkum kişilerin kayıt dışı tutulması, uluslararası anlaşmalara ve zahirde İsrail kanunlarına aykırı. Bir kişinin suçu ne olursa olsun, hapis kayıtlarına geçmesi ve avukatla görüşme hakkına sahip olması gerekiyor. İsrail iç istihbarat örgütü Sin Bet ise bu hapishanelerin varlığını gizlemek için elinden geleni yapıyor. Geçtiğimiz aylarda tutuklanan el-Fetih örgütünün üst düzey liderlerinden Mervan Barguti'nin de bu gizli hapishanelerin birinde olduğu ileri sürülüyor.

Akın Akın İslâm'a Giriyorlar
Geçtiğimiz yıl, körfez bölgesindeki çeşitli Arap ülkelerinde görev yapan Amerikan ordusuna mensup yüzlerce askerin İslâm'a girdiği bildirildi. Kuveyt merkezli “İslâmı Tanı Heyeti”nin açıklamasına ve AP'nin bildirdiğine göre Haziran ayının ilk haftasına 22 Amerikan askeri müslüman oldu. Aynı heyetin verdiği rakamlara göre geçen yıl sadece Kuveyt'te 2450 Avrupalı ve Amerikalı şehadet getirerek İslâm'a girdi. Bunlar sadece resmi kayıtlara geçen yeni müslümanlar.
Amerikan ordusu, silah altındaki askerlerinin din değiştirmesine müdahale etmiyor. Bunların yanısıra Amerikan ordusunda 2 binin üzerinde müslüman askerin bulunduğu biliniyor. Amerikan ordusu geçtiğimiz yıllarda yeni bir karar ile ordudaki müslüman askerlerin dinî ihtiyaçlarını karşılamak için imam askerlerin de orduda görev yapmasına izin vermişti.
Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'e dil uzatarak, İslâm'a saldırarak ve fakir ve cahil insanlara maddi refah vaadinde bulunarak Hıristiyanlığı yaymaya çalışan misyonerler, hıristiyan olarak yetiştirilmiş bu askerlerin neden İslâm'a girdiğini anlayamıyorlar. 11 Eylül hadiselerinden sonra Amerika'da İslâm'a giren insan sayısındaki artış da onların hâlâ kavrayamadığı bir şey. Kur'an “onlar Allah'ın nurunu söndüremezler” diyor. Bu geniş çaplı ihtida ve İslâmlaşma hareketine bu ayetin bir tecellisi olarak bakabiliriz.

“Mevlâna Müzesi”ni Ziyaret
Koç Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı (yani patronu) Mustafa Koç ve eşi Caroline (“Karolayn” diye okunuyor), geçtiğimiz ay Konya'da Hz. Mevlâna'yı ziyaret etti. Bir iş vesilesiyle Konya'ya gelen Koç, fırsattan istifade Hz. Mevlâna “müzesini” de gezmek istemiş. “Müze”den çok etkilendiğini söyleyen Koç ilk kez geldigi Konya'yı da çok sevdiğini söylemiş.
Eh, hayırlı uğurlu olsun diyelim. Hz. Mevlâna'nın gönlü geniştir; kapısı da herkese açıktır. Lakin insan bu ziyaretin Hz. Mevlâna'nın makamına mı, yoksa bir “müze”ye mi yapıldığını sormadan edemiyor. Malum, ikisi arasında büyük farklar var.
Modern dünyanın icadı olan müzelerde genellikle tarihi kalıntılar, fosiller falan bulunur. Gidilen yer böyle olunca, ziyaret de ona göre yapılır. Ama Konya'daki o kutlu mekân bir “müze” değil, bir makamdır. Zira orada Hz. Mevlâna'nın mesajı, manevi bereketi, mübarek naaşı bulunuyor. Bir velinin makamına, Roma müzesine gider gibi gidilmez. Orada insan halden hale girer, bir yerlerinde bir şeyler sızlar, kalp gözü açılır, manevi haz alır.
Koç'ların bu makama çıkmış olması bizi tabi ki sevindirdi. Fakat oraya bir daha gittiklerinde müzeye değil, bir Allah dostunun huzuruna çıktıklarını bilirlerse herhalde daha hayırlı ve bereketli olur!

Kısa Kısa Dünya Turu
Singapur'da bir umumi tuvalete ilk defa 5 yıldız verilmiş. Törene katılan Singapur Çevre Bakanı Lim Swee Say, “Mutlu Tuvalet” kampanyasının bir parçası olarak bu 5 yıldızlı tuvaleti kullanmış ve çok memnun kalmış. Tuvaletin tanıtım broşüründe “ömrümüzün 3 yılını tuvaletlerde geçiriyoruz” gibisinden “ilginç” bilgilere de yer veriliyor. Singapur bu tuvalet işini epey ciddiye alıyor. 2001 yılında dünyada ilk kez “Dünya Tuvalet Zirvesi” Singapur'da yapıldı. Bu haberin insanı bıyık altından güldürmemesi mümkün değil. Ama adamların hakkını vermek lazım. Tuvaletlerin temizliği mühim mesele…
***
Cezayir'de 1992 yılından beri hapis hayatı yaşayan İslâmî Selamet Cephesi (FIS) liderleri Abbas Medeni ve Ali Belhac, geçtiğimiz ay serbest bırakıldı. Tek suçları 1992 Cezayir seçimlerini ezici bir çoğunlukla kazanmak olan iki liderin hiçbir mahkumiyet almadan salıverilmesi, Cezayir'deki hukuk sisteminin nasıl bir şey olduğunu açıkca ortaya koyuyor. 92 Cezayir seçimlerinin askeri darbeyle iptal edilmesinden sonra çıkan iç savaşta 100 binin üzerinde insan oldu. Öldürmeler bugün de devam ediyor. Medeni ve Belhac, pek çok sivil ve siyasi hakları ellerinden alınarak serbest bırakıldı. Bütün kısıtlamalara rağmen, umarız bu, Cezayir'in iç huzur ve barışa ulaşması için bir ilk adım olur.
***
İran'daki öğrenci olayları, geçtiğimiz ayın gündem maddeleri arasındaydı. Sokaklara dökülen ve polisle çatışan üniversite öğrencileri, hükümetten daha fazla ifade ve siyasi katılım özgürlüğü istiyorlar. Burada ilginç olan şu: Amerikan Başkanı Bush ve Savunma Bakanı Rumsfeld , Nisan ayında “İran'ın hizaya getirilmesi için çeşitli girişimlerde bulunacağız” açıklamalarını yapmıştı. Bundan hemen iki ay sonra Tahran sokaklarının protesto ve çatışmalara sahne olması gerçekten düşündürücü.
***
Yabancıların Türkiye'de mülk edinmesini kolaylaştıran kanun geçitiğimiz aylarda Meclis'ten geçti. Bu haberi alan pek çok yabancı kişi, sanatçı ve şirket, Boğaz'daki yalıları satın almak için sıraya girmiş. Boğaz yalılarının fiyatları 2 milyon ile 60 milyon dolar (3 trilyon ile 84 trilyon lira) arasında değişiyor. Boğaz'ın en pahalı yalısı Saadettin Erbilgin'e ait Yeniköy'deki Şehzade Burhanettin Efendi yalısı. 5 bin metrekarelik alana ve 60 odaya sahip olan yalının fiyatı 60 milyon dolar civarında. Yalıların yıllık kiraları da 100 bin dolardan yarım milyon dolara kadar değişiyormuş. Türkiye gibi bir ülkede bu rakamlar insanın başını döndürüyor. Yoksa aramızda yaşayan “uzaylılar” mı var!?

Tur@b
23.01.2009, 01:41
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Her Kışın Bir Baharı Vardır
Şu düşünceleri sıkça duyuyoruz: Memleket ve dünya hadiselerine bakınca insanın karamsar olması için on, iyimser olması için bir-iki hadiseye rastlanıyor. Gün geçmiyor ki bir başka kötü haber gazete manşetlerini ve televizyon ekranlarını doldurmasın. Siyasetten ekonomiye, ahlâki çöküşten fakirliğe, toplumsal huzursuzluktan savaşlara kadar onlarca hadise moral ibremizi her gün aşağıya çekiyor. Her şey o kadar kötü bir gidişata sahip ki, insanın tek başına bunlara karşı koyması mümkün değil.
Her kötü haberin bilincimizden, direncimizden, yaşama zevkimizden, hülasa maneviyat alemimizden bir şey alıp götürdüğü inkâr edilemez bir gerçek. Fakat bu, kendimizi akıntıya salacağımız anlamına gelmiyor. Azımsanmayacak büyüklükteki kitleler, “böyle gelmiş böyle gider” fikrine alıştırıldıkları için bir şey yapamıyorlar; daha da kötüsü yapmak istemiyorlar.
Oysa uzun soluklu düşünceye, sağlam bir manevi dokuya ve dimağa tam da böyle anlarda ihtiyacımız var. Allah'ın en sevgili kulları olan peygamberler, insanlık tarihinin en büyük sıkıntılarına maruz kaldılar. Umutsuzluk, onlar için bir alternatif değildi. İman eden insan için bugün de umutsuzluk bir çözüm olamaz. Çünkü iman, tanımı gereği, bugünün ötesinde bir yarının, her kışın arkasında bir baharın, her çirkinliğin ötesinde bir güzelliğin, her manevi çalkantının ardında bir huzur ikliminin olduğunu öğretir bize.
İslâm dünyasının neredeyse tamamı, 19. yüzyılın ortasında fiili işgal altındaydı. Birbuçuk asır sonra, bu sömürge döneminin bıraktığı sorunlarla uğraşmaya devam ediyoruz. Fakat bugün müslüman toplumlar, sadece Batı medeniyetinin tahakkümünü sorgulamıyor; aynı zamanda kendi medeniyet tasavvuruna ve değerler hiyerarşisine uygun bir yaşam modelinin inşası için çabalıyor.
Her kriz dönemi içinde risk ve umut taşır. Risk vardır, çünkü her an yanlış bir tercih yapabiliriz. Umut vardır, çünkü artık tercih yapma şansımız vardır. Tüm sorunlarına rağmen İslâm dünyası, başka toplumlarda görmediğimiz bir dinamizme sahip. Bu dinamizm, bir anlamda, “iki günü bir olan ziyandadır” buyruğunun bir tecellisi. O yüzden umudumuz var. Umudumuz olduğu için söyleyecek sözümüz var. Unutmayalım: Bahar olduğu için kış var. Aydınlık olduğu için karanlık var. Yarın olduğu için bugün var.

Ceset Resimleri ve Modern Barbarlığın Öteki Yüzü
Amerikan yönetimi, 24 Temmuz günü, Saddam Hüseyin'in oğlu Udey ve Kusey'in cesetlerinin fotoğraflarını yayınladı. Amerikan yönetiminin izahına göre bundan maksat, Saddam'ın ve oğullarının varlığından hâlâ korkan Irak halkını rahatlatmakmış. Bu diplomatik üslubun arkasında yatan mesaj şu: Amerikan işgaline karşı direnişten vazgeçin; bizim sömürge idaremizi kabul edin!
Bush yönetimi, Irak'ın işgali sırasında yakalanan ve öldürülen Amerikan askerlerinin fotoğraflarının Irak yönetimi tarafından yayınlanmasını şiddetle kınamış ve uluslararası anlaşmalara aykırı olduğunu söylemişti. Demek ki bu ‘uluslararası anlaşmalar', Amerika'nın işine geldiği zaman önem kazanıyor.
Fakat asıl mesele, modern savaşın ve propagandanın barbar yüzü. Kimse Irak diktatörü Saddam'ın piskopat oğulları için gözyaşı dökmüyor. Bizim de böyle bir kaygımız yok. Ama şiddetin bu şekilde estetize edilmesi ve dünya kamuoyuna ‘medeniyetin' bir zaferi olarak sunulması, hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir konu.
“Düşman askerin cesedine saygı”, bütün dünya ülkelerinin benimsediği bir ilke ve temel bir insanî kural. Amerika, modern dünyanın zorba kralı olarak, her tür anlaşma ve ilkenin üstünde olduğunu dünya kamuoyuna bir kez daha ispatlamış oldu.

Almanlar Hâlâ İnanmıyor
Alman Die Zeit gazetesinin Temmuz ayında yaptığı geniş çaplı bir ankete göre, Almanların yüzde 30'u, 11 Eylül terör saldırılarının arkasında Amerika'nın olduğuna inanıyor. Bu haber Amerikan yönetimi üzerinde yeni bir soğuk duş etkisi yaptı.
11 Eylül hadiselerinden sonra Amerika'ya büyük bir sempati duyan Alman toplumu ve yönetimi, Amerika'nın bu hadiseyi yayılmacı politikalarına alet etmek istediğini görür görmez, farklı bir tavır aldı. 11 Eylül saldırılarının üzerinden neredeyse 3 yıl geçmesine rağmen, Alman halkının böyle düşünmesi çok manidar.
Öte yandan bu haber, Anti-amerikancılığın İslâm dünyasına has bir olgu olduğunu düşünen ve bunun için müslüman toplumların kendilerine çeki düzen vermesi gerektiğini söyleyen kişilerin maksatlarının başka olduğunu ortaya koyuyor. Bugün sadece Almanya ve Fransa değil, Avrupa kamuoyunun büyük bir kısmı Amerika'nın dünya polisliği rolüne karşı. Zira bir gün bu polisin kendilerinin peşine düşebileceğini biliyorlar.
Adil bir uluslararası sistemin kurulması, ancak bu tür zorbaca eğilimlere direnmekle olacak. Umarız Türkiye'deki “Amerikancı” güruh, bu gerçeği görür.

Amerika'nın Başı Sıkışınca
Amerikan yönetimi Türkiye'den 12 bin asker istedi. Bu talep bize “Irak'ın yeniden inşası”na katılım kapsamında iletildi. Bununla Amerika -güya- Türkiye'ye yaptığı hatayı düzeltme fırsatı veriyor.
Fakat işin iç yüzü çok farklı. Öncelikle Amerika savaş-sonrası Irak'ta beklediğinden çok daha zor şartlarla karşı karşıya bulunuyor. Yaklaşık birbuçuk aydır her gün 1-2 Amerikan askeri ölüyor. Irak'taki Amerikan ordusunun morali sıfır. Pentagon “ilk giren birlik, son çıkan birliktir” ilkesinden ilk defa vazgeçerek Irak'a yeni takviye güç gönderme hazırlıkları içinde. Irak operasyonun aylık maliyeti 4 milyar dolar civarında. Ufukta ne düzen görünüyor ne de Amerikan sempatisi. “Bu savaşı biz yaptık, sonunu da biz getiricez ” diyen Amerikan yönetimi, şimdi her taraftan yardım talebinde bulunuyor. Amerikan yönetimi Irak içinde hiç olmazsa görünüşte bir düzen kurabilmek için resmi rüşvet veriyor. Saddam'ın oğullarının yerini tesbit eden muhbire 30 milyon dolar ödendi. Saddam için de 25 milyon dolarlık ödül ilan edildi.
Öte yandan işgal sonrasında Avrupa'nın ve Ortadoğu'nun arkasında yer alacağını zanneden Amerika, özellikle Arap dünyasında daha büyük bir muhalefet ile karşı karşıya. Irak operasyonu sırasında “Türk ordusu Kuzey Irak'a kesinlikle girmeyecek” diye beyanatlar veren ve Türkiye'yi töhmet altında bırakan Amerikan yönetiminin, bütün bu hadiseler olurken şimdi Türk askerini Irak'a sokmak istemesi ilginç. Bakalım hükümetin tavrı ne olacak.

Liberya Yine Kanlar İçinde
Liberya'daki iç savaş tekrar hız kazandı. Afrika'daki diğer iç savaşlar gibi, Liberya'daki anarşi ortamı tam bir insanlık dramı. Öldürülen çocuklar ve hamile kadınlar, eli-ayağı kesilen insanlar, topluca öldürülen aileler…
Dünya kamuoyunun bu trajediye gözlerini kapaması, buna mukabil Avrupa ve Amerika gibi “medeni” ülkeler saldırıya uğrayınca bütün dünyanın ayağa kalkması -ya da kalkmaya zorlanması- modern dünyada birilerinin kanının diğerlerinden daha kıymetsiz olduğunu gösteriyor. Liberya, Amerika'da serbest bırakılan zenci kölelerin kurduğu bir ülke.
Savaş ortamının kısa sürede tırmanmasında Amerika'nın payı nedir bilmiyoruz ama şu bir gerçek ki, hadiseler Bush'un Afrika'ya yaptığı ziyaretten bir ay kadar önce başladı ve şu anda tüm hızıyla devam ediyor.
Amerika'nın -her nedense yıllar sonra gelen- ültimatomu üzerine görevinden ayrılıp ülkeyi terkedeceğini söyleyen Liberya başkanı Charles Taylor, yıllardır ülkede terör estirmiş bir lider.
Petrol, kereste, kakao, mücevher ve maden gibi zenginlikleri Avrupa tarafından talan edilen Afrika'nın bu makus talihi ne zaman değişecek acaba?

Unutulan Trajedi: Çeçenistan
Ağustos ayı başında Rusya'da meydana gelen intihar saldırısı, dikkatleri tekrar Çeçenistan'a yönlendirdi. Yaklaşık 10 yıldır devam eden Çeçen direnişi, sadece Amerika ve Avrupa'da değil, İslâm ülkelerinde de unutturulmak üzere. Pek çok kişi yaşanan insanlık dramından dolayı Çeçenistan'ı anmak bile istemiyor.
Çeçen özgürlük savaşçıları ise dünyaya seslerini duyurabilmek ve sağduyu sahibi insanları harekete geçirebilmek için, son çare olarak intihar saldırıları düzenliyorlar. Sivil halka yönelik saldırılar uluslararası anlaşmalara göre ‘terörizm' olarak tanımlanıyor. Aynı sorun yaklaşık 40 yıldır Filistin ve Keşmir'de de devam ediyor. Sivil insanların öldürülmesi, her ne pahasına olursa olsun önlenmesi gereken bir şey. Fakat şu soruyu da sormak zorundayız: başka çareleri var mı? 18-20 yaşındaki bir genç hayatını ne pahasına verir? Bu nasıl bir çaresizlikliktir ki analar, babalar hayatlarının nuru olan gencecik evlatlarını bile bile ölüme gönderirler?
Amerikan baskısı sonucu ‘terörizmle mücadele'ye katılmaya zorlanan İslâm ülkeleri, resmi düzeyde Çeçenistan'la her tür ilişkilerini kestiler ve Rusya'nın geçtiğimiz ay empoze ettiği referandumu ve yeni “Çeçen Anayasası”nı kabul ettiler. Yalın bir dille ifade edildiğinde bu, Çeçenistan trajedisine göz yumulduğu anlamına geliyor.
Unutmak isteyen unutabilir. Fakat Çeçenler, hayatta özgürlükten daha değerli bir şeyin olmadığını dünyaya canlarıyla, kanlarıyla öğretiyorlar.

Ölüm Fikrinden Kaçılır. Ya Ölümden?..
Türkiye'deki bir takım ‘sosyete' aydınımız (!) Zincirlikuyu Mezarlığı'nın girişindeki “Her can ölümü tadıcıdır” ayetinden rahatsız olduklarını söylüyorlar. Mezarlığın önünden geçerken sinirleri bozuluyormuş! Ölüm gerçeğinden köşe bucak kaçmaya çalışan modern bireyin ruh halini bu tepki ne de güzel ortaya koyuyor.
Ölümden herhalde iki tip insan korkar: bir, yaptıklarının cezasını çekeceğini bilen kişi; iki, öldükten sonra bir hiç olup gideceğine inanan kişi. Ölümden sonra hayat yoksa, hayatın da anlamı yok. Bu gerçeği peygamberler, filozoflar, akıl sahibi insanlar binlerce yıldır söyleyip duruyorlar. Fakat anlaşılan birileri bazı gerçekleri anlamamakta ısrar ediyor.
Asıl üzücü olan, bu tür deha ürünü (!) fikirlerin, müslüman bir ülke olan Türkiye'de dile getiriliyor olması. Ölümü unutunca, ondan kurtulmuş mu oluyoruz?
Bunun, sosyete mahallelerindeki ezan tartışmasından farkı yok. Gece yarılarına kadar parti yapıp müzik bangırdatan , hoplayan zıplayan bazı ‘seçkin' vatandaşların sabah ezanına ‘ses kirlenmesi'ne yol açıyor diye karşı çıkması, aynı zihniyetin ürünü.
Birileri unutmaya çalışsa da ölüm hepimizi bir gün gelip bulacak. Öte yandan insan sormadan edemiyor: bir mezarlığın girişine ölümü hatırlatan bir ayet değil de bir pop şarkısının sözlerini mi asmak uygun olur?!

Kısa Kısa Dünya Turu
Önce Başbakan bindiği huysuz attan düşüyor. Bu atı kimin seçtiği, hadisenin nasıl vuku bulduğu hâlâ merak konusu. Ertesi gün Adalet Bakanlığının Hakim ve Savcı Adayları Eğitim Merkezi bahçesinde bulunan iki şüpheli çantanın bomba olduğu anlaşılıyor. Fakat ihmalkârlığa bakın ki, bomba uzmanlarının çalışmasını bir metre mesafeden izleyen 17 polis, bombanın patlaması sonucu yaralanıyor. İhmalkârlık yüzünden evlerde patlayan tüpgazlar yüzünden ölen ya da yaralanan insan sayısını kimse bilmiyor. Memleketimizin insanı canını sokakta bulmuş gibi davranıyor. Kimse canını sokakta bulmaz; o Allah'ın bize bir emanetidir. Bir daha tehlikeli bir iş yaparken emanete ihanet edemeyeceğimizi hatırlayın!
***
Amerikan Savunma Bakanlığı, geçtiğimiz ay duyan herkesi hayretlere düşüren bir girişime daha imza attı. Buna göre, Amerikan şirketleri, Ortadoğu'daki siyasi gelişmeleri tahmin ederek, borsa üzerinden bahse tutuşacaklar. Savaş, adam kaçırma, toplu öldürme, kimyasal ve nükleer silah kullanma gibi “gelişmeleri” takip eden şirketlerden hangisi isabetli tahminde bulunursa, borsadakine benzer bir işlemle bu işten para kazanacak. Düşündüğünüz zaman akıl almaz bir şey bu ve anlamı, Amerikan şirketlerinin Arap-Müslüman kanı üzerinde bahis tutmasından başka bir şey değil. Bu programı geliştirmek için Amerikan Savunma Bakanlığı tam 8 milyon dolarlık bütçe ayırmış . Çok şükür ki gelen büyük tepkiler üzerine program ilan edildiği gün iptal edildi. Fakat bu, birilerinin masum insan kanı üzerinden kumar oynayıp para kazanmak istediği gerçeğini değiştirmiyor.
***
Amerika'nın Saddam rejimi sonrası Irak'ta kurduğu “Irak Yönetim Konsülü”, kimseyi memnun edemedi. Üyelerinin seçimle değil, atama yoluyla belirlendiği konsülün kağıt üzerindeki görevi, Irak'ın demokrasiye tedrici geçişini sağlamak. Bunun için konsülde pek çok Iraklı bulunuyor. Fakat konsüldeki asıl güç, Amerika'nın işgal valisi Bremer ve yardımcılarına ait. Öte yandan konsüldeki dengesiz temsil aritmetiğinden dolayı Iraklı grupların ihtilafa düştüğü haber veriliyor. Bu durum konsülün gizli amaçlarından birinin işgali gündemden düşürüp Iraklılar arasında tefrika çıkartmak olduğu fikrini güçlendiriyor. Bakalım Amerikalılar kendilerini “Irak'a demokrasi” şarkılarıyla daha ne kadar avutacaklar.
***
Azerbaycan'da yeni hanedanlık dönemi geçtiğimiz ay başladı! Bir müddettir Türkiye'de tedavi gören Aliyev'in oğlu İlham Aliyev , Azerbaycan parlamentosu tarafından başbakan olarak seçildi. Komünist Rusya'dan bağımsızlığı kazanan Türkî cumhuriyetlerdeki hanedanlık ve ‘şeflik' geleneğine böylece Özbekistan'dan sonra Azerbaycan da katılmış oldu. “İktidar yozlaştırır” ilkesi, milliyet ve coğrafya tanımıyor. Bir ülkenin empoze edilmiş bir baskı rejiminden, gönüllü olarak kabul edilen bir başka baskı rejimine geçmesi ne büyük bir ironi! Umarız Azerbaycan halkı hür iradesini kullanır ve bu ‘parlamenter darbe'ye karşı koyar.

Tur@b
23.01.2009, 02:07
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

İslâm Dünyası Nereye Gidiyor?
Ortadoğu ve Asya'da ilginç gelişmeler yaşanıyor.
Suudi Arabistan veliaht prensi Abdullah b. Abdulaziz ilk defa Rusya'ya gitti. Kral Abdullah 25 yıldır İran'a giden ilk Ürdün kralı oldu. Sosyalist Arap milliyetçiliğinin son kalesi olan Suriye, Hafız Esad'ın ölümünden bu yana büyük bir sessizlik içinde. Afganistan'da Taliban güçleri toparlanmaya başladı. Pakistan başkanı Müşerref, Amerika ve İsrail'e karşı İslâm ülkeleri arasında savunma işbirliği anlaşmaları yapılması gerektiğini söylüyor. İsrail başbakanı Sharon, Hindistan'ı ziyaret ediyor. Filistin başbakanı Mahmud Abbas, Amerika ve İsrail'i protesto ederek görevinden istifa ediyor. İran, Körfez ülkeleriyle olan ekonomik ve siyasi ilişkilerini sessiz bir şekilde geliştiriyor.
Bütün bu gelişmeleri alt alta koyunca, aslında bölgedeki “doğal ittifak hatları”nın ne olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.
Ortadoğu'nun ve Avrasya'nın modern dönemdeki haritası baştan sakat doğmuştu. İmparatorluk kültüründen etnik kimliğe dayalı ulus-devlet modeline geçişin sancılarını hâlâ yaşayan İslâm ülkeleri ve hassaten Ortadoğu, yeni bir ‘nizam-ı alem' arayışı içinde. Bu arayışın kökeninde 19. yüzyılda Avrupa'nın Ortadoğu'yu fiilî işgaliyle başlayan ve son dönemde Amerika'nın ekonomik ve siyasi işgal politikalarıyla güç kazanan sömürge sisteminin aşılması gayreti var.
Ortadoğu'da oluşturulan sun'i gerilim hatları ve çatışma alanları, dünyanın başka hiçbir bölgesinde yok. Ortak bir tarih, din ve kültür mirasına sahip olduğu halde siyasi açıdan birbirine bu kadar uzak başka bir ülkeler topluluğunu bulmak mümkün değil.
Oysa klasik Osmanlı coğrafyasının ana noktalarını oluşturan Türkiye, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya, bugün de dünyanın en verimli ve dinamik bölgesi olabilecek bir potansiyale sahip. Coğrafi açıdan bu bölgeleri tek bir kıta gibi düşünmek mümkün. Ekonomik açıdan İslâm ülkelerinin önemli bir kısmı birbirlerini tamamlayıcı üretim ve pazar alanlarına sahipler. Dünyanın en önemli petrol ve doğalgaz kaynakları da yine bu bölgede bulunuyor. Kültürel doku açısından müslüman toplumlar hem muazzam bir zenginliğe hem de kayda değer bir birliğe sahipler.
Kısaca, Türkiye'den başlayıp Avrasya'nın uçlarına kadar yayılacak bir siyasi-stratejik birlik alanının her unsuru mevcut. Eksik olan, yeni bir siyaset ve strateji istikameti ve bunu gerçekleştirebilecek güçlü bir liderlik.
Ortadoğu'da oluşturulan her kriz, bu birlikteliği tehir ve nihayetinde bertaraf etmeye yönelik bir girişim. Müslüman toplumlar, bu gerçeği bugün açık-seçik bir şekilde görüyorlar. Irak'tan yükselen “Ne Saddam, ne Amerika” çığlığının arkasında bu idrak ve bilinç yatıyor.

Rusya İKÖ'ye Aday Olmak İçin Başvurdu!
Geçtiğimiz ayın ilginç gelişmelerinden biri, Rusya'nın İslâm Konferansı Örgütü'ne (İKÖ) aday olmak istediğini açıklamasıydı. İdaresi altındaki müslüman nüfusu gerekçe gösteren Rusya, İslâm ülkeleriyle ilişkilerini geliştirmeyi hedefliyor.
Rus dış politikasındaki bu değişim, 11 Eylül sonrasında ortaya çıkan durumla doğrudan irtibatlı. Terörizmle mücadele adı altında bütün dünya kamuoyunu ve İslâm ülkelerini karşısına alan Amerika, diplomasideki başarısını artık sadece askeri ve ekonomik gücünü kullanarak ayakta tutabiliyor. Amerika ile İslâm ülkeleri arasındaki gerginlikten doğan boşluğu doldurmak için Rusya'nın İKÖ'ye üye olmak için girişimde bulunması bu açıdan doğal.
Rusya'nın İKÖ'ye kabul edilip edilmemesi bir tarafa, bir müslüman ülkeler topluluğu olarak İKÖ'nün ilk defa bu şekilde ciddiye alınması kayda değer bir gelişme. Fakat kuruluşundan bu yana siyasi alanda hiçbir önemli projeye imza atamamış İKÖ'nün Rusya'yı hangi gerekçelerle kabul ya da reddedeceği hepimizin merak konusu. İKÖ üyesi ülkelerin, Avrasya'nın Amerikası olmaya çalışan Rusya'ya Çeçenistan meselesini hatırlatıp hatırlatmayacaklarını da hep beraber görecegiz .

Irak'ı Lüblanlaştırma Projesi
Amerika'nın Irak'ta atadığı yeni Genel İdare Meclisi ve geçici hükümet, geçtiğimiz ay açıklandı. Yeni siyasi yapı, etnik ve dini kimlikler üzerine kurulu. Bakanlıklar, Şiiler, Sünniler, Kürtler ve Türkmenler arasında paylaştırıldı.
İlk bakışta masumane ve hatta demokratik görünen bu uygulama, aslında hiç de göründüğü gibi değil. 1943 yılında bağımsızlığını kazanan Lübnan, bugün Irak'takine benzer bir dini-etnik tasnife tutulmuş ve hükümet müslüman ve hıristiyan gruplar arasında paylaştırılmıştı. Bu düzen Lübnan'ı kısa bir zaman sonra iç savaşa sürükledi. Amerika'nın mimarlığını yaptığı Irak'ı “Lübnanlaştırma” projesinin benzer bir netice vermesi işten bile değil. Zira işin içine etnik temele dayalı bir devlet modeli sokulunca, milli birlik ve beraberlikten bahsetmek çok zor.
Amerika böyle bir modeli kendi ülkesinde uygulayabilir mi? Üstelik etnik grupların bu tip bir iktidar mücadelesinin içine çekilmesi, Irak'a başka güçlerin de müdahele etmesine zemin hazırlayacak. Hülasa Irak halkını ve bölgeyi zor günler bekliyor.

Türk Askeri Irak'ta Ne Yapacak?
Irak'ta büyük bir çıkmazın içine girdiğini farkeden Amerika, şimdi yana yakıla BM'den asker ve para yardımı istiyor. İşgal öncesinde BM'yi atıl ve işe yaramaz bir kurum olmakla suçlayan Amerika'nın bugün tekrar BM'ye geri dönmesi oldukça manidar. Bu, insanların zihnindeki “Amerikan miti”nin yıkılması açısından da önemli bir gelişme.
Türkiye yine bu gelişmelerin merkezine çekildi. Türkiye'den 12 bin asker talebinde bulunan Amerika, Irak'a müslüman asker konuşlandırmak suretiyle Irak halkının Amerikan işgaline duyduğu öfke ve güvensizlik duvarını aşmayı plânlıyor.
Türkiye'nin açık ve seçik bir BM kararı ve Amerikan güvencesi olmadan Irak'a asker göndermesi büyük bir hata olacaktır. Hükümet, her gün ölen Amerikan askerlerinin yerine Türk askerlerinin ölüm haberlerini alınca bunu Türkiye halkına nasıl izah edecek? Türkiye halkı, diğer dünya toplumları gibi, “bu krizi Amerika çıkardı; kendisi çözsün” diyor. Hükümetin Irak'a asker göndermesi halinde hükümet halk nazarında büyük puan kaybedecek. Yani neticede Amerika'nın ‘stratejik müttefiki' olmanın faturasını Türkiye ödeyecek.

Sürpriz! “Yol Haritası” İflas Etti
Filistin başbakanı Mahmud Abbas geçtiğimiz ay görevinden istifa etti. Abbas'ın başbakan seçilişi Amerika ve İsrail'in baskısıyla olmuştu. Abbas'a verilen görev listesinin başında Arafat'ı saf dışı bırakmak, Filistin direniş güçlerini yine Filistinlilerin eliyle bastırmak ve İsrail'in güvenliğini artırmak idi.
Abbas yine de büyük bir gayret göstererek çatışmaları durdurmaya ve somut adımlar atmaya çalıştı. Fakat Abbas'ın her uzlaşma ve ateşkes girişimi, İsrail'in yaptığı yeni saldırılarla sabote edildi. Bu yüzden Abbas , istifa mektubunda, istifasına gerekçe olarak İsrail'in uzlaşmaz tavrını ve Amerika'nın tek yanlı olarak İsrail'i desteklemesini gösterdi. Amerikan medyası ise istifayı, artık yeniden ‘terörist' olarak yaftalanan Arafat'ın bir oyunu ve zaferi olarak yorumluyor. Başkaları bunu, Filistin halkının ‘demokratik' olarak kendini idare edemeyeceğinin bir delili olduğunu söylüyor.
Amerika ve İsrail açısından bütün mesele İsrail'in güvenliğini sağlamak. Hiç kimse yeni bir başbakan seçildiği zaman bu kişinin görevinin Filistin halkının durumunu iyileştirmek, İsrail'in devlet terörüne karşı güvenliğini sağlamak, acılarını hafifletmek ve onlara hizmet götürmek olduğunu dile getirmiyor. Yani Filistin'e “demokrasi” gelecekse, bunun yegane gerekçesi, İsrail'in güvenliğini muhafaza etmek olacak.
Bu yüzden Amerika'nın “Yol Haritası” daha baştan iflas etmeye mahkumdu. Bunu görmek için Abbas'ın istifa etmesini ve daha fazla Filistin kanının akmasını beklemeye gerek yoktu.

Bir Yahudi Casusluk Yapınca Neler Olur?
Amerikada uzun bir süredir sessiz sedasız devam eden bir dava var. Jonathan Pollard adlı Amerikan vatandaşı olan bir yahudi, İsrail'e casusluk yaptığı için 18 yıldır hapishanede bulunuyor.
Amerikan donanmasında istihbarat analisti olarak çalışan Pollard, görevi süresince İsrail'e Amerikan savunma sistemleriyle ilgili binlerce sayfalık istihbarat vermiş. Pollard'ın verdiği bilgiler, ‘top secret ' yani en gizli ve korunması gereken belgeler olarak tasnif ediliyor. Yani suç oldukça büyük. Üstelik İsrail devleti Pollard'ın kendi ajanları olduğunu 5 yıl kadar önce resmen itiraf etti.
Gelgelelim , İsrail ve onun Amerika'daki destekçisi yahudi lobisi, Pollard'ın serbest bırakılması için Amerika'ya yıllardır baskı yapıyor. Pollard , “ben Amerika'nın aleyhine casusluk yapmadım; en önemli müttefikimiz İsrail'in yararına hizmet verdim” diyerek kendini savunuyor. İlginç olan son yıllarda Pollard'ın kendini büyük bir “ yahudi milliyetçisi” ve “İsrail bağımlısı” olarak lanse etmesi. Yani yahudi olan Pollard, bu casusluğu İsrail ve yahudilik için yaptığını söylüyor. Buna mukabil hem Amerikan yönetimi hem de medya, Pollard'ın bu yönünü ısrarla sansürlüyor ve hadiseyi “sıradan” bir casusluk hadisesi olarak ele alıyor.
Şimdi bir an düşünün: Pollard yahudi değil de müslüman olsaydı ve bir müslüman ülke adına casusluk yapsaydı, kimbilir ne senaryolar yazılır, hangi ülkeler işgal edilir, kaç masum müslümanın hakkı ihlal edilir, kanı akıtılırdı.

Kısa Kısa Dünya Turu
Bir gazete -hem de dini hassasiyetleriyle bilinen bir gazete- promosyon için verdiği İngilizce sözlüğü “hedefimiz bilgi toplumu” diyerek sunuyor. Bir yabancı dil (“gâvurca”) öğrenmek ne zamandan beri “bilgi toplumu”na ulaşmanın yolu oldu? Enformatik cehaletin her tarafı sardığı, malumatın bilgi ile karıştırıldığı Türkiye'de bu renkli ama anlam ve muhtevadan yoksun ifadelere artık bir son vermek lazım.
***
Amerikan başkan yardımcısı Dick Cheney'in daha önce yöneticiliğini yaptığı Halliburton şirketi, Irak'taki ihalelerde aslan payını kapmaya devam ediyor. Amerika, Irak operasyonu için ayda 3.9 milyar dolar para harcıyor. Bu paranın önemli bir kısmı Halliburton şirketine aktarılıyor. Bir Iraklı mühendisin iddiasına göre ise Irak'ta yeniden inşa edilmesi gereken Diyala köprüsünün maliyeti 300 ilâ 500 bin dolar arasında değişirken, bir Amerikan şirketi bu köprüyü 50 milyon dolara yapmak için bir ihale aldı. Bu para tabi ki Irak petrolu satılarak elde edilecek. “Irak'ın yeniden yapılandırılması” ile kastettikleri bu herhalde!
***
11 Eylül hadiselerinin ikinci yıldönümünde Amerika'nın terörizm paranoyası devam ediyor. Amerikan halkı her gün yeni bir terör dalgası haberiyle uyanıyor. Bir gün Amerikan veya Kanada uçaklarının kaçırılıp ikinci bir 11 Eylül olacağı söyleniyor, ertesi gün sinsi bir gaz saldırısının yapılacağı açıklanıyor. Bush yönetiminin geçen sene icad ettiği ‘terör alarm seviyesi'nin ibresi her gün bir iniyor, bir çıkıyor. Her gün bu kadar haber ve imaj bombardımanına maruz kalan bir toplum normal olabilir mi?
***
Amerika, Irak'ta gaf üstüne gaf yapıyor. Son hadise, Saddam döneminin eli kanlı ‘İstihbarat' örgütü mensuplarının bilgi toplamak ve casusluk yapmak için işe alınması. Saddam yönetimini canilikle suçlayan Amerika'nın, bu cinayetlerde bir şekilde rol almış kişileri bugün sanki hiçbir şey olmamış gibi işe alması ne büyük bir çelişki! Tabi bu, Irak'ın işgalinin ne manaya geldiğini de ortaya koyuyor: Aslında Amerika Irak'ta demokrasi falan istemiyor; sadece Saddam'ın zulüm ve zorbalıkla ele geçirdiği koltuğa kendisi oturmak istiyor.
***
21. Dünya Felsefe Kongresi, bu yıl ilk defa bir İslâm ülkesinde, Türkiye'de yapıldı. Kongre'ye 70'e yakın ülkeden yaklaşık ikibin kişi katıldı. Açış konuşmasını Cumhurbaşkanı Sezer'in yaptığı Kongre'nin bu yılki konusu “Dünya Sorunları Karşısında Felsefe” idi. Filozoflar fakirlik, açlık, iç savaş ve terörizm gibi sorunları enine boyuna tartıştılar. Fakat her zamanki gibi tartışmalar sağduyu ve akıl sahibi insanların bildiklerini teyid ve tekrar etmenin ötesinde somut bir netice üretmedi. Kongre'nin en büyük eksikliği ise, birkaç panel hariç, İslâm tefekkürünün neredeyse hiç temsil edilmemesiydi.

Tur@b
23.01.2009, 02:27
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Türk İnsanının Ruh Dünyasına Ne Oldu?
İstanbul Kapalıçarşı'da yaşanan trajedi, Türkiye toplumunun ruh dünyasında yaşanan aşınmanın boyutlarını bir kez daha ortaya koydu. Tuvalet bekleme sırasında çıkan silahlı çatışma neticesinde aynı aileden 3 kişi ölüyor, 3 kişi yaralanıyor.
“Kim bilir, işin arkasında ne vardır?” demek, durumun fecaatini ortadan kaldırmıyor. Şüphesiz hiç kimse bir tuvalet sırasından dolayı cinayet işlemez. Bu öfke ve kinin arkasında, Türkiye toplumunun uzun bir süredir yaşadığı psikolojik travma ve manevi körelme var.
Buna benzer hadiseler Türkiye'de o kadar çok yaşanıyor ki, insanımızın çoğu cinnet alameti bu tür olayları kanıksar hale geldi. Gündelik hayat sıkıntısı, kötü çalışma şartları, ardı arkası kesilmeyen skandal ve yolsuzluk haberleri, sosyal ve psikolojik yabancılaşma ve daha sayamayacağımız pek çok etken, Türkiye insanının ruh dünyasını köreltiyor, her tür duyarlılığını anlamsız hale getiriyor.
Fakat bu manevi erozyon sadece Türkiye toplumuyla sınırlı bir sorun değil. İleri veya gelişmekte olan bütün dünya toplumları, modern dünyada yaşamak adına büyük bir bedel ödüyor.
Bu bedelin ağırlığını görmeyelim diye, eğlence kültüründen kapitalizmin hayali hazlarına kadar pek çok ‘hikaye' anlatılıyor. Filmler şiddeti ve yoksulluğu anlatırken bile onları estetize ederek, bunların sanki normal şeyler olduğu fikrini bilinçaltımıza yerleştiriyor. Kitlesel katliamlar, savaşlar, yerle bir edilen şehirler, yok edilen tabiat, kirletilen çevre ve en önemlisi kirletilen ruh dünyamız, sanki uzaklarda, başka yerlerde olup biten hadiseler gibi aktarılıyor.
Her şeyi sanki bir sinema ekranından izliyoruz. Kendi gerçekliğimizin yerini ‘ televole ' kültürü almış durumda. Herkes bir şekilde TV dizilerinde, reklamlarda, kısacası kurgusal bir gerçeklikte yaşıyor. Bilim ve ilerleme adına dünyayı kontrol altına aldıkça, gerçeklikten daha fazla uzaklaşıyor, asıl öz kimliğimize yabancılaşıyoruz.
Kapalıçarşı'da yaşanan dram, omuz silkip “olur böyle şeyler” deyip geçtiğimiz yüzlerce, binlerce hadiseden biri. Başka bir yerde, başka birilerinin başına geldiği için kayıtsız kaldığımız her trajediye, aslında biz de bir şekilde katılıyoruz.
Hz . Peygamber Efendimiz'in evrensel düsturunu hatırlayın: “Bir kötülük gördüğünüzde onu elinizle; gücünüz yetmezse dilinizle değiştirin. Ona da gücünüz yetmezse kalben buğzedin . Şüphesiz bu, imanın en zayıf derecesidir.”
Bu en temel peygamberî ilkeye yabancı kalan toplumlar, şiddeti, trajediyi ve kötülüğü nesnelleştirerek ve içselleştirerek manevi bir günah işliyorlar. O yüzden artık ölen bir kuş gözlerimizi ıslatmıyor. Solan bir gül, kalbimizi titretmiyor.
Ramazan'ın bu mübarek ve bereketli günlerinde gelin orucumuzu bir peygamber duyarlılığıyla tutalım.

Amerika'yı Kurtarma Operasyonu
Türkiye'nin Irak'a asker gönderme kararından sonra, şimdi dikkatler şu soru üzerine yoğunlaştı: Şimdi ne olacak?
Gelişmelerin bu sorunun cevabını nasıl şekillendireceğini hep beraber görecegiz . Fakat hangi açıdan bakarsak bakalım, bu karar “Amerika'yı kurtarma operasyonu” olmanın ötesinde bir anlam ifade etmiyor.
Irak'ta büyük bir çıkmazın içine giren Bush yönetimi, BM ve Avrupa Birliği dahil bütün uluslararası platformlarda yalnızlığa itilmiş durumda. Amerikalı diplomatlar, bugün dünyanın en zor işine sahip kişiler. Hiç kimse Amerika'ya -bir zamanlar olduğu gibi- adil ve barışsever bir güç olarak bakmıyor. Yetkililerin sıkça dile getirdiği “stratejik ortaklık” kavramına Türkiye kamuoyu büyük bir şüpheyle bakıyor.
Eğer demokrasilerde kamuoyu önemli ise, halkının hemen tamamının karşı çıktığı bir kararı bir hükümet nasıl verebiliyor?
Bu karar, “ reel -politik”in, milli kanaat ve menfaatleri aşarak, konjonktüre göre hareket etmek anlamına geldiği izlenimini güçlendiriyor.
Peki Türkiye bu desteği verirken, kendi milli çıkarlarına sahip çıkabilecek mi? “Biz de bu sürecin içinde olmalıyız” demek, tek başına bir strateji midir? Bundan sonra atılacak adımlar neler? Bir ‘B plânı'mız var mı? Türkiye Irak'a asker gönderirken, aynı zamanda Irak'taki grup ve liderlerle irtibata geçti mi? Onlarla bir diyaloğu var mı? Kuzey Irak'ta yaşanması kuvvetle muhtemel gerginliğin önüne geçmek mümkün olacak mı? Irak'ta asker bulundurmanın dışında ne tür girişimlerimiz olacak?
Bütün bu sorular, şu anda cevap bekliyor.

Çeçenistan Seçimleri
Rusya'nın Çeçenistan üzerindeki emperyalist plânları devam ediyor. Ekim ayının başında yapılan seçimler bu plânın bir parçası.
Rus yönetiminin başkan adayı olarak seçtiği Ahmet Kadirov , komünist Rusları aratmayacak taktikler uyguluyor. Bütün rakip adaylar açık tehdit yöntemleriyle bertaraf edildi. Muhaliflerin seçim kampanyası yapması yasaklandı. Gelen haberlere göre, Kadirov'un emrine verilen 30 bin Rus askeri, hem seçimlerde Kadirov için oy kullanmak, hem de Kadirov ve Rus karşıtı güçleri sindirmekle görevlendirildi.
Yarım milyonluk Çeçenistan'da Kadirov'un desteğinin yüzde 3-4 civarında olduğu tahmin ediliyor. Bu desteğin çoğu da bu Rus askerlerinden geliyor.
Bağımsız insan hakları kuruluşları ve gözlemciler, bunun bir seçim değil, bir düzenden ibaret olduğunu söylüyorlar. Fakat bu taktikler neticesinde Kadirov , oyların yüzde 85'ini alarak Çeçenistan başbakanı oldu. Ve böylece Çeçenistan yeni bir baskı ve sindirme dönemine girmiş oldu.
Demokrasi havariliği yapan Amerika ve Avrupalı ülkeler, bu hadiseler karşısında susmayı tercih ediyor. Zira açıkça kimse Rusya'yı karşısına almak istemiyor. Rusya ise Çeçenistan'ı kendisinin ‘terörle mücadele' alanı olarak Amerika'ya kabul ettirmiş durumda.
Asıl üzücü olan ise, İslâm ülkelerinin de benzer bir atalet içinde bulunması ve Çeçenistan'da yaşanan trajediyi görmezlikten gelmesi.

Bush Yönetimi Sallantıda
Amerikan seçimlerine bir yıl kala Bush yönetimi zorlu günler yaşıyor. Sadece Demokratlar ve Bush karşıtları değil, bazı hükümet yetkilileri de Irak'taki kitle imha silahlarının bulunması ihtimalinin artık çok düşük olduğunu söylüyor.
Bush yönetimine en son darbe, kitle imha silahlarının bulunması için görevlendirilen heyetin başkanı David Kay'den geldi. Kay, Kongre'ye sunduğu ilk raporunda üç aylık çalışmalarının sonunda kitle imha silahlarıyla ilgili herhangi bir veri elde edemediklerini söyledi. Bu açıklamanın Amerikan kamuoyunda yaptığı etkiyi hafifletmek için Kay ertesi gün yeni bir açıklama yaptı ve “silahları bulmak için üç aylık bir çalışmanın yeterli olmadığını, aramaya devam edeceklerini” söyledi. Ya da Amerika'daki yaygın kanaate göre söylemek zorunda bırakıldı. Zira halk nazarında her gün puan kaybeden Bush yönetimi, imaj düzeltmek için elinden gelen her şeyi yapıyor.
Bir CIA ajanının adının medyaya sızdırılması, Bush yönetimindeki şahinlerin gerektiğinde intikam ve sindirme yoluna başvurabileceğini gösterdi. Son yaşanan skandala göre, Irak'ın işgaline karşı çıkan ve Bush yönetimini eleştiren eski bir Amerikan elçisinin eşi, CIA ajanı olarak görev yapmakta. Elçinin Bush karşıtı tavrını cezalandırmak ve intikam almak için eşinin adının bilerek medyaya sızdırıldığı söyleniyor. Bu konuda Kongre bir soruşturma yapılması içinde girişimde bulundu.
Öte yandan başkan yardımcısı Dick Cheney'in Hally - Burton şirketiyle olan ilişkileri de her gün gündemde. Bilindiği gibi Cheney , Irak'taki en büyük ihaleleri, astronomik rakamlarla alan şirketin eski başkanı. Cheney'in adını ve gücünü kullanan şirketin, Irak'taki ihaleleri elli-altmış katı fazlaya aldığı ve milyarlarca dolarlık kâr elde ettiği söyleniyor.
Kısacası Bush yönetimi bir cadı kazanının içine düşmüş durumda.

İsrail Bildiğini Okuyor
İsrail, Westbank'da Yahudi yerleşimciler için 600 adet daha yeni konut yapacağını açıkladı.
Bu haber, İsrail'in “tedrici kolonileştirme” politikalarını yakından takip edenler için yeni bir şey değil. İsrail her yıl biraz daha yerleşim alanı açarak, Filistin topraklarını karış karış ilhak ediyor.
1993 Oslo anlaşmasından bu yana yayılmacı politikalarına son vereceğini ve yerleşim bölgelerini kapatacağını söyleyen İsrail, tam tersine her yıl yeni yerleşim alanları açmaya devam ediyor. Amerikan ve dünya kamuoyunu kandırmak için kullanılan “yerleşim birimi“, aslında çalınmış Filistin toprakları anlamına geliyor.
İsrail, Yahudileri çalınmış Filistin topraklarına çekmek için pek çok taktik uyguluyor. Buralarda yaşayan yahudilere çok uygun şartlarda krediler veriliyor, sosyal imtiyazlar tanınıyor ve yerleşimciler pek çok vergiden muaf tutuluyor. Yahudi yerleşimciler Filistin toprakları üzerinde büyük bir lüks içinde ve tellerle çevrilmiş alanlarda yaşarken, Filistinliler su ve elektrik gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamıyorlar.
İsrail hükümeti, yerleşimciler için harcadığı milyarlarca dolarlık parayı da saklıyor. Zira Amerika, İsrail'e yaptığı yıllık 3-4 milyar dolarlık yardımın yerleşim bölgeleri açılması için kullanılmasını yasaklıyor. İsrail, bu yasağı delmek için, bütün hesaplarını gizli tutuyor ve sahte beyanatta bulunuyor. (Bu konuda İsrail Haaretz gazetesinde kayda değer bir araştırma yazısı yayınlandı). Amerikan yönetimi de yerleşim politikalarının barışın önündeki en büyük engellerden biri olduğunu biliyor. Fakat Washington'daki Yahudi lobisine karşı açıkça hiçbir şey söyleyemiyor.
Filistin tarafı söz konusu olunca şahin kesilen Amerikan yönetiminin, İsrail'in cürümleri karşısında sus-pus kesilmesi, sorunu daha da çözümsüz hale getiriyor.

Edward Said'in Ardından
Filistin davasının batıdaki en büyük ismi Edward Said , geçtiğimiz ay vefat etti. Yaklaşık 10 yıldır kanserle mücadele eden Said , 67 yaşında idi.
Filistinli hıristiyan bir ailenin çocuğu olarak Filistin'de doğan ve İsrail'in Filistin'i işgalinden sonra çocukluğunu Mısır'da geçiren Said , Amerika'nın önde gelen edebiyat eleştirmenlerinden biriydi. Fakat Said'e asıl ününü kazandıran, 1979 yılında yayınladığı Oryantalizm adlı eseri oldu.
Batının İslâm dünyasını güç ve tahakküm elde etmek için anlamaya çalıştığını ve bu yüzden hiçbir zaman doğru anlayamadığını söyleyen Said , Oryantalizm adını verdiği zihniyetin, zannedildiğinden daha yaygın olduğunu pek çok eserinde ikna edici bir şekilde işledi.
İslâm'ın batı medyasında nasıl çarpıtıldığını müstakil bir kitabında ele alan Said , aynı zamanda Filistin davasının Amerika'daki en güçlü ve seçkin sözcüsü idi. 30 yıl boyunca her tür boykot, işten atılma ve ölüm tehdidine karşı onurla mücadele veren Said , Filistin halkının dramını ve acısını, Batı'ya en başarılı şekilde aktaran bir aydındı.
Onur ve sağduyu sahibi hiçbir düşünürün Filistin sorununa kayıtsız kalamayacağını söyleyen Said'in dostu kadar da düşmanı vardı. Özellikle Amerika'daki yahudi lobisinin hedefi haline gelen Said , sadece İsrail devletini değil, Yaser Arafat'ı da sık sık eleştirmiş ve Filistin davasının kimsenin kişisel kariyeri olmadığını vurgulamıştı.
Son yıllarda Amerikan medyası Said'i açıkça sansürlemişti. Said , geçtiğimiz yıl Lübnan sınırından İsrail tarafına taş atmış ve bunun bütün dünya halklarının özgürlüğü için zulüm ve baskıya karşıya atılmış bir taş olduğunu söyleyerek hareketini savunmuştu. Said'in Columbia Üniversitesi'nden atılması için başlatılan kampanya sonuç vermemiş ve Said'in onurlu zaferiyle neticelenmişti.
Amerika'daki müslüman topluluğun önde gelen savunucularından olan Edward Said , geride büyük bir miras bırakarak aramızdan ayrıldı. Onun yerini doldurmak kolay olmayacak.

Kısa Kısa Dünya Turu
2003 Nobel Edebiyat Ödülü, Güney Afrikalı yazar J. M. Coetzee'ye verildi. Eserlerinde Güney Afrika'daki ırkçılık ve ayrımcılığın sosyal ve psikolojik yönlerine eğilen Coetzee , kalabalıklardan hoşlanmayan biri. Bu yüzden Coetzee'nin Nobel ödülünü almak için İsviçre'ye gidip gitmeyeceğine şüpheyle bakılıyor. Bütün bunların arasında bizim dikkatimizi çeken husus, Coetzee'nin bir beyaz olması. Bakalım Güney Afrikalılar bu seçimi nasıl karşılayacaklar.
***
Sırp Askerleri Irak'ta! Irak konusunda büyük bir çıkmazın içinde bulunan Bush yönetimi, Sırbistan'ın Irak'a 1000 Sırp askeri gönderme teklifini kabul etti. Bu nasıl bir akla hizmettir, anlamak zor. Daha düne kadar Balkan müslümanlarını katleden Sırpları, bir İslâm ülkesine göndermek neyle izah edilebilir?
***
Kongo'dan gelen katliam haberleri, her zaman olduğu gibi dünya basınında küçük bir yer edindi. BM'nin yaptığı açıklamaya göre, katliamda öldürülen insan sayısı 65 ve bunların 40'ı çocuk. Böyle bir trajedinin boyutlarını tasvir etmek mümkün değil. Fakat bu katliama dünya basınında verilen yer, trajedinin diğer bir boyutu.

Tur@b
24.01.2009, 01:00
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Aliya'nın Ardından
Bosna'nın eski Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç , 19 Ekim 2003 günü 78 yaşında Hakk'a yürüdü. Modern dünyanın gördüğü nadir bilge siyasetçilerden biri olan İzzetbegoviç , ömrünün tamamını müslüman Bosna halkının huzur ve güvenliğini temin etmeye vakfetmişti. Aliya'nın hak, adalet ve özgürlük için mücadeleyle başlayan hayatı, yine aynı yüce gayeler uğrunda sona erdi.
Aliya İzzetbegoviç , 8 Ağustos 1925 tarihinde Bosanski Samaç kasabasında dünyaya geldi. Bosna Hersek Üniversitesi'nde hukuk okudu ve 1956 yılında mezun oldu. Meslek olarak avukatlığı seçen ve hukukun çesitli alanlarında çalışan Aliya , çok genç yaşlarda bir hareket lideri olarak öne çıktı. Düzenli bir dinî eğitim almamasına rağmen, kendini İslâmi ilimler ve çağdaş düşünce alanlarında yetiştirdi. Daha 16 yaşındayken, “Müslüman Gençler” adlı bir kuruluşa mensup oldu ve bir grup dava arkadaşıyla beraber komünist rejimin baskılarına karşı mücadele etti. “ Mücahid ” dergisine katkıda bulunduğu gerekçesiyle 1946 yılında 3 yıl hapse mahkum edildi. 1949 yılında Aliya'nın 4 yakın arkadaşı idam edildi.
Aliya'nın ikinci hapis dönemi 1983 yılında başladı. Bosna müslümanları için İslâmi bir manifesto niteliği taşıyan ve kendisinin kaleme aldığı “ İslâmi Deklarasyon” adlı küçük kitap yüzünden, Aliya 1983 yılında tekrar hapse atıldı ve 6 yıl hapiste yattı. 1989'da Yugoslav komünist rejiminin yıkılmasının ardından, Fikret Abdiç'le beraber “Müslüman Demokratik Eylem Partisi”ni kurdu. 1990 seçimlerinde müslümanların başkanı seçilen Aliya , Sırpların “Büyük Sırbistan” plânlarına karşı 1992 yılında Bosna Hersek'in bağımsızlığını ilan etti. Bundan sonra yaşanan trajediyi hepimiz biliyoruz.
Aliya, 1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna katliamı sırasında halkını muazzam bir sadakat ve cesaret ile savundu. Avrupa'nın ve İslâm ülkelerinin acziyeti karşısında yılmadan ve ümidini kaybetmeden mücadele etti. Sırp ve Hırvat saldırılarının akıl almaz boyutlara ulaştığı dönemlerde bile barış, ümit ve hoşgörü prensiplerini elinden bırakmadı. Bu çılgın vahşete son verebilmek için, istemediği halde, 1995'te Dayton anlaşmasına imza attı. Müslüman Boşnakların yaşadığı bütün haksızlık ve zulümlere karşı Aliya , halkını “kin ve intikam peşinde koşmamaya” davet etti ve bunda büyük ölçüde başarılı oldu.
Özel yaşamında mütevazi bir mümin hayatı yaşayan Aliya , siyasi liderliğinin yanısıra aynı zamanda önemli bir düşünür ve yazardı. 1946'da yayınlanan “ İslâmi Deklarasyon” modern Balkan tarihinde kaleme alınmış ilk İslâmi program metnidir. Fakat Aliya'ya bir aydın ve düşünür olarak asıl ün kazandıran, onun “Doğu ve Batı Arasında İslâm” adlı eseri oldu. İslâm'ın temsil ettiği metafizik dünya görüşünü ve özgürlük anlayışını, hem idealizme hem de materyalizme bir alternatif olarak gören Aliya , müslüman toplumların ancak komünizm-kapitalizm ikilemini aştıkları zaman adil ve ahlâklı bir toplum kurabileceğine inanmıştı. Aliya'nın , zalimler karışısında hep mazlumun yanında dimdik durmayı zorunlu kılan “özgürlük teolojisi”, sadece müslüman birey ve toplumlara yönelik bir çağrı değildi. O aynı zamanda sağduyu ve hakkaniyet sahibi bütün insan topluluklarına yapılmış bir davetti.
Aliya'nın ölümüyle dünyada bir ışık söndü. Yüce Mevlâ mekânını cennet eylesin. Amin.

İnsanımızın Değeri Nasıl Belli Olur?
SSK sağlık müdürünün geçen ay yaptığı bir açıklamaya göre, SSK kapsamındaki 3 bin hastaya ancak bir doktor düşüyor. Türkiye genelinde ise 744 kişiye bir doktor düşüyor. SSK, Türkiye'de yaklaşık 32 milyon insana hizmet veriyor. Yani nüfusumuzun neredeyse yarısına.
Muayene olmaktan tedavi görmeye, tıbbi techizat ve kan bulmaktan hasta kayıtlarını temin etmeye kadar sağlıkla ilgili her işlem, sağlam insanı hasta edecek nitelikte! Türkiye insanı dünyanın en sağlıksız şartlarında çalışan ve yaşayan toplumları arasında maalesef ön sıralarda yer alıyor. Türkiye'deki 6.5 milyon emeklinin açlık sınırında yaşayacak kadar emekli maaşı aldığı resmi yetkililer tarafından itiraf ediliyor. Ömrünün sonbaharında biraz da olsa huzur ve güven içinde olması beklenen kitleler, hastane ya da emekli maaşı alma kuyruklarında haketmedikleri eziyetlere maruz kalıyor.
Demek ki yıllardır “çağdaş medeniyet seviyesi” hedefine ulaşmak için atılan nutukların, yaşlı ve hasta insanlar için bugüne kadar pek faydası olmamış. Sağlık sistemi hasta bir ülkenin başka alanlarda ne kadar sağlıklı olup olmadığına siz karar verin!

Modern Savaşın Vahşeti
Amerika'nın Irak'ı işgaliyle ilgili somut veriler nihayet gün yüzüne çıkmaya başladı. Savunma Alternatifleri Projesi adlı Amerikalı bir grubun yaptığı araştırmaya göre, 19 Mart - 30 Nisan 2003 tarihleri arasında Irak'ta 13 bin Iraklı ölmüş. Bunların 4300'e yakınının sivillerden oluştuğu tahmin ediliyor.
Bu haber, Irak'ta büyük bir bataklığın içine girmiş olan Bush yönetimini oldukça rahatsız etmişe benziyor. Amerikalılar, Irak savaşının, tarihin gördüğü en ‘kesin' ve ‘az zayiatlı' savaş olacağını iddia etmişler ve ‘nokta hedefleri vurabilen' silahlarının, bu savaşı korkulduğundan daha ‘insanî' kılacağını söylemişlerdi. Açıklanan verilere bakınca, altı haftada 13 bin insanı öldürmenin insanî hiçbir tarafının olmadığını görmek için alim olmaya gerek yok.
Bunu, Birinci Körfez Savaşı'yla (1991) kıyasladığımızda, savaşın vahşi yüzünün değişmediğini görüyoruz. 1991'deki savaşta 20 bin ilâ 25 bin Irak askerinin ve 3500 kadar sivilin öldüğü tahmin ediliyor.
Neticede Irak halkı son on yılda Amerika'nın ‘teknoloji harikası' silahlarına, 40 bine yakın kayıp vermiş durumda. Sebebi ne olursa olsun bu tüyler ürpertici rakamlara bakınca, “güçlü haklıdır” doktrinini benimsemiş Amerika'nın nazarında kimin kanının ucuz, kiminkinin değerli olduğu, kendiliğinden ortaya çıkıyor.

Sudan'da Barış ve Huzura Doğru
Sudan'da 20 yıldır devam eden iç savaşın biteceğine dair işaretler görülüyor. Güneydeki gerilla gruplarının lideri John Garang ile Sudan başkan yardımcısı Ali Osman Taha , Ekim ayında bir araya gelerek, savaşın sona erdirilmesi için görüşmelere başladıklarını açıkladılar. Sudan ve doğu Afrika bölge politikası açısından önemli bir gelişme bu. 20 yıllık iç savaşta -açlıkla beraber- yaklaşık 1.5 milyon insan hayatını kaybetti. Güneydeki çatışmacı grupların başında, hıristiyan kimliğiyle tanınan Garang bulunuyor. Dünyanın pek çok ülkesinde Sudan'daki savaş, bir İslâm-Hıristiyanlık çatışması olarak lanse edildi, ediliyor. Sudan'ı ‘terörizmi destekleyen ülkeler' listesine koyan Amerika'nın ilk tur görüşmelerde aktif bir rol oynaması ilginç. Amerikan yönetimin yeni Afrika politikaları açısından bu çok şaşırtıcı bir durum değil. Her halükârda savaşın sona erdirilmesi, Sudan'ın bütünlüğü ve iç huzuru açısından sevindirici bir gelişme.

Suud Krallığı Yıkılıyor mu?
Suudi Arabistan'da ilginç gelişmeler yaşanıyor. Kasım ayının başındaki bombalama hadiselerinden birkaç hafta önce, Suudi Arabistan Savunma Bakanı, önümüzdeki yıl 3 aşamalı bir seçim yapılacağını açıkladı. Gerçekleşmesi halinde bu, 70 yıllık Suud krallığının tarihinde yapılan ilk seçimler olacak. Suud kraliyet ailesinin idaresi altında yönetilen Suudi Arabistan, seçim ya da çok partili demokrasi fikrine bugüne kadar izin vermemişti. Ülkedeki muhalefet, krallık ailesinin baskıcı politikaları yüzünden bugün Suudi Arabistan dışında örgütlenmiş durumda. Bu değişikliğin, hem 11 Eylül hadiseleri ve gerginleşen Suudi-Amerikan ilişkileriyle, hem de ülke içinde yaşanan gelişmelerle doğrudan ilgisi var. Vahhabizmi , Amerikan ve İsrail karşıtlığının ana kaynağı olarak gören Amerikalılar, kraliyet ailesinin bu alandaki faaliyetlerini yaklaşık 2 yıldır yakın takibe aldı. İçerde ise muhalefetin sesi gittikçe güç kazanıyor ve umumi hale geliyor. Geçen ay yapılan ve Suud polisi tarafından derhal engellenen toplu gösteriler, muhaliflerin sesinin bundan sonra daha sık duyulacağının işaretlerini veriyor.

Malezya'dan İsrail'e
İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ)'nün bu yılki zirve toplantısı, Malezya'nın başkenti Kuala Lumpur'da yapıldı. 1969 yılında kurulan İKÖ, şu ana kadar hiçbir siyasi sorun karşısında büyük adımlar atamadı. Bu, dünya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan İslâm ülkelerinin siyasi ataletinin üzücü bir göstergesi. Bu yüzden İKÖ zirvelerinden bugüne kadar kimsenin çok fazla bir beklentisi olmadı.
Fakat Malezya Başbakanlığı görevinden geçen ay ayrılan Mahathir Muhammed'in zirvede yaptığı konuşma, birden dünya gündemine bir bomba gibi düştü. Mahathir , İslâm ülkelerini birlik ve beraberliğe davet ettiği konuşmasının bir bölümünde, dünyadaki en önemli siyasi ve ekonomik kararların yahudiler tarafından verildiğini söyledi.
Çoğumuzun aşina olduğu bu sözlerin, onlarca Arap devlet adamının önünde Malezyalı bir başbakan tarafından söylenmiş olması, kayda değer. Zira Mahathir bu sözleriyle sadece Amerika ve İsrail'e değil, iktidarlarını Amerika'nın maddi ve siyasi desteğine borçlu Mısır, Suudi Arabistan, Kuveyt ve Ürdün gibi Arap ülkelerininin liderlerine bir mesaj vermiş oldu.
Amerikalılar ve Yahudiler Mahathir'i “anti- semitik ” yani Yahudi düşmanı olmakla suçladılar. Malezya'nın Filistin konusudaki hassasiyeti biliniyor. Malezya, İsrail devletini resmen kabul etmeyen dünyadaki birkaç ülkeden biri. Bu yüzden Malezya'nın İsrail'le hiçbir diplomatik ve ticari ilişkisi yok. Ne Malezya'da bir İsrail elçiliği var, ne de İsrail'de bir Malezya elçiliği. Maley kanunlarına göre Malezya vatandaşlarının İsrail şirketleriyle doğrudan ticari ilişkiye girmesi yasak.

Kısa Kısa Dünya Turu
Amerikan yönetimi, BM'nin nükleer silahları denetleme kurulunun İran'la ilgili raporundan rahatsız oldu. Aylardır BM'ye baskı yapan ve İran'ı nükleer silah geliştirmekle suçlayan Bush yönetimi, BM'nin “İran'da herhangi bir nükleer silah programına rastlanmamıştır” raporunu daha okumadan reddetti. Demek ki Amerika'nın derdi üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek. Ortadoğu'nun nükleer silahlardan arındırılması gerektiğini savunan Amerika'nın İsrail'in nükleer silahları konusunda tek bir kelime etmemesi, aynı çarpık bakış açısının bir ürünü. Yoksa İsrail, Ortadoğu'da Müslüman ülkelerin içinde değil de, Antartika'da bulunan bir ülke mi?!

***
Guantanamo , aydınlık ile karanlık, nur ile zulmet arasında gidip geliyor. Burası, Amerika'nın Afganistan'da yakaladığı 800'e yakın müslüman esirin bulunduğu yer. Kızılhaç'tan İnsan Hakları Gözetleme Komitesi'ne kadar bütün sivil örgütler, Guantanamo'da yaşananların temel insan haklarına aykırı olduğunu defalarca söylediler. Öte yandan bu küçük adadan her gün ilginç haberler geliyor. Son haberlere göre buradaki gardiyanların önemli bir kısmı, müslüman mahkûmların etkisiyle İslâm'a girmeye başlamış. Mevcut şartlarda bu gardiyanların müslüman olduklarını açıkça ifade etmeleri hayli zor. Fakat bu, aydınlığın karanlıklara galebe çalacağının ne güzel bir göstergesi!

***
Hindistan'ın Ayodya şehrinde gerginlik devam ediyor. Hindu milliyetçilerinin gösteri yapmak istediği Ayodya'da , polis kalabalığı silah zoruyla dağıttı. Ayodya şehri, 1992 yılındaki hadiselerle dünya gündemine gelmişti. Fanatik Hindu milliyetçileri Ayodya'daki Babri camisinin önceden bir Hindu tapınağı olduğunu iddia ederek müslüman topluluğa saldırmış ve Babri camisini yıkmıştı. Caminin yıkılmasından sonra yapılan toplu katliamda yaklaşık 5 bin Hindistanlı müslüman hayatını yitirmişti. Babri camisi, Hindistan'daki müslüman nüfusun trajik tarihinin son sembollerinden biri. Geçen ay bu cami etrafında yaşanan gergin olaylar, Hindu milliyetçilerinin kışkırtıcı politikalarından vazgeçmeyeceğinin işaretlerini veriyor.

***
AKP Hükümeti, son anda Irak'a asker göndermekten vazgeçtiğini açıkladı. Amerikan dışişleri bakanı Powel'la yapılan görüşmelerden sonra ve Irak Geçici idare Kurulu'ndan gelen itirazlar üzerine böyle bir karar alındı ve şu an itibarıyla resmiyet kazandı. Gerekçesi ne olursa olsun bu, doğru bir karardır. Aslında Türkiye Irak'ın işgaline baştan ortak olmamak suretiyle en doğru kararı vermişti. İkinci tezkerenin meclisten geçmesi bir hata idi. Fakat bu hatadan dönülmüş olması sevindirici. Zira Türkiye'nin Irak halkına karşı işgalci güç konumundaki Amerika'nın komutasında paralı asker olarak kullanılması, ne ahlâken ne de siyaseten doğru ve anlamlı bir hareket olurdu. Umarız hükümet bu kararından vazgeçmez!

Tur@b
24.01.2009, 14:57
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Terörün Rengi, Dini, Dili
Terörün dininin, renginin, milliyetinin olmadığını, Kasım ayında İstanbul'un yaşadığı kıyamet günlerinde gördük. Bu hadiseleri İslâm ile ilişkilendirmeye çalışanlar ve yetkililerin ağzından ‘islâmî terör' sözünü duymak isteyenler, şiddet ve terörizmin modern dünyanın bir sorunu olduğunu görmek istemiyor.
Buna benzer bir sendromu, 11 Eylül hadiselerinden sonra Amerika'da yaşadık. Bush yönetimi, kendi ideolojik gündemini uygulamak için bu sendromu sonuna kadar kullanmaya devam ediyor. 11 Eylül sonrasında üretilen terör mitine göre, dünyada bazı insanlar (yani bir grup radikal müslüman) Amerika'yı yerle bir etmeye and içmişler; Amerika ne yaparsa yapsın bu gerçeği değiştirmesi mümkün değilmiş. O yüzden kuvvete kuvvetle karşılık vererek terör sorununu çözeceğine inanıyor Amerika.
Nitekim Irak'ta uygulanan taktikler, bir Amerikan askerinin ifadesiyle, “Araplar sadece kaba kuvvetten anlar” fikrinin Amerikan dış politikasına ne kadar hakim olduğunu gösteriyor.
Terörün her türüne karşı çıkmak zorundayız. Fakat terörizmin vahşeti, ne onun arkasında yatan sorunları çözüyor, ne de sorumluları temize çıkartıyor. Örneğin İsrail'li sivillerin öldürülmesi, şiddetle kınanması gereken bir eylemdir. Fakat bu, İsrail'in masum olduğu anlamına gelmiyor ve İsrail'in eylemlerini haklı kılmıyor.
Dünya liderlerinin duymak istemediği şey, terörü üreten şartların değişmesi gerektiği gerçeği. Ateşi söndürmeyi denemektense ateşin üzerine barutla gitmek, Amerika gibi “kaba kuvvet”e inanmış ülkelerin işine geliyor. Zira yeni dünya düzeni içinde Amerika'nın dengesiz ve rakipsiz askeri gücünü meşrulaştıracak tek şey, sıcak çatışma.
İstanbul'daki bombalı saldırıların ardından gazeteler “İşte bizim 11 Eylülümüz” diye başlık attılar. Bazı çevreler, bu fikri destekler mahiyette açıklamalar yaptılar. Hatta muhalefet partisinin bir milletvekili Kur'an kurslarının terörist ürettiğini söyleyecek kadar ileri gitti. Aynı günlerde yeni Amerikan savunma bakan yardımcısı Paul Wolwofitz, “Türkiye artık terörizm(le mücadele eden ülkeler) kampındadır” açıklamasını yaptı.
Amerika açıkça söylemese bile, her ülkenin bir 11 Eylül'ünün olmasını istiyor. Zira terörizmle mücadele adına yaptıklarını sadece İslâm dünyasına ya da Avrupa'ya değil, kendi kamuoyuna da anlatamıyor. Bu “11 Eylül sendromu”nun arkasında pek çok şey yatıyor şüphesiz. Bu olayların Amerika'nın Ortadoğu'daki maceraperest emperyalizmiyle doğrudan ilgisi var.
Tam da burada şu soruyu sormamız gerekiyor: “Dibimizdeki yangın bize sıçradı” deniliyor; doğru. Fakat bu yangını kim çıkarttı?

Bayramlaşmanın Dili
Bir bayramı daha geride bıraktık. Kurban bayramını da pek yakında inşallah idrak edeceğiz.
Bayram boyunca resmi kurumların ve şahısların, bayramlaşma için dünyevî bir dil kullanmakta çok ısrarcı olduklarını görünce, insan acaba hangi bayramı kutluyoruz diye sormadan edemiyor.
Örneğin bazıları ‘Ramazan bayramı' yerine ‘şeker bayramı' demekte ısrar ediyor. Acaba neden?
Ramazan bayramında özellikle çocukların bolca şeker topladığı ve yediği doğru. Bu bayramın “şeker gibi” bir bayram olduğu da doğru. Fakat Ramazan bayramı “Manisa Mesir Macunu Şenlikleri” türünden bir “şeker bayramı” değil.
Kullandığımız kelimelerle zihin ve kalp dünyamız arasında yakın bir ilişki var. Ramazan bayramını şeker bayramına çevirmek, küçük bir dil kaymasından öte bir anlama sahip. Gelin, hiç olmazsa dinî gün ve bayramlarımızın hakkını verelim ve kelimeleri doğru kullanalım.

İsrail'in Nükleer Silahları
Birleşmiş Milletler'in dünyadaki nükleer silahları denetlemeden sorumlu kurumu IAEA'nın başkanı Muhammed el-Baradey, geçtiğimiz ay İsrailli Haaretz gazetesine bir demeç vererek, İsrail'i sahip olduğu nükleer silahları açıklamaya davet etti.
İsrail'in nükleer silahları olduğu yıllardır biliniyor. İsrail'in nükleer silah programında çalışan bir yahudi bilim adamı, program hakkında medyaya haber sızdırdığı için yaklaşık 15 yıl ihanet suçundan ömür boyu hapse mahkum edildi.
Ortadoğu ülkeleri haklı olarak İsrail'in nükleer silahlarını imha etmesini ve programlarını sona erdirmesini istiyor. Zira herkesin ittifak ettiği çözüm, “nükleer silahlardan arındırılmış bir Ortadoğu” ve bu, sadece Irak'a değil, İsrail'e de uygulanması gereken bir kural.

Bush Nereyi Ziyaret Etti?
Amerikan başkanı Bush, 24 Kasım'a denk gelen Şükran Günü'nde Irak'a sürpriz bir ziyarette bulundu. Bağdad Uluslararası Havaalanı'ndaki Irak askerlerini ziyaret eden Bush'un bu gizli gezisinin haftalardır plânlandığı fakat gizli tutulduğu öğrenildi. Amerikan televizyonlarından verilen görüntülerde Bush, Amerikan askerlerinin Şükran yemeğine katıldı, hatta onlara bizzat kendi eliyle servis yaptı. Böylece Bush, Irak'ı ziyaret eden ilk Amerikan başkanı oldu.
Fakat acaba Bush gerçekten Irak'ı mı ziyaret etti, yoksa başka bir yeri mi? Yüzlerce asker korumasında, büyük bir gizlilik içinde, yine binlerce Amerikan askerinin bulunduğu bir üssü ziyaret etmek, Irak'a gitmek anlamına mı geliyor?

Saddam Hüseyin Yakalandı!
Dünyanın en çok aranan adamı Saddam Hüseyin, memleketi Tıkrit'te bir çukurun içinde yakalandı. Ancak bir kişinin sığabildiği bu çukurda Saddam'ın ne kadar süredir saklandığı bilinmiyor. Çukur, en iptidai yöntemlerle açılmış; içinde sadece bir elektrik lambası ve bir hava deliği var.
Herkesin Saddam'ın ve Irak'ın geleceğini tartıştığı şu günlerde biz farklı birkaç soru soralım: Öncelikle Saddam'ın böyle bir çukurda yaşıyor olması ilginç değil mi? Bütün Ortadoğu'yu havaya uçurabilecek kapasitede kitle imha silahlarına, kendini ve ailesini her tür saldırıya karşı aylarca koruyacak yeraltı saraylarına, milyarlarca dolar nakit paraya, ve daha nelere nelere sahip olduğu söylenen Saddam, nasıl oluyor da böylesine ilkel bir çukurda saklanıyor?
Amerikan askerlerinin açıklamalarına göre Saddam, Amerikan askerlerini gördüğünde ellerini kaldırmış ve “Ben Irak Başkanı Saddam Hüseyin'im, ateş etmeyin” demiş. Ve bunu derken tek başınaymış. Irak'ın başkanı iken bile onlarca korumayla gezen Saddam'ın, tek bir kurşun sıkmadan ve tek başına yakalanmış olması size de biraz garip gelmiyor mu? Saddam'ın yakalanmasının, Bush'un en çok puan kaybettiği günlere rastlaması da ilginç.
Bakalım, bu sorulara önümüzdeki günlerde cevap bulabilecek miyiz.

Medeni Avrupa'nın Yamyamları
Almanya'da Armin Meiwes adlı bir yamyam, bu ay mahkeme çıkıyor. Suçu, internet üzerinden tanıştığı birisini yemek. Evet, yanlış okumadınız; hadise, bir insanın bir başka insanı yemesi.
Yamyam Meiwes'in iddiasına göre, yediği adam bu yamyamlık hadisesine bizzat rıza göstermiş ve Meiwes'le bunun için tanışmış.
Meiwes olayının ardından, Avrupa'da yamyamlık hadiselerinin zannedildiğinden daha fazla olduğu ortaya çıktı. İnternette “yemek ya da yenilmek isteyen kişiler aranıyor” diye ilan veren web sayfaları var.
Bu iğrenç ve mide bulandırıcı vakıa, sözümona çağdaş ve medeni Avrupa'nın ruh dünyasının nasıl büyük bir hastalığın içinde yaşadığını gösteriyor. Maddi haz kavramını artık irrasyonel bir noktaya getiren “yamyam kültürü”, bu hastalığın tezahürlerinden sadece biri.

Bomba ve Özür
11 Eylül hadiselerinden sonra terör kelimesi, kendilerini modern dünyanın polisi olarak gören yönetimlerin sihirli kelimesi haline geldi. Yaptığınız eylemin, mesela devlet terörünün, hiçbir sorumluluğu yok; yeter ki yaptığınızı bir şekilde ‘teröristleri temizlemek için yapılmış bir eylem' olarak kamuoyuna kabul ettirin!
Afganistan'da Ocak 2001 tarihinden beri yaşanan olaylara bakınca, insan düşünmeden edemiyor: Amerika terörist avına çıkınca ölüm, vahşet, kan, yıkım, güzel ve meşru bir şey haline geliyor. Yani şiddet estetize ediliyor.
Amerikalılar en son Kâbil'de 9 çocuğun ölümüyle sonuçlanan bombardımandan sonra yine yaptıkları tek şeyi yaptılar ve ‘özür dilediler'. Bu haber daha tazeliğini yitirmeden, benzer bir bombardımanda 6 çocuğun daha öldüğünü öğrendik.
İnsanlık tarihinde masum insan kanının bu kadar ucuz olduğu bir başka dönem var mı acaba?

Avrupa ve Başörtüsü
Geçtiğimiz ay Fransa, okullarda başörtü yasağı olarak yorumlanabilecek bir tavsiye kararını kabul etti. Başında eski bir Fransız devlet bakanının bulunduğu komisyon, okullarda müslüman kızların giydiği başörtüsü, yahudilerin giydigi kippa (takke) ve hıristiyanların taktığı ya da taşıdığı haç gibi göze batar nitelikteki dinî sembollerin yasaklanmasını öngörüyor.
Başörtüsü hadisesi, Avrupa çoğulculuğunun ve Fransız sekülerizminin sınırlarını belirleyen bir niteliğe sahip. Çıplaklık, şiddet ve uyuşturucu kültürüne karşı koyamayan resmi kurumlar, kamusal alanı düzeltmek için dinî inanç özgürlüğünü sınırlamakta bir beis görmüyorlar.
Yeni bir Avrupa anayasasının hazırlandığı bu günlerde böylesine ‘ilkel' bir yasağın gündeme gelmesi oldukça manidar.

Kısa kısa
Bush yönetimi, Irak'ın yeniden inşası için toplam 19 milyar doları bulan ihaleleri sadece kendi yandaşlarına vereceğini açıkladı. Daha önce de 20 milyar dolar değerindeki ilk ihaleler zaten sadece Amerikan şirketlerine gitmi şti. Bu, bir savaşı para için yapmanın illa da Irak'ın petrol yataklarına fiilen el koymak ya da bankadaki paralarını ele geçirmekle olmayacağının güzel bir göstergesi. Irak'ın 120 milyar dolarlık dış borcuna son 8 ayda 80 milyar dolar daha eklenmiş oldu böylece. “Irak'ın bağımsızlığı”nın ne manaya geldiğini siz düşünün!
***
Bu yılın Nobel Barış Ödülü, İran'lı eski hakim ve insan hakları savunucusu Şirin İbadi'ye verildi. İlk anda herkes sevinçli görünüyor. Fakat İbadi'nin ödül töreninde ve sonrasında yaptığı açıklamalar, şimdiden Amerika'yı rahatsız etmeye başladı. İbadi İran'ı hedef göstermek yerine, Amerika ve İsrail'in insan hakları ihlallerine ve demokrasi konusunda çifte standartçılığını sert bir şekilde eleştirdi. Ne diyelim, bravo Şirin hanıma!
***
Ayodya'daki tarihi Babri camisinin yıkılışının 11. yıldönümünde radikal Hindu milliyetçileri yine Hintli müslümanlara saldırdı. Çatışmalarda en az 3 kişinin öldüğü, 20'den fazla yaralı olduğu bildirildi. Hatırlanacağı üzere, Babri camisi militan Hindu milliyetçileri tarafından yıkılmış, çıkan çatışmalarda yaklaşık ikibin kişi ölmüş, binlercesi yaralanmıştı. Müslümanların hakları çiğnenince dünya kamuoyunun sus-pus kesilmesi düşündürücü.
***
Çin, Doğu Türkistan Uygur müslümanları üzerindeki baskı politikalarına devam ediyor. Geçen ay 4 Uygur örgütünün daha “terörist” sıfatıyla listeye alındığını öğrendik. Çin'in amacı, terörle mücadele adı altında kendi baskıcı politikalarını meşrulaştırmak. Çin'le olan yakın ticari ilişkilerinden dolayı Amerika ve Avrupa ülkeleri susmayı tercih ediyor. Fakat işin en ilginç yönü, Çin'in terörist diye kara listeye aldığı örgütlerin varlığından dahi şüphe ediliyor. Garip bir dünya…

Tur@b
25.01.2009, 02:21
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Libya Nasıl Yola Getirildi?
Libya lideri Kaddafi , geçtiğimiz ay kitlesel imha silahları programından vazgeçtiğini açıkladı. Libya'nın ileri düzeyde bir programının olup olmadığı hâlâ netlik kazanmış değil. Kaddafi bunu siyasi bir pazarlık aracı olarak kullanmış olabilir. Fakat Bush yönetimi Libya liderinin açıklamasına büyük bir diplomatik zafer olarak bakıyor. Zira onlara göre işgalle sonuçlanan Irak politikası, Libya gibi ülkeleri hizaya getirmiş oldu.
Verilen haberlere göre, Kaddafi'nin açıklaması, yaklaşık 8 ay süren gizli görüşmelerin neticesinde ortaya çıkmış. Yani bir anlamda Kaddafi ‘ikna edilmiş'.
Fakat Bush yönetimi içine düştüğü büyük çelişki hakkında konuşmaktan ısrarla kaçınıyor: Irak'ın kitle imha silahlarının olmadığı ortaya çıkınca, savaşın gerekçesi olarak “zalim ve baskıcı bir rejimi ortadan kaldırma” fikri gündeme geldi. Demek ki Irak'ın işgalinin asıl amacı kitle imha silahları değil, zalim bir rejimden kurtulmakmış.
Peki Kaddafi rejiminin daha az zalim olduğunu söylemek mümkün mü? 1969 yılından beri 35 yıldır iktidarda olan Kaddafi'nin , ülkeyi demokrasiyle idare ettiğini söylemek herhalde mümkün değil. Daha düne kadar ‘terörizmi destekleyen ülkeler' listesinde olan Kaddafi rejiminin, yine geçtiğimiz ay İsrail'le ilişkilerini geliştirmek istediğini açıklaması, bir başka ilginç geli ş me . Kaddafi , Tripoli ile Tel Aviv arasında uçak seferlerinin başlatılmasını bile teklif etti. Kaddafi pek yakında İsrail'i ziyaret edip Bush'la el sıkışırsa şaşırmayın.
Artık diktatörler de iktidarda kalmak için ne yapmaları gerektiğini çok iyi biliyorlar!

Pakistan'a Başkan Olmak
Pakistan Başkanı Perviz Müşerref'e, on gün arayla iki suikast girişiminde bulunuldu. Müşerref'in kıl payı kurtulduğu suikastlerin, alınan güvenlik tedbirleri sayesinde önlendiği bildiriliyor. Bu tedbirlere göre, Müşerref'i taşıyan araç, 50 metre yakınındaki telefon, uzaktan kumanda, telsiz gibi elektronik cihazları 5 dakika boyunca devre dışı bırakıyor. Müşerref iki suikast girişiminden bu sayede kurtuldu.
Pakistan'ın en güçlü adamı olması gereken Müşerref, her an can korkusuyla yaşıyor. Üç yıl önce askeri bir darbeyle yönetimi ele geçiren Müşerref, yolsuzlukları önlediği için Pakistan halkının takdirini kazanmıştı. Fakat 11 Eylül'den sonra Amerika'nın kayıtsız-şartsız müttefiki haline gelen Müşerref, halk nazarındaki itibarını her gün hızla kaybediyor. Amerikan Başkanı Bush'la çekilen resimlerin, Müşerref'in siyasi geleceği için yeterli olmayacağı açık.
Ne diyelim, etme görme dünyası!

İran'daki Deprem
26 Aralık günü İran'ın Bem şehrinde meydana gelen depremde, şu ana kadar yaklaşık 30 bin kişinin cesedi tesbit edilebildi. Tarihi Bem şehrinin yerle bir olmasının yanı sıra, toplam ölü sayısının 40 bine çıkmasından korkuluyor.
İran'ın Gilan şehrinde 1990'da meydana gelen depremde de 40 bin kişi hayatını yitirmi şti. 1999 yılının Ağustos ayında Türkiye'de yaşanan depremin hatırası hâlâ zihnimizde. Geçtiğimiz yüzyılda meydana gelen depremlerde yüzbinlerce insan hayatını yitirdi.
Fakat Bem şehrindeki depremin olduğu günlerde, Amerika'nın California eyaletinde meydana gelen aynı şiddetteki depremde sadece 2 kişi öldü.
Deprem gibi doğal afetlerin ne zaman geleceğini kestirmek mümkün değil. Fakat deprem hattında olduğu bilinen ve her on yılda bir büyük depreme maruz kalan Türkiye ve İran gibi ülkelerin hâlâ hiç bir tedbir almaması, hem üzücü, hem düşündürücü.

Fişlenmek
Ocak ayından itibaren, Amerika'ya vizeyle gelen herkesin parmak izi alınacak ve fotoğrafı çekilecek. Böylece Amerika kendi ülkesine gelen herkese, potansiyel suçlu muamelesi yapacak.
Buna ilaveten, bir de ‘yolcu renk kodu' uygulaması başlatıldı. Buna göre her bir yolcuya, taşıdığı ‘tehdit oranına' göre bir renk kodu verilecek. Kırmızı kod verilenler uçaklara alınmayacak; portakal rengi kodu verilenler iki defa aranacak.
Bush yönetimi, bütün bunların hava güvenliğini sağlamak için yapıldığını söylüyor. Sivil halk örgütleri, bunu kişilerin özel haklarına bir tecavüz olarak reddediyorlar. Hatta Amerika'nın en büyük sivil haklar örgütü ACLU, bu uygulamayı durdurmak için Bush yönetimini mahkemeye verdi. Benzer bir şekilde Brezilya, bu uygulamaları protesto etmek için, Brezilya'ya gelen bütün Amerikan vatandaşlarının resimlerini çekmeye ve parmak izlerini almaya başladı.
Türkiye, kendi vatandaşlarına reva görülen bu uygulamayı durdurmak için bir şey yapacak mı acaba?

Afganistan İslâm Cumhuriyeti (!)
Afganistan Millet Meclisi, 4 Ocak 2004 günü yeni anayasayı kabul etti. Anayasanın birinci maddesi Afganistan'ı bir “İslâm Cumhuriyeti” olarak tanımlıyor. İkinci maddesi ise, Afganistan'da çıkartılacak hiçbir kanunun İslâm'ın ana ilkelerine aykırı olamayacağını şart koşuyor.
Şimdi Afganistan'da, tabir caizse, Amerika'nın eliyle kurulmuş bir İslâm devleti var. Hem de “milletler ailesine katılmış” yani Amerika'nın onayını almış bir İslâm devleti.
Devam eden etnik gerginliğe rağmen Afganistan'ın bu noktaya gelmiş olması bölgenin istikrarı açısından önemli. Fakat asıl önemli konu, Amerika'nın İslâm ülkelerine yönelik politikalarını artık değiştirmek zorunda olduğu. Amerika, bundan sonra müslüman kimliğini ve milli çıkarlarını öne çıkartan ülkelerle hiçbir önşart koşmadan iş yapmayı öğrenmek zorunda.
Aksi halde Amerika'nın Ortadoğu ve Avrasya'daki fiilî varlığı, Afganistan dahil, pek çok ülkenin Amerikan karşıtı bir çizgiye gelmesini hızlandıracak.

İsrail'de Vicdan Sahibi Olmak
İsrail ordusunda askerlik yapmayı reddedenlerin sayısı gittikçe artıyor. “Vicdan sahibi muhalifler” adıyla ortaya çıkan grup, İsrail ordusunda görev yapmayı reddeden ve bu yüzden suç işlediği gerekçesiyle haklarında dava açılan kişilerden oluşuyor.
İlk defa 2002 yılının Ağustos ayında gündeme gelen bu hadise, İsrail'in başını ağrıtıyor. Zira askerliği terkeden İsrailliler, İsrail ordusunun Filistin halkına yaptığı sistematik devlet zulmüne karşı çıkıyor ve “biz işgalin parçası olmak istemiyoruz” diyorlar. Bu, İsrail'in işgal politikalarını ‘terörizmle mücadele' olarak sunma stratejisine vurulmuş büyük bir darbe.
Fakat beklendiği üzere, hadise basın organları tarafından sessiz-sedasız bir şekilde ele alındı ve adı konulmamış bir sansüre kurban gitti. İsrail lobisinden korkan Amerikalı ve Avrupalı gazeteciler, İsrail'in sindirme ve korku politikalarından o kadar etkileniyorlar ki, artık açık-seçik gerçekleri bile yazmaktan kaçınıyorlar.

Kaçak İşçiler ve Politika
Amerikan seçimleri şimdiden başladı. Bush, güney Amerika kökenli Latino'ların oylarını almak için, ülkedeki yaklaşık 10 milyon kaçak isçiye hukuki statü kazandıracak bir kanun tasarısını imzaladı.
Amerika, ucuz iş gücüne muhtaç olduğu için, sayıları milyonlara varan kaçak işçilere yıllardır göz yumuyor. Bush , şimdi bunu bir seçim malzemesi olarak kullanmaya çalışacak.
Geçen seçimlerde Hispanik oyların yüzde 35'i Bush'a , yüzde 65'i Demokrat Parti adayı Al Gore'a gitmişti. Göçmen politikaları nedeniyle Latinolar geleneksel olarak kendilerini Demokratlara daha yakın hissediyorlar. Şimdi Bush, bu durumu kendi lehine değiştirmeye çalışacak.
11 Eylül sonrasında legal ya da kaçak bütün müslüman göçmenlere yönelik çok katı ve neredeyse ırkçı kanunlar çıkartan Bush yönetiminin, 10 milyon kaçak işçiyi bu şekilde bağrına basması, Cumhuriyetçi partinin ve Bush ekibinin Amerika'daki müslümanlara nasıl baktığını güzel bir şekilde ortaya koyuyor.

Modern İnsan Mutsuz
Worldwatch Enstitüsü'nün yaptığı bir araştırmaya göre, maddi refah seviyesi yükselen insanlar, aynı oranda daha mutsuz hale geliyorlar. Ayrıca ileri sanayi toplumlarının tüketim alışkanlıkları, çevre sorunlarının başında geliyor ve dünyayı yaşanmaz hale getiriyor. Mutsuzluğun sebepleri arasında, aşırı kilolu olma, kredi kartı borcu, ev ve araba ipoteği, aşırı çalışma temposu ve sağlıksız bir çevreye sahip olma (hava ve su kirlenmesi) baş sıralarda yer alıyor.
Yapılan araştırmaya göre, geli şmiş ülkelerde geçen yıl makyaj için 18, parfüm için 15, okyanus gezileri için 14, (sadece Avrupa'da) dondurma için 11 milyar dolar para harcanmış. Buna mukabil dünyadaki açlığa son vermek için 10, temiz su elde etmek için 10 ve okuma-yazmayı yaygınlaştırmak için de 5 milyar dolar paraya ihtiyaç var. Yani hesap ortada...

Kısa Kısa Dünya Turu
Türkiye'de enflasyon yüzde 20'nin altına düştü. Bu, son 30 yılın en düşük enflasyon oranı. Mevcut ekonomi politikaları devam ederse, yakında yüzde 10'lar civarında seyreden makul enflasyon düzeyine sahip bir ülke olacağız. Yani artık her hafta pazara çıktığımızda, aldığımız şeylerin fiyatları artimetik olarak artmayacak. Bunlar Türkiye toplumunun 30 yıldır görmediği, alışık olmadığı şeyler. Hayırlısı inşallah!..
***
Mısır Şeyhü'l-İslâmı Tantavî, Fransa içişleri bakanı Sarkozy ile Mısır'da yaptığı görüşmede, müslümanların Fransa'daki başörtü yasağına karşı çıkmaması gerektiğini söyledi. Tantavî'ye göre, müslümanlar Fransa'da ‘misafir' konumunda olduklarından, devletin çıkarttığı her kanuna uymak zorundalar. Devleti bireyin üstüne koyan bu zihniyetin adı şimdi laiklik ve çağdaşlık oldu. Din alimi sıfatıyla bu görüşleri dile getiren Tantavî için ‘basireti bağlanmış' demekten başka bir şey gelmiyor elimizden.
***
Amerikan Savunma Bakanlığı, Amerikan ordusunu terkeden veya terketmek isteyen askerleri silah altında tutmak için yeni yollara başvuruyor. İzinlerin tamamı erteleniyor, izin kullanmayan ve emekli olmayanlara büyük teşvik paketleri veriliyor. Amerikan yönetimi ne derse desin, bunlar, Amerikan ordusunun moral seviyesini ortaya koyan önemli göstergeler.
***
Ünlü pop yıldızı Michael Jackson'un başı bugünlerde dertte. Küçük çocukları sapık emellerine alet ettiği gerekçesiyle hakkında dava açılan Jackson, yakında mahkemeye çıkacak. Amerikan medyası, gelişmeleri en ince ayrıntısına kadar aktarıyor. İlginç ayrıntılardan bir tanesi, Michael Jackson'un zenci bir müslüman topluluk olan İslâm Milleti (Nation of Islam) ile ilişkiye girdiği ve onların desteğini istediği şeklinde. Umarız bu, birilerinin ‘İslâm' kelimesini karalamak için giriştiği bir kampanya değildir.
***
1992-95 yılları arasında gerçekleştirilen Bosna katliamının mimarlarından Sırp lider Radovan Karadziç hâlâ kaçak. BM askerlerinin geçen ay Karadziç'in evine yaptığı baskın yine netice vermedi. 250 bine yakın Bosnalı'nın ölümünden sorumlu Karadziç ve Sırp ordusu komutanı Ratko Miladiç'in 8 yıldır hâlâ adaletin önüne çıkartılamamış olması, bütün insanlık için büyük bir ayıp.

Tur@b
25.01.2009, 14:57
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Bilim ve Ahlâk ya da Endişelenmek İçin Bir sebep Daha
İskoçya, Amerika ve Japonya'dan sonra Koreli bir grup bilim adamı, yeni bir klonlama tekniği geliştirdiklerini ve insan klonlaması yaptıklarını açıkladılar.
Bilindiği üzere klonlama, benzer genetik kodların bir başka canlı üretmek için kopyalanması işlemine verilen ad. Klonlama sayesinde aynı genetik koda ve özelliklere sahip başka canlılar üretmek mümkün. Bunu sınırlı bir şekilde “özdeş hücre” üreterek yapmak da mümkün. Nitekim bu tür ‘lokal' klonlama tekniği bir müddettir zaten kullanılıyor. Özellikle kanserli hücrelerin tedavisinde bu teknik olumlu neticeler de veriyor.
Fakat 1995 yılında her şey birden değişti. Lokal hücre üretiminin yerini, komple canlı varlıkların klonlanması aldı. İskoçyalıların 1995 yılında klonlama yoluyla ürettiği meşhur Dolly adlı koyun, türünün ilk örneği idi. Şimdi Koreliler işi bir adım daha ileri götürerek, ilk defa bir insan klonladıklarını açıkladılar. Nereden bakarsanız bakın, bu endişe verici bir gelişme.
Modern genetik mühendisliği, artık her tür canlı varlığın klonlamasına imkan tanıyor. Klonlama zannedildiği gibi bir şeyi ‘yoktan var etmek' anlamına gelmiyor. Klonlama yapabilmek için normal döllenme ve doğum şartlarının hazır olması gerekiyor. Yani bir canlı varlığa ve ana rahmine ihtiyaç var. Dolayısıyla klonlamaya dinî açıdan -hâşâ- ‘Tanrı'nın rolünü oynamak' olarak bakmak çok doğru değil. Fakat klonlama biyolojik türlerin geleceği açısından ölümcül potansiyellere sahip. En büyük tehlike, klonlamanın tıpkı nükleer ve kimyasal silahlarda olduğu gibi bir gün kontrolden çıkması ve yıkıcı amaçlar için kullanılması.
Bu yüzden Amerika, insan klonlamasını ve bununla ilgili bütün bilimsel deneyleri birkaç yıl önce yasakladı. Zira bugün bize bilim-kurgu gibi gelebilir ama insan klonlamasını kullanarak gelecekte bir ‘ zombiler ordusu' yetiştirmek artık sanıldığından daha kolay.
Tam da bu noktada modern bilim, büyük bir ahlâkî krizin içine giriyor: Bir şeyi yapabiliyor olmak, bize onu yapma hakkını verir mi? Bir başka ifadeyle imkan, hak mı demek? Nasıl nükleer silah imkanına sahip olmak bize onu kullanma hakkını vermiyorsa, aynı şekilde klonlama yoluyla ‘insan üretmek' gibi bir hakkımızın olmaması gerekiyor.

Mars'a Yolculuk
Amerikan yönetimi, Mars'a yolculuk için yeni bir proje başlattığını açıkladı. 20 yıllık projenin hedefi, Mars'a insan gönderebilmek. Proje için birkaç trilyon dolarlık bir bütçeye ihtiyaç olduğu söyleniyor. Projeye karşı çıkanlar, bunu büyük bir israf ve macera olarak görüyorlar. Savunanlar ise, Mars'a yolculuğun bilimin ve insanlığın bir sonraki durağı olduğuna inanıyor. Amerikan başkanı da projeyi bu şekilde takdim etti.
Fakat gözlerden kaçan önemli bir ayrıntı, Mars'a yolculuğun masumane bir bilim projesi olmadığını gösteriyor. Amerikan yönetiminin açıklamasından yaklaşık bir ay önce Çin, Mars'a insan göndermek için bir proje başlattığını açıkladı. Hedef aynı: Mars'ta hayat olup olmadığını araştırmak, bilimsel bilgiye katkıda bulunmak, vs...
Fakat herkes bu rekabetin arkasında neyin yattığını iyi biliyor. Çin, Amerika, Rusya ve gücü olan diğer ülkeler, uzayın kolonizasyonu için yarışıyor. Bize bugün uçuk bir komplo teorisi gibi gelebilir ama uzayı fethetmek, aynı zamanda dünyayı fethetmek anlamına geliyor. Bugün cep telefonundan TV yayınına, kredi kartından tarımsal teknolojiye kadar pek çok sistem, uydu teknolojisiyle çalışıyor. Bunlara ilaveten, uzayın silahlandırılması, bir başka tehlike.
Sözün özü: Bilimsel bilgi, zannedildiği kadar masum bir şey değil!

Yıkılan Sadece Bir Ev Değil
Konya'da yaşanan apartman faciası, zihinlerimizde uzun bir süre yer edineceğe benziyor. Öyle olması da lazım. Toplumsal hafızamız zayıfladıkça, geçmişten ders alamaz olduk. Bugüne kadar yaşadığımız bu tür trajedilerin bilançosunu tutan var mı acaba? İnsan hayatının, bir müteahhitin insafına terkedilmesini kabul etmek mümkün mü? Bugüne kadar bu tür hadiselerin üzerine gidilmediği için kimseden hesap sorulmuyor. Suç yapanın yanına kalıyor. 1999 Marmara depreminde de aynısı oldu. Deprem hattındaki o bölgede inşa edilen evler depreme dayanıklılık standartlarına uygun yapılsa, acaba bu kadar insan hayatını yitirir miydi?
Hoşgörünün ve affın da bir sınırı var. “Merhamet maraz doğurur” diye bir söz var. Hak ve adalet ilkesi gözetilmeden hoşgörü olmaz. Konya'daki evi yapan kişi, yaşanan facianın sorumlularından biri ve umarız adaletin huzuruna çıkartılır. Bu tür ihmalkârlıkları önlemek için, kamunun ve hukuk sisteminin bu konularda ısrarlı davranması gerekiyor. ‘Düzene çekidüzen vermeye' bir yerden başlamak zorundayız.

Bush Ne Kadar Vatansever?
Kasım ayında Amerika'da seçim var. Amerikan siyaseti şimdiden kızışmaya başladı. Bush'un geçmişi tekrar gündemde. Muhaliflerin iddiasına göre Bush, Vietnam savaşı sırasında orduda görev almış ama bir yolunu bulup askerlikten ayrılmış. 1972 yılında Bush'un görev yaptığı yerde bulunan komutanlar, Bush'un görev için birliğe geldiğini hatırlamıyor. Beyaz Saray, baskılar karşısında Bush'un askeri maaş kayıtlarını yayınladı ve “işte bakın, sayın başkan askeri görevini yapmış; çünkü elimizde maaş kayıtları var” diyor. Fakat buna kimsenin kandığı yok. Çünkü o yıllarda Vietnam'da cepheye gitmekten kaçan her askerin yaptığı tek şey, cephe gerisindeki bu birliklerden birine kayıt yaptırmaktı. Dahası bu tür askerlerin birliğe kayıt yaptırıp maaş aldığı halde hiçbir göreve getirilmediği, hatta normal bir sivil hayat yaşadığı biliniyor. Amerikan halkını ve dünyayı yeni bir yüzyıla taşıyacağım diyerek Afganistan ve Irak'ı işgal eden bir başkanın tarihçesi böyle.
Dipsiz Kuyu
Saddam rejiminin bilinmeyen yönleri gün yüzüne çıkmaya başladı. Irak'taki kitle imha silahlarını bulmakla görevlendirilen Amerikalı yetkili David Kay'in verdiği bilgilere göre, Irak, kimyasal silah geliştirme fikrinden 90'lı yılların ortalarına doğru vazgeçmiş. Saddam'a silah projesi olarak getirilen tekliflerin hiçbiri uygulanmamış. Fakat projeler için ayrılan yüklü miktardaki paralar, alt düzey Iraklı yöneticiler ve Baas partisi mensupları arasında paylaştırılmış. Yani Saddam'ın bile kontrol edemediği bir yolsuzluk şebekesi kurulmuş.
Le Monde gazetesinin verdiği habere göre ise, Saddam iktidarda iken onlarca yabancı devlet görevlisine milyonlarca varil petrolu rüşvet olarak vermiş. Rüşvet aldığı iddia edilen kişiler arasında Fransız, Alman, İngiliz, Amerikalı, İsveçli, Türk, Güney Afrikalı ve Arabistanlı pek çok isim var.
Modern dünyada zulüm rejimlerinin nasıl ayakta durabildiğinin traji -komik bir göstergesi bu...

Cem Karaca'nın Cenaze Namazı
Türk müziğinin ve ‘Anadolu popu'nun büyük ismi Cem Karaca, geçtiğimiz ay bir kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Karaca, vasiyetine uygun olarak, binlerce seveninin katıldığı bir cenaze namazıyla son yolculuğuna uğurlandı. Hiçbir devlet töreni olmadan, ailesinin, yakınlarının ve sevenlerinin gözyaşları, iç çekişleri, duaları ve tekbir sesleri arasında Hakk'a yürüdü.
Türkiye'de müziği, sanatı, sanatçıyı, din ve gelenek dışı bir kategoriye koyan zihniyet, bu tabloyu anlamakta zorlanıyor. Oysa Karaca ömrünün son yirmi yılını Anadolu insanını ve tarihini yeniden keşfederek, onu yeniden dillendirerek geçirdi. ‘Solcu' geçmişini inkâr etmeden her fırsatta ‘elhamdülillah müslümanım ' dedi ve bunda samimi idi. Onun her kesimden insanın kalbinde taht kurması bu samimiyetinden geliyordu. Cenazesinin ‘sıradan bir mümin' gibi kılınmasını vasiyet etmesi de, bu samimiyetinin, dobralığının, babacanlığının, kalenderliğinin bir göstergesi.

Kim Daha Demokrat?
Irak'taki seçim tartışması ve kargaşası devam ediyor. Amerikan yönetimi, ara seçim sistemiyle seçimleri geciktirmek istiyor. Şii çoğunluk, ‘doğrudan demokrasi' diyerek, ara seçimlere karşı çıkıyor ve genel seçimlerin önümüzdeki Haziran'da yapılmasında ısrar ediyor.
Amerika'nın hedefi delege seçimlerini öne alarak, kendine uygun bir meclis oluşturmak. Böylece yeni Irak meclisine seçilecek milletvekillerinin hepsi “Amerikan onayı”nı almış olacak. Irak'daki çoğunluğu temsil eden Şiiler ise, doğrudan seçim taraftarı. Onların kaygısı, nüfus avantajlarını, demokratik bir güce dönüştürmek ve yeni mecliste çoğunluğu elde etmek. Sünnilerin önemli bir kısmı da doğrudan seçimleri destekliyor, zira bütün Iraklılar Amerika'nın en kısa sürede gitmesini istiyor.
Demokrasinin makul kuralları açısından baktığınızda, doğrudan seçimlerin demokratik teamüllere daha yakın olduğu açık. Amerikan yönetimi, Iraklıların muhalefetine daha fazla karşı koyamadığı için, Birleşmiş Milletler'in kapısına dayandı. Şimdi Iraklıların doğrudan demokrasi talebiyle Amerikalıların ‘dolambaçlı seçim' teklifleri arasında bir orta yol bulmaya çalışıyorlar.
Ortaya çıkacak sonuç ne olursa olsun, Amerika'nın Irak'taki günlerinin sayılı olduğu artık ortada.

Kısa Kısa Dünya Turu
İsrail, dünya kamuoyunu kandırmaya devam ediyor. İsrail başbakanı Şaron, önce Filistin topraklarındaki “yerleşimci”lerin İsrail'e taşınacağını açıkladı. Daha sonra, -güya- Filistin ile İsrail'i ayırmak için yapılan duvarın gözden geçirileceğini söyledi. Bu açıklamalar, İsrail'e yeniden ‘barış tarafı' ünvanını kazandırmış oldu. Fakat açıklamalardan bir hafta sonra, İsrail işgal ordusu Filistin topraklarına girip 15 kişiyi daha öldürdü. Yapılan hava saldırısında yaralanan insan sayısını kimse bilmiyor. Küresel bir yalan nasıl söylenir diye merak edenler, İsrail'i yakından takip etsinler.
***
Sigara karşıtları işi abartmaya başladılar. Amerika'nın Virginia eyaletindeki bir reklam panosunda ağzında sigara bulunan bir köpek “Hadi ben köpeğim. Sizin mazeretiniz ne?” diyor. Sigara içenlere bu kadar yüklenilmesi herhalde doğru değil. Kamu alanlarında sigara içimini azaltmak için zaten pek çok tedbir alınıyor. Buna kimsenin itirazı yok. Zira sigara içmeyenlere saygı göstermek gerekiyor. Fakat bu saldırgan kampanyalar böyle devam ederse, pek yakında “Sigara İçenlerin Haklarını Koruma Derneği” gibi derneklerin kurulması sürpriz olmayacak!
***
Türkiye'de noel , yılbaşı derken, şimdi bir de “Sevgililer Günü”nü kutlama furyası çıktı. Memleketin gündemini pop-star gibi ucube yarışmalar belirleyince, böyle şeylere belki şaşırmamak lazım. Fakat globalleşme adına ayağımızın altındaki kültür zemininin her gün biraz kaydığını görmezlikten gelemeyiz. Batılılar gerçek sevginin ne olduğunu unuttuğu için böyle günler icat etmişler. Eh, hadi diyelim onlar Batılı. Peki bizim mazeretimiz ne?

Tur@b
26.01.2009, 01:10
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Kadın ve Şiddet
Geçtiğimiz ay kadın ve şiddet üzerine yapılan bir araştırma, kadınların bütün dünyada şiddete maruz kaldığını bir kez daha teyid etti. Verilen bilgilere göre, kadınların yüzde 80'inden fazlası dayak, hırpalanma, küfür, cinsel taciz ve tecavüz gibi çeşitli şiddet biçimlerine maruz kalıyor. Pakistan'da çalışan kadınların yüzde 77'si dayak yerken, bu oran Fransa'da yüzde 95'e çıkıyor. ABD'deki rakamlar daha da ürküntü verici. ABD'de her yıl 4 bine yakın kadın dayak yiyerek hayatını yitiriyor. ABD'de her 15 dakikada bir kadına tecavüz ediliyor.
Türkiye ve diğer İslâm ülkelerindeki durum da hiç iç açıcı değil. Dayak konusunda Türkiye yüzde 58'lik oranla, Bengladeş (yüzde 47), Etiyopya (yüzde 45), Hindistan (yüzde 40) ve Mısır'ın (yüzde 34) önünde geliyor. Yapılan anketlere göre Türkiye'de karısını döven erkeklerin yarıya yakını, dövmeyi bir ‘hak' olarak görüyor. Ve bunun muhtemelen dinî bir temelinin olduğunu düşünüyor.
Bu rakamlara bakınca insanın üzülmemesi mümkün değil. Modern kapitalist toplumların kadını bir meta haline getirmesi bizim için bir sürpriz olmayabilir. Kadını bir insan değil, cinsel nesne olarak gören bu zihniyetin kadına karşı her tür şiddet yoluna başvurmasını kabul edemeyiz ama belki anlayabiliriz. Fakat müslüman toplumların kadına karşı şiddet uygulamasını ne anlamamız ne de kabul etmemiz mümkün. Biz, “cennet anaların ayağı altındadır” diyen bir peygamberin ümmetiyiz. Kadın ve erkeği Yaratıcı'nın huzurunda eşit gören ve her ikisini de hayırda yarışmaya davet eden bir dinin mensuplarıyız.
Bu değerleri unuttuğumuz oranda annemiz, bacımız, hayat arkadaşımız olan kadına karşı daha şiddetli ve acımasız hale geliyoruz. Hayata, imanın nuru, Peygamber'in ferasetiyle bakan bir insanın eşine karşı şiddet uygulaması mümkün değil. Fakat önce kendimize, sonra etrafımızdakı insanlara bazı hakikatleri en güzel bir üslup ile, kırmadan, aşağılamadan, dışlamadan hatırlatmak hepimizin ortak görevi.

Usame Seçim Malzemesi Olunca!
Amerikan yönetimi, Usame bin Ladin'in yakalanması için yeni bir hamle başlattı. Pakistan ile çok yoğun görüşmeler yapılıyor. Bush yönetimi, Amerikan askerlerinin Pakistan'ın sınırları içinde operasyon yapmasını istiyor. Zira istihbarat bilgilerine göre Usame , Pakistan'ın kuzeydoğu bölgesinde gizleniyor. Amerikalılar, Pakistan başkanı Müşerref'i, Amerikan askerlerinin Pakistan'a girmesine izin vermesi için ikna etmeye çalışıyorlar. Müşerref ise buna direniyor; daha doğrusu direnmek zorunda. Zira böyle bir şeye izin vermek, Müşerref'in ölüm fermanını kendi eliyle imzalaması demek. Pakistanlılar, Afganistan operasyonunun ilk günlerinden beri “sıra Pakistan'da” diyorlar. Amerikan askerlerinin sınırlı ve geçici bir operasyon için bile Pakistan'a girmesi bu şüpheyi doğrulayacak. Bunun ise kontrol altına alınamaz bir iç çalkantıya dönüşmesinden ve Müşerref'in alaşağı edilmesinden korkuluyor.

Duvar ve İnsanlık Ayıbı
İsrail'in Filistin toprakları üzerinde illegal olarak inşa ettiği duvar, Lahey'deki Uluslararası Adalet Divanı'nda görüşülüyor. İsrail, mahkemenin yetkisini tanımıyor. Dolayısıyla mahkemeden çıkacak karar İsrail'i bağlamıyor. Böylece İsrail dünya kamuoyuna meydan okumaya devam ediyor.
Öte yandan, Türkiye'nin bu davanın açılmasında aktif rol oynadığı haber veriliyor. Eğer doğru ise, bu sevindirici bir haber. Zira Türkiye'nin Filistin sorununda kimin yanında yer aldığı (alması gerektiği) belli. Türkiye, Filistin halkının doğal ve kaçınılmaz müttefiki. Fakat bu, şu ana kadar Türkiye'nin Ortadoğu politikasına yansımadı. Türkiye'nin İsrail ve Amerika'yı memnun etmek için Filistin sorunundan şu ana kadar ısrarla kaçınması, bizi bu iki ülke nazarında ‘önemli' kılabilir, ama koca bir İslâm dünyası (ve unutmayalım Avrupa) nezdinde, sorunlu bir konuma sokar.
Amerika'nın öncülüğünü yaptığı “Büyük Ortadoğu Girişimi” Haziran ayında Türkiye'de açıklanacak. Projenin mahiyeti henüz bilinmese de, bu süreçte Türkiye'nin merkezi bir rol oynayacağı açık. Umarız Türk hükümeti Amerika ile ‘stratejik işbirliği'ni korumak için, Türkiye'nin dünyanın hangi bölgesinde bulunduğunu unutmaz.

Irak'ın Yeni Anayasası
Irak'ın yeni geçici anayasası 7 Mart günü imzalandı. Anayasa etrafında yaşanan gerginlik, Amerika'nın, Irak'ın geleceği hakkında söz sahibi olma şansını her gün biraz daha yitirdiğinin işaretlerini veriyor. Amerika, Irak'ta batı tarzı bir devletin kurulmasını istiyor. Bunun için Bush yönetimi, Ahmed Çelebi gibi, Irak halkı nezdindeki destek ve meşruiyeti şüpheli kişileri kilit noktalara getirmeye çalışıyor. Her ne kadar Beyaz Saray ile Çelebi arasında bir “sevgi-nefret” ilişkisi varsa da, Amerikalılar batı yanlısı liderleri destekleyerek, Irak'ın geleceği hakkında söz sahibi olmaya çalışıyorlar.
Fakat bu politika şu ana kadar beklenen neticeyi vermedi. Iraklıların kahir ekseriyeti, yeni anayasanın ‘ islâmî ' bir kimliğinin olmasında ısrar ediyor. Geçen ay büyük tartışma ve mücadelelerden sonra ortaya çıkan metin, hem Iraklıları hem de Amerikalıları memnun etmeyi amaçlıyor. Fakat üzerinde ittifak edilen anayasa, tıpkı geçen yıl imzalanan Afganistan anayasası gibi, “İslâm, yargının kaynaklarından biridir” ve “hiçbir kanun İslâm'ın genel ilkelerine aykırı olamaz” maddelerini içeriyor. Yani Amerika kendi eliyle, hiç de istemediği halde yeni bir “İslâm devleti” daha kurmuş oldu!

Herkese Adalet
Uzan grubunun yolsuzlukları, son iki aydır Türkiye'nin gündeminde. Devlet, yıllar önce yapılması gereken şeyi nihayet yaptı ve yolsuzluğun üzerine giderek Uzan şirketlerine el koydu. Fakat iş asıl bundan sonra başlıyor. Uzan grubunun devlete ve millete verdiği zararın nasıl telafi edileceği hâlâ belli değil. Zira el konulan 200 küsur şirketin önemli bir kısmı ‘fason şirket', yani hiç bir maddi değeri yok.
Türkiye'de yolsuzluğun sadece Uzan grubuyla sınırlı kaldığını düşünmek büyük hata olur. Umarız hükümet yolsuzlukla mücadele konusundaki kararlılığını devam ettirir.
Uzan hadisesinin sökün ettiği günlerde, Amerika'da devam eden bir başka yolsuzluk davası sonuçlandı ve ünlü milyarder işkadını Marta Stewart , adalete engel olmak ve yalan söylemek suçlarından dolayı mahkum edildi. Stewart'ın 1 ilâ 5 yıl arasında hapis yatması bekleniyor. Stewart'ın şirketleri daha şimdiden milyonlarca dolar para kaybetti. Her zaman olmasa da adaletin kimsenin rengine, statüsüne, parasına bakmadan tecelli ettiğini görmek, insanın hak ve hukuka olan güvenini arttırıyor!

Mel Gibson ve Reklamın İyisi
Ünlü aktör Mel Gibson'un yönettiği “Hz. İsa'nın Tutkusu” adlı film, aylardır devam eden tartışmalardan sonra nihayet geçen ay gösterime girdi. Bekleneceği üzere film, daha ilk haftada hasılat rekorları kırdı.
Film hakkındaki tartışma iki konu üzerine yoğunlaşıyor. Birincisi Hz. İsa'nın -Hıristiyan inancına göre- çarmıha gerilişini anlatan sahneler çok kanlı. Dolayısıyla Hz. İsa'nın sevgi, barış ve kardeşlik mesajına uymayan bir anlatım tarzı bu. İkinci ve asıl önemli tartışma, filmin yahudi düşmanlığını (anti-semitizm) körüklediği hakkında. Amerika'daki yahudi gruplarına göre, filmde yahudiler Hz. İsa'nın öldürülmesinden sorumlu kişiler olarak gösteriliyor. Bu ise filmi seyreden herkesin, yahudileri “İsa'nın katili” olarak görmesine yol açıyormuş.
Bütün bu itirazlara rağmen, dindar bir hristiyan olan Mel Gibson'ın filmi, hasılat rekorları kırmaya devam ediyor. Dahası bu filmin elde ettigi başarıdan sonra dinî içerikli daha fazla filmin çevrilmesine neredeyse kesin gözüyle bakılıyor. “Reklamın kötüsü olmaz” diye boşuna dememişler herhalde!

Kısa Kısa Dünya Turu
Eski bir İngiliz milletvekilinin gazetelere verdiği demeçle patlak veren tartışmaya göre, Amerikalı ve İngiliz casuslar, Irak savaşı öncesinde ve sırasında, genel sekreter Annan dahil olmak üzere, BM üst düzey yetkililerini dinlemeye almışlar. Bu açıklamadan sonra kitle imha silahlarını bulmaktan sorumlu Dr. Hans Blix ile BM Genel Sekreteri Kofi Annan, peşpeşe açıklamalarda bulundular ve ingiliz ve Amerikan istihbarat birimleri tarafından dinlendiklerinden zaten şüphe ettiklerini açıkladılar. İngiliz-Amerikan işbirliğinin son örneği bu olsa gerek!
***
Amerika'nın Afganistan'ın işgali sırasında tutukladığı ve Guantanamo adasına koyduğu bin civarındaki müslümanı hatırlıyor musunuz? Yaklaşık 3 yıldır hapis tutulan ve dünya kamuoyundan saklanan bu müslümanların büyük bir bölümü artık serbest. Hiç biri hakkında dava açılamadı; hiç birisi ceza almadı. Çünkü hiç birisi suçlu değildi. Fakat Amerika'nın pervasız tavrına bakınca insan düşünmeden edemiyor: Zulüm ve haksızlık, güçlünün yanına kâr kalıyor.
***
Yukarıdaki haberle irtibatlı olarak, merkezi Amerika'da bulunan İnsan Hakları Gözetleme Örgütü (Human Rights Watch), Amerikan ordusunun Afganistan'da insan haklarını ihlal ettiğini açıkladı. 8 Mart'ta yayınlanan rapora göre, Afganistan'da yüzlerce kişi haksız yere tutuklanırken, tutukluların bir kısmı işkenceye maruz kalmış. Terör zanlısı olarak tutuklanan kişilerin avukat tutma hakkı ve aileleriyle görüşme imkanı yok. Amerikan ordusunun bu rapora verdiği tek cevap şu: “Afganistan bir savaş alanıdır”. Yani bunu demekle, yaptıkları insan hakları ihlallerini kabul etmiş ve meşru görmüş oluyorlar.
***
Sivas'taki bir ambulans şoförünün sarhoşluğu, bir cana mal oldu. Hadiseye göre, acilen hastaneye ulaştırılması gereken hastanın sevki için ambulans aranıyor fakat şoförü bulunamıyor. Hastanın yakınları şoförü bulduklarında, aşırı alkolden sızmış olduğunu görüyorlar. Buna rağmen şoför, o sarhoş haliyle hastayı alıyor ve yola çıkıyor. Yolun yarısında hasta yakınlarını geride bıraktığını farkederek geri dönüyor. Yolda başka vatandaşların hayatını tehlikeye sokarak kaldırımlara çarpıyor. Bütün bunlar olurken ambulanstaki hasta yaşamını yitiriyor. Tam bir trajedi filmi gibi. Pes doğrusu!..

Tur@b
26.01.2009, 01:28
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Ortadoğu'da Terörü Kim Tırmandırıyor?
Irak'ın işgalinin birinci yıldönümü bütün dünyada büyük gösterilerle protesto edildi. Bağdat'tan New York'a, Londra'dan Tokyo'ya, dünyanın bütün büyük şehirlerinde yüzbinlerce kişi Amerika'nın yayılmacı politikalarını kınadı. Bu gösteriler, Amerika'nın dünya kamuoyunun nazarında güvenilirliğini yitirdiğini bir kez daha teyid ediyor. İnsanlar “olan oldu, işgali kabul edelim” demek yerine, “bugün gelinen yer ne olursa olsun, Irak'ın işgali yalan ve kaba güç üzerine kuruludur” diyor ve Amerika'nın küresel meşruiyetini sorguluyor.
Amerika, Irak'taki yeni uygulamalarıyla dünya kamuoyunun öfkesini üzerine çekmeye devam ediyor. Nisan ayının ilk haftasında Felluce'de ve Irak'ın güneyinde patlak veren ve yüzlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan çatışmalar, Amerika'nın Irak'taki durumu kontrol etmekte zorlandığını gösteriyor. Irak'ın ve bölgenin şartları gözönüne alındığında bunda şaşılacak bir şey yok. Zira bölge halkının istediği son şey, bir yabancı gücün ve özellikle Amerika'nın bölgeye fiilen hakim olması. Bu açıdan Amerika'nın Irak'taki misyonu çoktan bitmiş durumda. Netice: iflas ve kaos. Karşımızda hem uluslararası meşruiyetini yitirmiş, hem de Irak'taki kaosun içinde nefes alamaz hale gelmiş olan bir Amerika var.
Fakat Kasım ayındaki seçimlere hazırlanan Bush yönetimi, Irak konusunda pembe tablolar çizmek zorunda. Amerikan kamuoyu aylardır bu yönde şartlandırılıyor. Amerikan medyasının sunduğu tablo ile, dünya kamuoyunun okuduğu Arapça, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Almanca haberler arasında, muazzam bir mesafe var. Irak'ta tırmanan şiddet olaylarının Amerikan kamoyunda şok etkisi yapması bundan kaynaklanıyor.
Amerika'nın askeri güç kullanarak Irak'a ve bölgeye çeki-düzen vereceğini düşünmesi, İsrail'in uzun bir süredir uyguladığı politikalarla paralellik arzediyor. Hamas'ın manevi lideri Şeyh Yasin'in bir devlet suikastiyle öldürülmesiyle Felluce'de yaşanan hadiseler arasındaki irtibatı gözardı etmek mümkün değil. Muhafazakâr Amerikalılar ve onların siyonist akıl hocaları, Ortadoğu'daki terör sorununun, Amerika'nın ve İsrail'in bölgedeki askeri varlığından ve izledikleri politikalardan kaynaklandığını itiraf etmek istemiyorlar. Bu yüzden Irak'ın demokratikleşmesi ve Ortadoğu'nun modernleşmesi halinde, Amerika ve İsrail karşıtı eğilimlerin ortadan kalkacağı fikrini yaymaya çalışıyorlar. Oysa aydın ve siyasetçisinden öğretmenine, bakkalından otobüs şöförüne kadar herkes Ortadoğu sorununun nerede yattığını yakinen biliyor.
Amerikalılar ve İsrailliler bir dünyada yaşıyor, bölge insanı başka bir dünyada.

11 Eylül Komisyonu
Amerikan Kongresinin atadığı “11 Eylül Komisyonu” bir müddettir 11 Eylül saldırılarının neden önlenemediğini araştırıyor. Şu ana kadar onlarca kişi komisyon önünde ifade verdi. En önemli görevli-tanık, Bush'un Milli Güvenlik danışmanı olan Condoliza Rice idi. Rice, verdiği ifadede hükümetin 11 Eylül öncesindeki eylemlerini savundu ve özetle kendilerinin hiçbir hatasının olmadığını söyledi.
Oysa Rice'ın ifadesinin satır aralarından, daha önce dile getirilen önemli bir iddianin doğru olduğu sonucunu çıkarmak mümkün. İki üst düzey hükümet yetkilisinin ve pek çok gazetecinin dile getirdiği bu iddiaya göre Bush ve ekibi iktidara geldikten hemen sonra “Irak işini bitirelim” diye karar almış ve bütün hazırlıklar bu yönde yapılmış.
Bush ekibi, Irak'ı, “petrol ve İsrail” eksenli yeni Ortadoğu düzeninin anahtar ülkesi olarak görüyor. Bu yüzden Irak'ın işgali, 11 Eylül hadiselerinden ve Afganistan'ın işgalinden çok önce plânlanmıştı. Bu gerçeğin ortaya çıkmış olması önemli.

Türkiye'nin İstikrar Arayışı
Geçtiğimiz ay yapılan yerel seçimlerin asıl galibi, üstün performansına rağmen iktidar partisi değil, Türkiye'nin istikrar arayışı oldu. Yıllardır siyasi baskı ve yolsuzluklardan, ekonomik krizlerden bunalan Türkiye halkı, böylece hem iktidara, hem siyasi partilere hem de istikrarsızlığın ana kaynağı olan “derin devlet”e önemli bir mesaj gönderdi. Kıbrıs konusunda yaşanan ve hissiyattan çok rasyonel stratejilere dayanan tartışma da benzer bir arayışın ürünü. Siyasi ve sosyal alandaki istikrar arayışı, Türkiye'nin yaralı bilincini tedavi etmek için önemli bir veridir. Fakat zahirdeki bu görece iyileşmenin önemine rağmen, asıl istikrar ve huzur arayışının, Türkiye insanının ruh ve maneviyat dünyasında cereyan etmesi gerekiyor. Bu gibi hadiseler, ümitvar olmamız için birer işaret olarak da görülebilir.

İnsanın Değeri
Irak'ın işgalinden bu yana 10 binin üzerinde Iraklı sivil hayatını yitirdi. Bu sayıya, çatışmada ölen Irak'lı askerler dahil değil. Bunları da eklerseniz, sayı muhtemelen 15-16 bini buluyor. Bu satırların yazıldığı sırada, Irak'taki çatışmalar devam ediyordu. Yani ölen sivil insan sayısı her gün artıyor.
Amerikan yönetimi, Irak'ta ölen Amerikan askerlerinin sayısını kamuoyuna açıklamasına rağmen, Irak'ta ölen siviller hakkında tek bir söz söylemekten bile kaçınıyor. Irak'ta Amerikan askerlerinin öldürdüğü sivillerin yakınlarına, Amerikan hükümeti tarafından kan parası veriliyor. Ali Kadim Haşim adlı bir Iraklıya, Amerikan saldırıları sırasında eşini ve üç çocuğunu kaybettiği için 5 bin dolar ödeme yapılmış. Said Abbas adlı bir başka Iraklı, ailesinin 9 üyesini kaybetmiş. Amerikan ordusunun ona ödediği para 6 bin dolar. Ölen 5600 Iraklı için şu ana kadar ödenen para 2.2 milyon dolar. Yani kişi başına ortalama 393 dolar.
Şimdi bu rakamları, 11 Eylül saldırılarında ölenlerin yakınlarına ödenen paralarla kıyaslayalım: kişi başına 1.8 milyon dolar. (Yanlış okumadınız: bir milyon sekizyüzbin dolar). Bir insanlık ayıbı olan bu rakamlar üzerinde yorum yapmayı size bırakıyorum.

Kıbrıs'ı Tartışabilmek
Kıbrıs sorunu etrafında cereyan eden tartışmalar, Türkiye'nin moral ve estetik seviyesini göstermesi açısından kayda değer. Kıbrıs'taki mevcut durumu, yani çözümsüzlük politikasını savunanlar, milli çıkarların yegane koruyucusu olduklarını düşünüyorlar. Kıbrıs sorununun artık rasyonel bir şekilde çözüme kavuşturulması gerektiğini savunanlar ise, vatan haini olarak yaftalanıyor.
Kimin haklı, kimin haksız olduğunu bir kenara bırakacak olursak, tartışmanın dili ve seviyesi endişe verici. Vatan haini, satılmış, yalaka, kansız …, bu söylemin anahtar kelimeleri.
Yıllardır tabu haline getirilen konuları soğukkanlı bir şekilde tartışamıyoruz. Üstelik bu zaafı gösterenler, sıradan vatandaşlar değil. Bilakis seviyeyi aşağı çekenler, kamuoyunu aydınlatması beklenen yazarlar, gazeteciler, siyasetçiler ve tartışmanın diğer taraftarları.
Özgürlüğe sahip olmamak büyük bir sorun. Fakat özgürlüğe kavuşunca onunla ne yapacağını bilememek, daha büyük bir sorun! Kıbrıs konusunda yaşanan “serbest tartışma” biraz buna benziyor.

Kısa Kısa
Hindistan'ın kuzeyindeki Uttar Pradeş şehrindeki bir izdihamda 21 kişi ölmüş. İzdihamın sebebi, bedava elbise almaya çalışanların birbirini ezmesi. Lalji Tandon adlı Hindistanlı siyasetçi, doğum gününü kutlamak için bedava elbise dağıtacağını açıklıyor. Çıkan kargaşada 21 kişi ölüyor. İnsan bu trajedinin adını koymakta zorlanıyor: Bu, fakirliğin yarattığı ümitsizlik mi, aç gözlülük mü, plânsızlık mı, siyasetçinin tekebbürü mü?..
***
Irak'lı Şii lider Mukteza es-Sadr'ın takipçilerinin çıkarttığı el-Havza gazetesi, geçtiğimiz ay dünyanın en çok satan değil ama en meşhur gazetesi haline geldi. İşgal kuvvetleri komutanı Paul Bremer'in emriyle kapatılan gazete, Irak'ın işgaline uzun bir süredir muhalefet ediyor. Bremer bundan rahatsız olmalı ki “Amerikan tarzı demokrasi” söylemi bir kenara bırakıldı ve gazete kapatıldı. Bu hadiseyle, ifade ve basın özgürlüğünün Amerikan lugatinde ne manaya geldiği bir kez daha ortaya çıkmış oldu.
***
Bir Afrika ülkesi olan Ruanda'da 1994 yılında yaşanan katliamın üzerinden 10 yıl geçti. Ruanda'da birkaç ay içerisinde Tutsu kabilesine mensup 800 bin kişi, barbarca katledilmişti. Hutu kabilesinin yaptığı katliam, bütün dünyanın gözü önünde gerçekleşmiş ve böylece insanlığın günah defterine yeni bir sayfa daha eklenmişti. 10 yıl sonra olayın vahşeti pek çok Ruandalının kalbine korku salmaya devam ediyor. İnsanlık bu tür katliamlardan ders aldı mı acaba?
***
Geçtiğimiz ay ünlü iş adamı Sakıp Sabancı'yı kaybettik. Sabancı, Türkiye'nin sanayileşme tarihine damgasını vuran bir isimdi. Koç grubuyla kıyaslandığında daha yerel bir kimliği olan Sakıp “Ağa”, Sabancı ailesinin diğer üyeleri gibi, müslüman ve taşralı kimliğinden gocunmayan birisiydi. Sabancı'nın meşhur hat koleksiyonundan, yaptırdığı camilere kadar hayır-hasenatı biliniyor. Merhuma Allah'tan rahmet dilerken, onun yerellik çizgisinin başka büyük patronlara örnek olmasını ümid ederiz.
***
Sağlık Bakanlığı bütün gayretlerine rağmen Türkiye'nin doğu bölgesine gönderecek doktor bulamıyor. Güneydoğu'da hizmet verecek doktorlara 3 milyar liraya yakın maaş verileceği açıklandı. Fakat açılan 940 kişilik uzman hekim kadrosu için sadece 177 kişi başvurdu. Öte yandan Ankara'da doktor başına 500, Hakkari'de 11 bin kişi düşüyor. Yıllardır ihmal edilen doğu bölgesinin sorunlarını çözmek kolay olmayacak.

Tur@b
26.01.2009, 01:51
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Kaos, Kargaşa, Hengame: Modern Dünyamıza Hoş Geldiniz
Dünyanın dört bir yanında her gün cereyan eden hadiselere bakınca, insanlığın geleceği konusunda ümitvar olmak imkansız gibi görünüyor. İdeolojilerin, dünya devletlerinin, uluslararası kuruluşların barış ve güven vaatleri, her sabah yeniden yalanlanıyor.
İnsanlığın umumi durumu, göreceli olarak bile iyiye gitmiyor. Ahlâk sükut etmiş, gönüller kararmış, haksızlıklar kanıksanmış, yalanlar kabullenilmiş, çirkinlikler meşrulaştırılmış... Irak'taki hapishane dramından Türkiye'deki YÖK tartışmasına, her tarafta büyük bir öfke, nefret, bıçkınlık, kabalık... Kendisi gibi düşünmeyeni yok etmeyi, aşağılamayı “kararlılık” gösterisi sanan bir zihniyet...
Bütün bunlar olurken, modern sanayi ve teknoloji tabiat alemini yok etmeye devam ediyor. Toprağımız zehirleniyor, suyumuz kokuyor, havamız kirleniyor. Sıradan vatandaş, siyasetten, devletten, toplumdan ümidini yitiriyor. Barış yoluyla çözüm beklemekten bıkanlar, şiddete başvuruyor. Zengin ile fakir arasındaki uçurum her gün büyüyor. Kaos, ümitsizlik, kargaşa, belirsizlik, güvensizlik... Fas'tan Japonya'ya, Güney Afrika'dan New York'a kadar dünyamızı artık bu kelimeler daha iyi anlatıyor.
Hayatımızı anlamlı kılabilmek için evrensel ve gündelik çalkantıların ötesinde bir değerler skalasına ihtiyacımız var. Yaşadığımız dünya bize böyle bir fırsat sunmuyor. Hep ileri, hep dışarı, hep hareket, hep üretim, hep tüketim… diye diye kendimizi tanımaz hale geldik. Oysa “dışarı”yı dengeli hale getirebilmek için “içeri”ye bir çeki-düzen vermemiz gerekiyor.

Sudan'ın Makus Talihi
Batı Sudan'da kanlı günler yaşanıyor. Darfur bölgesinde yaşayan müslümanlar, Sudan hükümeti tarafından sistematik olarak öldürülüyor. 2003 yılından bu yana binlerce insan hayatını yitirdi, bir milyona yakın kişi göç etmek zorunda kaldı.
Büyük çoğunluğu Ticaniyye tarikatına mensup olan Darfur bölgesindeki müslümanlar, bugüne kadar onlarca caminin yıkıldığını, köylerin hava saldırılarıyla bombalandığını söylüyor. İnsan Hakları Gözetleme Kurulu, geçen ay yayınladığı 77 sayfalık bir raporda Sudan'daki hadiseleri “etnik temizlik operasyonu” olarak tanımladı.
Bir İslâm devleti olduğunu iddia eden Sudan hükümetinin bu eylemlerini anlamak mümkün değil. Sudan hükümeti, Afrika kökenli müslüman Sudanlılara karşı Arap asıllı Sudanlı müslümanları destekliyor ve bu kabileler ve kasabalar arasında çatışmalara yol açıyor. Durum gerçekten çok acı ve vahim.

“Kamuoyu Huzursuz”
İmam Hatiplerle ilgili yeni hükümet tasarısı üzerine ortalık yine karıştı. Herkes “kamunun” ve “memleketin” rahatsız olduğunu söylüyor. El-hak, ortada bir sorun olduğu doğru. Birilerinin İmam Hatiplerin Türk eğitim sisteminde eşit bir yere sahip olmasından rahatsız olduğu açık. Fakat kamu ya da memleket deyince acaba kim kastediliyor? Sizin bizim gibi sıradan vatandaşlar mı, yoksa gücü elinde tutan çevreler mi?
Başörtüsünde olduğu gibi, İmam Hatipler konusunda da memleketin yüzde 80'i olumlu düşünüyor. Yani İmam Hatiplerin haklarının iade edilmesini istiyor. Yapılan haksızlık onları rahatsız ediyor. Fakat onların duyduğu rahatsızlık ne hikmetse hiç bir zaman “memleket huzursuz” diye manşetlere taşınmıyor. Türkiye'de ancak belli çevreler rahatsız olunca gerginlik artıyor. Çünkü bu oligarşik çevreler, kendilerini bu memleketin yegane sahibi olarak görüyor. Onların çıkarları, kaygıları, sevinçleri, öfkeleri, ayrıcalıkları, düşünceleri, herşeyin ve herkesin önünde geliyor.
Başörtüsüne ve İmam Hatiplere karşı çıkanların demokratik muhalefet haklarını kullanmak yerine, belli yerlere mesajlar gönderip darbe havası yaratması, Türk demokrasisinin gerçek kimliğini ortaya koyuyor.

Diplomatların Sesi
Nisan ayında emekli 52 Amerikan diplomatı, Amerikan başkanı Bush'a ortak bir mektup gönderdi. Aynı gün, emekli 52 İngiliz diplomatı, benzer bir uyarı mektubunu İngiltere Başbakanı Blair'e gönderdi. Her iki mektup da, Amerikan ve İngiliz dış politikalarının bir intihar politikası haline geldiği konusunda uyarıda bulunuyor. Mektupta özellikle Bush'un Sharon'a Batı Şeria'daki Yahudi yerleşimciler konusunda yeşil ışık yakması, hayatî bir hata olarak tanımlanıyor. Amerikan yönetiminin kaba güce ve tekebbüre dayalı dış politikasının, Amerika'yı daha güvenli hale getirmediği vurgulanıyor. İslâm dünyasındaki Amerikan-karşıtlığının had safhaya vardığı ifade ediliyor.
Bu uyarılar, pek çok siyasi gözlemci tarafından uzun bir süredir dile getiriliyor. Fakat bu seferki çağrının, diplomatik camiadan gelmesi, son derece önemli. Sadece emekli değil, fiilen görevli olan pek çok diplomatın aynı kaygıları taşıdığından şüpheniz olmasın.

Çeçenistan Dramı Devam Ediyor
Çeçen Cumhurbaşkanı Ahmed Kadirov, bir suikastte hayatını yitirdi. 9 Mayıs günü bir stadyumda meydana gelen patlamada, Kadirov'la beraber yaklaşık 30 kişi öldü.
Kadirov, geçen yıl yapılan şüpheli seçimlerde, Rusya başkanı Putin'in desteğiyle iktidara gelmişti. Saldırıyı şu ana kadar üstlenen olmadı, fakat işin buraya nasıl geldiğini görmek zor değil.
Bağımsız bir ülke için mücadele eden Çeçenler, Kadirov'un meşruiyetini hiç bir zaman kabul etmediler. Geçen yıl, yine Moskova'nın baskısı altında benimsenen Çeçenistan anayasası, benzer bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya. Çeçenistan'ın sınır bölgelerindeki sıcak mücadele devam ediyor.
Dünya kamuoyunun ve İslâm dünyasının unuttuğu Çeçenler çaresizlik içindeler. Hükümetin formüle etmeye çalıştığı “Avrasya politikası”, Rusya ile yakınlaşmayı öngörürken, Çeçenistan konusunda hâlâ somut bir politika geliştirebilmiş değil. Sorunlar kendi başına çözülmüyor; çözümsüzlük, ümitsizlik üretiyor.

Yanar-Döner Politika!
Amerikan yönetiminin Irak'ta izlediği politikalar, evlere şenlik. 180 derece dönüşler, Irak politikasının aleni bir parçası haline geldi. Amerika önce Birleşmiş Milletleri pasif ve iktidarsız olmakla suçlayıp devre dışı bıraktı. Şimdi BM'yi Irak'a geri getirebilmek için neredeyse BM üyelerine yalvarıyor. BM temsilcisi Lahdar Brahimi'nin planı, Amerika‘nın son diplomatik umudu.
“Yanar-döner” Amerikan politikası burada bitmiyor. Amerika önce Irak ordusunu fesh etti. Daha sonra işine son verdiği bütün Irak'lı askerleri geri işe aldı. Önce Baas partisi mensubu Iraklılara hiç bir idari görev verilmeyeceği açıklandı; sonra aynı kişiler göreve alındı. Amerikan yönetimi daha geçen aya kadar Irak'ın bağımsız yönetiminin 30 Haziran günü Iraklılara verileceğini söylüyordu. Şimdi ise bu devir-teslim işinin “sembolik” olduğu söyleniyor. Zira geçici Irak hükümeti, ne kanun çıkartma ne de Irak'taki yabancı askerler konusunda söz söyleme yetkisine sahip. Yanar-dönerliğin bu kadarına da pes doğrusu!

İsrail'in Nüfus Derdi
İsrail, “yahudi” kimliğini muhafaza etmek için büyük mücadele veriyor. Nüfus itibariyle İsrail devleti sınırları içinde yahudi çoğunluğunu muhafaza etmek, bir hayat-memat meselesi olarak görülüyor. Bunun için İsrail, her yıl milyarlarca dolar para harcayarak, dünya yahudilerini İsrail'e göçe teşvik ediyor. Hayatları boyunca Filistin topraklarına ayak basmamış yahudiler, dinî-etnik kimliklerinden dolayı ayrıcalıklı bir şekilde İsrail vatandaşı yapılıyor.
Fakat 1990'lı yılların başındaki büyük göç dalgası, bugün tersine dönmüş durumda. Özellikle Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra İsrail'e göç eden pek çok Rus yahudisi, Rusya'ya geri dönüyor. Ekonomi, siyasi gerginlik, uyumsuzluk, tersinden göç hareketinin sebepleri arasında.
Öte yandan, hem İsrail sınırları içindeki hem de işgal altındaki topraklardaki Filistin nüfusu, yahudi nüfusuna oranla üç katı hızla büyüyor. İsrail'in bugünkü nüfusu 5.2 milyon civarında. Filistinliler toplam nüfusu 4.6 milyon. Demografik veriler ve tahminler, Filistinli nüfusunun önümüzdeki 10-15 yıl içinde Yahudi nüfusunu geride bırakacağını gösteriyor. Ve bu, İsrailli yetkilileri alarma geçirmiş durumda. Bu durum, çok kültürlü ve demokratik bir ülke olduğunu iddia eden İsrail'in siyasi kimliğinin ne kadar demokratik olduğunu gösterecek.

Kısa Kısa Dünya Turu
Irak'taki hapishane skandalı, gittikçe çirkinleşiyor. Ayrıntılar ürperti verici. Kızıl Haç örgütünün raporuna göre, Irak'taki İngiliz askerleri, Iraklı sivilleri keyfi bir şekilde öldürmüşler. Sokakta yürüyen, kahvesini içen sıradan insanlar, hiç bir tehdit unsuru olmadan hunharca öldürülüyor. İngiltere Başbakanı Blair, bunun için de özür diledi. Ama bu, vahşetin derecesini azaltmıyor. Rapor edilen hadiseler bu kadar kötü ise, tesbit edilemeyen ihlalleri, öldürme ve işkenceleri siz düşünün.
***
Başbakan Tayyip Erdoğan bir ilke daha imza attı ve Yunanistan'a gitti. Oradaki azınlık Türkleri ziyaret eden Erdoğan, büyük bir coşkuyla karşılandı. Yunanistan hükümeti de ziyarete büyük önem vermiş görünüyor. Bunda şaşılacak bir sey yok. Türkiye, oradaki azınlıkları Özal döneminden beri unutmuş durumda. “Memleketin bu kadar sorunu varken, bir de onlarla mı uğraşalım?” tarzında bir hava hakim. Fakat Türkiye kendi bölgesinde etkin bir devlet olacaksa, bu sorunlarla uğraşmak ve dünyanın çeşitli ülkelerindeki Türk azınlıklara sahip çıkmak zorunda. Çünkü taşın altına elinizi koymadan söz sahibi olamazsınız.
***
İran, geçitiğimiz ay bir aydını ölüme mahkum ederken, bazı filmlere de sansür getirdi. Aydının suçu, daha fazla özgürlük istemek. “Kertenkele” adlı filim ise, mollalarla alay ediyor diye yasaklandı. Kendilerini koruma güdüsüyle hareket eden devletler, bu tür yasaklarla aslında ne kadar güçsüz ve temelsiz olduklarını gösteriyorlar. Eğer bir ülke, bir yazıyla, bir filimle, bir şiirle dengesini yitiriyor, temelleri sarsılır hale geliyorsa, o devletin kendisinde sorun var demektir. Bu hüküm, size bir başka ülkeyi de hatırlatıyor mu?
***
Avrupa Birliği büyümeye devam ediyor. Geçtiğimiz ay 10 ülke daha AB'ye katıldı. AB üyesi ülkelerin nüfusu böylece 450 milyona ulaştı. Yüzyıllık kanlı geçmişlerini geride bırakan Avrupa ülkeleri ve eski Sovyetler Birliği cumhuriyetleri, büyük bir entegrasyon sürecinin içine girdiler. Türkiye'nin göz diktiği AB'nin bir başarı olduğunu söylemek henüz mümkün değil. Amerikan ve Uzakdoğu Asya ekonomileriyle kıyaslandığında, ortada somut ve göz kamaştırıcı bir şey yok. Hülasa AB, neticesini herkesin merakla beklediği bir tecrübe.

Tur@b
26.01.2009, 22:18
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Bir Kriz “Hikayesi”
Türkiye, kriz üretme konusunda dünyanın en verimli ülkesi. Nasıl oluyor da oluyor ve akla hayale gelmeyecek seylerden kriz çıkıyor? Daha doğrusu çıkartıyoruz... Bir garip yetenek doğrusu. AB, Kıbrıs, YÖK gibi “büyük krizleri” şimdilik bir kenara bırakalım. Çok satan bir gazeteye “İstiklal Marşı Krizi” diye yansıyan haber, evlere şenlik bir kriz hikayesi.
Habere göre bir tören sırasında İstiklal Marşı okunurken “üç türbanlı kız” (ifadenin etkisine bakın!), başlarını öne eğip konuşmaya ve gülüşmeye başlamışlar. Bunun üzerine büyük bir yetkili ‘Yahu sizler İstiklal Marşı'nda, saygı duruşunda nasıl durulacağını bilmiyor musunuz? Ne sırıtıyorsunuz be! Aynaya bakın, kendi kıyafetinize sırıtın. Terbiyesizler!' diye bağırmış. Böylece bu yetkilimiz kızları bir güzel terbiye etmiş! (Genç kızlara “terbiyesiz” diye bağırarak edep öğretmenin anormalliği de işin cabası!) Büyük yetkilinin kükremesini duyan küçük yetkililer, hemen alkışlamışlar. Böylece kriz o anda çözülmüş. Mutlu son!
Şimdi bizim İstiklal Marşı krizimiz bundan ibaret. Bu paranoyak ruh haliyle etrafımıza baksak, herhalde memleketin her gün onlarca defa yıkılıp, yok olduğu sonucuna varacağız. Bir an için insaf edip düşünelim: Hangi birimiz öğrenciyken resmi törenlerde gülüşmedik? Gülen kızlar, başörtülü olduğu için mi bu olay bir kriz haline geldi? Bundan sonra her resmi törene özel gözetleme birimleri mi tayin edeceğiz? Her gülüşte bir kriz mi yaşayacağız?
Kriz diye diye krizantem çiçeğine döndük. Milleti biraz rahat bırakın. Kendiniz de rahat olun. Bu memleketin battığı falan yok!

Misyonerler Kapımızda
Kriz yok dediysek hemen gevşemeyelim! Bazı hıristiyan gruplarının yürüttüğü misyonerlik faaliyetleri sorun olmaya devam ediyor.
Amerikalı misyonerler Irak'ın işgalinden bir kaç hafta sonra Irak'a akın ettiler. Ellerinde Arapça İnciller, kitaplar ve tabi insani yardım adı altında her tür erzak, mühimmat ve para ile Irak sokaklarında dolaşmaya başladılar. Irak halkının tepkisini alan bu misyonerlerin bir kısmı, çeşitli saldırılar sonucunda öldürüldü. Üstelik Amerikalı ve ya Fransız misyonerlerden rahatsız olanlar, müslümanlardan çok Irak'lı hıristiyanlar.
Şimdi benzer bir süreç Türkiye'de yaşanıyor. Pop kültürden sekülerizme, alevilikten çağdaşlığa kadar hemen her kanalı kullanan misyonerler, Türkiye'de hıristiyanlığı, daha doğrusu Protestanlığı yaymak için hummalı bir şekilde çalışıyorlar. Misyonerlerin Doğu Anadolu ve İstanbul'da bazı kişileri hıristiyan yaptıklarına dair haberler veriliyor. Misyoner faaliyetlerini yürütmek için onlarca dernek, yayınevi, kitabevi, websayfası faaliyet gösteriyor.
Bu faaliyetleri, din özgürlüğü adı altında görmezlikten gelmek mümkün değil. Çünkü misyonerler tarih boyunca gittikleri her yerde sosyal ve siyasi gerginliğe yol açtılar. Özellikle 19'uncu yüzyılda misyonerlik, Avrupa sömürgeciliğinin keşif kolu idi.
Bugün Türkiye'deki durum çok farklı değil. Mesele, dinle zaten ilişkisi kalmamış bir kaç kişinin hıristiyan olması değil. Ortada daha derinlere giden gizli ilişkiler, ittifaklar, hesaplar var. Bu yüzden misyoner faaliyetlerinden Türkiye'deki hıristiyan cemaati de rahatsız. Misyonerlerin tarihten ders alma zamanı gelmedi mi sizce?

Ucuzlamıyor Yaw!
Petrol fiyatlarındaki artış, Amerikan hükümetini harekete geçirdi. Amerika'da bir galon (yaklaşık 4 litre) benzinin ortalama fiyatı 2 doların üzerinde seyrediyor. Benzin, yıllardır bu kadar yükselmemişti.
Bunun Amerikan ekonomisi üzerinde olumsuz bir etkisi var. Amerikan ekonomisi, dünya ekonomisinin önemli bir parçası olduğu için, petroldeki fiyat artışı, diğer ekonomiler üzerinde de olumsuz bir etkiye sahip. Bu yüzden Amerikan yönetimi daha fazla üretim yapması için OPEC üyesi ülkeler üzerinde baskı yapıyor. Fakat bu yükselişe rağmen Amerika'daki benzin fiyatları dünya standartlarının hâlâ çok altında.
Dünya petrol yataklarının dibinde bulunan Türkiye, petrolü Amerika'nın neredeyse üç katına alıyor ve tüketiciye sunuyor. Sözlüğünde ‘israf' kelimesi olmayan Amerikan toplumu ise, alıştığı yaşam tarzından vazgeçmemek için dünyanın petrol kaynaklarını kurutmakta bir beis görmüyor.

Abartının Böylesi
Amerikan başkanı Bush, terörle mücadeleyi İkinci Dünya Savaşı'na benzetti. Bush'a göre çağdaş Amerikan emperyalizminin bir kılıfı haline gelen terörle mücadele, İkinci Dünya Savaşı'yla aynı misyona sahip. İkinci Dünya Savaşı'nın Amerikan toplumunun kollektif hafızasında önemli bir yeri var. Bu savaşın malülü olan binlerce asker hâlâ hayatta. Üstelik insanlık tarihinin en kanlı savaşı olan bu savaşı Amerika'nın bitirdiğini de her Amerikan vatandaşı yalan-yanlış da olsa biliyor.
Şimdi bu benzetme de nereden çıktı demeyin. Bu, Bush yönetiminin Irak konusunda ne kadar büyük bir çıkmaza girdiğini bir kez daha teyit ediyor. Afganistan, Irak, terörle mücadele, harcanan milyarlarca dolar para, Amerika'nın yerle bir olan itibarı, yükselen petrol fiyatları,… Seçimlere 5 ay kala bütün bu sorunları izah edecek sihirli formüllere ihtiyaç var. İkinci Dünya Savaşı benzetmesinin bundan öte bir işlevi ve anlamı yok.

Irak'a Rejim İhraç Etmek
Irak geçici hükumeti geçen ay göreve geldi. Amerika'nın tek tek seçtiği ve atadığı hükümet, Ocak ayına kadar görev yapacak.
Hükümetin atanması sırasında Irak'ta ne tür bir rejim kurulacağı/kurulması gerektiği konusunda da ilginç bir tartışma yaşandı. Bizim malum medya “Irak'ta laik rejim istiyoruz” demekten kaçınan hükümeti alabildiğine eleştirdi. Böylece AKP hükümeti laiklik sınavından bir kez daha sınıfta kalmış oldu!
Şimdi bir an için düşünelim: Bir yabancı ülke, mesela İran, bizim için “Türkiye'de İmamî Şiiliği üzerine kurulu bir devlet isteriz” dese, bizim tepkimiz ne olur? Ya da Çin “Komünizm en iyi rejimdir, Türklere de zaten bu yakışır” dese ne yaparız?
Bizim ya da medyanın Irak'ta şöyle veya böyle bir rejim istemesinin laftan öte bir anlamı yok. Buna en nihayetinde Irak halkı karar verecek. Daha doğrusu onların karar vermesi gerekir. Biz başkalarının rejimleriyle uğraşana kadar kendi bahçemize bir çeki-düzen versek daha iyi olmaz mı?

İsrail ve Emperyalist Demokrasi
İsrail'in işgali altındaki Filistin topraklarında yaşanan dramın boyutlarını zaman zaman gazete manşetlerinden okuyoruz. Fakat oradaki dram, gündelik bir rutin haline gelmiş durumda. İsrail, helikopter roketleriyle sokaktaki vatandaşları öldürmediği, mültecilerin evlerini buldozerlerle yıkmadığı zaman da Filistin dramı yaşanmaya devam ediyor.
Son olarak Uluslararası İş Örgütü'nün yaptığı bir araştırmaya göre, Filistin halkının üçte biri işsiz, üçte ikisi de fakirlik sınırının altında yaşıyor. Yani bizdeki tabiriyle Filistin halkının önemli bir kısmının yiyecek ekmeği yok. İşgal altında yaşamanın acısı, çok farklı şekillerde tezahür ediyor. Örneğin aile içi kavga ve kadına yönelik şiddetin arkasında yatan ana sebebin, işgal ve işsizlik olduğu bildiriliyor. Bireysel düzeyde yaşanan travma, Filistin toplumunu büyük bir umutsuzluk girdabına itmiş durumda.
Bütün bunlar, güya Ortadoğu'nun en demokratik ülkesi olan İsrail'in işgalci politikalarından kaynaklanıyor. Başka bir milletin en temel insan haklarına saygı göstermeyen bir ülkede seçimlerin düzenli olarak yapılması orada demokrasinin işlediği anlamına gelmiyor. Fakat Amerikan ve İsrail tarzı demokrasi tam da bu tanıma uyuyor: Kendi içinde demokratik, dışarıya karşı emperyalist!

Papa Bush'u Azarladı
Katolik dünyasının lideri Papa John Paul, Amerikan Başkanı Bush'u Irak savaşından dolayı azarladı.
Vatikan, Irak savaşına baştan beri karşıydı. Papa, Katolik Kilisesinin bu görüşünü, Bush'un İtalya ziyareti sırasında tekrarladı. Doksanına merdiven dayamış Papa, kibar bir dille “Irak'taki durumun bir an önce normalleştirilmesi ve Birleşmiş Milletler'in aktif rol oynaması” gerektiğini söyledi. Papa'nin bu hafif yollu tazirinden sonra onbinlerce İtalyan, Roma sokaklarında Amerika ve Bush karşıtı gösteriler yaptı.
Fakat bütün bunların Bush üzerinde bir etki yaptığını söylemek zor. Bunun Bush'un Protestan oluşuyla bir ilgisi var mı, bunu kestirmek zor.
Bush'un iyi bir Protestan olduğunu biliyoruz. Üstelik son yıllarda Katolik dünyası ile Protestan gruplar arasındaki gerilim daha da arttı. Evangelist Protestanlar ile Siyonizm arasında kurulan hain ittifak, İslâm'a karşı olduğu kadar Katolik dünyasına da karşı.
İsrail, onun işgalci politikalarını kabul etmemekte direnen Vatikan'dan böylece bir tür öç almış oluyor. Bu yüzden Bush'un Papa önünde diz çökmesi, bir de üstelik Papa'dan azar işitmesi, fiilî durumu değiştirmiyor.

Kısa Kısa Dünya Turu
Bu insanoğlundan korkulur! Çin gazetelerinin verdiği habere göre dünyanın ek yüksek dağı olan Everest dağının tepesinde, 6500 ton çöp birikmiş. 6500 metre yüksekliğindeki dağa tırmanan dağcıların bıraktığı çöp yığınları, dağın eko-sistemini bozmaya başlamış. Bunun üzerine bir grup dağcı bir araya gelip, bu çöpü temizlemeye karar vermiş. Bu, tabi ki sevindirici. Fakat dünyanın en yüksek dağını dahi bir çöplük haline getirmek, insana has bir yetenek olsa gerek!
***
Soğuk savaş döneminin ünlü Amerikan başkanı Ronald Reagan, geçtiğimiz ay öldü. Bir döneme damgasını vuran Reagan, uzun bir süredir tedavi görmekteydi. Reagan, komünizmin çöküşünde en büyük rol oynamış dünya lideri olarak anılıyor. Reagan'ın Amerika'daki popülerliği hâlâ devam ediyor. Bundan istifade etmek isteyen demokrat ve cumhuriyetçi politikacılar, Reagan'ın mirasına sahip çıkmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Politikanın çirkin yüzüne bakınca, insanın “bırakın adamcağızı da mezarında rahat yatsın” diyesi geliyor.
***
Irak'ın Ebu Gureyb hapishanesinde yaşananlar, işkence konusunu tekrar gündeme getirdi. Amerikan yönetimi “biz işkence yapmıyoruz; bu kanunlarımıza aykırı” diyor ve Ebu Gureyb'deki uygulamaları bir kaç kişinin “disiplinsizliği” olarak göstermek istiyor. Oysa Amerikan Savunma Bakanlığı için hazırlanan bir rapor, “olağanüstü şartlar altında ve Amerikan halkını savunmak için” işkenceye bir yöntem olarak başvurulabileceğini söylüyor. Şapka bir kez daha düştü, kel bir kez daha göründü!

Tur@b
27.01.2009, 16:50
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Mostar Köprüsüne Selam
Osmanlı-İslâm kültürünün Balkanlardaki simgelerinden biri olan Mostar Köprüsü, 23 Temmuz günü yapılan bir törenle yeniden fizikî hayatına döndü.
Fizikî hayatına diyorum, çünkü Mostar Köprüsü, 1993 yılında Hırvat ordusunun attığı bir bombayla yıkıldığı günden beri, Balkan müslümanlarının ve Türkiye'nin kalbinde yaşıyordu. Küçük fakat nazenin yapısıyla, inşa edildiği 1566 yılından beri nesillere hizmet veren köprü, Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle, Mimar Sinan'ın talebelerinden Mimar Hayreddin tarafından yapılmış.
Mostar, basit bir tarihi köprü olmanın ötesinde bir anlama sahip. O, nesiller boyu biriken müslüman hafızasını ve duyarlılığını temsil ediyor. Mostar köprüsünün yanı başındaki camide kılınan namazlar, üzerinden geçenlerin hayır-hasenat duaları, abdestli ayakların bıraktığı izler, köprünün üzerinde anlatılan hikayeler, bir medeniyete ait olmanın bilincini ve zarafetini temsil ediyor.
Mostar Köprüsü yıkıldığında, bir an bu mirasın ve duyarlılığın yıkıldığını ruhumuzun derinliklerinde hissetmiştik. Tıpkı Sırp roketleriyle yıkılan minareler gibi, Mostar Köprüsü de bize nasıl bir vahşet ile karşı karşıya olduğumuzu açık-seçik ortaya koymuştu.
Bosna savaşı, tıpkı Filistin ve Çeçenistan gibi, İslâm milletinin 20. yüzyılda boynunu büken yaralarından biri. İkiyüz elli bin masum canın katledilmesine engel olamamanın ağır yükü hâlâ sırtımızda, belki de ruhumuzda duruyor. Mostar'ın yıkılışı, bizim ve insanlığın ruhunun yerle bir oluşunun sembolüydü. On yıl önce Bosna cephesindeki savaşı kaybettiğimiz için, bugün Ebu Gureyb hapishanesindeki işkence resimleri karşısında yüzümüz kızarıyor.
Mostar Köprüsü'nün on bir yıl sonra o aslî vazifesine geri dönmesi, sadece Bosna halkı için değil, bütün İslâm alemi ve belki de insanlık için ümit ve heyecan verici bir hadise. Açılış günü merasimlerinde hem Mehter'in hem de Sema grubunun hazır olması, belki de geleneğimizin içinden geleceğe gönderilmiş bir mesaj. Mehter'in celâlet ve azametini, Hz. Mevlâna'nın zerafet ve letafetiyle birleştirmek, ancak müslüman duyarlılığının yapabileceği bir şeydir.
Mostar Köprüsü bu görevini yüzyıllardır hiç aksatmadan yerine getirdi. Bu hizmete kaldığı yerden devam etmesi ne büyük şeref, ne büyük heyecan!..

Başörtüsünde Son Nokta mı?
Olayı biliyorsunuz: İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi Leyla Şahin, derslere başörtüsüyle girdiği için 1998'de okuldan atılmıştı. Şahin, eğitim hakkını yeniden kazanmak için, 1999 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başvurarak bir dava açtı. AİHM, davayı uzun bir süre görüştükten sonra, Şahin aleyhinde karar verdi. AİHM'e göre Türkiye'deki üniversitelerde uygulanan başörtü yasağı ve bundan doğan hak ihlalleri ve disiplin cezaları, insan haklarına aykırı bir durum teşkil etmiyor.
Türkiye'deki yasakçı çevreler bu karardan son derece memnun. “Bakın, Avrupa da bizim gibi düşünüyor” diyorlar. Bizimkiler ne kadar sevinirse sevinsin, AİHM'in verdiği kararın hukukî ve ahlâkî yanlışlığı ortada.
Fakat asıl sorun şurada: Hukukun birinci gayesi, bireyin özerklik haklarını devlet gibi tüzel kişiliklere karşı korumaktır. AİHM'in verdiği karar, bir bayan öğrencinin eğitim haklarının elinden alınmasını ve dinî inanç özgürlüğünün kısıtlanmasını onaylıyor. Bu yüzden bu karar ne hukuka ne de ahlâka uygun. Yine bu yüzden AİHM kararı, Türkiye'nin başörtüsü sorununa son noktayı koymuş değil.

Sudan'daki Trajedi
Sudan'ın Darfur bölgesinde bir insanlık dramı yaşanıyor. Sudan hükümetinin desteklediği Arap asıllı “Cancavid” gerillaları, Darfur'da yaşayan Afrika asıllı müslümanlara karşı sistematik olarak şiddet uyguluyor. Şu ana kadar on binden fazla masum insan hayatını yitirdi. Bir milyondan fazla insan ev ve yurdundan çıkartılmış durumda. Acilen müdahale edilmezse, onbinlerce insanın açlık ve salgın hastalıklar yüzünden ölmesinden korkuluyor.
Amerikan Dışişleri Bakanı Powell ve BM Genel Sekreteri Annan'ın ziyaretlerinden ve acil eylem çağrılarından sonra, Sudan hükümeti durumu iyileştirme yolunda somut adımlar atacağı vaadinde bulundu.
Bütün bu gelişmeler olurken, İslâm dünyasından hâlâ ortak bir ses yükselmiyor. İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ), Arap Birliği gibi kuruluşlar, resmi olarak açıklama bile yapmış değiller. Bu tür açıklamaların zaten bir yaptırım gücü olmadığından, kimse buna dikkat de etmiyor.
Sudan'daki dramın önüne geçmenin tek yolu, bu ülke hükümetine yaptırım uygulamaktan geçiyor. Bu konuda İslâm ülkelerinin insiyatif kullanması ve biraz kararlılık göstermesi gerekirdi. Bunun için hâlâ vakit var. İKÖ Genel Sekreterliğini alan Türkiye'nin önünde hem çetin bir vazife, hem de altın bir fırsat duruyor.

Amerikan Seçimleri
Kasım'da yapılacak Amerikan seçimleri için hazırlıklar sürüyor. Geçtiğimiz ayın en önemli gelişmesi, Demokrat Parti adayı John Kerry'nin kendine başkan yardımcısı adayı olarak John Edwards'ı seçmesiydi. Hukuk kökenli Edwards, Demokrat Parti başkan adaylarının seçimi sırasında başarılı bir kampanya yürütmüş ve dikkatleri üzerine çekmişti.
Demokrat Parti taraftarları, Kerry'nin bu seçiminden memnun. Edwards'ın Amerika'nın güney seçmenlerinin oylarını almada önemli bir rol oynayacağına kesin gözüyle bakılıyor.
Bunu önemi şu: Kasım'da yapılacak Amerikan seçimlerini sadece Amerikalılar değil, bütün dünya kamuoyu yakından izliyor. Çünkü hemen herkes, Bush ekibinin yeniden seçilmesine bir kabus olarak bakıyor. Pek çok dünya lideri Beyaz Saray'da Bush yerine Kerry-Edwards ikilisini görmeyi istediğini açıkça beyan ediyor.
“Dünyaya özgürlük ve güvenlik getirmek” misyonuyla hareket ettiğini ileri süren Bush ve ekibinin dünya kamuoyunda böyle bir konuma sahip olması ilginç. Bunun Amerikan seçimlerini etkileyip etkilemeyeceğini hep beraber göreceğiz.
Bu arada, Beyaz Saray bir terör saldırısı ihtimaline karşı Kasım seçimlerini ertelemeyi düşündüğünü açıkladı. Bay Bush'un ürettiği bu panik ve paranoya hali, onun tekrar seçilmemesi için yeterli bir sebep olsa gerek!

Utanç Duvarı
İsrail cephesinde yeni bir şey yok! Uluslararası Adalet Divanı'nın aleyhteki kararına rağmen İsrail, artık utancın, daha doğrusu utançsızlığın sembolü haline gelen duvarı yükseltmeye devam ediyor.
660 km. uzunluğundaki duvarın amacı güya İsrail'in güvenliğini sağlamak ve intihar saldırılarını önlemek. Oysa duvar, Filistin topraklarına geçerek, İsrail'in toprak çalma politikalarına destek veriyor. Dahası on binlerce Filistinli, gündelik eziyet ve sefaletlerine ilaveten, bir de şimdi bu duvarla karşı karşıyalar.
Duvarın geçici olmadığı da ortada. Radikal siyonistlerin ‘Büyük İsrail” rüyası, Akdeniz'den Ürdün sınırlarına kadar uzanan bir İsrail devletinin varlığını öngörüyor. Duvar belki de bu alanda atılmış adımlardan biri.
Sebebi ne olursa olsun, duvar uluslararası anlaşmalara aykırı. Bu yüzden Adalet Divanı, duvarın durdurulması ve yıkılması yönünde bir karar verdi. Fakat İsrail kimseyi takmamaya devam ediyor. Bu, İsrail'in ihlal ettiği onlarca uluslararası karardan sadece bir tanesi. Irak'ı BM'nin kararlarına uymadığı gerekçesiyle işgal edenler ve onları destekleyenler, İsrail'in ihlalleri söz konusu olunca ibret verici bir sessizliğe bürünüyorlar.

Blair'i Terleten Günler
İngiltere Başbakanı Tony Blair, siyasi kariyerinin en zorlu günlerini yaşıyor. Önümüzdeki seçimlerde Blair'in, dolayısıyla İngiliz solunun iktidardan uzaklaşması büyük bir sürpriz olmayacak. Bunun başlıca sebebi ne iç siyaset ne de İngiliz ekonomisi. Ana neden, Blair'in Irak konusunda güttüğü “Bush'cu” politikalar.
Blair, İngiliz ve Avrupa kamuoyunun kanaatlerini hiçe sayarak büyük bir siyasi risk almıştı. Şimdi bunun faturasını ödüyor. Amerika'dan sonra İngiliz Parlamentosu da Irak savaşıyla ilgili bir soruşturma başlattı. Çıkan sonuç sürpriz değil: İngiltere Irak'ın işgaline, uydurma gerekçelerle katıldı. Diplomatik nezaket gereği açıkça ifade edilmese de, bu süreçte Beyaz Saray'ın yaptığı baskının önemli bir rol oynadığı da biliniyor.
Kıssadan hisse şu: Yalan ve zulüm üzerine iş yapanlar (ülke işgal edenler!) bunun hesabını er-geç vermek zorunda.

Zalimler Yargılanıyor
Bu yüzyılın iki büyük yargılaması eş zamanlı olarak devam ediyor. Birisi, Yugoslavya eski devlet başkanı ve Bosna katliamının sorumlularından Miloseviç'in, diğeri devrik lider Saddam Hüseyin'in mahkemesi.
Miloseviç'in davası yaklaşık 2 yıldır sürüyor. Suç: İnsanlığa karşı suç islemek; yani masum insanları bilerek ve sistematik bir şekilde öldürmek.
Saddam Hüseyin'in davası daha ilk aşamasında. Yeni Irak yönetimi, Saddam'ı nasıl ve hangi suçlardan mahkeme edeceğini tartışıyor. Saddam ilk duruşmada kendini suçlayan mahkemeyi tanımadığını ve kendisinin hâlâ Irak'ın meşru başkanı olduğunu iddia etti. Kuveyt'in işgali Iraklılar açısından büyük bir “suç” teşkil etmediği için, savcılar, Halepçe katliamı, yargısız infaz, işkence ve şii liderlerinin öldürülmesi gibi konular üzerine yoğunlaşıyor.
Her iki davanın da sonuçlarını tahmin etmek zor değil. Fakat her iki davada da sorun aynı: Miloseviç ve Saddam buz dağının sadece görünen kısmından ibaret. Bu iki suçlunun işlediği suçlar, tek elden ve bir kişinin keyfiyle yapılacak türden değil. Umarız buz dağının gerçek boyutlarını ortaya çıkarmak için de çaba sarfedilir.

Kısa Kısa Dünya Turu
“Olur böyle vakalar, Türk polisi yakalar!” Nice uydurma ‘atasözleri'nden biri olan bu laf, Türk polisinin kamuoyundaki imajı konusunda önemli ipuçları veriyor. Fakat Türk polisi imajını ve kendini yenilemek için atakta. Emniyet Genel Müdürlüğü geçen ay bir talimat yayınlayarak, polis memurlarının sigarayı azaltmasını istedi. Talimat, polisler arasında görülen stres bağlantılı hastalıkları asgariye indirmeyi amaçlıyor. Umarız bu sağlıklı tavsiye, hem polislerimizin sağlığını hem de imajını iyileştirmeye yardımcı olur!
***
Marlon Brando, geçtiğimiz ay öldü. Klasik haline gelen pek çok filmde oynayan ve iki Oscar alan Brando'nun hayatı iniş çıkışlarla doluydu. Hollywood'un, Amerikan Kızılderililerini vahşi savaşçılar olarak göstermesini protesto eden Brando, ikinci Oscar ödülünü almadı. 1996 yılında bir mülakatta “Hollywood'u yahudiler kontrol ediyor” diyerek pek çok tartışmaya da yol açmıştı. Brando, bir sanatçının her tür gösterişin ötesinde adalete ve eşitliğe nasıl hizmet edebileceğini gösteren nadir örneklerden biri. Memleketteki “artist”lerimize duyurulur!
***
Libya, geçen ay yapılan dünya satranç şampiyonasına ev sahipliği yaptı. Bu yılki şampiyon, Özbekistanlı Rüstem Kasımdzhanov. Turnuva sırasında Kaddafi de fırsattan istifade bir kaç gün satranç oynamış. Öte yandan pek çok satranç kuruluşu, bu yılki şampiyonayı Libya'da yapıldığı için protesto etmiş. Hakikaten sormak gerekiyor: Neden Libya? Sebebi basit: Bu yıl ev sahipliği yapmaya Libya'dan başka kimse aday olmamış da ondan!
***
Gazeteler Türkiye'nin sahil bölgelerindeki ölüm hadiselerinin yaz aylarında arttığını haber veriyor. Bunun sebebi ise, boğulma vakaları. Özellikle 13-20 yaşları arasındaki gençler, boğularak ölenlerin başında geliyor. Denize gitmenin birinci gayesi eğlenmek ve dinlenmek değil mi? Anlaşılan bu en basit insanî faaliyeti dahi hakkını vererek yapamıyoruz!

Tur@b
27.01.2009, 17:12
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Turizmin Değişen Anlamı
Bizde turizm, uzun bir süredir çıplak sahil turizmi olarak anlaşılageldi. Tek turizm biçimi güneşlenmek ve denize girmekmiş gibi, sahillerin dışındaki turizm alanları ihmal edildi ve ediliyor. Çıplaklık kültürünü çağdaşlık olarak benimseyen zihniyet, turizme de aynı gözle bakıyor.
Oysa turizmin, tarih, coğrafya, doğa ve kültür gibi başka yönleri de var. Sadece ekonomik açıdan bile düşündüğünüzde, turizmin bu ihmal edilen alanları Türkiye'de büyük bir potansiyele sahip. Bu aynı zamanda, “turist Batı'dan gelir” kabulünün de ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor.
Geçtiğimiz ay, Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB)'ın yaptığı bir açıklama, bu hususu teyid ediyor. Açıklamaya göre İran körfezindeki Arap-Müslüman ülkelerinden Türkiye'ye tatil için gelen Arap turistler, Avrupalı turistlere göre yaklaşık on kat daha fazla para harcıyor. Arap turistler sadece sahil turizmi yapmıyor. Bilakis kelimenin tam manasıyla “aile turizmi” yapıyor. Genellikle ev kiralıyor ve uzun süreli kalıyorlar. Çoğu Arap turist, turizmin yanı sıra ticaret de yapıyor. Yani Türkiye ekonomisine iki açıdan katkıda bulunuyor. Üstelik Türkiye'ye gelen müslüman turistler, Batılı turistlerin yol açtığı kültür yozlaşmasına ve kimlik uyuşmazlığına hiçbir zaman sebep olmuyorlar.
Turizme yatırım yapmayı, bar ve otel açmaktan ibaret görenlerin bu göstergelere dikkat etmesi herhalde ülkenin hayrına olacak.

Sabra ve Şatilla'yı Hatırlıyor muyuz?
Bundan 22 yıl önce, 16 Eylül 1982 günü, İsrail'in kontrolü altındaki Hıristiyan Falanjist militanları, Sabra ve Şatilla kamplarına girerek iki bine yakın Filistinliyi katlettiler. Sabra ve Şatilla katliamı, yakın tarihin ızdırap ve utanç verici hadiselerinden biri olarak hâlâ yürek sızlatmaya devam ediyor.
İsrail devletinin bizzat idare ettiği Sabra ve Şatilla katliamı hakkındaki bazı gerçekleri hatırlayalım. İsrail, 6 Haziran 1982 günü güney Lübnan'ı işgal eder. İşgalin gerekçesi, 4 Haziran günü İsrail'in İngiltere elçisine yapılan suikast girişiminin intikamını almaktır. İsrail'in bu kadar uydurma bir gerekçeyle bir ülkeyi işgal etmesine kimse ses çıkartmaz.
O yıllarda, Filistin'in bağımsızlığı için mücadele veren Filistin Kurtuluş Örgütü'nün (FKÖ) üssü, Lübnan'dadır. İsrail'in askeri operasyonları ve siyasi baskıları neticesinde FKÖ, 1 Eylül günü Lübnan'ın başkenti Beyrut'u terk etmek zorunda kalır. Güney Lübnan'da hâlâ “Filistinli teröristler”in barındığını iddia eden Ariel Şaron kumandasındaki İsrail ordusu, mülteci kamplarına yönelik yeni bir operasyon başlatır. Sabra ve Şatilla kampları, İsrail topları tarafından 15 Eylül günü boyunca ve gece yarısına kadar bombalanır. Kampın giriş ve çıkışlarını kontrol eden İsrail ordusu ne kamptakilerin çıkmasına, ne de insanî yardım gitmesine izin verir.
Ertesi gün, yani 16 Eylül günü, İsrail'in Filistinli mültecilere karşı silahlandırdığı Hıristiyan Falanjist askerleri, Ariel Şaron'un verdiği işaretle, Sabra ve Şatilla kampına girer. 40 saat boyunca kadınlara tecavüz edilir, beşikteki çocuktan, gözleri görmeyen yaşlılara kadar yaklaşık 2000 Filistinli mülteci hunharca katledilir.
Ertesi gün kampa gelen yetkililer ve gazeteciler gördüklerine inanamazlar. Bulaşık yıkarken kurşunlanan kadınlar, seccadesinin başında hayatını yitiren yaşlılar, sokakta misket oynarken öldürülen çocuklar... Dünya kamuoyuna yansıyan vahşet büyük bir infiale yol açar. Ama somut hiçbir şey yapılmaz. İsrail devleti, olayla bir ilişkisinin olmadığını açıklar. Sahte bir araştırma yaptırarak, katliamın “Araplar arasında cereyan etmiş bir hadise” olduğuna karar verir.
Bu katliamın baş mimarı olan adam şu anda İsrail'in devlet başkanı. “Çağdaş” dünyaya bu ayıp yeter sanırım.

Çin Afrika'yı da Fethediyor!
Dünyanın en büyük gelişme hızına sahip ülkesi olan Çin, Afrika kıta ekonomisinde aslan payına sahip olma yolunda emin adımlarla ilerliyor. Çin, resmi olarak hâlâ Komünist Parti'nin idaresinde olmasına rağmen, aynı zamanda pazar ekonomisine yumuşak bir geçiş yapma sürecinde. Çinli liderlerin başarılı ekonomi politikaları, Çin'i Güneydoğu Asya'nın ve dünya ekonomisinin önemli aktörlerinden biri haline getirdi. Bir milyarın üzerindeki nüfusuyla Çin, bugün dünyanın hemen her ülkesine mal satıyor.
Çin girişimciliğinde son adım, son kıta, Afrika. Çin, kırk Afrika ülkesiyle ticaret anlaşması yapmış durumda. Çinli şirketler Nijerya'da demiryolu döşüyor, Cezayir'de Sheraton oteli yapıyor ve Tunus'da ülke çapında bir cep telefonu sistemi kuruyor. Çin'in Afrika'yla olan yıllık ticareti, 20 milyar dolara yakın. Çin'in yıllık petrol tüketiminin yüzde 25'i, Afrika'dan geliyor.
Çin'in bu başarısını, iki etkene bağlamak mümkün. Birincisi, Çin, Afrika'nın dünya ekonomisindeki yerini keşfeden ilk büyük ülke. Batılı ve Asyalı ülkeler, Afrika'ya hâlâ büyük krizlerin, açlığın, salgın hastalıkların kol gezdiği bir yer olarak bakıyor. Oysa bu sorunların yanında, Afrika ülkeleri hem üretiyor hem de tüketiyor. İkinci önemli unsur, Çin'in Amerika'nın siyasi baskılarına kulak asmadan, Küba'dan İran'a hemen herkesle ticaret yapması. Afrika ve Ortadoğu'daki ülkeler ise, korkularından birbirleriyle bile serbestçe alışveriş yapamıyorlar.

El-Cezire Yine Kapatıldı
Arap dünyasına yaptığı yayınlarla, dünya habercilik sektörünün önemli kuruluşlarından biri haline gelen el-Cezire'nin başı dertten kurtulmuyor. Amerikan yönetiminin baskıları neticesinde, el-Cezire'nin Irak'taki ofisi geçtiğimiz ay kapatıldı. Gerekçe, kışkırtıcı yayın yapmak.
El-Cezire'nin kapanması, Arap dünyasının Irak'ta yaşanan hadiseler hakkındaki önemli haber kaynaklarından birinin devre dışı bırakılması anlamına geliyor. Bilginin özgürce akışından, ifade özgürlüğünden, demokrasiden dem vuran Amerikan yönetimi, kendi çıkarlarına zarar verince bu değerleri rafa kaldırmakta bir beis görmüyor. Tıpkı Filistin'de olduğu gibi, “haberin kötüsü”nü sansürlemek istiyor. Yani her gün ölen Iraklıların, yıkılan evlerin, bombalanan sokakların, top ateşine tutulan kutsal mekânların, Arap ve müslüman izleyicinin bilgisine sunulması istenmiyor.
Oysa, eğer Irak demokratik ve özgür bir ülke olacaksa, bunun birinci şartı basın özgürlüğüdür. Fakat asıl önemlisi, adil ve huzurlu bir toplum, ancak bütün hakikatler ortaya konulduğu zaman inşa edilebilir. Savaşın çirkin ve vahşi yüzünü saklayarak bir toplumu ne kadar kandırabilirsiniz?

Kapitalizmin ve İnsan Hayatının Değeri
Geçtiğimiz ay bir süpermarkette yaşanan trajedi, kâr etme duygusunun sınır tanımadığını bir kez daha gösteriyor. Paraguay'daki 3 katlı bir alışveriş merkezinde, öğle civarında bir yangın çıkıyor. Alev ve dumanlardan kurtulmak isteyen müşteriler alışveriş merkezinin çıkış kapılarına hücum ediyor. Fakat müşteriler aldıkları malların parasını ödemeden kaçmasınlar diye, merkezin sahibi olan kişi güvenlik görevlilerine emir veriyor ve bütün çıkış kapıları otomatik olarak kilitleniyor. Yangın kontrol altına alındığında, üç katlı merkezden tam 464 ceset çıkartılıyor. 500'e yakın kişi hâlâ hastanede yatıyor.
Bu hadiseyi izah eden tek bir kelime var: Cinayet. Fakat çağdaş kapitalizmin işlediği cinayetler, her zaman bu kadar trajik değil. Her gün milyonlarca insan, gönüllü köle olarak çalışıyor. Yüz binlerce insan iş kazalarında sakat kalıyor ya da ölüyor. Sağlıksız iş koşullarında çalışan on binler her yıl hasta oluyor. Tekrar üretimi mümkün olmayan doğal çevre her gün tahrip ediliyor. Ve liste uzayıp gidiyor. 21. yüzyılın ne kadar ‘medeni' olduğunu anlamak için, başka bir ölçeğe ihtiyaç yok.

Kahve Nereden Gelir?
Kahve, kültürümüzün önemli bir parçası. Türkiye'de kahvenin hiç içilmediği bir ev herhalde yoktur. Kahvenin hem bir içecek hem de bir kültür olarak Osmanlı'ya gelişi, 1550'li yıllara gidiyor. Suriyeli (ya da bir başka rivayete göre Iraklı) iki kardeşin bu tarihlerde İstanbul'da açtığı “kahve-hane”, türünün bizdeki ilk örneği.
Kahve, nisbeten az içilmesine rağmen bizde misafire verilen değeri gösterir. Dahası, Türk kahvesi dünya çapında bir üne sahip. Türk kahvesi hem Türkiye'de, hem de yurt dışında içilmeye devam ediyor.
Fakat bir zamanların, “kahve Yemen'den gelir lo” türküsünün yerini, bugün başka gerçekler almış durumda. Brezilya, dünyanın en büyük kahve üreticisi. Dünya kahve üretiminin yarıya yakını, güney Amerika ülkelerinde yapılıyor.
Geçtiğimiz ay, Brezilyalı bilim adamları kahvenin DNA kodunu çözdüklerini açıkladılar. Buna göre kahve 35 bin tane farklı genin bileşkesinden oluşuyor. Muazzam bir ahenk, muazzam bir düzen! Fakat bu bilgi, hayra mı alamet, emin olmak zor. Zira aynı Brezilyalı bilim adamları, bu keşiften sonra kahvenin genetik koduna ‘doğal yollardan' (nasıl olacaksa!) müdahale edebileceklerini söylüyorlar. Bir kahvemiz vardı, onu da yakında kaybedeceğiz herhalde!

Kısa Kısa Dünya Turu
Türkiye'deki yasakların bir listesi yapılsa, acaba ortaya neler çıkar? Geçtiğimiz ay düzenlenen “Langırt Turnuvası”, Türkiye'de kamuya açık yerlerde langırt oynamanın, kanunen yasak olduğunu ortaya çıkardı. 1968 yılında çıkartılan kanuna göre, aksi yönde hareket edenler hakkında cezai işlem yapılıyor. Yeni Ceza Kanunu'nun hazırlandığı şu günlerde, memleketteki yasaklar konusunda, hâlâ sağlıklı bir tartışma başlamış değil. Ama biz, yine de dikkatli olalım. Belki bir yerlerde, böyle bir şeyi talep etmeyi yasaklayan bir kanun da vardır!
***
9 Ağustos 1974 yılında, Amerikan başkanı Richard Nixon, başka hiçbir Amerikan başkanının yapmadığı bir şey yapmış ve başkanlık görevinden istifa etmişti. Ünlü Watergate skandalının yol açtığı hadiseler, Amerika'nın yakın tarihinde kirli bir sayfa olarak durmaya devam ediyor. Hırs, iktidar, para, yalan, hile, hemen her ülke siyasetinde görülen arızalar. Watergate skandalı, bunu hepimize hatırlatan bir hadise. Amerika'ya kıssadan hisse: Kimse masum değil.
***
Bundan 59 yıl önce 6 Ağustos 1945'te, Amerika, Hiroşima'ya insanlık tarihinin ilk ve son atom bombasını attı. Bombalamanın sonunda 140 bin masum insan hayatını kaybetti; milyonlar yaralandı ve sakat kaldı. Bombanın yol açtığı radyasyon etkisi bugün bile devam ediyor. Dünyaya demokrasi ve medeniyet dersi vermeye çalışan Amerika'ya, bir kıssadan hisse daha: Siz hiç kimseden daha masum değilsiniz.
***
İtalya'da İslâm karşıtı söylemler güçleniyor. İtalya ve Avrupa'daki göçmen müslüman nüfusundan rahatsız olduğunu açıkça ifade eden kişi ve grupların sayısı her gün artıyor. Son olarak, Orianna Fallaci adlı ünlü İtalyan gazetecisi, İslâm ve müslümanlara karşı kin dolu ikinci kitabını yayınladı. Kitap ilk gün yarım milyonun üzerinde sattı. Kitap, özetle “müslümanları aramızda görmek istemiyoruz” diyor. Fallaci gibi kişilerin, müslümanlara yönelttiği ithamların onda biri Yahudiler veya başka bir grup hakkında söylense, bu ifade özgürlüğü olarak tanımlanmaz ve herkes şiddetle karşı çıkardı. Anlaşılan Avrupa, zihnindeki “İslâm sorunu”nu kolay kolay çözemeyecek.

Tur@b
27.01.2009, 17:38
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Şiraze Dağılınca
Türkçe'de ‘şirazesi dağılmak' diye bir ifade var. Bu, her şeyin ölçüsünün kaybolduğu ve kaosun hakim olduğu durumları tasvir ediyor. ‘Şiraze', ciltli bir kitabın sırtını bir arada tutan şeridin adıdır. O şerit yani şiraze dağıldığında, artık kitap sayfalarını bir arada tutmak mümkün olmaz. Sayfalar dağılır, sırası karışır; aradığınızı bulamaz hale gelirsiniz. Düzenin yerini düzensizlik alır. Kısacası her şeyin şirazesi dağılır.
Türkiye'deki günlük yaşam, biraz yakından bakınca şirazesi dağılmış bir kitabı andırıyor. Ev inşaatından trafiğe, eğitimden medyaya kadar neredeyse hiçbir şeyin standardı yok. En basit bir iş için bile ‘bu iş şöyle yapılır' dediğiniz anda, bu ifadeye onlarca şerh düşmek, itiraz kaydı koymak mümkün. Nitekim günlük işlerimizi hallederken bu şerhlere her zaman muhatap oluyoruz. Bir şey soruyorsunuz ve on tane farklı cevap alıyorsunuz!
Çok iyimser bir bakış açısıyla buna, ‘kaos içinde düzen' diye bakabiliriz. Her şeyi matematiksel bir standarda bağlamak ne mümkün ne de insanî bir şey. Bunu hedefleyen Batılı toplumlar bugün can sıkıntısı hastalığına yakalanmış durumda. Her şeyi aşırı derecede formalize etmek, kuralcılığa dönüşebilir. Kuralcılık ise, kanun ve kuralların üstünlüğünden çok, yapmacık bir toplum yapısı üretir. Üstelik kuralcılık bir tarafta standart koyarken, öte tarafta hayatı monoton bir uğraş haline de getirebilir.
Fakat belli bir düzen ve ölçü olmadan da yaşanmaz. Türkiye bu spektrumun öbür ucunda duruyor. Yani batılı toplumlar aşırı kuralcılıktan muzdaripken, biz kuralsızlık ve ölçüsüzlük içinde el yordamıyla, bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz. Belli bir standardın olmadığı toplumlarda, kural ve kurumları rasyonel bir şekilde işletmek imkansız hale gelir. Neticede bundan herkes zarar görür. Aksi halde, evimin önünü temizliyorum diye çöpleri komşusunun kapısına koyan, sonra da mahallenin kirliliğinden şikayet eden kişiden farksız bir duruma düşeriz.
Gelin ifrattan da tefritten de uzak duralım ve orta yolu bulmaya çalışalım. Ne kuralcılık içinde boğulalım, ne de düzensizliği “olur böyle şeyler” diyerek meşrulaştıralım!

İntiharı Önleme Derneği
Türkiye'de bir ilke daha imza atıldı ve İntiharı Önleme Derneği kuruldu. Derneğin kuruluş amacı, son yıllarda Türkiye'de artış gösteren ve özellikle 15-35 yaş arasında görülen intihar vakalarının önüne geçmek ve intihar konusunda halkı eğitmek. Dernek, Dünya Sağlık Örgütü ve Uluslararası İntiharı Önleme Derneği ile işbirliği halinde faaliyet gösterecek.
Türkiye'de böyle bir derneğin kurulması, yaşadığımız yeni bir toplumsal sorunun ne boyutlara ulaştığını gösteriyor. Batılı toplumlarda intihar hadiseleri daha eskiye gittiği ve daha yaygın olduğu için, bu konuda çok geniş kapsamlı çalışmalar ve faaliyet gösteren kuruluşlar var. Türkiye gibi ülkelerde ise bu tür kurumlara pek rastlanmıyor.
Bunun böyle olması doğal. Zira bu tür kurumlar, sosyal ihtiyaçlara cevap olarak ortaya çıkar. Müslüman toplumlar geleneksel olarak intihardan büyük ölçüde uzak kalmışlar. Bunda dinin önemli bir rolü var. Çünkü müslümanlar, insanın kendi canını almasının Yaratıcı'ya karşı işlenmiş büyük bir suç olduğuna inanıyorlar.
Türkiye'de intihar hadiselerinin artış göstermesi, çarpık modernleşme serüvenimizle yakından ilgili. Toplumsal bir yara haline gelen intiharları önlemek için, sebepleri üzerinde de durmamız gerekiyor.

Madonna ve Yahudi Mistisizmi
Ünlü pop şarkıcısı Madonna, artık eski ‘madde kız' değil(miş). Son yıllarda manevi bir arayışın içine giren Madonna, Mevlâna şiirlerinden Yahudi mistisizmine kadar değişik kapıları çalmaya devam ediyor. Bu çerçevede Madonna geçtiğimiz ay, Kudüs'ü ziyaret etti. Burada ağlama duvarının başında yaklaşık bir saat boyunca dua etti ve Yahudi dinine ait bir seremoniye katıldı. Öte yandan Madonna'nın maneviyat arayışı Yahudilik'le sınırlı değil. Tasavvuf dahil başka yolları da araştırdığını biliyoruz.
İmdi, hidayet kapısı Madonna dahil herkese her zaman açıktır. Fakat Madonna gibi isimlerin manevi arayıştan anladığı şey ile bizim anladığımız şey arasında önemli farklar var. Öncelikle modern popüler kültürün en yozlaştırıcı formlarını üreten bir yaşam biçimiyle maneviyatı birleştirmek mümkün değil. Bu, müstehcen şarkı klipleriyle meşhur olan Madonna'nın boynunda haç taşımasından farksız bir durum.
Manevi arayış bir zihinsel konfordan öteye gitmiyorsa, orada aksayan bir şeyler var demektir. Modern kültürün ‘hepsi de lazım' türünden kolaycı yaklaşımı, şu ana kadar derde şifa olacak bir sentez üretemedi. Madonna'nın başarılı bir örnek olacağına dair elimizde hâlâ somut bir şey yok.

Globalleşmenin Nimetleri mi, Kapitalizmin Zaferi mi?
Teknolojik rekabet, her gün yeni ekonomik dengeler üretiyor. Verilen haberlere göre, Amerika hi-tech işlerin önemli bir kısmını Pakistan ve Hindistan gibi ülkelere kaptırıyor. Sadece geçtiğimiz yıl 4 milyonun üzerinde iş istihdamı, Amerikan şirketleri tarafından Amerika'da değil, Amerika dışında yapıldı.
Amerika gibi büyük ekonomik güçler başka ülkeleri ekonomik açıdan sömürürken, öte yandan onlara belli istihdam alanları da açıyor. Fakat en nihayetinde büyük şirketler, rekabet güçlerini ve kâr paylarını yüksek tutmak için ucuz emek arayışına devam ediyorlar. Zira kapitalizm, ucuz iş gücü olmadan ayakta duramaz. İngiltere 19. yüzyıldaki ünlü sanayi devrimini böyle yapmıştı.
Kapitalizmin ucuz iş gücüne duyduğu ihtiyaç, bugüne kadar değişmiş değil. Birilerinin bir yerden mutlaka ucuz emek temin etmesi gerekiyor ki, dünya ekonomisini belirleyen büyük şirketler büyümeye ve dünya pazarlarını tekellerine almaya devam etsinler.
Şimdi bu durum globalleşmenin bir nimeti mi, yoksa kapitalizmin bir zaferi mi? Buyurun siz karar verin.

Sanat Eseri ve Çöp
Modern sanat, yeni arayışlar adına olmadık garipliklere imza atıyor. Londra'daki bir sanat galerisinde yaşanan olay, bunun son örneği.
Alman sanatçı Gustav Metzger'in bir resminin yanında bir çöp kutusu bulunuyor. Bu çöp kutusu, sanatçının her şeyi kullanabileceğini, eserinin aslında bir çöple aynı değere sahip olabileceğini falan simgeliyormuş! Bundan habersiz müze temizlikçileri, akşam çöp kutusunu kaldırıyor. Ertesi gün duruma vakıf olan müze yetkilileri, resmin yanına içi kağıtlarla dolu yeni bir çöp kutusu koyuyor. Daha sonra sanatçıdan özür dileniyor ve temizlikçilere çöp kutusuna dokunmamaları yolunda talimat veriliyor.
Şimdi burada temizlik işçilerini suçlamak doğru mu? Kim bilir müzeyi gezen kaç kişi “bu çöp kutusunun burada ne işi var?” diye düşünmüştür?
Modern sanat, “illa da yeni bir şey” üretme kaygısıyla hareket ettiği için ne bir geleneğe dayanıyor, ne de ortalama insanın sağduyusuna hitap ediyor. Geleneksel sanatları eski diye küçümseyenlerin, ‘yeni' sanatı izah etmek için düştüğü komik durumlar da işin çabası.

Olimpiyatlar ve Küresel Kamuoyu
Olimpiyatlar geçtiğimiz ay sona erdi. Atina'da müsabakalara katılan binlerce sporcu, kendi dallarında ulaşılan son noktayı bütün dünya kamuoyuna sergilediler. Amerika, Rusya ve Çin, madalyalarda aslan payına sahip olurken, Türkiye dahil başka ülkeler mütevazi başarılar elde ettiler.
Bu yılki olimpiyatları diğerlerinden ayıran pek çok şey var. Bunlar arasında herhalde en dikkat çekeni, olimpiyatlar boyunca çeşitli biçimlerde tezahür eden Amerikan karşıtlığıydı. Basketboldan su topuna takım halinde yapılan müsabakaların çoğunda Amerikan karşıtı sloganlar atıldı. Seyircilerin önemli bir kısmı, rakip takımın milliyetine bakmadan karşı tarafı tutmayı yeğlediler. Bütün bunların üstüne, Amerikan dışişleri bakanı Powell, Atina'ya yapacağı ziyareti iptal etti. Powell, olimpiyatların kapanış günü Atina'ya bir ziyaret planlamıştı. Fakat yüzbinlerce kişinin protesto gösterileri yapacağı haberini alınca, Amerikan dışişleri ziyareti iptal etmekten başka bir şey yapamadı.
Şimdi durup düşünmek lazım: Amerikan yetkililerinin ağızlarından düşürmediği “uluslararası topluluk” acaba kimden yana? Eğer olimpiyatlar dünya kamuoyunun önemli buluşma yerlerinden biri idiyse -ki öyleydi- o zaman Amerika'nın dünya halkları gözündeki yerini bir kez daha gözden geçirmesi gerekiyor.

Benzin, Kabile ve Çevre
Shell petrol şirketi, Nijerya hükümeti tarafından 1.5 milyar dolarlık bir cezaya çarptırıldı. Cezanın konusu, Shell'in Nijerya'nın güneyindeki Bayelsa eyaletinde yol açtığı çevre kirliliği. Shell'e karşı bu dava Icav kabilesi tarafından açılmıştı ve iki yıldan beri devam ediyordu. Sonunda dava sonuçlandı ve Shell suçlu bulundu.
Shell'in bu cezayı ödeyip ödemeyeceğini bilmiyoruz. Amerika dışında iş yapan Amerikan şirketlerinin, tıpkı Amerikan ordusu gibi önemli dokunulmazlık hakları var. Örneğin şu anda Irak'ta iş yapan Amerikan şirketlerinin hiçbiri Irak mahkemeleri tarafından muhakeme edilemiyor. İşlenen bir suçun, Amerikan mahkemelerine intikal etmesi gerekiyor. Her halükârda Amerikan hükümeti bir şekilde devreye giriyor. Ayrıca Shell'in Nijerya'da önemli petrol yatırımları var ve Nijerya hükümeti bu kapıyı kapatmak istemiyor.
“Şartlar” ne olursa olsun, durumun garabeti değişmiyor: ortada bir suç ve suçlu var; mahkeme ve davalı var. Hüküm verilmiş, ceza kesilmiş ama kararın uygulanma şansı neredeyse yok. Garip bir dünya bu, vesselam!

Tur@b
27.01.2009, 18:00
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Ramazan: Tezkiye ve Bereket Ayı
Siz bu satırları okuduğunuzda, Ramazan ayının ikinci yarısına girmiş olacağız. Dünyanın dört bir tarafındaki müslümanlar bu mübarek ay boyunca farklı bir yaşam temposunun içine girecekler. Orucun verdiği manevi haz ile açlığa, tokluğa, varlığa ve yokluğa farklı bir gözle bakacağız. Belki de bu ay, mana ve gayesine uygun olarak, kendimizi ve hayatımızı muhasebe etmemiz için önemli bir vesile olacak.
İbadetlerin gayesi insanı Allah'a yakınlaştırmaktır. Bu yakınlık aslında insanın yaradılışında bulunan bir niteliktir. İnsanın yaradılış biçimi, onun yaradılış gayesiyle uyum içindedir. Bu yüzden İslâm insana zatında iyi bir varlık olarak bakar. Ondaki kötülük yapma meyli, arızî ve görecelidir. İbadetler, insanın zatındaki bu iyiliği gün yüzüne çıkarmayı ve onu sürekli ter ü taze tutmayı hedefler. Bütün ibadetler son tahlilde bir “zikir”dir, yani bir hatırlatmadır. Bize “öyleyse nereye gidiyorsunuz?” sorusunu hatırlatan bir işaret ve mesajdır.
Bu sorunun anlamı üzerinde samimi bir şekilde düşünmeye başladığımız anda, Ramazan ve oruç bizim için bir tezkiye ayı haline gelir. Neyi, ne için ve nasıl yaptığımız konusunda göstereceğimiz hassasiyet, bizim sürekli bir muhasebe ve tezkiye süreci içinde olmamızı sağlar. Bu tezkiyeden doğan bereket, sadece ibadetlerimizi değil, gündelik yaşantımızı da daha huzurlu ve neşveli hale getirir. İşte o zaman imanın lezzeti soyut bir kavram olmaktan çıkar, hayatımızı renk renk bezeyen bir güzel haslet haline gelir.
Hepinizin Ramazan ayının bu ruh ve hissiyat ile geçmesini temenni ederim.

İslâm'ın Medeniyet Ufku
Kadim Mısır'ın yazı dili olan Hiyeroglif'i ilk defa kim çözdü? Bu soruya yaklaşık iki yüzyıldır verilen cevap aynı: Napolyon'un Mısır'ı işgal etmek için yanında götürdüğü dil bilimci ve tarihçi Jean-Francois Champollion.
Napolyon'un Mısır seferi sırasında keşfedilen Roseta Taşı'nı kullanarak kadim Mısır'ın sembolik dilini çözen Champollion, tarihe bu keşfiyle geçmişti.
Fakat yeni yapılan bir çalışma, bu keşfin Champollion'dan 800 yıl önce Ahmed ibn Ebu Bekir ibn Vahşiyye adlı müslüman bir dilbilimci tarafından yapıldığını ortaya koydu.
Japon bir tarihçinin yaptığı araştırmaya göre İbn Vahşiyye, Hiyeroglif alfabesini kataloglamış, incelemiş ve birkaç harfini de çözmüş.
İbn Vahşiyye'nin konuyla ilgili eseri 19. yüzyılda İngilizce'ye tercüme edilip yayınlandığı için, Champollion, bu eseri Mısır'a gitmeden önce okumuş olmalı. Dolayısıyla İbn Vahşiyye'nin eseri, Fransız dilbilimcinin önemli kaynaklarından birisi.
Bu, “kadim tarihi de modern tarihi de yazan batılı ilim adamlarıdır” iddiasını bir kez daha çürütüyor.

Amerikan Seçimleri
Siz bu satırları okurken, Kasım başındaki Amerikan seçimleri yapılmış olacak. Başkan adayları John Kerry ile mevcut başkan George Bush arasında kıyasıya bir seçim yarışı devam ediyor. Başkan adaylarının konuşmaları, açıklamaları, mesajları aylardır hem Amerikan hem de dünya kamuoyu tarafından izleniyor. Hatta Amerikan seçmeni, adayların mimiklerine, oturup kalkmalarına, mikrofonu tutuş biçimlerine kadar bir sürü ayrıntıya belki de daha çok önem veriyor.
İmdi, işin bu yönü insanı düşündürüyor. Şüphesiz liderlik için fikir yeterli değil. Bir ülkeyi yönetebilmek için şahsiyet bütünlüğüne ve karizmaya da sahip olmak lazım. Fakat bir seçimin en çok konuşulan konularının kimin ne mimik yaptığı olmaması gerekiyor. Amerikan seçmeninin çıkmazı, temel konularda iki aday arasında köklü farklılıkların olmaması. Bush'un saldırgan politikalarına öfke duyan bazı seçmenler, Kerry'ye oy verecekler. Ama Kerry de son zamanlarda verdiği mesajlarla dış politika ve güvenlik konularında en az Bush ve ekibi kadar saldırgan olacağının işaretlerini veriyor.
Bu yüzden Kasım seçimlerinin galibi kim olursa olsun, Amerika'nın Ortadoğu ve İslâm dünyası politikalarında herhangi bir değişiklik olmayacak. İş, yine başkalarından önce İslâm ülkelerinin kendilerine çeki-düzen vermesine bakıyor.

İran ve Nükleer Silahlanma
İran'ın nükleer silah geliştirmeye çalıştığı iddiası, bölge gündemini bir müddettir işgal ediyor. İran, “nükleer enerji kullanmak için” uranyum geliştirdiğinde ısrar ederken, Amerika, İran'ın nükleer silaha sahip olmak istediğini ileri sürüyor. Amerika'nın yandaşları da İran üzerinde baskı uygulamaya devam ediyor.
Fakat bu tartışmada gözden kaçan nokta şu: Herkes “Kim nükleer silaha sahip olmalı ve kim olmamalı?” sorusu üzerinde duruyor. Kimse “Nükleer silahsızlanma programı istisnasız bütün dünyada uygulanmalı” demiyor! Çünkü bu, dünyanın en büyük nükleer gücü olan Amerika'yı rahatsız eden bir soru.
İsrail'in nükleer silaha sahip olduğunu bilen Amerika yine bu yüzden “Ortadoğu'yu nükleer silahlardan arındırma” girişimlerine sıcak bakmıyor. Üstelik İsrail'in nükleer bir süper güç olmaya doğru gittiği Ortadoğu gibi bir bölgede İran'ın ya da başka ülkelerin bu gelişmeye kayıtsız kalması beklenmemeli.
Hülasa: Amerika nükleer silahlara ben sahip olursam sorun yok diyor. Biz ise “nükleer silahlara kim sahip olursa olsun, bu bir sorundur” diyoruz.

Çocuk Katili Olmak
İsrail'de geçen ay açılan bir askeri dava, öteden beri bildiğimiz acı bir gerçeği teyid etti. Davanın konusu İman el-Hams adlı 13 yaşındaki Filistinli kız çocuğunun katli; sanığı bir İsrail askeri.
Olayın şahitlerinin aktardığına göre, İsrailli asker tabancasındaki şarjörün tamamını zaten ölmüş olan 13 yaşındaki kızın üstüne boşaltmış. Doktorlar İman'ın vücudundan yirmi adet kurşun çıkardıklarını söylüyor. Olay böylesine trajik. Fakat garip olan şu ki, İsrailli asker, 13 yaşındaki masum bir kızı öldürdüğü için değil, ölmüş birini kurşun yağmuruna tuttuğu için yargılanıyor!
Bu olay, İsrail'de her gün yaşanan insanlık dramının son örneklerinden sadece biri. İsrail askerleri sadece son iki yılda bin civarında Filistinli çocuğu öldürdü. Yaralanan ve sakat kalan çocukların sayısı binlerle ifade ediliyor. Buna, öldürülen, yaralanan, sakat kalan ve göz altına alınan binlerce Filistinli genç, kadın ve yaşlı dahil değil.
İsrail'i Ortadoğu'nun demokrasi güneşi olarak görenlerin bu zulüm karsısında kayıtsız ve sessiz kalması oldukça manidar.

Türkiye, AB ve İslâm Dünyası
Geçtiğimiz ay, İslâm Konferansı Örgütü (İKÖ) ile Avrupa Birliği'nin (AB) İstanbul'da yapılması planlanan ortak dışişleri bakanları toplantısı son anda iptal edildi. AB dönem başkanlığını yapan Hollanda'nın katılmama kararının gerekçesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin toplantıya bir devlet statüsünde gözlemci olarak davet edilmesi.
AB ülkeleri Kuzey Kıbrıs'ı bağımsız bir devlet olarak kabul etmediği için, Kıbrıs'ın davet edilmesini, Rum kesimine karşı yapılmış diplomatik bir saldırı olarak görüyorlar.
Oysa AB, iki şeyi birbirine karıştırıyor. Kıbrıs'ın bağımsız bir devlet olarak resmen tanınmasıyla, İKÖ'nün düzenlediği bir toplantıya üye değil, gözlemci olarak katılması arasında fark var. Geçtiğimiz Mayıs ayında İstanbul'da yapılan İKÖ toplantısında, Kıbrıs'ın “Türk Kıbrıs Devleti” olarak tanımlanması ve bundan sonra İKÖ toplantılarına gözlemci olarak çağrılması kararlaştırılmış ve bu bir deklarasyon ile kamuoyuna duyurulmuştu. Üstelik BM'nin sunduğu Annan planında da Kuzey Kıbrıs'a “Türk Kıbrıs Devleti” ismi verilmişti.
AB üyesi ülkeler, sanki bunların hiç biri olmamış gibi son anda Kıbrıs'ı bahane göstererek, İKÖ-AB Ortak Forumu'na katılmama kararı aldılar. Türkiye de buna tepki olarak toplantının ikinci kısmını iptal etti.
Burada kimin bağnaz ve kimin ilkeli davrandığı ortada...

Kısa Kısa Dünya Turu
Birleşmiş Milletler'in nükleer silah gözlemciliği yapan kuruluşu IAEA, Irak'ta nükleer silah yapımında kullanılabilecek araç, malzeme ve binaların kaybolduğunu açıkladı. Dahası, bu araç-gereçlerin bir kısmı dünyanın başka yerlerinde ortaya çıktı. Amerikan ordusunun bizzat teslim aldığı bu binaların ve ekipmanın neden ve nasıl kaybolduğu yahut Irak dışına çıkartıldığı bilinmiyor. IAEA yetkilileri, Irak savaşının başlangıcından bu yana Irak'ta sadece Amerikan yetkililerinin izin verdiği yerlere ve gözetim altında gidebiliyorlar. Burada karanlık bir şeylerin olup bittiğinden hiç şüpheniz olmasın.
***
Afganistan'da geçtiğimiz ay genel seçimler vardı. Seçimlere pek çok aday katıldı ve milyonlarca Afganlı hayatında ilk defa oy kullandı. Sadece Afganistan'daki değil, komşu ülkelerdeki Afgan vatandaşları da seçimlerde oy kullandılar. Afganistan açısından bu seçim, sonuçları ne olursa olsun, iyi bir başlangıç. Fakat yoksulluk, uyuşturucu ticareti, kabileler arası savaş, kanunsuzluk ve bir başka ülkenin işgali altında olmak, sadece seçim yaparak çözülecek sorunlar değil. Afganistan'ı önce Rusların, şimdi de Amerika'nın insafına bırakan bölge ülkeleri bakalım bundan sonra ne yapacak.
***
Sedat Peker ve adamlarının tutuklanması, Türkiye'deki organize suç sorununu tekrar gündeme getirdi. Peker, tıpkı Alaaddin Çakıcı gibi “Ne yaptıysam devletim için yaptım” diyor. Hatta Peker “Bana mafya demeyin; bizde böyle bir kavram yok. Ama bana Osmanlı kabadayısı diyebilirsiniz” diyor. Devlet adına kanunsuz iş yaparak bunları “devlet ve millet için yaptım” diyenler, kutsal saydıkları devletin altını oyduklarının farkında değiller. Bu tür sloganların arkasına sığınanlar, aslında devlete hizmet ediyor değiller. Onlar kibar bir şekilde “devlet, benim” diyorlar.

Tur@b
27.01.2009, 19:56
DÜNYA HALİ

Halil Akgün

Arafat Sonrasında Filistin
Filistin davasının en önemli savaşçısını 11 Kasım tarihinde kaybettik. 75 yaşında hayata veda eden Yaser Arafat, Fransa'daki bir askeri hastaneye kaldırılmıştı. Bütün dünya onun hastanede geçirdiği günleri dakika dakika takip etti. Ve sonunda beklenen acı haber geldi. Beyin yetersizliğinden öldüğü açıklanan Arafat, uğruna hayatını adadığı Filistin topraklarında değil, kendisine kapılarını açan bir Fransız hastanesinde öldü.
Arafat, hayali olan bağımsız Filistin devletini göremeden ayrıldı bu dünyadan. Son vasiyeti olan Kudüs'te gömülme talebi de İsrail tarafından kesin olarak reddedildi. Kudüs'ün İsrail'in ilelebet başkenti olduğunu iddia eden İsrail, Arafat'ın Kudüs'ün yakınlarındaki Ramallah'a gömülmesine izin verdi. Konuyla ilgili bir açıklama yapan İsrail adalet bakanı aynen şunları söylüyordu:
“Kudüs, Arap teröristlerinin değil, Yahudi krallarının gömülü olduğu yerdir!”
Tek başına bu açıklama bile İsrail'in Filistin halkına ne gözle baktığının çarpıcı bir örneği.
Filistin davasının sembol ismi olan Arafat, askeri-siyasi kariyerinde pek çok hata yaptı. Oslo anlaşmasından sonra Filistin Kurtuluş Örgütü ve daha sonra kurulan Filistin Yönetimi içinde tek adam yönetimini esas aldığı için eleştirildi. Demokratik süreci işletmediği için, Filistinli pek çok kişiyi siyasi sürecin dışına itti.
Fakat Arafat, Filistin davasının İsrail'e bakan cephesinde büyük hatalar yapmadı. Yani İsrail'in işgal ve yıkım politikalarına karşı onurlu bir mücadele verdi. Sağlık durumunun ağırlaşması üzerine Fransa'ya gitmesine izin verildiğinde, Arafat Ramallah'taki merkezinde yaklaşık üç yıldır hapis bulunuyordu. İsrail'in pek çok suikast girişiminden kıl payı kurtulan Arafat, bu dava için canını vermekten kaçınmayacağını defalarca ispatlamıştı.
Bugün Arafat sonrası Filistin'de neler olacağı konuşuluyor. Amerika ve İsrail'e göre, Arafat barışın önündeki en büyük engeldi. Bu engelin ortadan kalkmasıyla Ortadoğu'da yeni bir dönemin başladığı ileri sürülüyor. İsrail, Arafat'ın bir terörist olduğu propagandasında başarılı olmuş olmalı ki, Türkiye'de bile bazı kesimler Tel Aviv ve Washington ağızlı yazılar yazdılar, yorumlar yaptılar.
Sorunu hep Arafat olarak sunanlar, aslında problemin kaynağının da hep Filistin tarafı olduğunu iddia ediyorlar. Arafat'sız bir Filistin davası elbette mümkündür ve devam edecektir. Hatta bu devrenin, öncekilere göre daha başarılı olma ihtimali bile olabilir. Fakat İsrail ve Amerika'nın tavrı değişmedikçe ve İslâm dünyası bu süreçte daha aktif bir rol oynamadıkça, Filistin sorununun çözümünü beklemek hayal kurmak olur.

Kapkaççılık Vahşeti
Kapkaççılık vahşeti, geçtiğimiz ay yine gündemdeydi. İstanbul'da bir üniversite öğrencisinin telefonunu çaldıktan sonra trenden aşağı atan kapkaççılar, bu gencin ölümüne neden oldular. Aynı günlerde Diyarbakır'da 12 yaşındaki bir çocuk, kapkaççılar tarafından sırtından bıçaklandı.
Haber ajanslarına konu olan ve olmayan daha onlarca hadise var bunun gibi. Üstelik bu hadiseler, mübarek Ramazan günlerinde yaşanıyor.
Şimdi durup düşünmek gerekiyor: Müslüman Türkiye'nin ahlâk pusulasına ne oldu? Din, ahlâk, hak, hukuk kavramları bu kadar mı anlamsız hale geldi? İnsanlar nasıl bu kadar fütursuzca ve rahat suç işleyebiliyor?
Türkiye'nin önündeki asıl büyük sorun, bu küçük gibi görünen hadiselerin arkasındaki ruh ve zihniyet yozlaşmasıdır. Ahlâk ve maneviyat iklimimizdeki bu kirlenmeyi önleyecek tedbirler alamazsak, Türkiye'nin AB'ye girmesi yahut kişi başına düşen gelirin iki katına çıkması hiçbir anlam ifade etmeyecek. Zira ahlâki dokusu bozulmuş toplumların nasıl bir akıbete uğradığını Batılı ülkelerde her gün görüyoruz.

Amerikan Seçimlerinde Beklenen Oldu
Amerikan Seçimleri nihayet yapıldı ve bütün dünyanın karşı olduğu şey gerçekleşti: George Bush, ikinci kez başkan seçildi.
Bu sonuç, hem Amerika'da hem de Amerika dışında büyük hayal kırıklığına yol açtı. Bazı kişiler ise böyle bir sonucu beklemediklerini söylediler. Fakat Amerikan seçimlerini yakından takip edenler, Bush'un kazanmasının büyük bir sürpriz olmayacağını söylüyorlardı.
Şöyle ki: Demokrat parti adayı John Kerry'nin seçim döneminde verdiği mesajlar, onun Bush'un güvenlik stratejisini kabul ettiğini ve ancak “Bushlaşarak” seçim kazanacağına inandığını gösteriyordu. Demokratlar en büyük hatalarını tam da bu noktada yaptılar. Bush'un güvenlik stratejisi, tek kutuplu bir dünyada, kaba kuvvete dayalı ve saldırgan bir dış politikaya dayanıyor. Eğer mesele böyle ortaya konursa, bunu yapabilecek en uygun kişinin Bush olduğu ortada. Nitekim seçim sonuçları bunu teyid ediyor. Amerikalılar güvenlik ve dış politika konularında Bush'a daha fazla destek verdiler.
Tabii bu durum bir başka noktayı daha ortaya çıkarttı: Afganistan ve Irak'ta ölen on binlerce sivil insan ve Amerika'nın 11 Eylül'den bu yana yaptığı insan hakları ihlalleri, Bush taraftarlarının, yani Amerikan halkının yüzde 52'sinin umurunda değil...

Evrim, Yaradılış ve Demokrasi
Evrim teorisi, Türkiye gibi pek çok ülkenin okullarında resmi görüş olarak okutuluyor. Tamamen siyasi bir karar olmasına rağmen, bizlere bunun bilimsel bir gerçeğe dayandığı söyleniyor. Buna göre insanın Darwinci anlamda maymundan evrilmesi bilimsel bir hakikati, dinlerin öğrettiği yaradılış hadisesi ise dinî bir inancı ifade ediyor.
Fakat evrim teorisi ortaya atıldığı 19. yüzyıldan bu yana hem doğulu hem de batılı pek çok bilim adamı tarafından şüpheyle karşılandı. Evrim teorisine bilimsel olarak karşı çıkan bilim adamlarının sayısı azımsanmayacak kadar çok. Adı evrim ‘teorisi' olmasına rağmen, Darwin'in bu görüşünün kesin olarak ispatlanmış bilimsel bir hakikat olarak okutulması büyük bir çelişki. Hülasa bu, modern dönemin en çok tartışılan konuları arasında.
Bu tartışma, geçtiğimiz ay yeni bir gelişmeyle tekrar gündeme geldi. Amerika'nın Wisconsin eyaletine bağlı Grantsburg şehrinin okul idare kurulu, evrim teorisiyle beraber yaradılış öğretisinin de okul müfredatına alınmasına karar verdi. Aynı uygulama, Amerikan'ın başka eyaletlerinde de var. Dahası, evrim mi, yaradılış mı tartışması, Avrupa bilim dünyasında da uzun bir süredir devam ediyor.
Demek ki “ileri” olmakla evrim teorisine inanmak arasında doğrudan bir ilişki yok. Bu konunun Türkiye'de de enine boyuna tartışılmasının zamanı gelmedi mi sizce?

Bir Suç, Bin Mahkumiyet
Hollanda'da geçen ay yaşanan hadiseler, Avrupa'nın bir başka yüzünü daha gözler önüne serdi:
Theo Van Gogh adlı bir film yapımcısı, İslâm'da kadının güya ezilmesiyle ilgili iğrenç bir film çevirdiği için, Fas asıllı olduğu sanılan Hollanda vatandaşı bir zanlı tarafından öldürüldü. Ölüm hadisesinin ardından, bütün Hollanda'da camilere ve müslümanlara ait mekânlara saldırılar başladı. Yirmiye yakın cami ateşe verildi ve maddi zarara uğradı. Film yapımcısı Van Gogh, Hollanda'da neredeyse milli kahraman haline gelirken, bazı Hollandalı politikacılar ‘radikal' diye niteledikleri müslümanların sınır dışı edilmesi için yeni kanunların çıkartılmasını önerdiler. Bir başka kanun önergesine göre, Hollanda, bundan sonra camilerde sadece Hollanda'da din eğitimi almış imamların görev yapmasına izin verecek.
Film yapımcısı Van Gogh'un öldürülmesinin savunulacak bir tarafı yok. Filmin bütün iğrençliğine rağmen ona verilmesi gereken cevap farklı olmalıydı. Fakat bir kişinin işlediği bir suçtan dolayı, Hollanda'daki bütün müslümanları hedef alan eylemlere girişmek, onların haklarını kısıtlayacak kanuni yollara başvurmak da kabul edilebilir bir durum değil.
Müslümanlar yine tek bir hadise yüzünden topluca mahkum edilmiş oldular.

İşkence Bir Kez Daha Teyid Edildi
Uluslararası Af Örgütü, geçtiğimiz ay yayınladığı yıllık insan hakları raporunda, Amerikan hükümetini ağır bir şekilde eleştirdi. Rapora göre Bush yönetimi, 11 Eylül saldırılarından bu yana “ulusal güvenlik” ve “askeri zorunluluk” adına, insan haklarını çiğnemekten çekinmemiş. Irak'taki Ebu Gureyb hapishanesinde yaşananları işkence olarak tanımlamaktan ısrarla kaçınan Bush yönetimi, bu tavrı yüzünden de eleştiriye uğruyor.
Bu hususların, Uluslararası Af Örgütü tarafından bir rapor halinde dile getirilmesi önemli. Çünkü bu raporlar tek başına bağlayıcı bir niteliğe sahip olmamasına rağmen, uluslararası hukuk standartlarının gözetilmesinde önemli bir işleve sahip. Amerika'nın insan hakları ihlallerinin tarihen kaydedilmesi ve resmi belgeler ışığında ortaya çıkartılması, gelecek açısından da büyük öneme haiz.
Tarihte pek çok haksızlık, sırf kaydedilmediği ve dile getirilmediği için ya unutuldu ya da görmezlikten gelindi. İslâm dünyası kendisine yapılan haksızlıkların peşine düşme konusunda inanılmaz derecede âtıl. Bu tür raporlar, aslında İslâm dünyasının yapması gereken işi onlar için yapıyor.

Kısa Kısa Dünya Turu
Malezya eski başkan yardımcısı Enver İbrahim, iki aydır tedavi gördüğü Almanya'dan ülkesine geri döndü. Malezya'nın ve Güney Doğu Asya'nın yükselen müslüman liderlerinden Enver İbrahim, hakkındaki yolsuzluk ve ahlâksızlık suçlamaları neticesinde 6 yıl hapis yatmıştı. Pek çok kişi bu mahkumiyetin siyasi olduğunu biliyor. Yakınlarda kaybettiğimiz Aliya İzzetbegoviç ve Nelson Mandela gibi dünya liderlerinin yolu bu tür haksız mahkumiyetlerden geçiyor. Enver İbrahim'i izlemeye devam edelim. Bir gün onu tekrar Malezya'nın lideri olarak görebiliriz.
***
Amerika'da yapılan bir araştırmaya göre, ortalama bir Amerikalı, 1960'lara kıyasla 12-13 kilo daha ağır geliyor. Amerikan nüfusunun yarıdan fazlası normal kilosunun üstünde. Obez olarak bilinen şişmanlık hastaları ise, nüfusun yüzde 20 küsurluk bölümünü oluşturuyor. Yani Amerikan toplumu her gün biraz daha şişmanlıyor. Amerikan'ın dünya petrollerini neden elinde tutmak istediğini şimdi daha iyi anlıyorsunuz değil mi?!
***
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) tarafından hazırlanan bir rapora göre, açlık, kötü beslenme ve önlenebilir hastalık yüzünden yılda yaklaşık 11 milyon çocuk ölüyor. Bir başka ifadeyle dünyada dakikada 12 çocuk ölüyor. Raporu hazırlayan BM yetkilisinin sorusu bu tabloyu güzel özetliyor: “Bu utançla yaşamaya nasıl devam edebiliriz?”
***
Felluce, Kasım ayında İslâm dünyasının son kalesi oldu. Bu satırların yazıldığı sırada Felluce'deki yıkım bütün hızıyla devam ediyordu. Ölü sayısı konusunda henüz kesin bir açıklama yapılmadı. Ama en iyimser tahminle bile binlerce kişinin ölmüş olmasından korkuluyor. Felluce katledilirken, Bush Beyaz Saray'da müslüman liderlere verdiği iftar yemeğinde, İslâm dünyasıyla olan ilişkilerini geliştirmek istediğini söylüyordu. İnsanlığın sükun etmesi bu değilse, acaba nedir?

Tur@b
28.01.2009, 17:13
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Aralık Ayı, Mevlâna Ayı

Bu yıl 17 Aralık günü, Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye verdiği müzakere tarihi nedeniyle dikkatimiz bu konuya odaklandı. Oysa her yıl bundan çok daha önemli bir hadise bir yaşanır 17 Aralık'ta. Bugün, Mevlâna Celaleddin Rumî Hazretleri'nin ebediyet alemine yürüdüğü gündür. Hz. Mevlâna k.s. ölümü bir son değil, bir buluşma ve kavuşma anı olarak gördüğünden, onun öldüğü geceye Şeb -i Arus yani, düğün gecesi denmiştir.

Hz. Mevlâna'nın vuslat gününün üzerinden 731 yıl geçti. Bu yedi asırlık dönemde onun adı ve aşkı bütün aleme yayıldı. Onbinlerce takipçisi, milyonlarca muhibbânı onun aşk pınarından beslendi. Bıraktığı miras, İslâm medeniyet tarihinde büyük bir Mevlevî kültürünün gelişmesine zemin hazırladı. Bugün Türkiye'de Mevlâna Hazretleri'ne geri giden kültür çizgisini parantez içine aldığımızda, geride bize ait fazla bir şeyin kalmadığını söylersek, abartmış olmayız.

Fakat Hz. Mevlâna sadece bir kültürel mirası temsil etmiyor. Onun kültür geleneğini var ve daim kılan, daha dipteki manevi damardır. Hz. Mevlâna, o manevi mertebe ve irşadıyla Hz. Mevlâna oldu. Onun üflediği ilâhi aşk nefhası, nice ham insanı pişirdi, kemale erdirdi. Bu manada Hz. Mevlâna sadece büyük bir düşünür ya da şair değildir. Bunların üstünde ve ötesinde o bir mürşid -i kâmildir, Allah dostudur, aşk tellalıdır, sevgi pınarıdır.

Onun bu manevi misyonu yedi asırdır hiçbir kesintiye uğramadan devam ediyor. Bugün manevi açlıklarını Hz. Mevlâna'yla gidermeye çalışan insanlar arasında kimler yok ki? Japon, İngiliz, Amerikalı, Fransız, Türk, Arap, Farisî, zengin-fakir, genç-ihtiyar, kadın-erkek, siyah-beyaz her tür insan Hz. Mevlâna'nın aşk pınarından nasiplenmeye çalışıyor.

Bu yıl Konya'da gerçekleştirilen Mevlâna ihtifalleri yine bu ruh ile yapıldı. Dünyanın dört bir yanından binlerce insan Hz. Mevlâna'nın makamına gelip diz çöktü, dua etti, yürek titretti, gözyaşı döktü, şefaat diledi. Duaları kabul olsun inşallah.

Türkmenistan'da Muhteşem Seçim!

Türkmenistan'da geçtiğimiz ay genel seçim yapıldı. Kendine “Türkmen Başı” lakabını yakıştıran Saparmurat Niyazov'un partisi oyların tamamını aldı ve bir seçim daha kazanmış oldu. Niyazov'un Demokrat Partisi, Türkmenistan'daki tek siyasi parti olduğu için bu sonuca şaşırmamak lazım. Kısacası Türkmenistan'da yapılan seçim değil, bir göz boyamaca.

Bu arada ülkeyi 1985'ten beri yöneten ve eski bir komünist olan “Türkmen Başı” Niyazov , kendi yetkilerini artırmaya devam ediyor. Niyazov , “ölene kadar başkan” statüsüne sahip. Yani ne olursa olsun, onun otoriter yönetimini sorgulamak ya da değiştirmeye kalkışmak anayasaya aykırı bir davranış! Niyazov , yaptırdığı altından büst ve heykelleriyle de Türkmen halkının kalbine korku salmaya devam ediyor. Verilen mesaj açık: Bu dünyanın tek hakimi benim.

Niyazov'un bütün bunları demokrasi ve Türkmen kimliği adına yaptığını söylemesi, bu traji -komik durumu daha vahim hale getiriyor.

Türkiye'nin AB Üyeliği

Türkiye, kırk yıllık Avrupa Birliği'ne üye olma macerasında en büyük adımı geçtiğimiz ay 17 Aralık günü attı. AKP hükümetinin iki yıldır süren yoğun diplomasi trafiğine kayıtsız kalamayan AB ülkeleri, Türkiye'ye 2005 Ekim ayından itibaren tam üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldı. Ucu açık müzakere, imtiyazlı üyelik ve Kıbrıs konuları tam bir netliğe kavuşturulamadı. Fakat iki taraf da bu sorunların müzakere sürecinde çözüme kavuşturulabileceğinin farkında.

Şimdi Türk hükümetini zorlu bir dönem bekliyor. Ekim'de başlayacak müzakereler, onlarca alt komisyon tarafından ve 30 küsur ayrı başlık altında yapılacak. Sağlıktan tarıma, enerjiden eğitime, gümrük birliğinden deniz ticaretine kadar pek çok alanı kapsayacak müzakereleri, üst düzey diplomatların gözetiminde alt komisyonlar yürütecek.

Türkiye'nin bu müzakere sürecinde kendi milli menfaatlerini azamiye çıkartacak bir performans göstermesi hayatî öneme sahip. Çünkü biz cephede kazandığımız pek çok savaşı masa başında kaybetmiş bir milletiz. İnşallah AB tam üyelik süreci, böyle bir hezimete dönüşmez.

Hac Mevsimi, Rahmet İklimi

Hac farizasını yerine getirme mutluluğuna erecek müslümanlar , Aralık ayının ikinci haftasından itibaren, kutsal topraklara gitmeye başladılar. Bu yıl iki milyondan fazla kişi hac yapacak. Modern dünyanın bunca sekülerleşme ve metalaşma eğilimine rağmen, müslüman bireylerin hac farizasını artan sayılarla yerine getirmesi, gerçekten sevindirici. Türkiye'den de bu yıl yüz bin civarında kişi hacca gitti. Bu da Türkiye için sevindirici bir durum. Üstelik kota olmasa, bu sayının daha da artacağını biliyoruz.

Hac, İslâm'ın en evrensel ibadeti. Ümmetin bütün fertleri dünyanın dört bir tarafından kalkıp, kutsal topraklarda sadece Allah rızası için bir araya geliyorlar. Evrensel İslâm kardeşliğinin zirveye çıktığı anlardan biridir hac. Yalnız biz Türklerin, hacca gitmek için biraz yaşlanmak, hatta kocamak gibi bir adeti var! Sanki belli bir yaşa gelmiş olmak, hac yapmanın adı konulmamış şartlarından biriymiş gibi, hacılarımızın yaş ortalaması ellinin üzerinde. Bu adet, başka İslâm ülkelerinde yok. Oysa haccın önündeki tek engel genç yaş değil, maddi imkandır . Bu imkanı elde eden herkesin ama özellikle gençlerin hac yapması gerekir.

Yüce Mevlâ, genç-yaşlı, bütün hacıların haclarını kabul etsin.

Irak'ın İnşası mı?

Irak, dünyanın en güvensiz ülkesi olmaya devam ediyor. Hem Amerikalıların hem de Iraklı yöneticilerin bütün çabalarına rağmen direnişçilerin saldırıları devam ediyor. Amerika, direnişçilerin yaptığına terörizm diyor ve İran ve Suriye'yi direnişçilere destek vermekle suçluyor. Kendi yaptığına ise, hâlâ Irak'ın “yeniden inşası projesi” diyor.

Oysa Irak, bundan sonra hiçbir zaman kelimenin tam manasıyla tamir ve inşa edilemeyecek. Çünkü Irak, artık işgale uğramış bir ülke. İşgale uğramış bir ülkenin bu darbeyi zihninden ve ruhundan atması on yıllar ve belki de birkaç asır sürecek bir şey. Bağımsızlığını bir başka ülkeye, hele Amerika gibi yabancı bir güce kaptırmış Irak halkının, bundan sonra başı dik bir şekilde durması o kadar kolay değil. Direnişçiler, belki de bunu bildikleri için ne pahasına olursa olsun direnmeye ve Amerika'nın işini zorlaştırmaya devam ediyorlar.

Bizim toplumlarımızda vakar duygusu, kısa vadeli pragmatik politikalardan daha önemlidir. Örneğin bugün Filistin halkı fakirdir, işgal altındadır ama onur ve şerefi için canını vermekten çekinmez. Amerikalılar bunu anlamadıkları için, Ortadoğu siyasetini de anlamıyorlar. Ve bölgeye yönelik felaket senaryoları üretmeye devam ediyorlar. Iraktaki hadiseler, bu kâbusun son perdesi.

Kan Davası

Dinen ve aklen haramlığı açık-seçik olduğu halde, kan davaları Türkiye'nin bazı bölgelerinde devam ediyor. Çeşitli kan davaları yüzünden her yıl onlarca insan yaşamını yitiriyor, yaralanıyor, sakat kalıyor, hapse giriyor. Son iki yılda 270 kan davası hadisesinde 300'den fazla kişi yaşamını yitirdi, 600 kişi yaralandı. Daha vahimi, İslâm, kan davalarını meşrulaştırmak için zaman zaman bir araç olarak kullanılıyor.

Oysa kan davasının dinimizde yeri yok. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in ilk yasakladığı şeylerden birisi, İslâm öncesine ait kan davalarıydı. İslâm kardeşliğinin ilan edilmesinden sonra kan davası kavramı bütünüyle ortadan kalktı. Fakat bazı örf ve adetler, dinin açık-seçik hükümlerinden daha etkili ve kalıcı olabiliyor.

Ne var ki geçtiğimiz ay Urfa'nın Viranşehir ilçesinde yaşanan güzel bir hadise, bize bu konuda ilerleme kaydedildiğine dair ümit veriyor. Bölgenin aşiret reislerini bir araya getiren Urfa Valiliği, çeşitli aşiretlere mensup yaklaşık 500 kişiye bir yemek verdi ve onlardan kan davası gütmeyeceklerine dair namus sözü aldı. 7 maddelik bir taahhütname de imzalayan aşiret reisleri, daha sonra devlet yetkilileriyle kol kola girerek, Viranşehir'de kan davalarına son vermek için yürüyüş yaptılar. Darısı diğer il ve ilçelerimizin başına!

Kısa Kısa Dünya Turu

Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, hem cumhurbaşkanı hem de silahlı kuvvetler komutanı olarak görevine devam edeceğini açıkladı. Göreve geldiği 1999 yılından bu yana tam demokrasiye döneceğini söyleyip duran Müşerref, ayak diretmeye devam ediyor. Onun da, bölgedeki pek çok yönetici gibi elindeki büyük yetkileri bırakmak ve tek adam olma imkanını kaybetmek gibi bir niyeti yok. Pakistan halkının bu konuda ne düşündüğü çok önemli değil! Nasıl olsa Müşerref şimdi Amerika'nın iyi müttefiklerinden biri…

***

İran'ın da artık yerli bir rap şarkıcısı var. Kendine “ Dapper Rapper ” lakabını veren Şahkar Bines - Pajuh , bir ilke imza attığını söylüyor. Klasik Fars şiirlerini rap müziği tarzında söyleyen şarkıcı, gelenek ile modernliği birleştirdiğini düşünüyor. Ama ne birleştirme! Hafız'ın ya da Hz. Mevlâna'nın şiirlerinin rap müziği eşliğinde söylendiğini düşünebiliyor musunuz? Bundan daha büyük zulüm olur mu yahu ?!

***

Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld , Aralık ayında yine bazı tenkitlere uğradı. Fakat bu sefer, Irak'taki savaş ya da Ebu Gureyb hapishanesindeki sistematik işkence uygulamaları için değil, başka bir sebepten. Bu seferki konu, Savunma Bakanlığının ölen Amerikan askerlerinin ailelerine gönderdiği taziye mektuplarını Rumsfeld'in bizzat imzalamamış olması. Ne kadar da önemli bir hadise değil mi! Irak'ta yüz binin üzerinde insan ölmüş, yüz binlerce insan yaralanmış, binlerce aile yıkılmış, şehirler yerle bir olmuş… Amerikalıların sorun olarak görebildiği tek şey bir imza. Pes doğrusu!

***

Türkiye'nin AB'ye tam üyelik için kesin bir müzakere tarihi alması kolay olmadı. AB üyesi ülkeler işi zora sokmak için ellerinden geleni yaptılar. Bu engellemeler bundan sonra da devam edecek. Karşı çıkan ülkeler, kamuoylarının Türkiye'nin üyeliğine sıcak bakmadığını gerekçe olarak sunuyorlar. Nitekim yapılan anketler de bunu teyid ediyor. Fakat şunu sormak lazım: Diğer ülkelerin AB'ye kabulünde kamuoyuna danışmak gibi bir yol aranmazken, nasıl oldu da Türkiye'nin üyeliği söz konusu olunca kamuoyunun önemi hatırlanıverdi?

Tur@b
29.01.2009, 18:22
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Türk-Rus İlişkileri

Türkiye ile Rusya arasında sıcak diplomasi günleri yaşanıyor. AKP hükümeti, Avrasya'ya açılma ve AB'yi Rusya ile dengeleme politikası geliştirmeye çalışıyor. Bunun için Başbakan geçen ay Rusya'ya resmi bir ziyaret yaptı. Ziyaret neticesinde Rus başkanı Putin , Kıbrıs üzerindeki baskıların kaldırılması çağrısında bulundu. Bu önemli bir gelişme. Fakat Türkiye-Rusya ilişkilerinin iyileşmesi kolay olmayacak. Rusya'nın Balkanlarda Sırp milliyetçiliğini desteklemesi ve Çeçenistan'a bir ‘terör hadisesi' olarak bakması, Türkiye ile ciddi manada ayrıldığı konulardan sadece ikisi. Daha yakınlarda ise bir boğazlar sorunu var. Boğazlar, Rusya'nın Akdeniz üzerinden dünya denizlerine açılabileceği tek kapısı. Rusya öteden beri boğazlar üzerinde sınırsız kullanım hak ve imtiyazına sahip olmak istiyor. Türk yetkililer ise boğazların ve İstanbul sakinlerinin güvenliği için boğazların kullanımını kontrol altında tutmak istiyor. Zira büyük tankerlerin boğazlardan kontrolsüz bir şekilde geçmesi önemli bir tehlike oluşturuyor. Boğazlardan Çeçenistan'a kadar Türk-Rus ilişkilerinin geliştirilmesi zorlu bir yolculuk olacak.

Filistin'de Yeni Bir Dönem?

Filistin'deki seçimleri Filistin Kurtuluş Örgütü'nün lideri Mahmud Abbas kazandı. Böylece geçtiğimiz Kasım ayında vefat eden Yaser Arafat'ın kurduğu FKÖ, Filistin siyasetinde merkez parti olmaya devam edecek. Filistinliler, demokratik yollarla bir lider seçebileceklerini de dünyaya göstermiş oldular. Bu, Mahmud Abbas'ın işini nisbeten kolaylaştıran bir şey.

Hamas ve diğer bazı gruplar seçimleri boykot etti. Gerekçeleri, İsrail'in Abbas'a herhangi bir şans vermeyeceği. Fakat Hamas , seçimleri boykot etmesine rağmen Abbas'la işbirliği yapacağını açıkladı. Yani yeni dönemde Filistin lider kadrosu ortak bir strateji izlemeye çalışacak. Fakat Filistin sorunu, bir sorun olarak kalmaya devam ediyor. İşgal edilen topraklar, Kudüs ve mülteciler sorunu konularında İsrail geri adım atmayı düşünmüyor. İsrail'in başbakanı Şaron'un “ Mahmud Abbas'la görüşürüz” açıklamaları, siyasi bir söylem olmaktan öteye gitmiyor. Çünkü yukarıdaki üç konuda bir anlaşmaya varılmadığı müddetçe Filistin sorunu çözülmeyecek. Bunun anahtar ismi ise Mahmud Abbas ya da başka bir Filistin lideri değil, İsrail devleti. Bu gerçeği bütün dünya biliyor. İsrail ve yandaşları hariç…

Söyleyene Değil, Söyletene Bak!

Rahşan Ecevit geçen ay “Din elden gidiyor, misyonerler her yerde!” deyince ortalık birbirine karıştı. Hepimiz hâlâ “Bayram değil seyran değil, Rahşan hanım bu lafları niye etti?” sorusunun cevabını arıyoruz. Zihinleri karıştıran şey, Ecevit ikilisinin 28 Şubat sürecinde izlediği politikalar. Bu politikalar, insana hakikaten “din elden gidiyor” dedirtecek türdendi. O zamanlar dinî hassasiyetler konusunda nerede durduğu açık-seçik olan Ecevit'in, şimdi birdenbire ‘dinimiz tehdit altında' demesi hakikaten düşünmeye değer.

Rah şan Ecevit'in kaygısının salt manada din olduğunu söylemek pek kolay değil. Muhtemelen kastettiği, misyoner faaliyetlerinin Türkiye'de derin sosyal yaralara yol açacağı. Elhak, bu da doğru bir tespit. Yani Rahşan hanımın kastettiği din değil, genel manada kültür. Devlet elitinin bu konularda ve özellikle misyoner faaliyetleri konusunda belli bir hassasiyetinin olduğunu biliyoruz. Devrim kanunlarının tavizsiz bir şekilde uygulandığı yıllarda dahi misyoner faaliyetleri dış güçlerin bir oyunu olarak görüldü.

Bu anlamda Rahşan hanımın tepkisinin normal karşılamak gerekiyor. Fakat sorun Türkiye insanının bir kimlik ve kültür krizine girmesini önlemek ise, o zaman iş deği ş iyor . Bu krizin boyutlarını görmek için misyonerlerin faaliyetlerini gözetim altına almaya gerek yok. Pek çok ‘yerli misyoner', bizi korkulan sona doğru götürüyor zaten. Bunu anlamak için uzun çaplı bilimsel araştırmalar yapmaya da gerek yok. Türkiye'deki TV ekranlarının, gazetelerin ve sokaktaki vatandaşımızın hali, bize durumun vahameti hakkında yeteri kadar fikir veriyor.

Bir başka yoruma göre Rahşan hanımın bu çıkışının arkasında AB karşıtlığı yatıyor. AB'ye karşı olan siyasi elit, AKP hükümetinin diplomatik başarılarından ve halkın AB üyeliğine verdiği destekten oldukça rahatsız. Fakat gidişatı istedikleri şekilde yönlendirecek bir güce de şu anda sahip bulunmuyorlar. Misyoner faaliyetlerine çekilen dikkat şu anlama geliyor: Eğer AB'ye girersek bu faaliyetler artacak ve belki de legal hale gelecek. Yani halkın AB'ye karşı çıkması için misyoner faaliyetleri gündeme getiriliyor.

Daha önce de bu köşede pek çok defa dile getirdik: Misyoner faaliyetleri, ne Türkiye'nin müslüman halkının ne de Türkiye'de yaşayan gayr-i müslim azınlığın faydasına olan bir şeydir. Din ve vicdan hürriyetinin arkasına sığınarak misyonerlik yapmak, müslüman mahallesinde salyangoz satmaktır. Misyonerler bugüne kadar gittikleri her yere sorun ve acı götürdüler.

Türkiye'nin müslüman insanı bir avuç misyonere dinine kaptırmayacak iman ve basirete sahiptir. Bu anlamda ne misyonerler ne de 28 Şubatçılar Türkiye'de dinin elden gitmesine yol açabilirler. Bu yüzden Rahşan hanımın bu beklenmedik açıklaması, halk üzerinde beklenen etkiyi yapmadı. Çünkü bizim insanımız bağırıp çağırmasa da hem misyonerleri hem de 28 Şubatçıları sessiz ve derinden izlemeye devam ediyor.

İşkence ve Ödül

Ebu Gureyb hapishanesinde, Iraklı mahkumlara işkence yaptıktan sonra resim çektiren Amerikalı asker Charles Graner , ‘mahkumlara kötü davranmak' suçundan on yıl hapse mahkum edildi. Buna benzer bir kaç cezanın daha verilmesi kuvvetle muhtemel. Fakat bu gerçekten adaletin tecellisi mi, bunu söylemek zor. Ebu Gureyb hapishanesinde sistematik olarak işkence yapıldığı Amerikalılar tarafından hazırlanan üç farklı raporda teyid edildi. Üstelik bu raporlar, Amerikalıların idaresi altında bulunan Amerika dışındaki bütün hapishanelerde işkencenin ‘normal prosedür ' olduğu yolunda önemli ipuçları sağladı. Bu açıdan bakıldığında Bush yönetiminin alt rütbeden birkaç askeri hapse mahkum etmesi, aslında bir saptırma politikası olmaktan öte bir anlam ifade etmiyor. Irak işgal altındayken ve her gün onlarca insan hayatını kaybederken, birkaç önemsiz askerin hapse atılması adaletin tecellisi olarak görülemez. Dünya kamuoyu bunun farkında. Bir de Amerikan yönetimi bunu farkedebilse!

Amerika'ya Yeni Başsavcı

Beyaz Saray geçtiğimiz ay yeni bir başsavcı atadı. Ba şsavcılık görevine getirilen Alberto Gonzales, büyük tartışmalara yol açtı. Tartışmanın sebebi, Gonzales'in Hispanik (Güney Amerika) kökenli olması değil. Asıl sebep, Gonzales'in kabarık sicil dosyası. Gonzales , Teksas'ın başsavcısı iken önemli bazı kararların alınmasında aktif rol oynamıştı. Afganistan ve Irak'ın işgali sırasında ele geçirilen kişilerin “savaş esiri” olmadığı fikri ona ait. Bu yoruma göre “terörle mücadele” adı altında esir alınan kişiler, uluslararası anlaşmaların esirlere sağladığı haklara sahip değil. Ayrıca Gonzales , Guantanamo ve Ebu Gureyb hapishanelerinde yapılan işkencelere hukuki meşruiyet kazandıran kişi olarak da biliniyor. Böyle bir “hukuk” sicili olan bir kişinin Amerika'nın başsavcısı olarak atanması, Bush yönetiminin bundan sonraki politikaları hakkında önemli ipuçları veriyor. Bush yönetiminin hukuk ve demokrasi söyleminin hiçbir inandırıcılığının olmadığı bir kez daha teyid edilmiş oldu.

Kısa Kısa Dünya Turu

“Dünyanın en yüksek binasını yapma” furyasına Tayvan da katıldı. 508 metre yüksekliğindeki “ Taipei 101” adlı gökdelen, Malezya'daki Petronas Kuleleri'nden 56 metre daha yüksek. Anlaşılan, Tayvanlılar en yüksek bina rekorunu ellerinde tutmakta kararlılar. Gökyüzüne doğru bir roket gibi yükselen bu binaların ne kadar insanî mekânlar olduğunu ise kimse tartışmıyor. Gelişmiş ülkelerin bu gösteri merakı bakalım bizi daha ne “yüksekliklere” götürecek.

***

Türk lirasından 6 sıfır atarak yeni bir döneme girdik. Artık milyon ve milyarlarla değil, kuruş ve binlerle hesap yapacağız. Belki de ‘kuruşun hesabını' soracağımız günler geri gelecek. Bunu, Türk parasının itibarını kurtarma operasyonu olarak görmek mümkün. Fakat uzmanlar sıfır atmanın psikolojik etki yapmanın ötesinde fazla bir anlamı olmadığını söylüyorlar. Umarım halkımızın kafası bu kuruş hesaplarından fazla karışmaz.

***

Bütün mesele, ufuk sahibi olabilmek. 65 yaşındaki R.N.D. adlı bir Türk ev hanımı, kırk yılda tam 161 ülke gezmiş. Dünyada 202 tane ülke var. R.N.D. hanım biraz daha devam ederse bütün dünyayı karış karış gezme rekorunu kıracak. R.N.D ., bir ev hanımı olmasına rağmen kışları biriktirdiği parayla yazları başka ülkelere gidiyor ve bunu tam 40 yıldır yapıyor. İbn Battuta'yı kendine imrendiren bu hanımefendiye bravo doğrusu!

***

Amerika'da kilo verme muazzam bir sektör olmasına rağmen, Amerikalılar zayıflamayı bir türlü beceremiyor. Son olarak Annals of Internal Medicine dergisi, Amerika'da meşhur olan 10 zayıflama programından birisi hariç, hiçbirinin kilo vermede başarılı olamadığını yazdı. Yani Amerikalıların zayıflamak için harcadığı milyarlarca dolar para boşa gitmi ş. Allah akıl fikir versin! Zayıflamak için bu kadar zaman ve para harcayacağına, insanların önce kilo almamak için gayret göstermesi daha anlamı bir iş olmaz mıydı ?!

Tur@b
30.01.2009, 18:00
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Felaket Geliyorum Diyor

Küresel ısınma, son yılların en büyük çevre sorunlarından biri. Yüzlerce bilim adamı ve kuruluş bu konuda araştırmalar yaptı ve yapıyor. Herkesin ittifakla söylediği şey aynı: Önlem alınmazsa 2100 yılında dünya atmosferindeki karbondioksit oranı artacak, ozon tabakasındaki delik büyüyecek ve dünya 2 ilâ 6 derece arasında ısınacak. Bu, kasırgalardan hava kirlenmesine, kutuplardaki buzların erimesinden depremlere kadar bir dizi doğal felakete yol açacak. Kısacası felaket geliyorum diyor.

Sorunun boyutları uluslararası düzeyde ilk olarak 1997'de Japonya'da yapılan Kyoto toplantısında ele alındı. Bilim adamları, bir protokol ile atmosferin kirlenmesine yol açan ve “sera gazı etkisi” adını verdikleri zararlı gazların üretiminin önüne geçecek tedbirlerin alınmasını önerdiler. Amerika ve Avusturalya gibi sanayileşmiş ülkeler bu protokolun kendi ekonomilerine zarar vereceğini ileri sürerek anlaşmaya imza atmadılar. Oysa Amerika atmosferi kirleten gazların yüzde 36'sını tek başına üretiyor. Amerika'nın çekilmesi üzerine Kyoto protokolu yaptırım gücünü yitirdi. Fakat Rusya ve Türkiye de dahil olmak üzere 187 ülke Kyoto Protokol'üne imza attı. Amerika ise imza atmayacağını açıkladı. Yani Amerika hepimizin soluduğu havayı kirletmeye devam edecek.

Ailenin Parçalanması ve Çocuklar

İzmir'deki bir ilköğretim okulunda başarısız olan öğrencilerin hemen tamamının ailevî sorunlar yaşadığı tesbit edildi. Bu öğrenciler arasında 6 ve 7. sınıfa geldiği halde rahat okuyup yazamayan ve matematik bilmeyen çocuklar var. Aile içi sorun yaşayan öğrencilerin davranışlarında da umursamaz ve kaba oldukları bildiriliyor.

İstanbul Valiliği'nin yaptırdığı bir araştırmaya göre ise, İstanbul'daki sokak çocuklarının yüzde 51'nin ailesi parçalanmış. Ölüm, boşanma, geçimsizlik ve fakirlik gibi sebepler yüzünden parçalanan aileler, çocuklarına gereken ilgiyi gösteremiyor. Ayrıca aile içi şiddete maruz kalan çocukların ciddi psikolojik sorunlar yaşadığı tesbit edilmiş.

Yani önümüzde pek de iç açıcı olmayan bir tablo var. Ailenin parçalanması, bütün toplum hayatını etkiliyor. Özellikle büyük şehirlerde aile içi iletişim gittikçe azalıyor. Televizyon izlemenin adeta kutsal bir vazife haline geldiği ülkemizde, veliler çocuklarını ne koruyabiliyor ne de onlarla iletişim kurabiliyor. Sokak çocukları, tinerciler, kapkaççılar bir gecede ortaya çıkan sorunlar değil. Bu konuda daha vahim bir noktaya gelmeden harekete geçmemiz gerekiyor.

“Alamanya” Devri Sona Erdi!

Gazetelerin verdiği habere göre, Almanya devletinin Türk şirketlerine verdiği işçi kotası doldurulamıyor. Türkiye ile Almanya arasında 1991'de imzalanan anlaşmaya göre Türk şirketleri Almanya'da yapacakları yatırım karşılığında Türkiye'den işçi götürme hakkına sahip olmuştu. Şu anda bu kota beş bin. Yani Almanya'da yatırım yapan Türk şirketleri Türkiye'den her yıl beş bin işçi götürme ve istihdam etme hakkına sahip. Fakat giden işçi sayısı yıllardır 2 ilâ 3 bin civarında kalıyor.

Bu durumdan bazı Türk şirketlerinin usulsüz iş yapmalarının sorumlu olduğu söyleniyor. Fakat Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinin Türkiye insanı için eski cazibesini yitirdiğini de görmezlikten gelemeyiz. Belki de asıl sebep bu. Yani Türkiye'deki insanlar mecbur kalmadıkça başka ülkelerin sınır kapılarında, gümrüklerinde, vize kuyruklarında beklemek ve tabir caizse merhamet dilenmek istemiyorlar. Bu durum bazı Türk şirketlerinin aleyhine olabilir ama bunun Alman ekonomisinin faydasına olmadığı da açık. Almanya'nın geçtiğimiz aydan itibaren Türk pasaportu taşıyanlardan transit vize istemesi de orta vadede Alman havayollarının ve ekonomisinin aleyhine olacaktır. Almanya, Türkiye'deki ‘ Alamanya ' döneminin bittiğinin farkında değil galiba!

Türkiye ve Filistin

Geçen ay Dışişleri Bakanı Abdullah Gül beraberindeki heyetle Filistin'e resmi bir ziyaret yaptı. Gazetelere yansıyan haberler, bildiğimiz “barış olsun, savaş olmasın” açıklamalarından pek öteye gitmedi. Fakat geri plânda anlaşmaya varılan konulardan bir tanesi dikkatimizi çekti. Türkiye, Filistin'in Gazze şehrindeki Doğu Refah havaalanını tamir edecek.

İsrail ordusunun 2002 yılında yıktığı bu havaalanı, 1995 yılında hizmete açılmıştı ve yılda yaklaşık 3 milyon kişiye hizmet veriyordu. Filistin toplumunu manen ve madden çökertme siyaseti izleyen İsrail, Avrupa Birliği'nin yaptırdığı bu havaalanını dahi Filistinlilere çok görmüş ve orayı askeri bir operasyonla yerle bir etmişti. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'la yapılan görüşmeler neticesinde Türkiye, Doğu Refah Havaalanının tamirini resmen üstlendi. İsrail “sorun çıkartmama” sözü de vermiş.

Filistin davası konusunda İslâm ülkeleri heyecanlı ve hamasi konuşmalar yapmanın ötesinde fazla bir şey yapmadı ve yapmıyor. Umarız Türk hükümetinin bu adımı başka güzel gelişmelerin habercisi olur.

Tur@b
30.01.2009, 18:00
Denktaş'ın İtirafı

KKTC Başkanı Rauf Denktaş, Kıbrıs'ta manevi bir boşluk olduğunu kabul etmiş ve suçu Atatürkçülük adına dinsizlik propagandası yapan öğretmenlere atmış. Denktaş, Kıbrıs'taki genç nesle milli ve manevi değerleri aşılayamadıklarını, hatta Kıbrıs davasını dahi tam olarak anlatamadıklarını söylüyor.

Denktaş'ın bu kaygısı çok yerinde. Türkiye'nin Kıbrıs davasının sadece bir toprak ve siyasi hakimiyet meselesi olmadığını artık kabul etmemiz gerekiyor. Kıbrıs Türklerinin varlık mücadelesinin kültür ve değer boyutu bugüne kadar hiç gündeme gelmedi. Kıbrıs adasındaki Müslüman Türk varlığının anlam ve önemi üzerinde neredeyse hiç durulmadı. Hamasetten öteye gitmeyen yaklaşımlar, derin kültür sorunlarının ele alınmasına imkan tanımadı.

Mevcut durumu Denktaş şöyle ifade ediyor: “Babası, dedesi, ninesi şehit olan veya göç eden gençlerin Kıbrıs faciasını bilmeden yetişecekleri aklımızın kenarından geçmedi.”

Bugün Rum kesimiyle bütünleşmeyi savunan Kıbrıs gençliği bu tercihi yaparken nasıl bir kültür hazırlığı içinde? Bu sorunun cevabı belli değil. Yani bütünleşme, kültür asimilasyonu anlamına da gelebilir ki, Kıbrıs Türk kesiminin bu sürece çoktan girmiş olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok.

Bir Zihniyetin Sonu

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) geçtiğimiz ay olağanüstü bir kurultay yaptı. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül'ün liderlik girişimlerini engellemek için harekete geçen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, kurultaydan galip taraf olarak çıktı. Baykal'ın CHP içindeki güçlü konumunu bilenler, bu sonucun sürpriz olmadığını söylüyorlar. Öte yandan Sarıgül'ün “ben çok dürüst ve iyi bir insanım” demekten öte hiçbir siyasi vizyonunun olmadığının ortaya çıkması da bu sonucu adeta zorunlu kıldı. Böylece CHP, liderlik sorununu bir dönemliğine daha çözmüş oldu. Yazın yapılacak CHP olağan kurultayından da muhtemelen benzer bir tablo çıkacak.

Fakat CHP'nin asıl sorunu liderlik değil, temsil ettiği zihniyet. CHP, “Atatürk'ün kurduğu parti” sıfatıyla kendini hep devletin asıl sahibi addetti. Diğer siyasi görüşler ve partiler, demokratik muhalefetin bir şartı değil, devlet açısından şüpheli aktörler olarak görüldü. Halk, bu sürece katılması gereken değil, güdülmesi ve gerektiğinde hizaya getirilmesi gereken cahil ve görgüsüz bir yığın olarak tanımlandı. Çok partili hayata geçtiğimiz 1946'dan önce kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (kuruluşu 1924) ve Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın (kuruluşu 1930) başına gelenler bu noktayı teyit ediyor. Her iki siyasi parti de bir yıldan az bir süre yaşayabildi. CHP onları Türk siyasi hayatından tasfiye etmek için elindeki yani “devlet”in bütün imkanlarını kullandı.

CHP'nin temsil ettiği zihniyet, kendini her zaman Türkiye insanının temel değerlerinin üstünde gördü. “Halka rağmen halk için demokrasi” gibi sloganlar, CHP'nin özünde halkçı değil, elitist ve gerektiğinde zorba bir siyasi program uygulayabileceğini gösteriyor. CHP'nin benimsediği (ve uyguladığı) tepeden inmeci modernleşme ideolojisi, halk için değil, halka rağmen ve çoğu zaman da halkın aleyhine bir siyasi süreci doğurdu Türkiye'de. Bugün devletin hantallığından gelir eşitsizliğine, laiklikten başörtüsüne kadar bir dizi sorun bu siyasi kültür tarafından üretiliyor ve canlı tutuluyor. Çünkü CHP'nin siyasi programında halk yok, cumhuriyet eliti var. Bu yüzden Adnan Menderes liderliğindeki Demokrat Parti'nin ilk seçim sloganı “Yeter! Söz Milletin” idi.

Türkiye'nin önündeki yapısal sorunları aşmak için hamle yapmasını engelleyen şey de yine bu elitist ve tepeden inmeci zihniyettir. Bugün Türkiye'de ne zaman özgürlüklerden, insan haklarından, sistemin şeffaflaşmasından yahut hukuk reformundan bahsedilse, birileri çıkıp “rejim elden gidiyor”, “irtica geliyor”, “ülkemiz yabancılara peşkeş çekiliyor” çığlıkları atıyor. Felaket tellalığı yapan bu insanlar, Türkiye devletinin ve vatanının değil, statükonun korunmasını hayatî bir vazife olarak görüyorlar. Kendileri “devletin aslî sahibi” sıfatıyla Türkiye'yi bizden daha fazla sevdiklerini, ülkenin geleceğinde ancak kendilerinin söz sahibi olması gerektiğini söylüyorlar.

CHP, zihnindeki bu ideolojik engelleri aşmadığı müddetçe ne Türkiye insanıyla ne de onun tarihiyle ve değerleriyle barış yapabilecek.

Kısa Kısa Dünya Turu

Kırkpınar yağlı güreşlerinin bu yıl ilginç konukları olacak: Sumo güreşçileri! Geleneksel Türk güreşiyle Japonya'nın milli sporu sumo, ilk defa bir araya gelecek. Haziran ayında yapılacak Kırkpınar müsabakalarında sumo güreşçileri o muazzam cüssesleriyle ‘er meydanı'na çıkacak. Geçen yılın başpehlivanı Recep Kara kendinden emin bir şekilde “gelsinler de güreş neymiş görsünler; onlarda yağ var, bizdeyse pazu ” diye de hodri meydan demiş. Bu özgüvene ancak şapka çıkartılır. Bu yılki Kırkpınar güreşleri bir başka zevkli olacak anlaşılan.

***

TRT, Türkiye'nin en eski radyo ve televizyon kuruluşu. Yaptığı programlarla Türk kültürüne önemli katkılarda bulunan TRT, yıllardır trilyonlarca lira zarar ediyor. TRT'nin geçen yılki net zararı 100 trilyon lira idi. Bu yıl bu rakam, 23 trilyona geri çekilmiş. Yeni TRT yönetimi bu rakamı sıfırlamayı ve önümüzdeki yıl kâra geçmeyi hedefliyor. Bu kolay olmayacak. Fakat TV'nin Türkiye kültürünün altını oyduğu bir dönemde TRT gibi düzgün, seviyeli ve ciddi programlar da yapan yayın kuruluşlarına şiddetle ihtiyaç var. Umarız TRT bu darboğazı kısa sürede aşar.

***

Küba, dünyanın en yaşlı insanının kendi ülkesinde yaşadığını açıkladı. Benito Martinez adlı Kübalının 123 yaşında olduğu söyleniyor. Martinez , yaşına göre oldukça dinç ve neşeliymiş. Şuuru ve hafızası da yerinde olan Martinez , bunu sağlıklı beslenmeye ve sigara gibi kötü alışkanlıklardan uzak durmaya bağlıyor. Sağlık hizmetlerinin ücretsiz olduğu Küba'da 100 yaşın üstünde çok insan var. “100 yaş” kulübü türü kuruluşlar, 100 ve üzeri yaştaki kişileri bir araya getiriyor ve onlarla çeşitli programlar yapıyor. Darısı yaş ortalaması 60'larda gezen Türkiye'nin başına!

***

Başbakan Tayyip Erdoğan “Hastanelerde rehin alma dönemine son” demiş. Kanunları esas alarak borcunu ödeyemeyen hastaların rehin alınmasına karşı çıkan Erdoğan, “kanunlar her şey değildir; aslolan insanların hukukudur” diye de eklemiş. Buna sevinmemek mümkün değil. Türkiye'de nihayet kanunlar ile hak ve hukuk arasındaki fark anlaşılmaya başladı. Umarız Başbakan'ın bu çağrısı bütün yetkililerin vicdanında akis bulur.

Tur@b
02.02.2009, 17:29
Dünya Hali

Halil AKGÜN


İstikrar Rahatsız Ediyor

Daha önce de yazdık: Türkiye'de birileri siyasi ve ekonomik istikrardan rahatsız oluyor. Medyamız suni krizler üretmek için en ufak fırsatları dahi kaçırmıyor.

Geçen ay Erkan Mumcu AKP'den ayrılıp ANAP'a geçince yeni kriz senaryoları yazıldı. Kimse kimseyle atışıp tutuşmazken, birileri başbakanın sürekli medyaya saldırdığını manşetlere taş ıdı . Sonra hükümetin Amerika'yı memnun etmek için daha fazla çaba göstermediği, bunun bizi ne büyük felaketlere götüreceği yazıldı. Askerlerin yine bir şeylerden rahatsız olduğu, ama o ‘ şeyler'in ne olduğu konusunda hiçbir şey söylenmedi.

Son dönemdeki moda tabiriyle, Türk siyasetinde bugünlerde yaprak kıpırdamıyor! Şimdi sormak lazım: Bu kendi başına kötü bir şey midir? Türkiye 55 yılda 57 hükümet eskitmiş bir ülke. Yıllardır koalisyon hükümetleriyle yönetildiğimiz için, ülkeyi seçimle iş başına gelen kadrolar değil, kemikleşmiş bürokrasi yönetiyor. Büyük hukuk, eğitim, sağlık ve bürokrasi reformları bu yüzden yapılamıyor. Çünkü her gelen yeni hükümet sil baştan yapıp, tekerleği yeniden keşfetmeye çalışıyor.

Siyasi görüşünüz ne olursa olsun, bir hükümetin Türkiye'de belli bir istikrar tesis edebilmiş olması büyük başarıdır ve bunu memnuniyetle karşılamak gerekir. Türkiye'nin sırtında kambur haline gelen sorunlar 2-3 yılda çözülüverecek türden değil. Bunlar ancak milli şuur diyebileceğimiz bir ruhla üstesinden gelinecek sorunlar.

Bu söylediklerimiz, eleştiri ve muhalefetin kapısını kapatmak olarak anlaşılmamalı. Fakat muhalefet yapıcı olmak zorundadır. Maksat üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olunca, muhalefet de inanılırlığını yitiriyor. Bugün gerek Mecliste yer alan, gerek Meclis dışında kalan siyasi partiler samimi muhalefet adına ne yapıyorlar? Sivil alternatifleri güçlendirmek için hangi adımları atıyorlar?

AKP hükümetinin önündeki en büyük handikap ne suni kriz üretme plânları, ne de samimiyetsiz muhalefet. Asıl tehlike, hükümetin böyle bir ortamda her şeyin yolunda gittiğini düşünüp kendi başarılarının kurbanı olması. Fakat tekrar edelim: Türkiye'nin istikrara duyduğu ihtiyaç, siyasi partilerin ve güncel politikanın ötesinde bir şeydir.

Çeçenistan Bir Şehit Daha Verdi

Çeçenistan eski devlet başkanı Aslan Mashadov , Rus kuvvetlerinin düzenlediği bir saldırı sonucu hayatını kaybetti. Mashadov , 1994-1996 Çeçen-Rus savaşından sonra 1997 yılında devlet başkanı olarak seçilmi şti. Rusya 1999 yılında Çeçenistan'a savaş açınca, Mashadov diğer Çeçen liderler gibi direnişe ba şlamış tı . Mashadov , Rusya'ya yıllardır barış yapma çağrısında bulunuyordu. Çeçen liderlerinden Şamil Basayev'in tersine Mashadov , Rusya ile anlaşma yapılabileceğine inanıyordu. İnancının ne kadar yanlış olduğunu bu suikast gösterdi. Rusya, Çeçenistan sorununu barış ve görüşmeler yoluyla çözmekten yana olsaydı, bu suikastı yapmazdı. Bu yüzden Mashadov'un ölümü Çeçen davasını daha da güçlendirecektir. Nitekim Çeçenler Mashadov'un yerine yeni bir liderin geçeceğini açıkladılar. Allah bu mazlum milletin yar ve yardımcısı olsun.

Hangisi Lübnan Halkı?

Geçen ay Lübnan eski başbakanı Hariri bir suikastle hayatını kaybetti. Suikastin hemen ardından ülkede Suriye aleyhtarı bir hava estirildi. Ortada hiçbir delil yokken, Suriye Amerika tarafından suçlu ilan edildi. Asıl ilginç gelişme ise şuydu: Lübnan'da Suriye aleyhtarı gösteriler yapıldığında Amerikan Başkanı Bush “Lübnan halkı demokratik hakkını kullanıyor” dedi. Aradan bir hafta geçmeden yine Lübnan'da yarım milyona yakın Lübnanlı Suriye taraftarı ve Amerika karşıtı gösteriler yaptı. Bu sefer Amerikan yönetiminden ses yok! Şimdi Lübnan halkı, bunlardan hangisi? Hangi yürüyüş “gerçek demokrasi”yi temsil ediyor? “Suriye'nin Lübnan'daki askeri varlığı Lübnan demokrasisi için bir engeldir” diyen Bush, bu dediğine gerçekten inanıyor mu? Eğer öyleyse, Ortadoğu'da demokrasinin neden kök salamadığının sebebini bulduk demektir: Amerika'nın bölgedeki askeri varlığı!

Bir Dünya Kadınlar Gününü Daha İdrak Ettik!

8 Mart dünya kadınlar günüydü. Her yıl olduğu gibi bu yıl da çeşitli etkinlikler yapıldı. Kadın sorunları dile getirildi. Yetkililer, artık neredeyse ezberlediğimiz cümlelerle kadının öneminden, toplum hayatındaki yerinden bahsettiler. Resmi programları yeterli bulmayan bazı gruplar sokaklara çıktılar. Bu esnada bir de sopa yediler. Ondan sonra biz yine “işte bakın kadının hakkını veremiyoruz” serzenişleri yapmaya ba ş ladık .

Bu kısır döngüden ne zaman kurtulacak Türkiye? Kendimizi bu kadar yoracağımıza, kadınların değerini ifade edecek somut adımlar atsak daha anlamlı olmaz mıydı? Mesela kadının metalaşmasını tartışsak? Kadın bedeninin bir mal gibi satılmasını kınasak? Başörtülü kadınların haklarını savunsak?

Bunları yapmak için bazı temel kabullerimizi gözden geçirmemiz gerekiyor. Türkiye'de ‘kadın meselesi' ele alındığında, ne hikmetse hep bir tür kadından bahsediliyor. Başörtülü dindar kadınlar bu söylemin içinde değil. En feminist ve güya ilerlemeci çevreler, dindar kadınlara -ki bunlar Türkiye'deki kadın nüfusunun yüzde sekseninden fazlasını oluşturuyor- neredeyse düşman gözüyle bakıyor. Yani kadın düşmanlığı yine kadınlar aracılığıyla yapılıyor.

Sahte Ölüm?

Geçtiğimiz ay Türkiye'de sahte rakıdan onlarca kişi öldü. Böylece sahte rakının ölüm sebebi olduğunu da öğrenmiş olduk. Yapılan operasyonlarda sahte içki işinin büyük bir şebeke olduğu ortaya çıkartıldı. Binlerce şişe sahte içkiye el konuldu. Onlarca kişi yakalandı. Ve biz, alkolün sahtesini de yapabilen toplum olarak kayıtlara geçtik!

Her şeyin sahteleştiği ve güven diye bir şeyin kalmadığı ülkemizde bu tür hadiselere çok şaşırmamak gerekiyor aslında. Biz şimdiye kadar nelerin sahtesini üretmedik ki: Sahte kimlik, sahte diploma, sahte doktor, sahte mühendis, sahte bal, sahte kaşar… Kırmızı biberin sahtesini yapacak kadar ayağa düştü bu iş.

Öte yandan ölenlerin haline gülmek mi lazım acımak mı lazım, insan bilemiyor. Ahiret günü bu insanlar kendilerini nasıl bir hicap ve pişmanlık hali içinde bulacaklar acaba? Burada Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in duasını hatırlamamak mümkün değil: “Allah'tan güzel ölüm isteyin.” Sahte rakıdan öteki dünyaya gidenlerin pek güzel bir ölümle ölmedikleri açık olsa gerek.

Valla Seviyor!

Geçtiğimiz ay Amerikan dışişleri bakanı Rice, Türkiye'yi ziyaret etti. Rice, Türkiye'deki Amerikan karşıtlığından rahatsız olduklarını dışişleri bakanı Gül'e aktardı ve bu konuda somut adımlar atılmasını istedi. Ardından Wall Street Journal gazetesinde Türkiye aleyhine zehir-zemberek bir yazı yayınlandı. Bunu, Washington Times gazetesindeki bir yazı takip etti. Amerikan korkusunu içselleştirmiş Türkiye'deki bazı medya çevreleri bu yazıları manşetlere taşıdılar ve “eyvah, Amerika bizi artık sevmiyor” çığlıkları atmaya başladılar.

Bu yazıların Amerikan makamları tarafından ısmarlandığında şüphe yok. Böylece Türkiye'ye birkaç koldan gözdağı vermek istiyorlar. Fakat lehte ya da aleyhte bir gazete yazısının bu kadar çok önemsenmesi ve neredeyse ulusal bir mesele haline getirilmesi abartı değil mi? Bundan sonra Türk medyası “valla da billâ da seviyoruz Amerika'yı” diye başlık mı atacak?

Kısa Kısa Dünya Turu

İstanbul ve Tahran, bölgenin iki en büyük şehri. İki şehirde milyonlarca insan yaşıyor. İki şehirde de çarpık şehirleşmenin bütün sorunları yaşanıyor. Fakat iki şehrin paylaştığı asıl endişe verici şey, ikisinin de büyük deprem hatları üzerinde bulunuyor olması. Deprem uzmanları İstanbul ve Tahran'da önümüzdeki 8-10 yıl içerisinde büyük bir deprem bekliyor. Uzmanların iki şehir için önerdiği çözüm de aynı: Şehir nüfusunu başka bir yere taşıyın. Bu işin kolay olmadığı ortada. Ama “nüfus seyrekleştirme” politikasına gidilmezse, sonucun ne olacağını görmek zor değil.

***

Ermenilerin soykırım iddiası bugünlerde yine gündemde. Birkaç Türk yazarının soykırım iddialarını destekler mahiyetteki açıklamaları soruna yeni bir boyut kazandırdı. Amerika'daki bazı çevreler de Türkiye'ye karşı Ermeni kozunu yeniden kullanmak istiyor. Bu konu tarihi değil siyasi bir mesele olduğu için, sorunu sadece arşiv kaynaklarına geri dönerek çözmek mümkün değil. İlmi çalışmaların yanı sıra aynı zamanda siyasi bazı adımların atılması gerekiyor. Ters gelebilir ama Ermenistan'la ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi bunun yollarından biri. Çünkü neticede parayı veren düdüğü çalar!

***

Microsoft, İnternet TV projesi üzerinde çalıştığını açıkladı. IPTV adı verilen yeni teknoloji, interneti televizyon ekranlarına taşıyacak. Bilgisayar aracılığıyla internet üzerinde yapabildiğiniz her şeyi TV'den de yapabileceksiniz. Yani artık şu kadar resmi, bu kadar özel kanal devri kapanıyor. TV şirketleri, bunun bildiğimiz anlamda televizyon döneminin sonu olabileceğinden endişeli. Tabii bu insanlığın ne kadar hayrına bir şey olacak, orası şüpheli.

***

Ünlü pop şarkıcısı Michael Jackson, çocuklara taciz yapmak suçundan yargılanıyor. Jackson daha önce de bu tür bir suçlamaya maruz kalmıştı. Mahkeme, Amerika'daki diğer örnekleri gibi bir medya şovu haline geldi. İnsan gelişmeleri izledikçe sanki her şeyin bir mizansen olduğunu düşünüyor: Mahkeme, hakim , avukatlar, davalı, davacı kısacası herkes bir kurmacanın parçası gibi. Zaten Michael'ın kendisine diyecek bir şeyimiz yok: Onun burnundan derisinin rengine, hemen her şeyi kurmaca!

Tur@b
03.02.2009, 08:49
Dünya Hali

Halil AKGÜN

Patlamaya Hazır

Son iki aydır Türkiye'de gerginlik yine tırmanmaya başladı. Kimsenin adını koyamadığı bir gerginlik bu. Nereden geldiği, kimin yahut neyin yol açtığı tam olarak bilinmeyen, ama her an her yerde patlak verebilecek bir toplumsal infial hali...

Önce Ermeni soykırım iddialarıyla başlayan tartışma vardı. Kısa sürede bu, birilerinin vatan haini ilan edilmesi kampanyasına dönüştü. Ardından bayrağa saygısızlık hadisesi geldi. Bir gösteri sırasında iki çocuğun Türk bayrağını yere atması (bir rivayete göre düşürmesi), medyanın da sihirli sopasını kullanmasıyla milli bir mesele haline geldi. Tıpkı 11 Eylül sonrasındaki Amerika gibi evlerde, arabalarda birdenbire bayraklar asılmaya başlandı. Bunları Mersin ve Trabzon'daki hadiseler takip etti. Bildiri okumak isteyen birkaç kişi linç edilmekten polis sayesinde kurtuldu. Bundan sonra hangi hadisenin nerede patlak vereceğini kimse kestiremiyor.

Bu öfke ve hınç nereden kaynaklanıyor? İnsanımız neden medeni bir şekilde muhalefet etmeyi beceremiyor? Tepki gösterirken kantarın ucunu neden hep kaçırıyor? Bir yanlışı düzeltmeye çalışırken, on tane yanlış yapmak akıl kârı bir iş değil. Toplum olarak öfkemizde de sevincimizde de ölçüyü tutturamıyoruz.

Burada kendimize sormamız gerekiyor: Katılmadığımız bir görüşü protesto etmek için birilerini linç etmeye kalkışmak nasıl bir ruh halinin tezahürü? Bu öfke ve hışmın arkasında nasıl bir manevi rahatsızlık yatıyor? Bunu vatan sevgisiyle, milliyetçilik duygusuyla izah etmek mümkün mü? Bu kadar yıkıcı bir muhtevaya sahip olan hiçbir hissiyat, vatan yahut bayrak sevgisi gibi pozitif bir değere temel teşkil edemez. Salt öfke ve nefret üzerine bir ‘görüş' inşa edemeyiz.

Bu ‘sıkılmış yumruk' psikolojisinin arkasında Türkiye'nin uzun süredir yaşadığı bir dizi gerginlik yatıyor. Gelenek ile modernlik, zenginlik ile fakirlik, din ile laiklik, ideal ile gerçek arasında yaşanan gerginlik, hayatımızın her alanına nüfuz etmiş durumda. Bulunduğumuz yer neresi ise, orası bize huzur ve sükûnet vermiyor. Hep daha fazlasının ya da farklı bir şeylerin pe şindeyiz. Bu yüzden etrafımızdaki irili-ufaklı güzellikleri göremiyoruz. En ufak bir sarsıntı halinde galeyana geliyor, Nuh tufanına davetiye çıkartıyoruz.

Bu derin sorunu ne ekonomik kalkınmayla aşmak mümkün, ne de toplum mühendisliğiyle. Daha derinlerde, kendi içimizde bir yerlere bakmamız, bunu yapamıyorsak bakacak birilerine yönelmemiz gerekiyor.

Talabani Irak Devlet Başkanı

Irak Meclisi, geçtiğimiz ay Kürt lideri Celal Talabani'yi devlet başkanı seçti. Böylece Talabani Arap dünyasının Arap olmayan ilk devlet başkanı ünvanına kavu ştu.

Savaş sonrası Irak politikasını yakından izleyenler için bu sonuç sürpriz değil. Çünkü Şii liderler, Irak'taki çoğunluğu oluşturmalarına rağmen, Amerika'nın işine gelecek bir iç savaşa baştan beri karşılar. Bunun için başkanlığın ilk dönemini Talabani'ye vermekte bir beis görmediler.

Öte yandan bu sonuçta Talabani'nin kurnazca taktiklerinin de önemli bir rol oynadığını belirtmek gerekiyor. Talabani seçimlerden önce bağımsız bir Kürt devleti hakkında çeşitli açıklamalar yapmış ve yer yer Türkiye aleyhtarlığında bulunmuştu. Şimdi Talabani “sadece Kürtlerin değil, bütün Iraklıların başkanıyım” diyor. Türkiye'ye gönderdiği mesajında ise “bir kardeşiniz Irak devlet başkanı oldu” diyerek Türkiye'nin gönlünü almaya çalışıyor.

Bir Papa Gitti, Yenisi Geldi

Katolik kilisesinin 264. ruhani lideri Papa İkinci John Paul, geçtiğimiz ay öldü. Bir döneme damgasını vuran ve komünist blokun yıkılmasında önemli bir rol oynayan Papa John Paul, geride uzun süre tartışılacak bir miras bıraktı.

Hıristiyanlık tarihinin ilk Polonyalı papası olan John Paul, bazı konulardaki ılımlı görüşleri ve medyaya ve siyasete verdiği önemle dikkatleri çekmişti. Bizim gündemimize ise Mehmet Ali Ağca'nın suikast saldırısıyla girmişti.

Katolik kilisesinin geleneklerine uygun olarak yeni papa, eski papanın defnedilmesinden 15 gün sonra seçildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen 130 civarındaki kardinalin seçtiği yeni papa, Alman asıllı Joseph Ratzinger . 78 yaşındaki yeni papa, muhafazakâr ve hatta radikal görüşleriyle tanınıyor. Ratzinger'in İslâm ve müslümanlar konusundaki tavrı da çok menfi.

Eski papa soğuk savaş döneminin ‘öteki'si olan komünizmle mücadele etme görevini üstlenmişti. Yeni papa sizce hangi ‘öteki' ile mücadele edecek?

Kıbrıs'ta Yeni Dönem

İsmi yarım asırdır Kıbrıs davasıyla özdeşlesen Rauf Denkta ş, artık aktif siyasetten çekildi. Kıbrıs'ta yapılan son cumhurbaşkanlığı seçimlerine katılmayan Denktaş, yerini Mehmet Ali Talat‘a bıraktı.

Kıbrıs sorununun çözümü için uzun yıllar mücadele eden Denktaş'ın büyük siyasi hedefi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin müstakil bir devlet olarak tanınmasıydı. Ne Denktaş'ın mücadele biçimi ne de mevcut şartlar buna imkan vermedi.

Bugün ‘anavatan' Türkiye dahil , herkes Kıbrıs'ta iki devletli bir federasyondan yana. AKP hükümeti bu hedefi AB politikasının önemli bir parçası haline getirdi.

Yeni dönemde Talat'ın önünde bir dizi sorun duruyor. Bunlar arasında iki tanesi dikkat çekiyor: Rum kesimiyle olan ilişkiler ve AB'nin Kuzey Kıbrıs'a uyguladığı ekonomik ambargonun sona erdirilmesi. Dahası, Kuzey Kıbrıs Türk kesimi, güneydeki Rum kesimiyle kıyaslandığında daha kısıtlı imkanlara sahip. Talat bütün bu sorunlarla uğraşırken, Denktaş'ın bıraktığı siyasi mirası aşmaya çalışmak zorunda.

Demokrasi Yaman İş!

Amerikan dışişleri bakanı Rice, Rusya'ya demokrasi konusunda baskı yapacaklarını açıkladı. Basın ve ifade özgürlüğü gündemin ana konuları.

Amerika'nın demokrasi söyleminin ne anlama geldiğini bilenler için bu haberlerin fazla bir anlamı yok. Demokrasiyi sadece Amerikan çıkarlarının güvencesi olarak gören Amerikan yönetimi, basın özgürlüğü deyince de muhalif rejimleri zayıflatan basını aklına getiriyor. Çeçen halkının dramı ise hiç gündeme gelmiyor. Böyle demokrasiye insanlığın karnı tok.

Rice, Rusya gezisinde Amerika'nın bölgedeki varlığının Rusya ve diğer ülkeler için bir tehlike teşkil etmediğini de söyledi.

Şimdi bir an için düşünelim. Orta Doğu ve Asya'da iki ülkeyi işgal eden, yüzbinlerce asker ve onlarca askeri üs bulunduran, nükleer silahı bulunan İsrail'e tam destek veren, bölgedeki İslâm ülkelerini ya rüşvetle (Mısır'da olduğu gibi) ya da silah zoruyla kendi tarafına çeken bir ülke, bölge güvenliği ve barışı için nasıl tehlike teşkil etmez?

Rusya yahut Çin bir gün kalkıp “Biz de bölge güvenliği için Kanada ve Küba'da askeri üs açıyoruz” dese, Amerika'nın buna tepkisi ne olur?

Demokrasiyse, buyrun size alternatif proje. Bu demokrasi yaman iş!

İkbal'i Anarken

21 Nisan, Hindistanlı müslüman düşünür ve şair Muhammed İkbal'in ölüm yıldönümüydü. 1877'de doğup 1938'de ölen İkbal, Hint alt kıtasının yetiştirdiği büyük bir şair, filozof ve siyaset adamıydı.

İkbal, İngiliz sömürgeciliğine ve yükselen Hint milliyetçiliğine karşı Hindistanlı müslümanların haklarını savunmuş ve bağımsız bir müslüman devleti fikrini ortaya atmıştı. 1947'de kurulan Pakistan'ın fikir babası İkbal kabul edilir. Öte yandan İkbal, İslâm düşüncesinin ihyası için mücadele etmiş ve dinamik bir varlık ve bilgi anlayışı geliştirmeye çalışmıştı.

Döneminin bilim ve felsefe anlayışından etkilenen İkbal, modernizme kapı aralayan görüşler ileri sürmüş ve tasavvufun bazı yönlerini pasif olduğu gerekçesiyle tenkit etmişti. Buna rağmen İkbal şiirlerinde tasavvufî temalara geniş yer verir.

İkbal'in etkisi bugün Hint alt kıtasının sınırlarını aşmış durumda. Onun asıl fikir mücadelesi, samimiyeti ve düşünce derinliği, hepimiz için bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor.

Kısa Kısa Dünya Turu

Çin'in ekonomik büyümesinin önüne geçilemiyor. Çin'in 2005'in ilk üç ayındaki büyüme hızı yüzde 9.5 olarak gerçekleşti ki, bu, Çin'in dünya ekonomileri içinde en hızlı gelişen ülke olduğunu bir kez daha teyid etti. Çin, büyük nüfusunu ve kalabalık iş gücünü üretime yönlendirebildiği için bu başarıya ulaştı. Üstelik bunu ‘komünist' bir ülke sıfatıyla yaptı ve yapıyor. Eğri oturup doğru konuşalım: Türkiye, ‘komünist' bir ülke kadar bile ne yaptığının farkında değil.

***

Alın size bir Amerikan haberi daha: Amerika'nın Türkiye'de bulunan Adana-İncirlik üssünün süresi Bakanlar Kurulu tarafından yeniden uzatıldı. Bu karar, Amerika'ya Türk topraklarını askeri amaçlarla kullanma izninin uzatılması anlamına geliyor. Türk-Amerikan ilişkilerinin hassaslaştığı bu dönemde İncirlik üssünün kapatılması rasyonel ve gerçekçi bir talep olmaz. Fakat Türkiye'nin bunu bir ‘siyasi kapital' olarak kullanması gerekir.

***

Amerikan savunma bakanı yardımcısı Paul Wolfowitz , Dünya Bankası'nın başına geçti. Amerika'nın saldırgan politikalarının arkasındaki kilit isimlerden olan Wolfowitz , bundan sonra ‘gelişmekte olan' yani borç alan ülkelerin büyük patronu olacak. Wolfowitz'in tavsiye ettiği politikalar binlerce insanın ölümüyle sonuçlandı. Bakalım Dünya Bankası'nın başındaki kişi olarak ne şer kapılarını açacak.

***

Amerika'da bir müddettir gösterimde olan bir sergi pek yakında kapanacak. Çağdaş Filistinli sanatçıların eserlerinden oluşan sergi, Filistin halkı ve dramı hakkında mesajlar içeriyor. Bu yüzden Amerika'daki yahudi lobisinin şimşeklerini üzerine çeken sergiye şu anda ev sahipliği yapacak müze bulunamıyor. Müze yöneticileri “Filistin yanlısı” olduğu gerekçesiyle müze kapılarını açmak istemiyorlar, çünkü “ileride başlarının derde girmesi”nden korkuyorlar. Mükemmel bir demokrasi örneği daha!

Tur@b
03.02.2009, 21:12
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Ankara-Washington Arası Uzun Bir Yol

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Washington'a yaptığı ziyarette ABD Başkanı Bush ile görüştü. Gündemde Türkiye-ABD ilişkileri, PKK'nın Kuzey Irak'taki faaliyetleri, Ermeni soykırım iddiaları, Türkiye'nin AB'yle üyelik müzakereleri ve son olarak da Kıbrıs meselesi vardı.

Bazılarına göre Türk-ABD ilişkileri son dönemde, yani AKP iktidarından sonra derin yaralar aldı. Hükümetin tavır ve politikaları Beyaz Saray'ı kızdırmış. Bu ise Türkiye'nin geleceği acısından büyük bir felaket olabilirmiş. Bu söylem Türk medyasında bir müddettir gündemde tutuluyor.

Oysa hadiseye biraz daha soğukkanlı baktığımızda durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Irak'ın işgalinden ve o ünlü Mart tezkeresinin TBMM'de reddedilmesinden sonra Türkiye'nin bölgedeki stratejik önemi daha da arttı. Türkiye şu anda İslâm Konferansı Teşkilatı'nı yeniden örgütleme işine soyunuyor. Arap ve İslâm dünyasıyla olan ekonomik ilişkilerini geliştiriyor. Bunların hiç biri Türkiye'nin ABD ile karşılıklı işbirliğine dayalı bir dostluk ilişkisi geliştirmesine engel değil. Üstelik Türkiye-ABD ilişkileri iddia edildiği gibi darbe aldıysa, bunun sorumlusu Türkiye değil.

Avrupa Birliği Krizde, Türkiye Ne Yapacak?

Geçtiğimiz ay yapılan iki ayrı referandumda Fransa ve Danimarka Avrupa Birliği anayasasına hayır dedi. Fransa'daki referandumun ikinci önemli konusu Türkiye'nin tam üyeliği idi. Fransızlar aynı oylamada bunu da reddettiler. Bu oylama Avrupa'nın siyasi elitleriyle Avrupa kamuoyunun farklı istikametlerde ilerlediğini gösteriyor.

Ardından Avrupalı idarecilerin Brüksel'deki zirvesi geldi. Burada da AB anayasası ve bütçesi konusunda büyük görüş ayrılıklarının olduğu ortaya çıktı. Üyeler, Avrupa kamuoyunun herkesi bağlayacak bir AB anayasasına henüz hazır olmadığına karar verdiler. Anayasa referandumlarının iki yıl ertelenmesine karar verildi.

Bu gelişmeler, AB'nin geleceğinin belirsizliklerle dolu olduğunu gösteriyor. AB konusuna mesafeli yaklaşanlar için bu sonuç bir sürpriz değil. Çünkü Avrupa hâlâ kendini tanımlamakta zorlanıyor. Coğrafî olarak kendini Rusya ile Atlantik arasında bir yer olarak görüyor ama Balkanlar ve Baltık ülkelerine sıcak bakıyor.

Kültürel açıdan kendini seküler olarak tanımlıyor ama Türkiye'nin üyeliği söz konusu olduğunda, birden Yahudi-Hıristiyan geleneğine bağlı olduğunu hatırlıyor. Çoğulculuktan bahsediyor ama Avrupa ülkelerindeki müslüman azınlıklara karşı hâlâ dışlayıcı davranıyor. Yani Avrupa'nın kafası karışık. Vicdanı ise bir ışık belirtisi göstermiyor.

Bu gelişmelerin Türkiye-AB ilişkilerini nasıl etkileyeceğini hep birlikte göreceğiz. Hükümet herhangi bir paniğe yol açmamak için işlerin plânlandığı gibi gittiğini söylüyor. Türkiye'nin önünde 3 Ekim tarihi var. Bu tarihte tam üyelik müzakereleri başlayacak. Bu sürece AB'nin kendi içindeki tartışmanın doğrudan bir etkisinin olmayacağı varsayılıyor.

Bu, kısa vadede anlamlı bir politika olabilir. Fakat Türkiye'nin orta ve uzun vadede stratejik alternatiflerini arttırması ve “ya AB ya Amerika” ikileminden kurtulması gerekiyor. Dar anlamda Ortadoğu, geniş anlamda İslâm dünyası Türk dış politikasının hâlâ çok kenar-köşe bir yerlerinde duruyor. Dünyanın büyük pazarlarından biri olan Körfez bölgesi, Türk ekonomisi ve bölge stratejisi için önemli bir kaynaktır. AB içinde yaşanan çalkantı, belki bu bölgenin yeniden keşfedilmesine vesile olabilir.

Yine bu süreçte Türkiye “köprü ülke” mi yoksa “merkez ülke” mi olduğuna karar vermek zorunda. Kendini Doğu ile Batı, Ortadoğu ile Avrupa arasında sıkışmış bir köprü olarak gören Türkiye'nin alternatifleri sınırlı olacaktır. Öte yandan merkez ülke olma iddiasının sağlam bir felsefi zemine ve stratejik çerçeveye oturtulması gerekiyor. Türk dış politikasını zorlu bir maraton bekliyor.

Gulag'dan Guantanamo'ya

Guantanamo'nun kapatılması için bir kampanya başlatıldı sanki. Bazı Amerikalı gazeteci ve yazarlardan sonra, eski başkan Bill Clinton da Küba'da bulunan Guantanamo hapishanesinin kapatılması için çağrıda bulundu. Guantanamo , yakın dönemin Gulag Yarımadası haline geldi. Soğuk savaş döneminde Amerika ve Batı, Rusya'daki zulmü anlatmak için Gulag Yarımadası'nı bir sembol haline getirmişti. Guantanamo şimdi Amerikan zulmünün sembolü haline geldi.

Fakat Guantanamo'yu kapatmak, yaşanan trajik gerçekliği değiştirmiyor. Amerikanın Guantanamo'nun dışında onlarca bilinen ve bilinmeyen hapishanesi var. Üstelik bunların bir kısmı işkencenin alenen yapıldığı bazı ülkelerde bulunuyor. Amerika işkenceyi başkasına yaptırıp bunun hukuki ve sosyal sonuçlarından kaçmak istiyor. Fakat Guantanamo'yu kapatmak, Amerikanın elindeki kan lekesini gizlemeye yetmiyor.

Ermeni Sorunu

Ermeni soykırım iddiaları tekrar gündemde. Bu iddiaları ortaya atanların amacı, Türkiye'ye uluslararası arenada baskı yapmak. Ermeni soykırım iddialarını ulusal meclislerinde kabul eden ülkeler de bu amaca hizmet ediyorlar. Fakat asıl ilginç olan Türkiye'deki bazı çevrelerde bu meselenin nasıl tartışıldığı.

Geçen ay bir üniversitede yapılması plânlanan ve gelen tenkitler üzerine ertelenen bir konferans bunun tipik örneklerinden biri. Üç üniversitenin katılımıyla plânlanan konferans, Ermeni meselesini ele alacaktı. Fakat gerek program başlıkları, gerekse katılımcılar, konferansın başka bir gündeminin olduğunu gösteriyor. Mesela konferansta “Ermeni Soykırımı ve Türkiye'de Demokrasi” başlıklı bir oturum var. Yani Ermeni soykırım iddialarını kabul etmenin, Türkiye'de demokrasinin bir önşartı olduğu ima ediliyor.

Burada durup bir “el-insaf!” demek gerekiyor. Siyasi amaçlarla ortaya atılmış bir iddia, demokrasinin bir şartı olabilir mi? Kısacası bazıları Ermeni soykırım iddiaları üzerinden başka şeyleri tartışmak istiyor. Bu yaklaşım değişmediği müddetçe Ermeni iddialarını sağlıklı bir şekilde tartışmak mümkün görünmüyor.

Ortadoğu'da Yeni Dönem

Geçen ay Ortadoğu'da iki önemli seçim vardı. Lübnan'daki seçimler, Suriye'nin askeri varlığının bu ülkede sona ermesinden sonra yapılan ilk seçimler. Seçim sonuçları mevcut siyasi dengelerin korunacağını gösteriyor. Önemli fark, iş başına gelen kadroların daha genç ve dinamik olması.

İran'da yapılan seçimler ise bir diğer önemli gelişmeydi. Bu yazı kaleme alındığında, seçimlerden reform yanlısı eski cumhurbaşkanı Rafsancanî'nin galip çıkacağı tahmin ediliyordu. Bu, İran'daki reform talebinin giderek ivme kazandığını gösteriyor. Hatemî'nin reform konusunda ağır ve çekimser davrandığını düşünenler, şimdi İran siyasetinin tecrübeli politikacılarından Rafsancanî'ye umut bağlamış durumdalar.

Bu iki seçim, Irak, Mısır ve Suudi Arabistan'daki gelişmeleri de göz önüne aldığımızda bölgenin çok dinamik bir süreçten geçtiğini gösteriyor. Bu süreçte dış dinamikler kadar iç dinamiklerin de merkezî bir rol oynadığını görüyoruz. Bir başka ifadeyle, Ortadoğu kendine gelmek için BOP'a yahut bir başka emperyal ( ist ) projeye muhtaç değil. Yeter ki birileri gölge etmesin!

Yine Başörtüsü

Erzurum Atatürk Üniversitesi‘ ndeki mezuniyet töreninde yeni bir başörtüsü hadisesi yaşandı. Rektör, kızının mezuniyet törenine gelen şehit annesi başörtülü hanımı törene almadı. Bu ülke için evladını feda etmiş bir annenin böyle bir uygulamaya maruz kalmasını akıl ve vicdan ölçülerine sığdırmak mümkün değil. Rektör, özrü kabahatinden büyük bir şekilde “ben görevimi yaptım“ diyor. Kamuoyu, başbakanından sokaktaki vatandaşına, gazetecesinden genelkurmay başkanına kadar bu küstahça uygulamaya tepki gösteriyor. Herkes fazla ileri gidildiğini söylüyor. Fakat sonuçta bir şey olmuyor. Rektörün yaptığı yanına kalıyor.

Peki bu neden böyle? Bunun basit ama çok temel bir sebebi var: Türkiye'de kendini devlet olarak tanımlayan kişiler, bu ülkenin gerçek sahiplerinin kendileri olduğuna inanıyorlar. Türkiyede neyin norm, neyin suç olduğuna onlar karar veriyorlar. Fakat onların unuttuğu hayatî bir gerçek var: Türkiyenin başörtülü şehit annesi artık bu ülkede bir yerinin olmadığına inandığı gün, ortada ülke diye bir şey kalmayacak.

Kısa Kısa Dünya Turu

Türkiye'deki yat sahipleri az vergi ödemek için başka ülkelerin bayraklarını taşıyorlar. Değeri milyonlarca doları bulan özel teknelerin çoğu yabacı ülkelere kayıtlı. Tercih edilen yabancı ülkelerin başında Amerika geliyor. Türkiye'de vergi kaçırmanın bin bir yolu var. Bir yenisini daha öğrenmiş olduk!

***

19 Haziran Pazar günü, 2 milyona yakın gencin hayatında önemli bir gündü. ÖSS imtihanına giren öğrenciler aylarca çalıştılar, uykusuz kaldılar, dualar ettiler ve sonunda bir sıranın başına oturup, 3 saat boyunca ecel terleri döktüler. Bütün bu çabaya rağmen bu öğrencilerden sadece 100 bin kadarı üniversiteye girebilecek. Bu, 70 milyonluk bir Türkiye için büyük bir ayıp!..

***

Saddam Hüseyin hâlâ Irak başkanı olduğunda ısrar ediyormuş. Savcılara “Siz beni ne sıfatla yargılıyorsunuz?” diye bağıran Saddam, hapishanede purosunu içmeye devam ediyor. Yani eski alışkanlıklarından vazgeçmiyor. Bir farkla: Artık çamaşırlarını kendisi yıkıyormuş. Hapishane hayatının bu kadarcık çilesi olsun, değil mi!

***

Romanya'da bir rahibe, ruhuna şeytan girdiği gerekçesiyle çarmıha gerilip ölüme mahkum edildi. Olayla ilgili olarak tutuklanan Daniel adlı rahip, 20 yaşlarındaki rahibenin şeytan tarafından teslim alındığına inanıyormuş. Bunun için rahibeyi çarmıha germiş. Kızın düzelmediğini görünce de ölüme terk etmiş. Bu kadarına da pes doğrusu! Cehalet ve acımasızlık ortaya böyle trajik sonuçlar çıkartıyor...

leyla_mecnun
04.02.2009, 02:08
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Türkiye'nin Sahte Korkuları

Geçen ay ülkenin gündemini üniversiteye giriş sınavları ve katsayı tartışması doldurdu. Mevcut uygulamaya göre meslek lisesinden mezun olan öğrenciler, üniversiteye giriş imtihanında daha düşük bir puanlama sistemine tabi tutuluyor. Ne kadar başarılı da olsalar, normal liselerden mezun öğrencilere kıyasla daha az puan alıyorlar. Böylece bütün meslek lisesi öğrencileri mağdur ediliyor.

Bu uygulamanın arkasında siyasi bir kararın yattığını herkes biliyor. Amaç, meslek lisesi statüsündeki imam-hatip lisesi mezunlarını üniversite dışında bırakmak, üniversiteye girmesi halindeyse ilahiyat fakülteleri dışında yüksek öğrenim görmesini engellemek. Birilerine göre, üniversite kapılarını imam-hatiplilere açmak, rejimi krize sokarmış.

İmam-hatiplere gösterilen bu düşmanlığı anlamak kolay değil. Bu çocuklar bu ülkenin okullarında okumuyor mu? Bu okullar devletin kurumları tarafından denetlenmiyor mu? Bu okullardaki eğitim devletin atadığı öğretmenler tarafından verilmiyor mu? İmam-hatip kökenliler bu ülkenin kalkınmasına diğerleri kadar katkıda bulundular, bulunuyorlar. Onlardan doktor, mühendis, fizikçi, kimyacı, iktisatçı, öğretmen yahut sporcu olamayacağını kim söylüyor? Böyle bir yaklaşımın rasyonel bir temeli olabilir mi? İmam-hatipliler şu ana kadar hangi organize suç ve terör eylemine karıştılar? “Rejimi krize sokacak” hangi eylemde bulundular?

Türkiye uzun yıllardır kendi yarattığı sahte hayaletlerin korkusuyla yaşıyor. İmam-hatip, ba şörtüsü hep bu korkuların ürettiği sorunlar. Türkiye kendi ayakları üzerinde duracaksa, bu korkuları yenmek zorunda.

Bir İşgal Ne Zaman Biter?

Amerika Irak'ta kalıcı mı, sorusuna Bush'tan çok net bir cevap geldi: Evet! Irak başbakanı Caferî geçen ay Amerika'ya resmi bir ziyarette bulundu. İkisi de Amerikan askerlerinin Irak'tan çekilmesiyle ilgili bir takvimin olmadığını söylediler.

Bir devlet başkanının işgal altında olduğunu itiraf etmesi, ardından “bizi işgal eden askerlerin ülkemizi ne zaman terkedeceğini bilmiyoruz” demesi kadar onur kırıcı bir şey olamaz herhalde. Bu tavır orta ve uzun vadede Irak yönetimini halk nazarında iktidarsız bir rejim mesabesine indirgeyecektir.

Amerika, bugünkü Irak yönetimine “çatışmaları durdur, asayi şi tesis et, ama diğer önemli kararları bana bırak” diyor. Yani Amerika, Irak'ın geleceğinde söz sahibi olacağını artık daha açık bir şekilde dile getiriyor. Saddam sonrası Irak'ın en büyük meydan okuması da bu olacak. Amerika'nın fiilî yönetimi ve kontrolü altındaki bir Irak'ın bölgedeki rahatsızlığı daha da arttıracağını görmek için kâhin olmaya gerek yok. Türk medyasındaki Amerikancılar bunu kabul etmese de vakıa ortada.

Özel Bir Özelleştirme

Türkiye'de özelleştirme hızla devam ediyor. Türk Telekom'un yüzde 55'inin 6.5 milyar dolara satılmasıyla gündeme gelen konu, uluslararası sermaye tarafından da takip ediliyor. Sırada Erdemir gibi birkaç büyük KİT daha var. Bugünlerde Star Medya Grubu da TMSF tarafından satışa çıkartılacak. Devlet, özelleştirmezsem zarar ederim ediyor ve nakit para ihtiyacını böyle karşılayacağını dü ş ünüyor . Özelleştirme karşıtları, milletin malı yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor diyor. İki tarafın da haklı olduğu yerler var.

Fakat herkesin görmesi gereken gerçek şu: Türkiye ekonomik gelişme adı altında hızla kapitalistleşiyor. Sermaye-iktidar ilişkisi bu yönde ilerliyor. Zengin ile fakir arasındaki mesafe uçuruma dönüşüyor. Uluslararası sermaye, yerel sermayeyi markaja alıyor. Özelleştirme bu kapitalistleşme sürecinin tezahürlerinden sadece biri.

Türkiye'de orta ölçekli esnafın çökmesiyle başlayan kriz, hâlâ aşılabilmiş değil. İşsizlik endişe verici boyutlarda. Çiftçi karın tokluğuna çalışıyor. Özelleştirme bütün bunlara çözüm sağlayacak mı, belli değil. Aksi halde bir şeyleri elden çıkarma pahasına özelleştirme yapmak anlamlı bir iş olmasa gerek.

İnsanlık Ayıbı

11 Temmuz, 1995 yılında Bosna- Hersek'in Serebrenitza şehrinde yaşanan katliamın onuncu yıl dönümüydü. O gün, Birleşmiş Milletler tarafından “güvenlikli bölge” ilan edilen Serebrenitza , Sırplar tarafından teslim alınmış ve 8 binin üzerinde Müslüman Boşnak tek tek öldürülmüştü. Ölen insan sayısı hâlâ tam olarak bilinmiyor. Henüz açılmayan ve ulaşılamayan toplu mezarlarda yüzlerce cesedin olduğu tahmin ediliyor. Toplam ölü sayısının 14 bine çıkacağı çeşitli raporlarda dile getirildi.

Avrupa'nın göbeğinde ve gözleri önünde gerçekleşen bu katliam karşısında ne dünya kamuoyu ne de İslâm dünyası oturup iç çekmekten başka bir şey yapmadı ya da yapamadı. Hunharca katledilen masum insanların kanı yerde kaldı. Katliam için emir veren iki Sırp lideri ve tetiği çeken yüzlerce Sırp askeri hâlâ adaletin önüne çıkartılmış değil.

“Avrupa'nın göbeğinde bir İslâm devleti görmek istemiyoruz” diyen ve bu yüzden onlara destek veren Fransızlar ve Hollandalılar, artık aklandıklarını düşünüyorlar. Fakat Avrupalılar adaletin olmadığı yerde barışın olamayacağını sanki unutmuş gibiler. İnsanlık suçu işlemiş kişiler serbestçe dolaşırken barıştan, huzurdan bahsetmek ne kadar anlamlı olabilir?

Kutsal Topraklar

Mekke ve Medine'nin tarihi dokusu her gün biraz daha kayboluyor. İlk dönem İslâm tarihi için büyük önem arzeden mekânlar teker teker yıkılıyor. Hz. Peygamber Efendimiz'in ve ashabının yaşadığı yerler sistematik bir şekilde ortadan kaldırılıyor.

Suudi Arabistan'a hakim olan Vahhabîlere göre bu mekânlara iltifat göstermek şirke yol açabilirmi ş. Örneğin Hz. Peygamber Efendimiz'in kabrine el sürmek yahut yanında namaz kılmak, tapınmak anlamına geliyormuş. Bunun için hacılar bu mekânlardan uzak tutuluyor. Fazla bilinmeyen yerler ise düzenli bir şekilde imara açılıyor. Amaç Mekke ve Medine çevresinde ilk dönem İslâm tarihine ait bütün tarihi dokuyu ortadan kaldırmak. Vahhabîlik ile modernizmin buluştuğu yer burası: hiçbir tarih ve mekân anlayışına sahip olmayanlar, çareyi bu mekânlar üzerine İslâm estetiğiyle ilgisi olmayan modern binalar yapmakta buluyorlar.

Fakat bu insanlara hatırlatmak gerekiyor: Mekke ve Medine, bütün İslâm ümmetine aittir. “Allah'ın evi” ( Beytullah ) bütün müslümanların kıblegâhıdır .

Ah İstanbul!

Temmuz ayında İstanbul dünyanın önde gelen on bin mimarına ev sahipliği yaptı. ‘22. Dünya Mimarlık Kongresi'ne katılmak için İstanbul'a gelen mimarlar, şehrin güzelliği karşısında büyülendiklerini söylediler. Mimarların çoğu, doğal ve tarihi dokusuyla İstanbul'un eşsiz bir şehir olduğunu söyledi. Kongre boyunca günümüz mimari sorunları çeşitli açılardan ele alındı.

Kongreyle doğrudan bir ilgisi olmayan fakat tartışılan ilginç bir konu, İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı tarafından gündeme getirildi. Belediye başkanı bir müddettir İstanbul'a yeni bir sembol arıyor. Adalardan birine yapılacak devâsâ bir semazen heykeli böyle bir sembol olacakmış.

Bütün İstanbullular ve Türkiye, bu sembol fikrine soğuk bakıyor. Bunlara dünya mimarları da katıldı. Kendisi de mimar olan belediye başkanı fikrini Kongre'de dile getirince herkes “İstanbul'un sembole ihtiyacı yok; Ayasofya, Sultanahmet, Haliç… bunların hepsi birer sembol” dedi. Bazıları haklı olarak “İstanbul'un kendisi bir sembol” diyor. Buna rağmen Başkan “İstanbul'a bir sembol bulacağım” diye ısrar ediyor. İstanbul'u yeteri kadar katlettik. Bu katliamı bir de yeni sembol sevdalarıyla devam ettirmeyelim.


Kısa Kısa Dünya Turu

Hollanda ve Belçika'dan sonra İspanya da eşcinsel evliliklerini tanıyan bir kanun çıkardı. Avrupa'nın ahlâkî çöküşü hızla devam ediyor. Özgürlük adına cinsel sapıklığın kapısını açan batılılar, Lût kavminden farksız bir yerdeler. İspanya gibi Katolikliğin güçlü olduğu bir ülkede bu kanunun kabul edilmesi düşündürücü. Özgürlüğü tanımlayan hiçbir değer ölçüsü yoksa, buna özgürlük denebilir mi?

***

Temmuz ayında dünyanın en zengin 8 ülkesinin liderleri bir araya gelerek, küresel sorunlara çözüm bulmaya çalıştılar. Gündemin birinci konusu, küresel fakirlikti. Afrika ülkelerinin dış borçları ve bunların silinmesi, gündemin bir diğer önemli konusuydu. Fakat G-8 toplantısı, bekleneni yine vermedi. Temel sorun, her ülkenin kendi ulusal gündemiyle masa başına oturması. Bu son zirvede de durum değişmedi. Dünyanın fakir insanları, dünyanın zengin insanlarını aynı fotoğraf karesinde gördüler, o kadar!

***

Endonezya'dan güzel bir haber geldi geçen ay. Endonezya hükümetiyle Açeli müslüman direnişçiler anlaşmaya vardılar ve 30 yıldır süren savaşı sona erdirdiler. Açeli müslümanlar uzun bir süredir bağımsızlık mücadelesi vermekteydiler. Anlaşmaya göre Açe , Endonezya'nın bir parçası olarak kalacak ve müslüman direnişçiler aftan yararlanarak siyasi parti kurabilecekler. Umarız bu anlaşma ülkede huzura doğru atılmış önemli bir adım olur.

***

1995-2005 tarihleri arasında yurtdışından 40 bin civarında gelin almışız. Yabancı bayanlarla evlenmeyi tercih eden Türk erkekleri, dil, din ve kültür ortaklığı olan ülkelere rağbet ediyor. Yabancı gelinlerin alındığı ülkelerin başında Azarbeycan , Bulgaristan, Moldova, Suriye ve İran geliyor. Buralardan alınan gelinlerin önemli bir kısmı Türk kökenli. Avrupalılara duyulan ilgi ise sanıldığından daha az. Ne diyelim, Allah bir yastıkta kocatsın!

Tur@b
04.02.2009, 17:05
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Bir Geri Çekilişin Hikâyesi

İsrail, geçtiğimiz ay İsrailli yerleşimcileri Gazze'den çıkarttı. Büyük direniş gösteren İsrailli yerleşimciler (ki bunlara sivil işgalciler demek daha doğru olur), İsrail Başbakanı Şaron'u protesto ettiler. İşgal ettikleri evleri terk ederken, birkaç Filistinliyi öldürmekten de geri durmadılar. Bu toprakların kendilerine Tanrı tarafından verildiğine inanan fanatik yahudi yerleşimcilerin gözünde Filistinlilerin zaten bir değeri yok.

Çekilme sırasında yaşanan olaylar ve yapılan yorumlar, Filistin sorunu hakkında önemli ipuçları veriyor. İsrail, Amerika ve Batı medyası İsrail'in bu hareketini büyük bir fedakârlık, âlicenaplık ve büyüklük olarak takdim ediyor. Onlara göre İsrail Ortadoğu barışı temin etmek için elinden geleni yapıyor. Gazze'den çekilme planı bunun somut örneklerinden biri. Filistinliler ise barışın önündeki engel olarak suçlanıyor, aşağılanıyor, şantaja maruz bırakılıyor.

Oysa İsrail'in yaptığı bir lütuf falan değil. İsrail, 1967'den beri işgal ettiği ve bir koloni olarak yönettiği Gazze topraklarından çekiliyor. Burada kimin işgalci, kimin işgal edilen olduğunu unutmamak lazım. İsrail'in Gazze'den çekilmesi, Batı Şeria'nın ve Kudüs'ün hâlâ İsrail işgali altında olduğu gerçeğini bize unutturmamalı. Yüzbinlerce Filistinli mültecinin yaşadığı insanlık dramını da unutmamalıyız. Üstelik Şaron daha Gazze çekilmesi tamamlanmadan Batı Şeria'da yeni yerleşim/işgal bölgeleri inşa edeceklerini açıkladı. Yani yerleşimciler ortadan kalkmıyor; sadece yer değiştiriyor.

Şaron'un Gazze'den çekilme planı barışa katkı sağlamak için değil, Gazze'yi işgal altında tutmanın maliyeti giderek ağırlaştığı için uygulanıyor. Bu çekilmeyi İsrail'in hanesine bir artı olarak yazmak mümkün değil. Filistin sorununun çözümü için İsrail'in ne yapması gerektiği çok açık. Barış ancak İsrail 1967 öncesi sınırlara çekildiğinde, Filistinli mültecilerin geri dönüş hakları tanındığında ve Kudüs Filistin devletinin başkenti olduğunda sağlanabilecek. Aksi halde kırk yıldır izlediğimiz şiddet ve zulüm sarmalı korkarız ki devam edecek.

Geleceğin Arabaları

Geleceğin arabaları, kanatlı, uçan yahut denizde giden arabalar olmayacak. Geleceğin arabaları bugün kullandığımız arabalara benzer olacak. Bir önemli farkla: Bu arabalar, bir litre benzinle birkaç yüz kilometre gidebilecek. Amerikalılar bu proje üzerinde çalışıyorlar.

Bazı araştırmacılara göre benzin ve elektrik enerjisiyle beraber çalışan arabaların teknolojik bilgisi büyük araba üreticilerinin elinde bulunuyor. Piyasa şartlarının olgunlaşmasını bekleyen GM gibi firmalar bu ürünleri birkaç yıl içinde satışa sunabilirler.

Son yıllarda yaygınlaşan ‘melez' ( hybrid ) yani hem benzin hem de elektrik enerjisi kullanan arabalar, normal yakıt kullanan arabalara göre çok daha az benzin yakıyor. Enerjiyi iktisatlı kullanan bu araçlar aynı zamanda çok az zehirli gaz üretiyor.

Fakat bu teknolojik projenin arkasında nasıl bir siyasi düşüncenin yattığını görmek için Amerikan sağının önde gelen liderlerini dinlememiz gerekiyor. Onlara göre Amerika'nın Ortadoğu'ya olan petrol bağımlılığını azaltmanın tek yolu, alternatif enerji türleri geliştirmek. Bir gün daha az benzin tüketen Amerikan yapımı ya da patentli arabalara bindiğinizde bu küçük ayrıntıyı hatırlayın!

Uyuşturucu Batağı

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, geçen ay yaptığı bir operasyonda 265 kilo eroin ve 179 bin adet uyuşturucu hap ele geçirdiğini açıkladı. Bu rakamlar, uyuşturucu belasının ne boyutlara ulaştığını gösteriyor.

Türkiye'de özellikle büyükşehirlerdeki sosyete gençliği ve öğrenciler arasında yaygınlık kazanan uyuşturucu, ciddi bir sosyal sorun olmaya doğru gidiyor. Çoğu zaman aileler çocuklarının uyuşturucu kullandığını bilmiyor. Akranları tarafından özendirilen gençler, uyuşturucu kullanmanın masum bir eğlence olduğuna inandırılıyor. Ondan sonra bağımlılık geliyor. Ve nice hayatlar yıkılıyor.

Her tür kültürel etkiye bir saman çöpü gibi açık olan Türkiye gençliğini bu konuda uyarmak, bilinçlendirmek hepimizin üzerine düşen bir görev. Hiçbirimizin ‘benim çocuğum yapmaz' ya da ‘bizim çevrede böyle şeyler olmaz' kolaycılığına kapılmaması, bilakis her an uyanık olması gerekiyor.

Acısı Çıkar Bir Gün!

Eski medya patronu Dinç Bilgin, bir gazeteye verdiği demeçte ‘tetikçi gazeteci' tipinin ortaya çıkmasında kendisinin de payının olduğunu itiraf etmiş. Bilgin'e göre medyanın haber vermenin dışında ihale takip etme, siyasi taraf olma ve sermayecilik yapma işlerine girmesi, büyük bir medya canavarının ortaya çıkmasına neden olmuş.

El-hak, doğru söylüyor. Türk medyasının dünyanın hiçbir yerinde benzeri yok. Haber vermekten çok şartlandırmaya çalışan, siyasi çevrelerle iş tutup rant elde eden bir medyanın, Türkiye'nin toplumsal birliğine ve kalkınmasına katkıda bulunması mümkün değil. Bugün medyanın büyük isimleri diye geçen kişiler, liyakatli gazeteci oldukları için değil, tetikçilik yapıp ihale takip ettikleri için önemli yerlerde bulunuyorlar. Medya, rekabeti her ne pahasına olursa olsun karşı tarafı ortadan kaldırmak olarak görüyor. Bu yüzden kamunun vicdanının sesi değil, çıkar çevrelerinin sözcüsü oluyor.

Büyük medya patronlarından birinin bu gerçeği itiraf etmesi, Türk medya tarihi açısından önemli bir hadise ve bir kenara not edilmeli.

Güneydoğu Devletin Gündeminde

Başbakan Erdoğan'ın Diyarbakır'a yaptığı ziyaretin yankıları sürüyor. Bazıları Başbakanın ziyaretini desteklerken, bazıları “Kürt sorunu” kelimesinin kullanılmasına karşı çıkıyor. 1991'de zamanın Cumhurbaşkanı Demirel'in “Kürt realitesini tanıyoruz” ifadesinden sonra, şimdi de Başbakan “Kürt sorununu tanıyoruz” mealinde açıklamalar yaptı. Erdoğan, Kürt sorunu diye bir şeyin varolduğunu kabul ettikten sonra çözümün daha fazla demokratikleşme olduğu yönünde mesajlar verdi.

Devletin ve bazı çevrelerin bu hassas konudaki olumsuz yaklaşımları hesaba katıldığında, bu girişimin önemli bir adım olduğunu söylemek mümkün. Devletin PKK'ya silah bırakma çağrısında bulunması da bu açıdan önemli. Fakat ‘demokratikleşme' ve ‘daha fazla demokrasi' ile neyin kastedildiği belli değil. Bununla seçim sisteminin yeniden düzenlenmesi ve yüzde 10'luk barajın aşağıya çekilmesi, böylece Güneydoğu'daki siyasi parti tercihlerinin meclise yansıması kastediliyor olabilir.

Fakat bunun tek başına sorunu çözmeyeceği açık. Zira temsil makamında olduğu düşünülen partinin terör karşısındaki tavrı kendi içinde büyük çelişkiler barındırıyor. Tek başına ekonomik yatırım da yeterli değil, çünkü sorunun bir kültür ve kimlik boyutu var. Umarız devlet bu konuda cesur ama hedefi belli adımlar atar.

Petrol Fiyatları Neden Artıyor?

Varili 60 doları geçen petrol fiyatları neden yükseliyor? Bu gidiş nerede duracak? Bugünlerde herkes bu soruların cevabını arıyor. Ekonomistler hadiseye bir arz-talep sorunu olarak bakıyorlar ve talebin artmasıyla beraber fiyatların da yükseldiğini söylüyorlar. Son yıllardaki yeni teknolojik gelişmeler ve ulaşım araçlarının yaygınlaşması özellikle Avrupa ve Amerika'da petrole duyulan ihtiyacı arttırdı.

Fakat arz-talep dengesinin tek sebep olduğunu söylemek doğru olmaz. Ekonomi neticede siyasi bir eylemdir. Dünyadaki sıcak gelişmeler, siyasi olaylar, savaşlar, depremler, kuraklık ve daha pek çok unsur ekonomik dengeler, borsa ve döviz kurları üzerinde anlık etkiler yapar. Mesela Amerika'nın 11 Eylül sonrasında izlediği politikalar dünya silah ve petrol piyasalarını doğrudan etkiledi. Ortadoğu'daki yeni gelişmeler ve işgal altındaki Irak petrolünün dünya pazarlarına sunulması, bölgesel ekonomik dengeleri etkilemeye devam ediyor. Kimilerine göre Ortadoğu'daki güvensizlik ortamı (ki bunun faillerini herkes biliyor) piyasada suni iniş ve çıkışlara yol açıyor. Büyük sermayenin ekonomik dengeler karşısındaki olumlu ya da olumsuz tavrı da bu süreci belirliyor.

Kısacası petrol fiyatlarının, dolayısıyla üretim maliyetlerinin artışını tek bir sebebe indirgemek mümkün değil. Bunun ötesindeki siyasi dengeleri göz önünde tutmamız gerekiyor. Petrol fiyatlarının yükselmesinden en çok şikayet eden Amerika, belki de şahinlik oyununun bedelini ödüyor.

Kısa Kısa Dünya Turu

Güneydoğu Asya'da geçen yılın Aralık ayında meydana gelen tsunami felaketinin etkileri sürüyor. Tsunami felaketinde yaklaşık 150 bin kişi hayatını yitirmi şti. En fazla can kaybının olduğu Endonezya'da psikolojik sorunlar katlanarak artıyor. Ruhi dengesini yitiren ve uykusuzluk, korku, panik gibi çeşitli psikolojik hastalıklara maruz kalan binlerce insan var. Dualarınızda bu kardeşlerimizi de hatırlayın.

***

Sudan'daki etnik çatışmalar devam ediyor. 2003 yılının Şubat ayında Darfur bölgesinde Cancavid gerillalarının başlattığı saldırılar, binlerce kişinin ölümüne ve göç etmesine yol açmıştı. Saldırıların boyutu büyüyünce Birleşmiş Milletler ve Amerika olaya müdahale etti. İslâm ülkeleri ise somut bir girişimde bulunamadı. Bugün saldırılar azalmış durumda ama sorunun çözüldüğünü söylemek mümkün değil. İslâm dünyası, hadiseleri batılı medya kuruluşları üzerinden izlemeyi tercih ediyor!

***

Geçtiğimiz ay Hacı Bektaş Veli'yi anma törenlerinin 42'ncisi yapıldı. Nevşehir'in Hacı Bektaş ilçesinde yapılan törenlere 150 bin kişinin katıldığı tahmin ediliyor. Tören sırasında Hacı Bektaş Veli çeşitli yönleriyle ele alındı. Bizim kulağımıza çalınan en aklı başında sözler ilçe belediye başkanına aitti: “ Cemevi ibadet yeri değil, kültür merkezidir.” Bu sözlerin doğruluğunu herkese anlatmak gerekiyor.

***

Amerika'nın Kansas eyaletinde yakalanan bir katil, kurbanlarını rahatlıkla öldürdüğünü çünkü kendisinin bir ‘canavar' olduğunu söylemiş. 60 yaşındaki Dennis Rader , eski bir kilise başkanı ve izci lideri. İşlediği cinayetleri ‘ben canavarım' diyerek açıklamaya çalışan bir cani için ne denebilir ki? Kansas eyaletinde idam cezası olmadığı için Rader'e ömür boyu hapis cezası verilecek. Allah cümlemizi bu tür canavarlardan ve böyle adaletten korusun!

Tur@b
04.02.2009, 21:20
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Türkiye AB Yolunda

Türkiye, 3 Ekim günü AB ile tam üyelik müzakerelerine resmen başladı. 36 başlık altında yürütülecek müzakereler ekonomi ve eğitimden dış politika ve ekonomiye kadar pek çok alanı kapsıyor. Müzakere süreci “ucu açık” bir süreç olarak tanımlandığı için, sürecin sonunda Türkiye'nin tam üye olacağına dair bir garanti yok. Hatta “Müzakere Çerçeve Metni” tek taraflı olarak kaleme alınmış ve Türkiye'ye sadece bir emir listesi sunuyor. Bu açıdan bakınca aslında ortada iki taraf arasındaki bir müzakereden çok, tek taraflı bir uyum programı var. Türkiye bu programı harfiyen uygulamak zorunda. Ama bu bile sürecin tam üyelik ile neticeleneceğini garanti etmiyor.

Türkiye'nin AB'ye tam üye olup olamayacağı önümüzdeki dönemde meydana gelecek gelişmelere bağlı. AKP hükümetinin yoğun ve ısrarlı AB gündemi daha ne kadar devam edecek belli değil. Müzakere sürecinde ortaya çıkacak sorunlar AKP hükümetinde de bir bıkkınlığa yol açabilir. Aynı süreçten geçmiş diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye'de de AB'ye verilen destek düşecektir. Nitekim geçen yıl yüzde seksen civarında olan AB taraftarlığı, şimdi yüzde ellilerin altına düşmüş durumda. Şu anda hükümet için diplomatik bir başarı olan AB, önümüzdeki kısa dönemde tam tersi bir etki yapabilir.

Süreci etkileyecek diğer önemli etken, özelde AB'nin genelde de Avrupa'nın kendini bu yeni dönemde nasıl tanımlayacağı. Avrupa, tarihi boyunca hiçbir zaman birlik ve beraberlik halinde bir kıta olamadı. Büyük İskender dönemindeki birlik, siyasi ve ekonomik olmaktan çok coğrafi idi. Üstelik bu dönemde “Avrupa” adında bir kıta yoktu. Bugün Avrupa dediğimiz yer, Asya'nın batı yakasından ibaretti. İskender büyük dünya seferine çıktığında Avrupa'yı birleştirmeyi değil, Asya'ya hakim olmayı hedefliyordu.

Ortaçağlar boyunca ve modern dönemde Avrupa bölünmüş bir kıta olmaya devam etti. Etnik, dinî ve siyasi çatışmalar, Avrupa'nın tarih belleğinde derin izler bıraktı. Bu izler bugün dahi devam ediyor. Bugün Avrupa dediğimizde kimsenin aklına mesela Portekiz, Polonya ya da Norveç gelmiyor. İngiltere, Almanya ve Fransa, hâlâ yaşlı kıtanın motor gücü. Ekonomik açıdan bakıldığında da bölünmüşlük halinin giderek derinlik kazandığı görülüyor. İngiltere tarım alanında imtiyazlar istiyor. Almanya ve Fransa, iş gücünün serbest dolaşımına sıcak bakmıyor, çünkü kendi ülkelerinde büyük bir işsizlik sorunu var.

Kısacası önümüzdeki on yıl içinde Avrupa'nın ve AB'nin nereye gideceğini kestirmek kolay değil. Türkiye, tam üyelik veya imtiyazlı ortaklık sorunu üzerinde düşündüğü kadar, bu konuya da kafa yormak zorunda. Yoksa biz “işte şimdi hazırız” dediğimiz anda ortada AB diye bir şey kalmamış olabilir!

Yerli mi Olsun, Yabancı mı?

Özelleştirme bütün hızıyla devam ediyor. OYAK'ın Erdemir'i alması, yerli-yabancı sermaye tartışmasına yeni bir boyut getirdi. Türk Telekom'un yabancı sermaye tarafından alınmasından sonra birileri “Nerede yerli sermaye? Ülke yabancılara peşkeş çekiliyor!” diye bağırmaya başladı. Bu yüzden OYAK'ın Erdemir'i alması pek çok kişiyi sevindirdi.

Fakat OYAK'ın yerli sermaye olduğunu sananlar yanıldılar. Çünkü bütün büyük şirketler gibi OYAK'ın en önemli ortakları yabancı. OYAK şu anda Erdemir için ödeyeceği 2.7 milyar doları dışarıdan temin etmeye çalışıyor. Bütün bunlar olurken OYAK'ın önemli ortaklarından AXA, Ermeni soykırımına destek verdiğini ve Ermeni kuruluşlara birkaç milyon dolar nakit yardımı yapacağını açıkladı. Ulusalcı cephede tık yok!

Sermaye ırkçılığı yapanlar, ne dünya sermayesinin nasıl işlediğinden ne de dünyadaki ekonomik dengelerden haberdarlar. Bugün “yerli sermaye”nin ne kadar “yerli” olduğunu ve olabileceğini doğru anlamamız gerekiyor. Aksi halde kuru sloganlar atmaktan başka bir şey yapmamız mümkün değil.

Venezuela Nerededir?

Dünyanın en büyük ikinci petrol üreticisi olan Venezuela'nın nerede olduğunu çoğu kişi bilmez. Venezuela Orta Amerika tarihine yön vermiş bir ülke olmadığı için belki bunu doğal karşılamak gerekir. Ama Venezuela'dan çok daha küçük olan Küba'yı ve Castro'yu bugün herkes bilir.

Bunun basit bir nedeni var: Amerika Birleşik Devletleri'nin Fidel Castro'yla olan tarihi düşmanlığı. Amerika gibi bir süper gücün komünist olduğu gerekçesiyle Küba gibi küçücük bir devletin peşini bırakmaması, algılama biçimlerinin ve ideolojik tercihlerin uluslararası ilişkilerde ne kadar belirleyici olduğunu gösteriyor.

Şimdi Venezuela ve onun devlet başkanı Hugo Chavez , Küba ve Castro'nun yolundan gidiyor. Amerikan politikalarını şiddetle eleştiren Chavez , Amerika'nın kendisini öldürtmek istediğini iddia ediyor. Nitekim geçtiğimiz yaz Bush'un en büyük destekçilerinden Pat Robertson Amerika'nın Chavez'i öldürmesi gerektiğini söylemişti.

Resmi makamlar Robertson'ın çağrısını ciddiye almadıklarını söylüyor ama Amerika'nın Chavez'den kurtulmak istediği de bir vakıa. Fakat Amerika'nın elleri kolları bağlı. Çünkü gecen yılki rejim değişikliği operasyonu sonuç vermedi ve Venezuela halkı Chavez'in arkasında durdu. Dahası Amerika yükselen fiyatlar karşısında Venezuela petrolüne muhtaç. Kısa vadede Chavez , Bush için bir kabus olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Almanya'da Yeni Dönem

Almanya'da olmaz denen şey oldu ve Hıristiyan Demokratlar ile Sosyal Demokratlar bir koalisyon hükümeti kurdu. Hıristiyan Demokratların lideri Merkel'in seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılıyordu ama bu olmadı. Sosyal Demokratlar da seçimlerden tahmin edilenden daha iyi bir sonuçla çıktılar. Böylece Almanya'da yeni bir koalisyon hükümeti dönemi başlamış oldu.

Koalisyon hükümetleri ara çözümlerdir ve bu yüzden verimli çalışamazlar. Kritik bir dönemden geçen Almanya'nın bir koalisyon tarafından yönetilmesi hiç kolay olmayacak. Yeni hükümetin hem Avrupa'nın iç dinamikleri, hem Türkiye'nin AB'ye üyelik süreci hem de Almanya'da yaşayan Türkler açısından önemli sonuçları olacak. Merkel , seçim öncesi yürüttüğü Türkiye karşıtı söyleminden büyük ölçüde vazgeçecek. Çünkü iktidarda olmak muhalefette olmaktan farklıdır.

Fakat bunun Türkiye'nin AB müzakere sürecini kolaylaştıracağını söylemek zor. Almanya'nın Türkiye'nin tam üyeliği konusunda nötr bir tavır takınması -ki koalisyon hükümeti muhtemelen böyle bir ara çözüm bulacak- Türkiye'nin aleyhine bir durum oluşturabilir.

Deprem ve İnsanlık Durumumuz

Ekim ayında Pakistan'ın kontrolündeki Keşmir bölgesinde meydana gelen deprem, bölge tarihinin en büyük doğal felaketi. En iyimser tahminle bile ölü sayısının yüz binin üzerinde olduğu ifade ediliyor. Zor doğa şartları bölgeye yardım gitmesine engel oluyor. Dünya kamuoyunun Keşmir depremine verdiği tepkinin yeterli olup olmadığından emin değilim.

Amerika'daki Katrina kasırgası için bütün dünyadan yardım yağdı, büyük meblağlarda yardımlar yapıldı. Keşmir'deki deprem çok daha büyük bir facia olmasına rağmen, gelen yardımlar komik denecek miktarlarda. Keşmir'de mübarek Ramazan ayının başında yaşanan acıları paylaşmak için bizler ne yaptık? Başkalarının acılarını ‘haber' olarak görme rutininden kendimizi kurtarıp bir nebze tefekkür ettik mi? Onların acılarını yüreğimizde duyduk mu? Bir başkasının acısı karşısında bir yerlerimizde bir şeyler sızlamıyorsa, Allah korusun kalplerimiz katılaşmış, yüreklerimiz taşlaşmış, göz yaşlarımız kurumuş demektir. Eşref-i mahlukat yani varlıkların en şereflisi olarak yaratılan insan için bundan daha büyük felaket olabilir mi?

Bir musibet bin nasihatten iyidir. Umarız bu felaket bizlerin gözünü ve gönlünü açar, insanlık onurunu tekrar hatırlamamıza vesile olur.

Irak Anayasası

Bu satırların yazıldığı sırada Irak'ta yapılan anayasa referandumunun sonuçları henüz açıklanmamıştı. Görünen o ki, Sünnî Arapların hayır oyu kullanması, anayasanın reddi için yeterli olmayacak. Sünnîler anayasaya karşı olduklarını baştan beri söylüyorlardı çünkü bu anayasa onları temsil etmiyor. Anayasada Kürtler ve Şiîler çoğunluk olarak tanımlanırken, Sünnî Araplar ve Türkmenler yok sayılıyor.

Amerikan yönetimi, Kürtlere destek vermek suretiyle yeni Irak'ın etnik ve mezheplere göre kurulmasına kapı aralamış oldu. Fakat bunun ülkenin geleceği için ne kadar tehlikeli bir yol olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok. Bugün etnik kimliklerini anayasaya taşıyan gruplar, yarın bunu bağımsız devlet talebine dönüştürebilirler. O zaman Kürtlere ya da Şiîlere kim dur diyecek?

Bu sorunlar devam ederken, Aralık ayında yapılacak seçimlerin nasıl bir sonuç vereceğini de kestirmek kolay değil. Seçimler bağımsız bir şekilde yapıldığında Şiîler meclisteki çoğunluğu elde edecekler. Böylece Ortadoğu'nun modern tarihinde ilk defa bir Şiî-Arap siyasi gücü vücuda gelmiş olacak. Bunun bölgedeki bütün dengeleri etkileyeceğini görmek zor değil. Umarız Türkiye ve bölge insanı bu zor süreçte akl-ı selimi elden bırakmaz.

Kısa Kısa Dünya Turu

Hükümetin körfezde biriken 1.2 trilyon dolarlık sermayeyi Türkiye'ye çekme politikası ilk ürünlerini vermeye başladı. Bir körfez prensi İstanbul'a 5 milyar dolarlık bir proje ile geldi. Bu para ile İstanbul'un gökdelen hattı olan Maslak tarafına 550 metre yüksekliğinde iki dev gökdelen yapılacakmış. İstanbul, yapı kirliliği yaşayan bir şehir. İstanbul'un yeni yapıya değil, plânlı yıkıma ihtiyacı var.

***

2005 yılının Nobel Barış Ödülü, Uluslararası Atomik Enerji Kurumu Başkanı Muhammed Baraday'a verildi. Nobel Barış Ödülü bu sene nükleer silahsızlanma konusuna yoğunlaşmıştı. Bu alanda resmi düzeyde önemli çalışmalar yapan Baraday, Nobel ödülü alan dördüncü Mısırlı kişi oluyor. Darısı bizim başımıza!

***

Ege bölgesi, özellikle İzmir civarı art arda gelen depremlerle sarsılıyor. En son 20 Ekim geceyarısı meydana gelen 5.9'luk deprem İzmirlileri sokağa döktü. Uzmanların dediği gibi, yaşadığımız coğrafyanın tabiatı gereği depremle yaşamaya alışmamız gerekiyor. Fakat bunun çürük binalarda oturmaya devam etme vurdumduymazlığı şeklinde değil, ciddi önlemler almak biçiminde olması gerekmiyor mu?

leyla_mecnun
05.02.2009, 01:15
Dünya Hali

Halil AKGÜN

Bir Savaşın Acı Hikayesi

22 Eylül 2005, İran-Irak savaşının başlangıcının 25. yıldönümüydü. İki ülke arasındaki savaş sekiz yıl sürdü ve bir milyona yakın insanın ölümüne sebep oldu. Amerika ve Rusya'nın desteğini alan Saddam, özellikle Amerikan yönetiminin kışkırtmasıyla İran'a karşı savaş açmı ş tı . Basit bir sınır ihtilafı olarak başlayan çatışma, İran'ın da karşılık vermesiyle kısa sürede yakın dönemin en uzun ve kanlı savaşı haline geldi.

İran'daki devrimi bloke etmek isteyen Amerika, Saddam Hüseyin'i o zaman bir dost-müttefik olarak görüyor ve destekliyordu. Halihazırdaki Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in Saddam'la çekilmiş meşhur resimleri bu döneme ait. Saddam'a kimyasal ve biyolojik silahları veren de Amerikan yönetimiydi. Saddam bu silahları İran'a ve kendi vatandaşı Kürtlere karşı kullandı. Olayın vahametini anlamak için Halepçe'yi hatırlamak yeterli.

Bugün işler değişti ve Saddam “kötü çocuk” olarak ipin ucuna geldi. Bu savaşta kaybeden bölge insanı oldu. Savaşın iki ülkeye ve bölgeye maliyeti onbinlerce milyar doların üstünde. Bu parayla onlarca üniversite kurulabilir, İran'ın fakirlik sorunu çözülebilir, bölgesel işbirliği arttırılabilir, bölgenin zenginlik kaynakları yine bölgede kalabilirdi.

8 yıllık İran-Irak savaşı sadece iki ülkeyi zayıflatmakla kalmadı, aynı zamanda Irak'ı bugünkü haline getirdi. Çünkü savaş olmasaydı Saddam bu kadar güçlenemez, bunun bir sonucu olarak ortaya çıkan etnik ve mezhep çatışmaları da bu safhaya varmazdı. Bugün geldiğimiz noktada İran izole edilmiş ve ekonomisi zayıf bir ülke. Irak ise iç savaşın eşiğinde bulunan ve patlamaya hazır bir bomba. Umarız bölge ülkeleri bu acı tecrübeden gereken dersleri alırlar.

Alman Seçimleri ve Avrupa

Geçtiğimiz ay yapılan Alman seçimleri, ortaya bölünmüş bir parlamento çıkardı. Seçimlerin favori adayı olarak görülen Hıristiyan Demokrat Partisi ve onun lideri Angela Merkel , seçimden birinci çıktı ama salt çoğunluğu sağlayamadı. Sosyal Demokrat Partisi ve lideri Schoreder ise beklenenden daha az kayıpla çıktı seçimden. Şimdi çok yoğun koalisyon pazarlıkları yapılıyor. Bir koalisyon hükümeti kurulamazsa seçimlerin yenilenmesi de mümkün.

Alman seçimleri Avrupa'nın iç dinamiklerini göstermesi açısından büyük önemi haizdi. Merkel , muhafazakâr ve korumacı mesajlar verdi ama bu onun mecliste çoğunluğu elde etmesine yetmedi. Merkel'in Türkiye'nin AB üyeliğine karşı oluşu, anlaşılan Alman seçmenler arasında da fazla rağbet görmüyor. Seçim sürecinde Almanya'daki Türk seçmenler kilit bir kitle haline geldi ki, bu çok önemli bir gelişme. Almanya'da yaşayan yaklaşık 2.5 milyon Türk'ten oy kullanma hakkı olan yaklaşık 600 bin kişi bu seçimde oy kullandı. Türk oyunun blok halinde Sosyal Demokratlara gitmesi, seçimin sonucunu belirleyen önemli unsurlardan biriydi. Avrupa'daki müslüman azınlıkların siyasi bir güç haline gelmesi, Avrupa İslâmının güçlenmesine katkıda bulunacaktır.

Irak'ta İç Savaşa Doğru mu?

Irak'taki durum her gün kötüye gidiyor. İşgal devam ediyor, ülkede güvenlik yok, sınırlar kontrolden çıkmış. Hazırlanan yeni Irak anayasası 15 Ekim'de halkın onayına sunulacak. Fakat anayasa kendi başına bir dizi sorunu içinde barındırıyor. Taslak anayasa, Kürtlerin ve Şiilerin siyasi geleceklerini garanti altına alıyor ama Sünnileri marjinalize ediyor. Sünni liderler daha şimdiden anayasaya hayır diyeceklerini açıkladılar. Fakat bu hayır oyu sonucu değiştirmeyecek, çünkü Sünnilerin nüfusu buna elverişli değil. Irak'taki kötü gidiş bütün bölgeyi dara sokuyor.

Bu durumdan en fazla istifade eden iki ülke var: İran ve İsrail. İran, Irak şiileriyle iyi ilişkiler içerisinde ve bölgedeki konumunu güçlendiriyor. İsrail ise Kuzey Irak'taki Kürt kartını kullanarak Irak'ın geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalışıyor. Iraklı Kürt liderler, seküler ve milliyetçi eğilimleriyle uyumlu bir şekilde Filistin'e kendi dışlarında bir mesele olarak bakıyorlar. Bu ise İsrail'in Filistin'i İslâm dünyasının ortak bir sorunu olmaktan çıkarma politikasına denk düşüyor. Kısacası Irak'ın kısa vadedeki geleceği karanlık görünüyor.

Katrina Felaketi

Amerika'nın Louisiana eyaletini vuran Katrina kasırgası, binin üzerinde ölüme ve milyarlarca dolarlık hasara neden oldu. Yüzbinlerce insan günlerce sokaklarda yaşamak zorunda kaldı. Suda yüzen cesetler, aç, susuz ve hasta insanlar, yağmalanan dükkanlar , Amerika'nın alıştığımız görüntülerinden farklı bir tablo sunuyordu. Pek çok kişi bu görüntülerin ancak bir ‘üçüncü dünya ülkesi'nde yaşanabileceğini yazdı. CNN'nin verdiği bir haberde, New Orleans'daki bir Amerikalının “Aman Tanrım! Kendimi bir anda bir üçüncü dünya ülkesinde buldum!” diye haykırdığı söyleniyordu.

Katrina felaketi, Amerika'nın pek bilinmeyen bir yüzünü ortaya çıkarttı. Renkli vitrinlerin ve sürekli değişen ekranların ötesinde başka bir Amerika'nın olduğunu gördük. New Orleans'a yardımın günlerce gecikmesinin asıl sebebinin lojistik yetersizlik değil, ırkçılık olduğunu öğrendik. “Birleşmiş Milletler'i ortadan kaldıralım” diyen Amerika'nın BM'den ve Avrupa Birliği'nden maddi yardım talebinde bulunduğunu izledik. Ülkeyi dışarıdan gelecek terörist saldırılara karşı korumak için milyarlarca dolar para harcayan Amerika'nın, kendi vatandaşlarını sokakta bıraktığını gördük.

Kısacası Amerikan imparatorluğu denen şeyin aslında ne kadar kırılgan olduğunu idrak ettik. Bir musibet bin nasihatten iyidir, demişler. Umarız Amerikalılar bu musibetten bir ders çıkartırlar.

Filistin'i Unutamayız

Filistin sorunu bir müddettir gündemimizden düştü. Artık Filistin bizim için de sadece bir haber konusu. Okuduğumuz, dinlediğimiz yüzlerce haberden biri. İsrail Gazze'den çekildi ama Filistin devleti fikri giderek zayıflıyor. Çünkü mevcut coğrafi plana ve askeri dengeye göre kurulacak bir Filistin devleti, devlet değil, bir açık hava hapishanesi olacak. İslâm ülkeleri Filistin'in geleceği konusunda harekete geçmek zorunda.

Türk iş adamları böyle bir amaç için bir araya geldiler ve Gazze , Erez'deki sanayi bölgesini işletme kararı aldılar. Ankara Forumu adı altında toplanan Türk, Filistin ve İsrailli iş adamları, sanayi bölgesinde 200 işletmenin açılmasını planlıyor. Bu proje hayata geçirilirse 6 bine yakın Filistinliye iş imkanı doğacak.

Türkiye'nin Filistin konusundaki girişimleri diğer ülkelere örnek olmalı. Türkiye geçtiğimiz ay Filistin Polis Kuvvetleri'ne 20 bin kadar üniforma göndermişti. Filistin konusunda laf üretme değil, iş yapma zamanı. Umarız bu somut adımların arkası gelir. Çünkü Filistin'i unutmak insanlığımızı unutmaktır.

Bir Satış Hikayesi

Uzanlar'ın borçlarına mahsuben satılığa çıkarılan Süper FM'i Kanadalı Canwest şirketi 33.1 milyon dolara satın aldı. Canwest televizyon şirketi, Kanada'da İsrail yanlısı yayın politikalarıyla tanınan bir şirket. 11 Eylül sonrasında Kanadalı müslümanlar aleyhine de yayın yapan şirket, Kanada'nın medya devi olarak biliniyor.

Süper FM'in Canwest tarafından alınması, daha büyük bir planın parçası gibi görünüyor. Dünya yahudi lobisi, İsrail karşıtı muhalefeti bastırmak için her yerde faaliyet gösteriyor. Bu lobinin Türkiye'deki İsrail eleştirilerinden rahatsız olduğu da biliniyor. Bunun için geçtiğimiz yıl Amerika ve Fransa'dakine benzer şekilde Türkiye'de de bir “Anti- Semitizim Yasası”nın çıkartılması fikri ortaya atıldı. Bu hedeften vazgeçildiğine dair bir işaret yok. Medyanın bu lobi tarafından ne kadar etkili kullanıldığı da biliniyor. Sonucun ne olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek yok.


Kısa Kısa Dünya Turu

12 Dev Adamımız, Avrupa Basketbol şampiyonasından yine erken ayrıldı. Basketbolcularımız hepimizden tek tek özür dilediler. Ama bu ekip olamama ayıbını ortadan kaldırmıyor. Kendi başlarına başarılı olan ve NBA gibi liglerde oynayan basketbolcularımız, “birlikten kuvvet doğar” ilkesine salavat okutuyor. Demek ki birlik olmak için bir araya gelmek yetmiyor. Bir ortak akıl etrafında toplanmak da gerekiyor.

***

Amerikan Başkanı George Bush, Türkiye ve Suudi Arabistan'ı ziyaret edecekmiş. Ziyaretin amacı, Bush'un giderek yıpranan imajını düzeltmek. Amerikalılar şu noktayı bir türlü anlamıyor: Amerika küresel yayılım politikalarını değiştirmediği müddetçe imajını düzeltmesi mümkün değil. İmaj düzeltmek, eşeği sarıya boyamakla olmuyor!

***

Finlandiyalı telefon üreticisi Nokia, bir milyarıncı telefonunu satmış. 2 milyar kullanıcının oluşturduğu cep telefonu pazarının yüzde 30'u Nokia'nın elinde bulunuyor. Sonunda Finlandiyalılar da kendilerine tarihte bir yer buldular: En çok cep telefonu satan millet. Tekno -tarihin bu küçük ulusuna hayırlı, uğurlu olsun!

***

Cezayir, yaptığı katliamlardan dolayı Fransa'dan resmi özür bekliyor. Kesin olmayan rakamlara göre Fransa, Cezayir'i işgal ettiği 1800-1960 yılları arasında bir milyona yakın insanın ölümünden sorumlu. İşgalin sebep olduğu sosyal ve psikolojik problemler ise işin cabası. Cezayir Cumhurbaşkanı “Fransa özür dilemezse dostluk anlaşmasını imzalamayız!” diyor. Bir katliamın karşılığı özürden ibaret olmamalı. Ama buna da şükür!

Tur@b
05.02.2009, 08:43
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Kimlik Tartışmaları

Bazıları Türkiye’deki Kürt sorununun ekonomik bir sorun olduğunu düşünüyor. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi, ekonomik açıdan en geri bölge. İstihdam, yatırım, sanayi, eğitim, sosyal güvenlik, sağlık alanlarında ciddi sorunlar var.

Bunların yükselen Kürt milliyetçiliğini besleyen sorunlar olduğunda şüphe yok. Fakat bunlar tek başına bu sorunu izah etmek için yeterli degil. Çünkü Türkiye’nin İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Konya gibi büyük şehirlerini bir kenara bırakırsanız, diğer bölgelerinde de benzer altyapı sorunları var. Buralarda da eğitim, sosyal güvenlik, işsizlik alanlarında köklü değişikliklerin yapılması gerekiyor. Orta Anadolu’da düzenli elektriği ve suyu olmayan pek çok köy, hatta kasaba var. Lastik ayakkabı giyen ve çamurda yürüyerek okula giden öğrenci görüntüleri, sadece Güneydoğu Anadolu’ya has değil.

Bu yüzden Kürt meselesini sadece bir ekonomik kalkınma meselesi olarak ele alamayız. Bu sorunu besleyen siyasi ve kültürel etkenleri de hesaba katmak zorundayız. Şüphesiz Kürt meselesinin son bir yıldaki evrimi ve yeni bir terör dalgasına dönüşme ihtimali, bölgedeki ve özellikle Kuzey Irak’taki gelişmelerle doğrudan irtibatlı. Yani sorunun bir de uluslararası boyutu var. Çok yönlü bir sorunu ancak çok yönlü düşünmeyle aşabiliriz.

Fakat asıl önemli olan nokta şu: Türkiye, Kürt meselesini tartışırken köklü bir kimlik tartışması da yapıyor. Bu bağlamda gündeme gelen üst kimlik - alt kimlik tartışması, Müslüman Türkiye’nin kendine yeni bir referans bulma çabasından kaynaklanıyor.

19’uncu yüzyılın istisnai şartlarında ortaya çıkan ulus devletler, sun’i kimlikler üzerine kurulmuştu. İmparatorluk bakiyesi toplumlar, bir devlete sahip olabilmek için etnisite temelli ulus tanımları yaptılar. Amaç devlet kurmak, bunun için de sözümona ‘unutulmuş uluslar’ı tekrar günyüzüne çıkartmaktı. Yani önce devlet vardı, sonra ulus... Aynı dil, din ve kültürü paylaşan 22 Arap devleti böyle ortaya çıktı.

Bugün bu kimlik tanımları İslâm toplumlarına dar geliyor. Yıllardır bastırılmış olan ulus-ötesi kimlik ve aidiyet kavramları yeniden ortaya çıkıyor. Kendi haline bırakıldığında İslâm toplumları kendilerini Türk, Kürt, Hintli olmaktan önce, Müslüman olarak tanımlıyorlar. Bu onlara daha derinlikli ve daha evrensel bir kimlik kazandırıyor.

Küreselleşmenin ulusal kimlik tanımlarını ve kültür geleneklerini aşındıran bir etkisi var. Küreselleşme, dünya toplumlarını yapaylaştırıyor ve sığlaştırıyor. Ekonomik ve askeri gücü zirvede olan batılı toplumlar bile kendilerini tehlikede hissediyorlar. Küreselleşme rüzgârının ne taraftan eseceğini, ne zaman bir melteme, ne zaman bir fırtınaya dönüşeceğini kimse kestiremiyor. Bu belirsizlik hali tedirginliğe dönüşüyor.

Bu yüzden insanlar daha köklü ve derinlikli kimlik kalıplarına ihtiyaç duyuyorlar. Bu açıdan baktığımızda, Türkiye’deki alt kimlik - üst kimlik tartışmasından korkmamak gerekiyor. Umulur ki bu tartışma hakikatin inkişafına vesile olur.

Yeni Üniversiteler

Türkiye, 15 yeni üniversiteye kavuşuyor. Çorum, Amasya, Kırşehir, Kastamonu, Giresun, Ordu, Düzce, Aksaray, Adıyaman, Tekirdağ, Uşak, Rize, Burdur, Erzincan ve Yozgat illerinde açılacak üniversiteler, Türkiye’deki toplam üniversite sayısını 92’ye çıkartacak. Türkiye’de şu anda 24’ü vakıf/özel olmak üzere 77 üniversite bulunuyor. 70 milyonluk bir ülke için 92 üniversite dünya standartlarının çok altında. Türkiye’nin üniversite sayısını artırması gerekiyor.

Fakat mesele üniversite açmakla bitmiyor. Taşradaki üniversitelerin çok ciddi altyapı ve finans sorunları var. Siyasi kutuplaşma, hemen her üniversitenin sorunu. YÖK, aldığı siyasi ve ideolojik tavırlarla kutuplaşmaları körüklüyor. Üniversite gibi bir kurumu, merkezi bir otoriteyle yönetmek zaten bilim ve düşünce özgürlüğüne aykırı bir şey.

Bir diğer sorun, üniversiteyle bölge ve il kültürleri arasında yaşanan iletişim kopukluğu ve uyumsuzluk sorunu. Üniversitelerin çoğu kendi kabuğunda yaşıyor. Başörtüsü yasağı özellikle Anadolu’da sıradan halkın üniversiteye karşı yabancılaşmasına neden oluyor.

Bütün bu sorunlarla mücadele etmek gerekiyor. Aksi halde üniversitelerin kağıt üzerindeki sayısını artırmak yeterli olmayacaktır.

Atatürk ve Kaçak Tesisler

Fenerbahçe’nin eski başkanlarından Ali Şen, 12 Eylül döneminde Fenerbahçe’nin kaçak tesislerini Atatürk büstü yaptırarak kurtardıklarını söylüyor. Bu bir cümlelik açıklama, Türkiye’de Atatürkçülüğün bir rant elde etme ideolojisine dönüştüğünü bir kez daha teyit ediyor. Yolsuzluk, hırsızlık, haksızlık yapan herkes Atatürkçülüğe sığınıyor. Atatürk lafını ağzına alan birden aklanıyor. Ülkenin en vatansever ve birinci sınıf vatandaşı haline geliyor. Kimsenin sahip olamadığı imtiyazlar elde ediyor. “Atatürkçülük elden gidiyor” diye yaygara kopartanların önemli bir kısmı menfaat peşinde koşuyor.

Yıllardır bu sisteme göz yumuldu. Birileri, bu sistemden muazzam menfaatler elde ettiler. Şimdi bu düzeni değiştirmenin zamanı geldi. “Atatürkçüyüm” diyenler, tıpkı diğer insanlar gibi, önce bu ülkenin kural ve kanunlarına sadık olduklarını ispat etsinler. Atatürkçülük eğer kaçak tesisleri kurtarmak için kullanılan bir parola ise, burada doğru olmayan bir şeyler var demektir.

Fırsat Eşitliği

İngiliz milletvekillerinin üçte birinin özel eğitim aldığı ortaya çıktı. İngiltere genelinde özel eğitim alanların oranı ise yüzde yedi. Bunu, İngiltere’deki özel eğitimin bir başarısı olarak görebilirsiniz. Özel eğitim alanların, kamu eğitimi alanlara göre daha iyi yerlere gelmesi normal karşılanabilir. Fakat aynı veriyi bir başka şekilde de yorumlayabiliriz. Eğitimde fırsat eşitliği açısından baktığımızda, İngiltere’nin demokratik değil, elitist, hatta oligarşik bir yapıya sahip olduğunu itiraf etmemiz gerekiyor. Eğer milletvekili olabilmek için özel eğitim almak gerekiyorsa, İngiliz toplumunda kimlerin milletvekili olabileceğini kestirmek zor olmaz. Bu elitist uygulamanın, demokrasi, fırsat eşitliği, vs. söylemleriyle bağdaşmadığı ortada.

İngiltere gibi seçkinci bir toplumda bu sonuca belki de şaşırmamak gerekiyor. Fakat eğer İngiltere gibi Avrupa ülkeleri, “gelişmekte olan ülkelere” bir takım değerler aşılamak istiyorlarsa, bu değerleri önce kendilerinin uygulaması beklenir. Tutarsızlık, yanlış düşünmekten daha kötü bir şeydir.

Bir Davanın Davası

Türk halkına hakaret etmek suçundan yargılanan Orhan Pamuk’un davası, evlere şenlik bir olay haline geldi. Dava günü mahkemenin önünü dolduran bir grup gösterici, Pamuk’a sözlü ve fiilî saldırıda bulundu. Mahkemeye gözlemci olarak gelen AB yetkililerinden biri tartaklandı. Avrupalılar “Bunu da not aldık!” dediler. AB yetkilileri “Bu tür davalar var oldukça Türkiye AB’ye giremez!” cümlesini de eklediler. Avrupalılar haksız değil. Bu tür davaların bir gösteriye dönüşmesi, Türkiye’nin imajını zedeliyor. Fakat Avrupalılar birkaç yüz göstericinin tavrını 70 milyonun ortak kanaati gibi görmekte hatalılar.

Avrupa ve Amerika’da bu tür davalar her zaman olur. Örneğin Amerika’daki beyaz ırkçı örgüt KKK’nin davalarına birkaç yüz kişi destek vermek için gelir ve göçmen karşıtı sloganlar atarlar. Şimdi bunu büyütüp “İşte Amerika bu!” demek ne kadar yanlışsa, Orhan Pamuk davasındaki olayları da Türk demokrasisinin yegane testi olarak görmek o kadar yanlış. Avrupalıların bu tür davalarda sergilediği çifte standart ise işin ayrı bir tarafını oluşturuyor. Örneğin başörtüsü mağdurlarının davalarına Avrupalılar geliyorlar mı? Ya da gelirler mi? Bunu da onlara sormak lazım.

Bir Garip Bilmece

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat, yaptığı açıklamalarla ilgi toplamaya devam ediyor. Bir toplantında İsrail’in yıkılması çağrısında bulunan Ahmedinecat, son olarak Mekke’deki İKÖ zirvesinden sonra yaptığı basın toplantısında İsrail’in Avrupa’ya taşınması gerektiğini söyledi. Ardından İran’da “uygun olmayan” müziklerin dinlenmesini yasakladığını açıkladı.

Anlaşılan Ahmedinecat, ‘muhafazakâr’ gündemini pervasız bir şekilde uygulamaya kararlı. Ahmedinecat, İran’ın cumhurbaşkanı olmaktan çok, bir gençlik örgütünün lideri gibi açıklamalar yapıyor. Fakat bu tür açıklamaların kimin işine yaradığını sormak gerekiyor.

İran cumhurbaşkanının bu tür çıkışları, Amerika’nın ve İsrail’in İran’ı köşeye sıkıştırması için iyi birer koz. Bu kervana şimdi Avrupalılar da katıldı. Eğer Amerika İran’a karşı bir operasyon düşünüyorsa, bunun zemini sanki hazırlanıyor gibi. Çünkü Amerika her operasyondan önce bunun maddi şartlarını hazırlıyor. Ondan sonra da önce kendi kamuoyuna, daha sonra da dünyaya “Müdahale artık kaçınılmaz hale gelmiştir” diyor. Umarız İran cumhurbaşkanı bunun farkındadır.

Kısa Kısa Dünya Turu

Milli Eğitim Bakanı “İki parmak kar yağdı diye okulları tatil etmeyelim” demiş. Doğru, etmeyelim. Ama Sayın Bakan memlekette kar yağınca her şeyin felç olduğunun galiba farkında değil. Anadolu’da kar yağışı demek, hayatın durması demek. Şimdi buna büyük şehirler de eklendi. Eğitime devam etmek iyi, ama karlı yolları açmak daha da iyi.

***

Saddam Hüseyin yargılanmaya devam ediyor. Saddam, her mahkemeye çıktığında bunu bir medya fırsatı olarak kullanmaya çalışıyor. Bağırması, ayağa kalkması, hakimlere çıkışması meşhur oldu. Saddam son olarak mahkeme salonunda namaz kıldı. İnsanların niyetini ancak Allah bilir. Ama zahire bakınca, Saddam’ın yaptığının zevahiri kurtarmak olduğu anlaşılıyor. Bakalım bunlar Saddam’ı kurtarmaya yetecek mi?

***

Balkanlarda önemli gelişmeler oluyor. Bosna’yı bir kantonlar cumhuriyeti haline getiren Dayton anlaşması onuncu yılında. Şimdi yeni bir anayasa yazılıyor. Kosova’da bağımsızlık ilan etmeye hazırlananlar var. Makedonya’daki etnik gerilim bitmiş görünmüyor. Balkanlardaki gelişmeleri yakından takip etmemiz gerekiyor. Çünkü bu bölge, bütün küresel dengeleri altüst edebilecek bir potansiyele sahip.

leyla_mecnun
06.02.2009, 22:04
Dünya Hali

Halil AKGÜN


“Şu Malum Kurban Manzaraları”

Bir kurban bayramını ve hac mevsimini daha geride bıraktık. Hacı olma şerefine erenler kutsal topraklarda ibadet ederken, İslâm ümmetinin kalanı kurbanlarını kestiler, bayram ziyaretlerini yaptılar. Dünyanın dört bir yanından gelen hacılar, Allah rızası için sefere çıkmanın seçkin örneklerinden birini verdiler.

Şeytan taşlama sırasında yaşanan izdiham ve neticesinde ölen hacılar, bu yılki hac neşesine gölge düşürdü. Allah onlara rahmet etsin. Bu izdihamdan sonra tekrar “Neden?” sorusu soruldu. Daha önce de yaşanan bu kargaşaya bir son vermek mümkün değil mi? Sorumlular kim?

Bu sorulara cevap bulmak üzere İslâm Konferansı Örgütü harekete geçti. Umarız bundan bir sonuç çıkar. Dünyanın en büyük toplu ibadetinin her yıl bu tür kayıplarla gölgelenmesi kabul edilebilir bir şey değil. Bu, ne bu şerefli ibadete, ne de İslâm ümmetine yakışıyor.

Türkiye’de olağan bir kurban bayramı yaşadık. İnsanlar bayram namazlarını kıldılar, kurbanlarını kestiler, ziyaretlerini yaptılar. Yine mutad olduğu üzere birileri, “malum bayram manzaraları” başlığı altında yazılar yazdılar, yorumlar yaptılar. Kimileri kurban kesmenin acımasız bir şey olduğundan dem vururken, kimileri sokaklardaki kan ve et görüntülerine son verilmesi için çağrıda bulundular. Kimileri daha da ileri gidip kurbanın bir ‘şiddet gösterisi’ olduğunu, dinlerin şiddetten hoşlandığını, vs. yazdılar.

Bu tür çağrıların arkasında, Allah’a ibadeti içine sindirememiş bir zihniyet yatıyor. Onlara göre din, kurbanı emretmeseydi de şiddeti körükleyen bir inanç sistemi olurdu. Sokak görüntülerine atıfta bulunanlar, Müslüman Türkiye’nin dinî reflekslerini yitirmesini istiyorlar. Güya hijyenik olmak, merhametli olmak, vs. adına kurban ibadetinden tedricen vazgeçilmesini öneriyorlar.

Oysa aynı mantıkla bizim onlarca şeyden vazgeçmemiz gerekiyor. Trafik kazaları oluyor diye kimse yolları kapatalım diyor mu? Ya da Türk televizyonlarındaki rezalete bakarak “Televizyonları sokağa atın!” diyen var mı?

Kurban ibadetini küçümseyenlerin derdi, temizlik falan değil. Onları rahatsız eden bu ülkenin müslüman hassasiyetleri. Allah’a şükür ki bu bayram da bu hassasiyetlerin yaşamaya devam ettiğini teyid etti.

Hatanın Büyüğü, Küçüğü

Paul Bremer, yayınladığı hatırat kitabında Amerika’nın Irak işgalinden sonra hatalar yaptığını söylüyor. Bu hatalar arasında Baas’lı üst düzey yöneticilerin görevden alınması, eski Irak ordusunun alelacele dağıtılması ve alt yapı yatırımlarında geç kalınmasını sayıyor.

Bu üç konuda da Amerika tam bir başarısızlık örneği sergiledi. Üstelik Amerikalılar altyapı yatırımlarından büyük ölçüde vazgeçtiklerini açıkladılar. Yani bombalarla yıktıkları Irak’ı başkalarının inşa etmesini istiyorlar.

Bunlar taktik hatalar. Bremer, tıpkı Amerikan yönetimi gibi Irak savaşındaki en büyük hatanın savaşın kendisi olduğunu kabullenmiyor. Ölen yüz binin üzerindeki Iraklıdan, insan hakları ihlallerinden, toplu infazlardan, işkenceden, aşağılanmadan, Ebu Gureyb hapishanesinde yaşananlardan bahsetmiyor.

Bremer’in yaptığı şuna benziyor: Siz birinin evini gelip buldozerlerle haksız yere yıkıp yerle bir ediyorsunuz. Ondan sonra da “Kusura bakmayın, evi yıkarken camları kırılmış..” diye özür diliyorsunuz! Allah bu Amerikalılara akıl fikir versin.

Kuş Gribi

Kurban bayramı, kuş gribiyle gölgelendi. Hükümet hastalığın salgın haline gelmemesi için tedbirler alıyor. Şu ana kadar bir milyona yakın kanatlı hayvan itlaf edildi. Kesin çözüm için Türkiye’deki 20 milyona yakın kanatlı hayvanın itlaf edilmesini önerenler de var. Bunun için Türkiye’ye 1.2 milyar dolarlık bir yardım yapılması gündeme geldi. Olayı yüzeysel açıdan ele alanlar bu yardım talebine alkış tutuyor.

Fakat Türkiye’deki kanatlı hayvanların öldürülmesinin uzun vadede nelere malolacağını iyi hesaplamak gerekiyor. Her şeyden önce kuş gribinin ortaya çıktığı Endonezya, Romanya, Rusya gibi ülkelerde toplu itlaflar yapılmadı. Bu konu neden Türkiye için gündeme getirildi? İkincisi, bu kadar hayvanı öldürmek, Türkiye kırsalındaki ekolojik dengeyi altüst edecektir. Bazı bölgelerde çekirge türü hayvanların çoğaldığı bildiriliyor. Yaz aylarına gelindiğinde bu sorun daha da büyüyebilir. Kısacası bu konuda karar verecek kişilerin konuyu bütün yönleriyle ele alması gerekiyor.

Amerika’nın İşkence Üstleri

Amerika’nın Avrupa ve bazı İslâm ülkelerinde kullandığı işkence hapishaneleriyle ilgili haberler gün yüzüne çıktığından beri hararetli tartışmalar yapılıyor. Amerikalılar önce gizli hapishanelerin olduğunu itiraf ettiler. Sonra gelen tepkiler üzerine geri adım attılar. Amerikan dışişleri bakanı Rice, Avrupa’ya gitti ve Avrupalı dostlarını ikna etti. Bu ‘ikna’nın arkasında ne tür pazarlıkların yattığını bilmiyoruz. Ama nelerin nasıl konuşulduğunu tahmin etmek zor değil. Amerika biraz tehdit, biraz rüşvet ile bu konuyu da geçiştirmeye çalışıyor. Fakat Avrupa kamuoyu tepki vermeye devam ediyor.

Devlet terörünün bir türü olan gizli hapishaneler ve işkence konusunda herkesin ortak bir tavır geliştirmesi ve Amerika’yı olayın bütün yönlerini aydınlatmaya zorlaması gerekiyor. Bunun için devlet aygıtlarının yanı sıra, sivil toplum güçlerine de büyük görev düşüyor.

Şaron’un Mirası

İsrail başbakanı Ariel Şaron geçen ay beyin kanaması geçirdi. Şaron henüz ölmedi. Fakat geride bıraktığı miras şimdiden tartışılmaya başladı. Aslında Şaron’un geride bıraktığı bir miras değil, bir yıkım. Filistinlilerin topraklarını çalan, çocuklarını öldüren, toplu katliam yaptıran Şaron, tarihe zalim bir lider olarak geçecek. Filistin davasına inanan hiç kimse Şaron’un yaptıklarını unutmayacak.

Şaron’un yavaş yavaş ölmesi, belki de ilâhi adaletin bir tecellisi. Aklı başında İsrailliler de Şaron’un nasıl bir kasap olduğunu biliyor. Şaron’un politikaları kısa vadede büyük İsrail idealine hizmet etti ama uzun vadede İsrail toplumunu yıkacak temelleri de attı. Bugün İsrail’le ekonomik, askeri yahut siyasi işbirliği yapanlar, bunu istedikleri için değil, Amerika’nın baskısından dolayı yapıyorlar. Peki Amerika bu baskıyı yapamayacak hale geldiğinde İsrail’in durumu ne olacak? Kendine bölgede müttefik, dost, ortak bulabilecek mi? Bölge ülkeleri Şaron’un ve İsrail devletinin yayılmacı politikalarını unutacak mı?

Nükleer Silahlanma

İran’ın nükleer enerji krizi büyüyor. İran hakkını savunduğunu söylüyor. Amerika’nın örgütlediği Avrupalılar buna karşı çıkıyor. Fakat karşılıklı tehditlerin ardından İran görüşme talebinde bulundu. Şu anda müzakereler devam ediyor. Fakat bu süreçte petrol fiyatları biraz daha yükseldi. İran pazarlık gücünü arttırdı. Pek de fena olmayan bir “kontrollü kriz” örneği!

Öte yandan, Amerika ve Avrupa’nın İran’ın nükleer enerjiye sahip olmasına karşı çıkması çifte standart politikasının bir başka örneği. Bugün Amerika’nın resmen açıklanmış 10.500 adet nükleer başlıklı silahı var. Bu bile tek başına onlarca ülkeyi yok etmek için yeterli bir askeri güç. Rusya’nın 18 bin, Çin’in 400, Fransa’nın 350, İngiltere’nin 200, Hindistan’ın 90, Pakistan’ın yaklaşık 50 tane nükleer başlıklı silahı var. Kuzey Kore’nin kaç silahı olduğu bilinmiyor. İsrail’in nükleer saldırı kapasitesinin olduğu biliniyor ama İsrail detay vermekten ısrarla kaçınıyor.

Bu tabloya göre nükleer silahı olan tek müslüman ülke, Pakistan. İran da nükleer silah kampanyasına katılsın diye bir düşüncemiz yok. Fakat İran’ın üzerine bu kadar gidilmesinin arkasında başka hesapların yattığını da görmek zor değil.

Amerika’yı Kim Keşfetti

Çinli Müslüman Amiral Zheng He ya da Cheng Ho’ya (1371-1405) ait olduğu söylenen dünya haritasının yayınlanmasından sonra Amerika’yı kimin keşfettiği konusunda büyük bir tartışma başladı. Cheng Ho’nun haritasında Amerika kıtası açık bir şekilde gösteriliyor. Tarihçiler bu Çinli Müslüman Amiral’in Amerika’yı Kristof Kolomb’dan 70 yıl önce keşfettiğini düşünüyorlar. Cheng Ho’nun haritasının Londra ve Pekin’de birer nüshasının bulunduğu açıklandı. Haritanın bilimsel incelemesi Yeni Zelanda’daki bir üniversitede yapılıyor. Bu haritanın dünya tarihine yeni bir boyut kazandıracağında şüphe yok.

Fakat tartışmanın kökeninde ideolojik bir duruş var. Amerika’yı keşfedecek bilimsel ve teknolojik donanıma ancak Avrupa’nın sahip olabileceğini düşünenler, böyle bir şeyin olabileceğine şiddetle karşı çıkıyor. Bu bakış açısı, insanlık tarihini Avrupa merkezli bir gözle okuduğu için alternatif tarih okumalarını baştan reddediyor. Fakat güneşi balçıkla sıvamak mümkün değil.


Kısa Kısa Dünya Turu

Amerika’nın geçen ay bir Pakistan köyüne düzenlediği hava saldırısında 20’ye yakın sivil hayatını kaybetti. Amerika her zaman olduğu gibi “meşru” bir gerekçesi olduğunu söyledi ve ölen köylüler için özür diledi. Şimdi bu mantıkla Amerika’nın terör sorununu çözmesi çok kolay: Usame bin Ladin çıkacak ve Amerika’dan özür dileyecek, aradaki husumetler bitecek! Ne dersiniz? Böyle bir şey olabilir mi?

***

Okullarda bilgisayar ve internet yaygınlaşıyor ama sorunlar da büyüyor. Kontrolsüz internet kullanımı yüzünden bazı öğrencilerin müstehcen sayfalara girdiği tesbit edildi. 13-14 yaşındaki çocukların böyle tehlikeli bir araçla başbaşa bırakılması tam bir skandal. Bu, sosyal bir faciaya bile dönüşebilir. Eğitimcilerin ve velilerin derhal harekete geçmesi ve gerekli güvenlik tedbirlerini alması gerekiyor. Umarım bu konuda geç kalmayız.

***

Erdemir’i kim satın aldı? Resmen OYAK; yani bir Türk firması. Fakat daha sonra OYAK’ın Erdemir’i bir Fransız şirketine devredeceği açıklandı. OYAK’ın şu ana kadar Erdemir’le ilgili hiçbir fizibilite çalışması yapmaması zaten dikkat çekiyordu. Demek ki Erdemir OYAK’a değil, yabancı bir şirkete satılmış. “Erdemir ucuza gitsin ama yerliye gitsin.” diyenler şimdi ne diyorlar acaba?

leyla_mecnun
06.02.2009, 23:51
Dünya Hali

Halil AKGÜN


İşgalin Üçüncü Yılı

Irak’ın işgalinin üçüncü yılına girdik. Özgürlük, demokrasi ve istikrar mesajlarıyla gelen Amerikalılar, Irak’ın tarihinde görmediği bir kıyıma ve ölüme neden oldular. Üç yıl sonunda Irak’ta kaç kişinin öldüğünü, maddi zararı ve bundan sonra ülkede ve bölgede ne tür sorunların ortaya çıkacağını kimse bilmiyor, kestiremiyor. Ölü sayısı en iyimser tahminle 100 binin üzerinde. Yaralı sayısı milyona ulaşmış olmalı. Savaş için şu ana kadar sadece Amerikalılar 400 milyar doların üzerinde para harcadılar. Bu rakamın 600-700 milyar dolara çıkması işten bile değil.

Irak anayasası, pek çok defoya sahip. Anayasanın tanımladığı gevşek federalizm, etnik ve mezhebî çizgileri derinleştiriyor. Eyaletlere merkezî hükümet kadar yetki veriyor ve bu yetkiler ekonomi ve güvenlik gibi kilit alanları kapsıyor. Türkiye ve Türkmenler açısından hassasiyeti olan Kerkük konusu, Anayasa’da 2007’de yapılacak bir referandumla çözüme kavuşturulacak deniyor. Fakat bu yönde açık-seçik bir çerçeve sunulmuyor.

Irak’ta ortaya çıkan etnik-mezhebî siyaset, Irak halkını derinden bölmüş durumda. Düne kadar Ortadoğu’nun ve İslâm dünyasının bir mozayiği olan Irak, şimdi Şiî, Sünnî ve Kürt diye üç keskin bloka ayrılmış görüntüsü veriyor. Irak siyasetini bu üç blokun siyasi tercihleri belirliyor. Irak için öngörülen ‘gevşek federasyon’ doğrudan ve yerinden yönetim ilkelerini hayata geçirmekten çok, etnik-mezhebî bölünmeyi daha da derinleştiriyor. Etnik ve mezhebî çizgilerin kaybolması ve dinî, coğrafî ve kültürel ortaklıkların güçlenmesi gerekirken, Irak’ta tam tersi oluyor.

Amerikalılar bu durumu kendileri için bir avantaja dönüştürmek istiyorlar ama artık onlar da ateşle oynadıklarının farkındalar. Çünkü Irak’ta Amerikalıların sadık müttefiki Kürtler dahi, orta ve uzun vadede tercihlerini Washington-Tel Aviv ekseninden yana değil, Bağdat-Ortadoğu ekseninden yana yapmak zorunda kalacak. Bu fiilî siyasi bir zorunluluk. Bu süreçte Irak yönetimi ister istemez İran ve Suriye’yle, yani Amerika’nın bölgedeki iki düşmanıyla yakın temasa geçecek ve iyi ilişkiler geliştirecek.

Bütün bunlara Irak’la ilgili şu gerçekleri de ekleyelim: Irak halkı, günde 8-10 saat elektrik kesintisiyle yaşıyor. Sağlık hizmetleri yeterli değil. Sokakta can güvenliği yok. Her gün 30-40 kişi ölüyor ve kimse bir şey yapamıyor. Irak günde 2 milyon varile yakın petrol üretiyor ama fakirlik yayılıyor. Kişi başına düşen yıllık milli gelir 1000 doların altına gerilemiş durumda.

Demokrasi, özgürlük, istikrar ve barış bu tablonun neresinde acaba?

Ata Diyarından Haber Var

Türkmenistan Devlet Başkanı Saparmurat Türkmenbaşı ilginç birisi. SSCB’nin dağılmasından sonra Türkmenistan’ın başına geçen Türkmenbaşı, neo-despotik bir rejim kurmasıyla tanınıyor. Kendisinin saf altından devâsâ heykellerini yaptıran Türkmenbaşı, “Ruhname” adlı megalomanik bir kitabın da yazarı. Elinden gelse bu kitabın kendisine vahyedildiğini iddia edecek. Türkmenbaşı bu kitabı baştan sona üç kez okuyanın cennete gireceğini söylüyor.

Öte yandan, Türkmenbaşı Türkiye’yi çok sevdiğini ve örnek aldığını söylüyor. Son olarak; “Doğalgazı Türkiye’ye daha ucuza verecektim ama Türkiye almadı!” diye bir açıklama yapmış. Türkiye önemli bir fırsatı mı kaçırdı, yoksa bu denli enteresan biriyle iş yapmaktan mı korktu, bilemiyoruz.

Fakat kesin olan bir şey var: SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsız olan Türkî cumhuriyetler, komünist dönemdeki alışkanlıklarından vazgeçebilmiş değiller. Bu ülkelerin tekrar İslâm coğrafyasıyla bütünleşmesi zaman alacak.

Görünen Köy ve Kılavuz

Birleşmiş Milletler, hazırladığı bir raporda Danimarka’daki karikatür krizinde Danimarka hükümetinin sorumsuzca davrandığını söyledi. Raporu hazırlayan BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, Danimarka hükümetinin krizin baş aktörlerinden biri olduğunu ifade ediyor. Raporu kaleme alan yetkili: “Siyasi liderler, yabancı düşmanlığı ve dine hakaret konusunda üzerine düşeni yapmayınca, Avrupa, ‘medeniyetler çatışması’ tezini doğrulayacak bir yola girmiş bulunuyor.” diyor. Bu noktanın üzerinde durmak gerekiyor.

Karikatür hadisesinin bir provokasyon olduğu artık neredeyse kesinlik kazanmış durumda. Peki Danimarka ve onu destekleyenler (ki bunların arasında bazı Avrupa devletleri ve Amerika var), neden böyle bir provokasyona ihtiyaç duydular? Çünkü bu dönemde “medeniyetler çatışması” modeli, bazılarının işine geliyor. Çatışma, güçlenmek isteyen tutucu ve şiddet yanlısı çevrelerin elini güçlendiriyor. Avrupa ve Amerika’da sağcı politikaların meşruiyet alanını genişletmesi, bu dönemde çatışma modeli sayesinde oluyor.

Kısacası, medeniyetler çatışması diye bir şey varsa, bunun sorumluları müslümanlar değil.

Fransa’nın Genç Kanı

Fransa yine kaynıyor. Bu sefer sokağa dökülenler “kara derili göçmenler” değil. Fransız sokaklarını Fransa’nın gençleri dolduruyor. Hükümetin çıkarttığı bir yasaya göre şirketler 26 yaşın altındaki gençleri iki yıl sonunda hiçbir gerekçe göstermeden işten atabilecek. Hükümet bunun işçi alımını hızlandıracağını savunuyor. Gençler ise buna yeni bir sömürgecilik yöntemi olarak bakıyor. Şirketler ağır vergi ve sosyal güvenlik maliyetlerinden dolayı kadrolu işçi almak istemiyor. Yasa güya bu korkuyu aşmayı amaçlıyor.

Fakat neticede Fransız sokakları, liseler, üniversiteler savaş alanına dönmüş durumda. Geçen yaz iki göçmen gencin öldürülmesiyle başlayan sokak çatışmaları şimdi yerini yüzbinlerin katıldığı kitlesel gösterilere bıraktı.

Geçen sene sokaktaki gençleri hedef gösterip ırkçı açıklamalar yapanlar bu sefer kimi suçlayacaklar? Bu Fransız gençlerine “ya adam olun ya da defolun gidin!” mi diyecekler? Peki nereye gidecekler? Birilerinin ülkenin gerçek sahibi olduğunu düşünüp diğerlerini ikinci sınıf vatandaş olarak görmesi, size Türkiye’de yaşadığımız çarpıklıkları hatırlatıyor mu?

Filistin’de Yeni Dönem

Filistin seçimlerinden galip çıkan Hamas, geçtiğimiz ay hükümet kurdu ve fiilen iktidar görevine başladı. Hamas’ın seçim yoluyla iktidara gelmesini içine sindiremeyen İsrail, Amerika ve Avrupa, daha Hamas iktidara gelmeden zecrî tedbirlere başvurdular ve Filistin halkına yönelik yardımları kestiler. İsrail, Filistin halkı adına topladığı aylık 50 milyon dolar tutarındaki vergileri Filistin yönetimine ödemiyor. Amerika, önceki anlaşmalara bağlı olarak yaptığı yardımları kesti. Avrupalılar da aynı yolu takip etti.

Filistinliler siyasi tercihlerini demokratik yolla meclise yansıttıkları için Batılılar tarafından cezalandırılıyor. Bu nasıl bir demokrasi anlayışıdır? Demokrasi “benim istediğim partiyi seçeceksin” demek midir? Ne oldu halkın özgür iradesine? Filistin halkı bu tür ihanetlere alışık olduğu için hâlâ sağlam duruyor. İnşallah bundan sonra da onların mücadelesi insanlığın yüzünü ağartmaya devam edecek. Yoksa ne Arap ve müslüman ülkelerinin, ne de Batılıların bir şey yapacağı yok.

Yeni Nevruz

Bu yıl Nevruz kutlamaları yeni bir boyut kazandı. Türkiye’nin resmi makamları Nevruz’a sahip çıktı ve kutlamalara katıldı. Nevruz, Orta Asya’daki Türkî Cumhuriyetler dahil, dünyanın pek çok ülkesinde kutlanan bir bayram. İlkbaharın gelişini ve yeni bir dönemin başlangıcını temsil ediyor.

Fakat Nevruz’un Türkiye’de yıllardır takıldığı siyasi bir eşik var. Bu eşik, Nevruz’un Kürtlerin milli bayramı olarak kutlanması. Özellikle 80’li yılların ortalarından sonra Nevruz, PKK tarafından siyasi bir gösteri aracı olarak kullanıldı. Sekülerleşen Kürt elitleri işi daha da ileri götürdüler ve Nevruz’u Kürtlerin İslâm öncesi inançlarının, yani Zerdüştlüğün bir devamı olarak kutlamaya başladılar.

Bu, Kürt halkının müslüman kimliğine ve tarihine aykırı bir şey. Müslüman Kürtleri seküler ve pagan bir ulus gibi tanımlamak, Avrupa emperyalizminin bile cüret edemediği bir programdı. Şimdi bazıları bunu ulusal bir görev olarak lanse ediyor. Tıpkı Aleviliği İslâm dışı bir gelenek olarak göstermeye çalışanlar gibi... Bu oyunu bozmak, hepimizin görevi. Bunun için ilk adım Nevruz’u reddetmek değil, anlamına uygun bir şekilde kutlamaktır.

İhtişam ve Bozulma

Dolmabahçe Sarayı’nın yapılışının 150. yılı kutlanıyor. Bir gazete haberi verirken “Osmanlı’nın en ihtişamlı sarayı” ifadesini kullanmış. En ihtişamlı mı, en yabancı ve muharref mi demek lazım acaba? Topkapı sarayı, Osmanlı’nın zirvedeyken yaptırdığı bir saray ve 19. yüzyıl saraylarının debdebesinden çok uzak. Ama öylesine vakarlı ve ağırbaşlı ki... Boğaza ve İstanbul’a yüzyılların efendisi gibi bakıyor.

Dolmabahçe, Beylerbeyi, hatta Çırağan gibi saraylar, Osmanlı’nın çöküş döneminde yapıldı ve debdebeden başka bir şeye sahip değiller. Onurları ve kimlikleri yok. Boğazın ve İstanbul’un geleneksel mimarisi karşısında kaçak yapılar gibi duruyorlar. Bizim ruh dünyamızdan uzaklar. İstanbul, Bağdat yahut İsfahan’dan çok Paris’i, Berlin’i çağrıştırıyorlar. Bu yapılar istedikleri kadar büyük, gösterişli, vs. olsunlar, Osmanlı’nın mimari dehasını yansıtmaktan çok uzaklar.


Kısa Kısa Dünya Turu

Hollanda’daki mahkemede savaş suçundan yargılanırken kalp krizi geçirerek ölen eski Yugoslavya lideri Slobodan Miloseviç, memleketinde toprağa verildi. Miloseviç için resmi devlet töreni yapılmadı. Fakat destekçileri cenazesini taşıdı. Aslında Miloseviç ‘kolay’ bir şekilde öldü. Yaptığı katliamların cezasını şüphesiz öbür dünyada ödeyecek. Tarih de onu 20. yüzyılın kasaplarından biri olarak hatırlayacak.

***

Korsan yayıncılıkla mücadelenin merkezi olan Kültür Bakanlığının çay ocağında korsan VCD satıldığı ortaya çıktı. Görevliler “daha ucuz” diyerek abanmışlar korsan VCD’lere. Şimdi, “balık baştan kokar” desek bu hadiseye pek uymuyor. “Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş” desek, gene olmuyor. “Dinime küfreden bari müselman olsa” desek, yine tam oturmuyor. Yani atalarımız da, biz de bu garabet durumu izah edemiyoruz!

***

Eskişehir’de komşusuna kızan bir vatandaş, hıncını hasmının eşeğinden almış. Münakaşa ettikten sonra komşusunun eşeğini köyün dışına götüren kişi, orada hayvanı gözünden, ağzından ve dudağından bıçaklamış. Zavallı eşek tedavi için Bursa’ya gönderilmiş. Şimdi bu gariban eşek düşünüyor olmalı: “Eşek” diye kime demek lazım acaba?

leyla_mecnun
07.02.2009, 18:49
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Olgunlaşma Zamanı

Türk siyaseti, istikrarlı bir şekilde istikrarsızlık üretmeye devam ediyor! Danıştay ikinci üyesi Mustafa Özbilgin’e yapılan saldırının ardından yaşanan hadiseler, Türkiye’de ne siyasi ne de sivil insiyatifin makul bir olgunluk düzeyine ulaşamadığını gösteriyor.

Önce Danıştay’ın önünde, sonra Anıtkabir’de ve Kocatepe Camii’nde toplanan kalabalık, demokratik hak talebi adı altında darbe çağrıları yapmaktan çekinmedi. Atılan sloganlar, açılan pankartlar, verilen mesajlar öfke, kin ve şiddet doluydu. Öfkeli ve burnundan soluyan Türk siyasetinin bir başka nadide örneğiydi yaşananlar.

Cumhuriyeti, demokrasiyi ve laikliği korumak adına baskı çağrısında bulunmak, askerlere göz kırpmak demokrasiyle bağdaştırılabilir mi? Cenazeye gelen bakanları tartaklamaya kalkarak demokratik tepki gösterilebilir mi? Bu kitle kendi gibi düşünmeyen insanlara şimdi böyle davranıyorsa, güç eline geçtiğinde neler yapar acaba?

Muhalefetin bu olayları fırsat bilip gerginliği tırmandırması işin ayrı bir yönü. Yaptığı muhalefeti kendi seçmenine bile beğendiremeyen siyasi partiler, şimdi başka odaklardan medet umuyorlar. Uzun vadede bu, zaten ağır-aksak ilerleyen Türk demokrasisinin daha derin yaralar alması demektir.

70 milyonluk Türkiye’de, 15-20 bin kişilik bir topluluğu meydanlara dökebilir, onlara istediğiniz sloganları attırabilirsiniz. Bu herkesin doğal siyasi hakkıdır. Fakat bu sloganları Türkiye’nin tek ve en doğru istikameti olarak dayatmaya çalışmak, zorba ve baskıcı yönetimlere davetiye çıkartmaktır. Türk siyaseti normalleşecekse, önce bu alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda.

Saldırının ayrıntıları ortaya çıktıkça, hadise farklı boyutlar kazanıyor. Bunun arkasından da kendini devletin ve milletin yegâne efendisi gören birilerinin çıkması sürpriz olmayacak. Türkiye bu zihniyet yüzünden büyük bedeller ödedi. Yeter, artık bu bedeli ödemeyelim.

Avrupa Siyaseti Daralıyor

İngiltere’de Mayıs ayında yapılan yerel seçimlerde, iktidardaki İşçi Partisi önemli kayıplar verdi. Seçimlerin iki büyük galibi var: Muhafazakârlar ve İngiltere’nin en sağcı ve aynı zamanda en marjinal partisi olan İngiliz Ulusal Partisi. Yerel seçimlerdeki bu tablonun, genel seçimlerde tekrar edilmesi son derece mümkün. Bunun için Başbakan Tony Blair kabinesinde önemli değişiklikler yaptı.

Fakat burada İngiltere iç siyasetini aşan bir durum var. O da Avrupa siyasetinin giderek daha tutucu ve katı politika yanlısı partiler tarafından belirlenmeye başlaması. Özellikle göç, entegrasyon, güvenlik ve vatandaşlık konularında Avrupa’da yaşayan müslüman topluluklar büyük baskılar altındalar. Entegrasyonu bahane eden siyasetçiler, müslüman göçüne karşı sert tedbirlerin alınmasını talep edebiliyor.

Müslümanları aksi ispatlanmadıkça potansiyel suçlu olarak gören zihniyet, Avrupa siyasetine de sirayet etmeye başladı. Oysa Avrupa’da yaşayan müslümanlar, Avrupa demokrasilerinin en büyük testi. Avrupa’daki demokrasi, özgürlük, çoğulculuk söylemlerinin bundan sonra nasıl bir mecra izleyeceğini hep beraber göreceğiz.

Yeni Bir Krizimiz Oldu

Amerika’nın mahir diplomasisi ve baskıları sonucunda Ortadoğu’da bir yeni krizimiz daha oldu: İran nükleer enerji krizi... Herkese hayırlı uğurlu olsun! Amerikalılar İran’ın nükleer silah peşinde olduğunu ileri sürerek, uyguladığı nükleer enerji programını derhal durdurmasını istiyor. İran, enerji açığını kapatmak için nükleer enerjiye muhtaç olduğunu ve programını sona erdirmeyeceğini söylüyor. BM’nin temsil ettiği uluslararası topluluk, şu anda Amerika’nın baskılarına boyun eğmiş görünüyor.

Bu durum devam ederse, Amerika’nın İran’a karşı askeri bir operasyon yapmasının önü açılacak. İran krizi tırmandırmaktan geri durmuyor, çünkü bu onun bölgedeki ve Irak’taki durumunu güçlendiriyor. Bush yönetimi ise, “İran sorunu”nu halletmek için sadece iki yıllarının kaldığını biliyor. Çünkü aynı kadronun bir sonraki seçimlerde iktidarda kalması pek muhtemel görünmüyor.

Kısacası önümüzdeki aylarda İran’a karşı bir hava operasyonu kimseyi şaşırtmasın. Şimdi hem Amerikalılar hem de İranlılar Türkiye’yi yanlarına çekmek için yoğun bir diplomasi mücadelesi veriyor. Kimin kazanacağını yakında göreceğiz.

Alternatif Tıp

Sağlık ve hastalık insanlıkla eş tarihe sahip. Bu kavramlar farklı dönemlerde farklı biçimlerde tanımlandı. Yapılan tanımlamalara göre farklı tedavi yöntemleri uygulandı. Çin’den Afrika’ya, Latin Amerika’dan Balkanlara kadar insanlık coğrafyasının bütün bölgelerinde farklı tedavi yöntemleri uygulandı; hastalara şifa bulundu.

Bugün modern tıp bu ortak mirası bütünüyle reddediyor. Kimilerine göre, geleneksel ya da alternatif tıp birtakım hurafelerden ve kocakarı ilaçlarından ibaret. Modern tıbbın savunucuları kanunî yollara da başvurmaktan geri durmuyorlar. Son olarak İngiltere’de bazı doktorlar alternatif tıp için ayrılan bütçelerin kesilmesini talep ettiler. Onlara göre alternatif tıp bilimsel olmaktan uzak; ispat edilmiş verilere dayanmıyor, vs... Bunlara karşı Prens Charles alternatif tıbbı destekliyor. Charles’ın bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’nde bir konuşma yapması bekleniyor.

Alternatif tıp tartışması daha uzun bir süre devam edecek gibi görünüyor. Modern tıp, diğer tıp geleneklerini rakip gördüğü için buna şiddetle karşı çıkıyor. İşin içinde milyarlarca dolarlık bir sektör var. İlaç üreticileri mallarını satmak için her yolu deniyorlar ve deneyecekler. Bu tartışmanın salt bilimsel bir tartışma olduğunu düşünmek ancak safdillik olur.

Bir Menfur Saldırı ve Ertesinde Yaşananlar

Geçtiğimiz ay Danıştay’a yapılan silahlı saldırı sonucunda Danıştay ikinci üyesi Mustafa Özbilgin hayatını kaybetti. Saldırıda dört Danıştay üyesi de yaralandı. Saldırıyı yapan şahsın Türk İntikam Tugayı (TİT) adlı bir örgütün üyesi olduğu belirlendi. Saldırı gerekçesi olarak Danıştay’ın başörtüsüyle ilgili verdiği karar gösteriliyor. Bunu fırsat bilen çevreler, olayı “türban yüzünden devlete karşı kanlı eylem” senaryosuna çevirdiler.

Bu saldırıyı yapan kişinin hiçbir makul gerekçesinin olmadığı ortada. Başörtüsü kararını gerekçe göstermesi de kabul edilebilir bir şey değil. Ortada açık bir provokasyon var. Çünkü bu sorun silahla ve kanla değil, sosyal ve siyasi mekanizmalar kullanılarak çözülecek. Fakat saldırıdan sonra kimi çevrelerin olayı başörtüsü ve hükümet karşıtı bir eyleme dönüştürmesi, bir başka provokasyonun varlığına işaret ediyor.

Bağımsızlık: Herkese ve Adilce

Sırbistan Cumhuriyeti’ne bağlı Karadağ (Montenegro) bölgesi, geçen ay yapılan referandum sonucunda bağımsızlık kararı aldı. Referandumdan yüzde 55.5 bağımsızlık kararı çıktı. Böylece yüzde 55’lik baraj aşılmış oldu.

Sırbistan’dan ayrılmaya karşı çıkan siyasi partiler ve dernekler, bağımsızlığın Sırplar arasına nifak sokacağına inanıyor. Bağımsızlığı savunanlar ise, aslolan bağımsız devlet diyorlar. Karadağ’ın bağımsızlığını kazanması, Kosova’nın statüsünü doğrudan etkileyecektir.

Bu hem olumlu hem de olumsuz bir durum. İyi senaryoya göre Karadağ’ın bağımsızlığını halk oyuyla kabul eden Sırbistan yönetimi, Kosova halkının bağımsızlık talebine de olumlu yaklaşacaktır. Kötü senaryoya göre ise, Karadağ’ı kaybeden Sırplar, Kosova’yı da kaybetmemek için bağımsızlık konusunu tamamen gündemden kaldırabilirler. Bu ise Kosova’yı bölgenin patlamaya hazır bombası haline getirebilir.

Kosova’nın bağımsızlığı siyasi, ekonomik, dinî ve kültürel açılardan makul bir taleptir. Kendileri de Sırp olan Karadağlılar Sırbistan’dan ayrılma iradesini ortaya koyabiliyorlarsa, böyle bir talepte bulunmak Kosovalıların da hakkı olmalıdır.

Irak'ta Sular Durulur mu?

Uzun müzakerelerden sonra Irak’ta yeni hükümet kuruldu. Irak’ın yeni başbakanı Nuri Maliki, Şiilerin ortak adayı olarak diğer partiler tarafından onaylandı. Bir önceki geçici Irak hükümetinde olduğu gibi, bu hükümette de Şii, Sünni ve Kürtler arasındaki dengeyi gözeten bir kabine oluşturuldu. Bu, Irak’ın geleceği açısından önemli bir gelişme. Yeni başbakan Maliki, terörizme karşı mücadele edeceğini ve toplumsal mutabakatı sağlayacağını vadediyor. Bunlar da Irak’ın geleceği açısından büyük önem taşıyor.

Fakat Irak, sadece Iraklıların siyasi iradesiyle istikrara kavuşacak bir ülke değil. Ülkedeki yabancı askerlerin varlığı bir istikrarsızlık kaynağı olmaya devam edecek. Amerikalıların siyasi vesayet ve nüfuz arayışı da gerginliği artırmaya devam edecek. Kabul edilen Irak anayasası büyük boşluklara ve sorunlara sahip. Federasyon sisteminin nasıl işleyeceği, petrol gelirlerinin dağılımı ve Kerkük’ün statüsü, bu konuların başında geliyor.

Irak’ta öne çıkan etnik-sekter siyaset, Irak’ta ve bölgede daha uzun bir süre sorun olmaya devam edecek. Bu sorunları çözmeden ve Amerikan askerlerinin Irak topraklarından çıkışını görmeden, Irak’ta suların daha uzun bir süre durulmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.


Kısa Kısa Dünya Turu

İranlılar kriz çıkartma konusunda pek mahir. Farsça bir gazetede çıkan ve Azerileri konu alan bir karikatür, büyük protestolara neden oldu. Danimarka’daki ithal karikatür krizinden sonra şimdi İranlıların yerli bir karikatür krizi var! Bu karikatür işini ya çok ciddiye alıyoruz ya da hiç ciddiye almıyoruz. Garip bir durum!

***

Yusuf İslam, uzun bir süredir müziğe geri döneceğini söylüyordu. İlk somut haber geldi: Yusuf İslam’ın yeni albümü, sonbaharda çıkacak. Eski adı Cat Stevens olan Yusuf İslam, bir zamanlar şarkılarıyla dünyada fırtınalar estirmişti. Anlaşılan Yusuf İslam 27 yıllık müzik suskunluğunu bozmak için yeteri kadar dolmuş.

***

Kitaptan sonra şimdi de ‘Da Vinci Kod’ filmi uzun süre tartışılacağa benziyor. Hıristiyan temel inançlarını sorgulayan kitap, hıristiyan dünya içinde büyük tepkilere yol açmadı. Bunun batılıların medeniliğinden çok ilgisizliğiyle alakası var. Batılılar bu işleri artık pek umursamıyorlar. Ama filmin gösterime girdiği Pakistan’da muhalefette bulunan müslüman partilerin liderleri, “kutsal şahsiyetlere saldırılıyor” gerekçesiyle filmi protesto ettiklerini açıkladı. Yani hıristiyanların dinlerini koruma görevi de bundan sonra anlaşılan müslümanlara düşecek!

***

İsviçre’deki bir casusluk olayı, İsviçre hükümetinin İslâm konusundaki bilinçaltı korkularını ele verdi. Hükümeti tarafından İsviçre’deki müslümanların arasına sızması istenen Claude Covassi adlı casus, camilerden kafelere kadar müslümanların bulunduğu her yerde bilgi toplar. Bunu, “İslâm’a girmiş bir İsviçreli” sıfatıyla yapar. Sonra kendi ifadesine göre gerçekten müslüman olur. Cemaate sızan muhbir müslüman olunca “nereden nereye” diye sormak lazım! Demek ki İsviçre devletiyle İsviçre vatandaşı olaylara çok farklı bakıyor.

leyla_mecnun
08.02.2009, 19:21
Dünya Hali

Halil AKGÜN


G8 Zirvesi ya da Bir Parodinin Hikâyesi

Dünyanın sanayileşmiş 7 ülkesi artı Rusya’dan oluşan G8 zirvesi, geçtiğimiz ay Rusya’da yapıldı. Ülke başkanları küresel sorunları tartışmak için bir araya geldiler. Diğer G8 zirvelerinde olduğu gibi bu toplantı da büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı.

1973 petrol krizinden sonra temelleri atılan G8 grubu, BM yahut NATO gibi resmi bir nitelik taşımıyor. Grubun herhangi bir merkez ofisi, başkanı yahut sekreteri yok. Fakat G8 üyesi ülkeler, dünyanın karşılaştığı küresel sorunlara çözüm bulmak için düzenli olarak bir araya geliyorlar. G8 üyesi ülkeler şunlar: Fransa, Almanya, İtalya, İngiltere, Japonya, ABD, Kanada ve Rusya. G8’in geçmişte öncelikli gündem maddesi ekonomi ve uluslararası ticaretti. Fakat siyasi gelişmeler artık önemli bir gündem maddesi.

Rusya’daki G8 zirvesi, yine hiçbir sonuç üretmeden sonuçlandı.

Başkanlar kameralar önünde güzel pozlar verdiler. Lübnan’a yönelik saldırıları birkaç “endişe duyuyoruz” cümlesiyle geçiştirdiler. Tabii Amerika ve İngiltere hariç. Bush’un İsrail’e koşulsuz destek verdiğini açıklaması bir sürpriz olmadı. Siyasi ahlâksızlığın dibe vurduğu nokta, Bush’un İsrail’e Beyrut’u yerle bir etmek için “ihtiyaç duyduğu süreyi” vereceklerini açıklamasıydı.

İngiltere Başbakanı Blair ise siyasi kariyerinin dip noktalarından birini yaşadı. Bush’un etrafında azar işitmiş çocuk gibi dolanan Blair, İngilizler başta olmak üzere herkesin tepkisini çekti. “Ortadoğu’ya Condi Rice’ı değil, beni gönder!” diye adeta yalvaran Blair, Amerika karşısındaki acziyet ve teslimiyetini bir kez daha teyid etti.

Bu G8 zirvesinin galibi yok. Fakat kimlerin mağlup ayrıldığı ortada: Haksız yere öldürülen Lübnanlılar, Guantanamo’da yıllardır hücre hapsinde olan masum insanlar, Afganistan’da ölümle yoksulluk arasında bocalayan Afganlılar, her gün onlarca insanını kaybeden Iraklılar ve dünyanın diğer bütün mazlum milletleri. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” sözünü bütün Batı dillerine çevirmenin zamanı geldi de geçiyor.

Dünyaya çeki düzen vermek istediğini söyleyen liderler, bu görevi ifa edecek siyasi ve ahlâki donanımdan yoksun olduklarını her gün yeniden teyid ediyorlar. G8 zirvesi, bu parodinin tekrar sahnelenmesinden öteye gidemedi. Ulusal çıkar, terörle mücadele, yeni dünya düzeni, enerji politikaları, vs. adı altında haksızlık ve zulüm bir norm haline gelmiş durumda. Ortadoğu’nun ve İslâm dünyasının kaderi bu değil, olmamalı. Ama bunu deme hakkına sahip olmak için önce bizim ayağa kalkmamız gerekiyor.

Sınır Ötesi Operasyon

PKK terörü yeniden gündemimizde. Terör örgütünün lideri Öcalan’ın yakalandığı 1999 yılından bu yana terör hadiselerinde somut bir azalma olmuştu. Fakat bu Kürt sorununun çözüldüğü anlamına gelmiyor. Nitekim bunu Kuzey Irak’taki gelişmeler ve PKK’nın bu bölgeye yerleşmesi teyid ediyor.

Şimdi devlet Kandil dağına odaklanmış durumda. Oysa bu da doğru bir teşhis değil. Çünkü Kandil dağında kaç PKK militanının bulunduğunu kimse bilmiyor. Bunlar 6-7 yıl öncesine dayalı bilgiler. Militanların çoğu Kuzey Irak’ta olduğu gibi Türkiye’de de dağdan inmiş ve şehirlere sıradan halkın arasına karışmış durumda. Kuzey Irak’a yapılacak askeri bir operasyon ne Kürt sorununu çözecek, ne de PKK terörünün önüne geçecek.

Peki Türkiye hiçbir şey yapmadan eli kolu bağlı oturacak mı? Hayır. Kısa vadeli güvenlik tedbirleri alınacak. Fakat uzun vadeli bir çözüm için mutlaka somut adımların atılması gerekiyor.

Öte yandan Ortadoğu’nun yeni bir bölgesel savaşın eşiğine geldiği şu günlerde Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesi, her açıdan Türkiye’yi köşeye sıkıştıracaktır. Operasyonun maliyeti zannedildiğinden daha büyük olabilir. Temkinli davranmaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Silah Pazarı

Dünyanın en pahalı sektörü silah pazarı. Bize “daha fazla insanı nasıl öldürürüz”ün reçetesini sunan silahlar bu pazarda üretiliyor. Bu pazarın şu anda iki büyük üreticisi var: Amerika ve Avrupa. Türkiye, ordusunu modernize etmek için yeni savaş uçakları almaya hazırlanıyor. Bugüne kadar savaş jetlerini Amerika Boeing and Lockheed Martin’den alan Türkiye, Avrupa’dan daha cazip teklifler alıyor.

Eurofighter adı verilen yeni jetler, Amerikan yapımı F-16’lardan daha üstün niteliklere sahip. Fakat asıl önemlisi Eurofighther’ın üreticisi Aeronautica, Amerikan şirketlerinin tersine teknoloji transferine izin veriyor. Yani Türkiye Eurofighter’ları aldığında, aynı zamanda bunların üretim teknolojisine de sahip olacak ve bir müddet sonra bu uçakları yüzde yüz kendi öz imkanlarıyla üretebilecek.

Bu anlaşmanın imzalanması durumunda Türkiye yeni bir pazara yönelmiş olacak. Tabi Amerikalıların buna nasıl bir tepki göstereceğini kestirmek güç değil. Türk-Amerikan ilişkilerinin tekrar gerilmeye başladığı şu günlerde hükümet (ve askerler) böyle bir şeyi göze alabilecekler mi acaba?

Oyun Hastalığı

Hollanda’da ilk defa bir ‘oyun kliniği’ açılmış. Klinik, bilgisayar oyunları bağımlılarına hizmet verecek. Klinikte tedavi görmeye başlayan 21 yaşındaki Tim, “Neredeyse tamamen odamda yaşıyordum. Etrafımda dört ayrı televizyon ekranı vardı. Günde 17 saat oyun oynuyordum.” demiş.

Böyle bir kliniğe kim bilir kaç kişinin ihtiyacı var? Ama acaba bağımlılık sadece bilgisayar oyunlarıyla mı sınırlı? İnternet ve televizyon bağımlılığına ne demek lazım? Giderek yaygınlaşan Ipod’la müzik dinleme hastalığına ne demeli?

Türkiye, dünyanın en fazla televizyon seyreden ülkeleri arasında. Bu, sözümona gelişmişliğin değil, bozulmanın bir göstergesi. Orta yaş ve üstü insanımız TV, gençlerimiz de bilgisayar ekranları karşısında ömür tüketiyor.

Ne televizyon ne de bilgisayar zannedildiği gibi kullanıcıları daha bilgili, görgülü yahut mutlu kılmıyor. Çünkü modern araçlar, hizmet ettikleri amacın ötesinde bir işleve sahip. “Araç, mesajdır.” diyen ünlü iletişim bilimcisi McLuhann ne kadar da haklıymış!

Türkiye'nin Bir SSS'i Var mı?

Türkiye’nin bir sosyal sigortalar sistemi (SSS) var mı? Kağıt üzerinde evet. Devlet bunun için 13 milyon aktif sigortalıdan ve işvereninden her yıl para topluyor. Fakat sistem kendini ayakta tutmaktan uzak. Geçen yıl SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı toplam 4,5 milyar YTL prim topladı. Fakat bu rakam, sigorta giderlerini karşılamıyor. Bu kuruluşlara 23,8 milyar YTL kaynak aktarıldı.

Bu açık nereden kaynaklanıyor? Mevcut sisteme göre Türkiye’de insanlar 40 yaşında emekli olabiliyor. Yani 13 milyon aktif sigortalı aslında 30 milyonun üzerinde insanın emekli maaşını karşılıyor. 1991 yılında emeklilik yaşını seçim malzemesi yapan Demirel, popülist bir kararla emeklilik yaşını erkeklerde 40’a, kadınlarda 38’e indirmişti. Yani 40 yaşına gelen birisi üretime katkı yapmayı bırakıyor ve emekli maaşı almaya başlıyor. Aradaki farkı devlet kasasından ödemek zorunda. Tabii ödenen para devletin kasasından değil, sigortalılardan ve işverenden çıkıyor.

Sorun yine dönüp dolanıp üretim ve verimlilik meselesine geliyor. Türkiye’deki iş toplam iş gücünün ne kadarının vasıflı olduğuna, yüzde kaçının fiili üretim sağladığına baktığınızda tablo hiç iç açıcı değil. Türkiye’nin yeni bir SSS’e acilen ihtiyacı var. Yoksa bunun bedelini hepimiz ödemeye devam edeceğiz.

Şeffaflık Bir Sonraki Bahara mı?

Emniyet Genel Müdürlüğü bir genelge yayınlayarak “suç üstünde yakalansa bile askerlerin polis tarafından gözaltına alınamayacağını” açıkladı. Üst düzey asker ve polisler bunun güvensizlikten kaynaklanmadığını, hukuka uygun olduğunu, vs. izah etmeye çalışıyorlar. Oysa hukuk düzeninde aslolan istisnaları asgariye indirmektir. Kamu görevlilerini, milletvekillerini, askerleri çeşitli istisnai hükümler altında korumaya almak, hukuk sisteminin devlet eliyle delinmesi demektir. Hukukun üstünlüğü ve kanun önünde eşitlik, bütün ülke vatandaşlarına uygulandığı zaman köklü ve işler bir sistem haline gelir. Dokunulmazlık ve özerkliklerin yaygınlaştırılması, vatandaşların sisteme olan güvenini sarsar. Siyasi kaygılarla hukuk düzeninden taviz vermek, adil bir sistemden vaz geçmek anlamına gelir. Türkiye yıllardır resmi ve gayri resmi dokunulmazlıkların bedelini ödüyor. İnsanlarımızın hukuka ve kanunlara bağlı olmasını istiyorsak, bunu herkesten talep etmeliyiz.

Askeri Üsler ve Satılık Ülkeler

Kırgızistan hükümeti, başkent Bişkek yakınlarındaki Amerikan üssünün kira süresinin uzatıldığını ve kira bedelinin yıllık 20 milyon dolar olarak belirlendiğini açıkladı. 11 Eylül sonrasında Orta Asya’ya yerleşme kararı alan Amerika, Türkî cumhuriyetlerde askeri üsler kuruyor. Kırgızistan ve Afganistan dışında Özbekistan’da da Amerikan üsleri bulunuyor. Buralarda binlerce Amerikan askeri tetikte bekliyor.

Gözlemciler bu üslerin daimi olacağına ya da en azından uzun bir süre kalacağına kesin gözüyle bakıyor. Bunun dışında Suudi Arabistan başta olmak üzere bütün Körfez ülkelerinde ve Basra Körfezi’nde Amerikan üsleri bulunuyor. Bu listeye, Adana İncirlik’i de ekleyelim.

Bütün bunları alt alta koyduğunuzda ortaya nasıl bir tablo çıkıyor? Amerika’nın İslâm dünyasının en stratejik noktalarını abluka altına almış olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Bu kadar büyük askeri yığın karşısında İslâm ülkeleri ne yapıyor? Sadece Lübnan’daki saldırılardan üzüntü duyduklarını söylüyorlar.

Eğer Amerika gerçekten iddia ettiği gibi ahlâklı ve dürüst bir dış politika izliyorsa o zaman biz de Amerikan topraklarında sembolik de olsa bir askeri üs açma talebinde bulunalım. Şimdi böyle bir teklife “tek kelimeyle çılgınlık” diye bakanlar, acaba Amerikan üslerini neden “normal” bir şey olarak görüyor?


Kısa Kısa Dünya Turu

Amerika, çocuk pornoculuğunun merkezi olmaya devam ediyor. İnternet İzleme Vakfı, illegal çocuk resimleri içeren 2500 internet sayfası bulduğunu ve bunların yarısının Amerikan kökenli olduğunu açıkladı. Polise şikayet edilen pek çok sayfanın hâlâ açık olduğu da bildiriliyor. Ortadoğu’ya demokrasi, özgürlük ve ahlâk getireceğini söyleyen Amerikalı yöneticiler biraz da kendi “arka bahçelerine” baksalar, dünyada daha fazla sükûnet olmaz mıydı acaba!

***

2006 Dünya Kupası’nın galibi İtalya oldu. Fakat çeyrek final maçlarından sonra kupanın tadı kaçtı. Çünkü dünya kupası birden “Avrupa kupası”na dönüştü. Sadece Avrupa takımlarının oynadığı bir kupa, Avrupa dışındaki ülkelerde heyecan uyandırmadı. Öyle veya böyle “küresel bir oyun” daha sona erdi. Şimdi yine önümüzde hayatın acı ve acımasız gerçekleri var.

***

Eskiden “tüfenk çıktı mertlik bozuldu” denirdi. Şimdi “radarlı olta çıktı mertlik bozuldu” diyor usta balıkçılar. Yeni radarlı olta, denizdeki balıkları tarayarak ekrana yansıtıyor ve balıkçıya tüyo veriyor. Artık balıkçının ustalığı değil, radarının gücü belirleyici olacak. Eski balıkçılar bunun işin tadını kaçıracağını düşünüyor. Çünkü balıkçılıkta marifet çok değil, büyük balık tutmak. İnsan sormadan edemiyor: Mertlik kaç defa bozulur erenler?!

***

Cumhurbaşkanlığı konusundaki tartışmalar, yenisi seçilene kadar bitmeyecek görünüyor. Muhalefet “toplumsal mutabakatla seçilmeli” diyor. Birkaç cümle sonra bu mutabakatın ne olduğu anlaşılıyor: Cumhurbaşkanını biz seçmeliyiz. Demek ki Türkçe’de mutabakat/uzlaşma kelimesinin böyle anlamları da varmış!

leyla_mecnun
10.02.2009, 23:02
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Türk Dünyası: Hayal ve Gerçek

Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı’nın 10’uncusu 18-20 Eylül tarihleri arasında Antalya’da yapıldı. Türk devlet ve topluluklarından yaklaşık beş yüz delege, üç gün boyunca 300 milyonluk Türk dünyasının sorunlarını ve geleceğini tartıştı.

Birincisi 1993 yılında yapılan Kurultay, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Türkî cumhuriyetleri ve Balkanlardan Rusya’ya çeşitli Türk topluluklarını bir araya getirmeyi hedefliyor.

Bu yılki kurultay ilk defa devlet başkanları düzeyinde ve Türkiye başbakanının himayesinde yapıldı. Türk dünyasında Türkçe dil birliğinin sağlanması, ortak eğitim ve kültür programları, enerji ve ticaret alanlarında ortak girişimler ve Türk topluluklarının siyasi ve kültürel hakları, bu yılki kurultayın ana gündem maddeleri arasındaydı.

Aynı günlerde İstanbul’da Türk dünyası işadamlarının bir başka toplantısı vardı. Burada da Türkî cumhuriyetler arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi için önemli kararlar alındı. Kazakistan ve Azerbaycan, dünyanın en önemli enerji kaynaklarına sahip ülkelerinin başında geliyor. Türkiye’nin öncülüğünde bu enerji kaynaklarının dünya pazarlarına taşınması büyük önem taşıyor. Bu yıl tamamlanan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattı, bunun önemli adımlarından biriydi.

Fakat Türk dünyası aynı zamanda önemli sorunlarla karşı karşıya. Dil birliği meselesi hâlâ bir temenni olmaktan öte gidebilmiş değil. Bir Türk’ün Kazakçayı, bir Özbek’in Kırgızcayı sorunsuz bir şekilde anlaması henüz mümkün değil. Kültürel alanda da önemli kırılmalar var. Rus kültürünün Orta Asya cumhuriyetleri üzerindeki derin etkisi devam ediyor. Kazaklar, Kırgızlar ve diğerleri, kendi dillerinden çok Rusça konuşuyorlar. Rusya bu coğrafyada hep iki adım önde.

Bunun sebeplerini doğru okumamız gerekiyor. Osmanlı ve Türkiye ile Orta Asya toplulukları arasında 8 asırlık bir tarihi kopukluk var. Selçuklulardan itibaren Anadolu Türklerinin Orta Asya Türkleriyle köklü ve sürekli bir etkileşimi olmamış. ‘Kızıl elma’yı Batı diyarlarında arayan Osmanlıların bu coğrafyayla ilgilenecek ne vakti, ne de enerjisi vardı.

Bugün bu tarihi boşluğu aşmak zorundayız. Türk Dünyası Kurultayı bu yönde atılmış önemli bir adımdır. Fakat bunun uzun soluklu bir yürüyüş olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Sekiz asırdır dondurulmuş olan bir tarihi birkaç on yılda tersine çevirmek mümkün değil. Orta Asya enerji kaynaklarının ABD, Rusya ve Çin arasında paylaştırıldığı şu günlerde, Türkiye’nin bu bölgede daha aktif olması gerekiyor.

Kurultayların ana sorunu, bir takip mekanizmasının olmaması. Yapılan konuşmalar, alınan kararlar somut bir eylem planına dönüşmek zorunda. Bunun için kararların uygulanıp uygulanmadığının takip edilmesi gerekiyor. Son olarak, bu kurultayın hep Türkiye’de yapılıyor olması doğru değil. Bu, diğer ülkelerin bu konuya Türkiye kadar önem vermediğini gösteriyor. Kurultayın rotasyon usulüyle her yıl ya da iki yılda bir, bir başka Türkî cumhuriyette yapılması, o ülke ve toplulukların katılımını arttıracaktır.

Hoş Geldin Rahmet Ayı

Rahmet ayı Ramazan’a tekrar kavuştuk. Ne mutlu bize! Ne mutlu bize ki bu ayın feyz ve bereketinden bir kez daha nasipleneceğiz. Oruçlu aldığımız her nefesle Yaradanımız’a şükredecek, onun nimetlerini hatırlayacağız.

Bu ayda inşallah namazlarımıza daha dikkat edecek, rahmet ve mağfiret yağmurlarından istifade edeceğiz. Kur’an okuyacak, onun manası üzerinde düşüneceğiz. Bu ayda, mümin kişiye yakışır bir ciddiyet, vakar ve neşve ile ibadet edeceğiz. Yani insanoğlu için aslında normal bir hal olan ibadet makamında bulunacağız.

Kimimiz, Ramazan’ın bir kısmını Kâbe’de yani dünyanın merkezinde geçirecek. İftarını Harem-i Şerif’te okunan ezanlarla açacak. Teravihini o mübarek topraklarda kılacak. Teravih kılacağız; yani manevi rahat ve huzura ereceğiz. Yüce Mevlâ bu Ramazan’ı hepimiz için bir bereket, mağfiret ve ihsan ayı kılsın inşallah.

Kültür ve Vahşet

Modern eğlence kültürü şiddet üretmeye devam ediyor. Son olarak Kanada’nın Montreal şehrinde 25 yaşında bir genç bir liseye silahla girerek bir kişinin ölümüne, 19 kişinin yaralanmasına neden oldu.

Cinayeti işleyen genç bir web sayfasında kendisini “Ölüm Meleği” olarak tanımlıyormuş. Bu Kanadalı genç, pek çok akranı gibi şiddet ve korku filmlerinin, vampir hikayelerinin başı dönmüş takipçilerinden biri.

Temiz bir tabiatla (fıtratla) bu dünyaya gelen insanlar nasıl bu hale gelebiliyorlar? Neden insanlardaki hayır ve iyilik melekeleri değil, şer ve yıkım eğilimleri güç kazanıyor?

Modern tüketim ve eğlence kültürü, bizi hep en uçta olmaya itiyor. Gençlerimiz ‘sıra dışı olmak’ adına insan tabiatına aykırı her şeye zorlanıyorlar. TV kültürü, müzik klipleri, filmler, arkadaş baskısı, okul partileri, kulüpler, vs. derken gençler karşı koyamayacakları kültür ilişkilerine zorlanıyorlar. Sonucun ne olduğu ortada. Yeni eğitim yılının başladığı şu günlerde hepimizin çok dikkatli olması gerekiyor.

Ulusal Mutabakat, Uluslararası Körlük

Filistin’de ulusal mutabakat hükümeti kuruluyor. Şubat seçimleriyle iş başına gelen Hamas Hükümeti, muhalefet partisi Fatah’la beraber bir ulusal mutabakat hükümeti kurmaya hazırlanıyor. Amaç, Hamas’a yönelik ekonomik ve siyasi ambargoyu sona erdirmek.

Demokrasi sloganıyla Filistin’de seçim isteyen Bush yönetimi, Hamas iktidara gelince çark etti ve ‘şartlı demokrasi’ uygulamasına başladı. Hamas, ABD ve İsrail’in ileri sürdüğü şartları yerine getirirse hükümet edebilecek. Yani Hamas hükümetinin meşruiyetini sağlayan, Filistin halkının verdiği oylar değil, Washington ve Tel Aviv’in onayı. Arap ve İslâm dünyası, ambargoyu delme konusunda sınıfta kaldığı için, Hamas şimdi seçimlerde yendiği rakibi Fatah partisiyle koalisyon hükümeti kurmak zorunda.

Hangi açıdan bakarsanız bakın, bu adil bir çözüm değil. Seçim kaybetmiş bir partiyi, ‘uluslararası meşruiyet’ bahanesiyle tekrar iktidara taşımak dünyanın neresinde görülmüş. AB ve ABD, böyle bir ‘mutabakat’ hükümetiyle barış sürecinin canlanacağını ileri sürüyor. Sanki sorun Filistin tarafındaymış gibi! Aklı başında olan herkes Filistin’de kimin barış isteyip kimin istemediğini yakinen biliyor.

Savaş Suçluları

İsrail’in son Lübnan saldırısı, insan hakları kuruluşları tarafından inceleniyor, tartışılıyor. Savaş sırasında neredeyse tamamı sivil, binin üzerinde Lübnanlı, buna karşılık tamamı neredeyse asker 163 İsrailli öldü. Sadece bu rakamlara baktığımızda bile hangi tarafın neyi amaçladığı açıkça ortaya çıkıyor.

Hizbullah’ı eleştirenler, Nasrallah’ın Lübnan’a ölüm ve yıkım getirdiğini savunuyor. “İsrail gibi bir canavarın öfkesini üzerimize çekmek bizim neyimize?” diyorlar. Fakat Hizbullah’ın bu savaşta da nefs-i müdafaa yaptığını görmek zor değil. Çünkü İsrail Güney Lübnan’dan çekileli neredeyse altı yıl oluyor. Fakat İsrail hapishanelerinde bulunan yaklaşık iki bin Lübnanlı hâlâ tutuklu. Hizbullah altı yıldır neredeyse rutin haline gelen ‘esir değişimi’ sürecini işletmek için iki İsrail askerini kaçırmıştı. Fakat bu sefer İsrail farklı bir yol izledi ve savaşı tercih etti.

Şimdi Uluslararası Af Örgütü, Hizbullah’ı savaş suçları işlemekle suçluyor. Tabii İsrail’i de. Yani ‘aslında herkes suçlu’ deniyor. Fakat kimin zalim, kimin mazlum olduğu da ortada. Böyle durumlarda siyasi söylemi sulandırmak ve ‘o da hatalı, bu da’ demek, ancak ABD ve İsrail’in işine yarıyor.

Papa'nın Hezeyanları

Papa 16. Benediktus’un 12 Eylül günü Almanya’nın Regensburg Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşma sırasında sarfettiği sözler, İslâm dünyasında tepkilere yol açtı. Pakistan Parlamentosu Papa’nın sözlerini kınayan bir bildiri yayınladı. Mısır’da Müslüman Kardeşler Teşkilatı, Papa’nın sözlerinin “İslâm dünyasında öfkeye neden olduğunu” açıkladı. Irak’ta Cuma namazı sonrasında camilerde protesto gösterileri yapıldı. İslâm Konferansı Örgütü, Papa’nın sözlerinin üzüntü verici olduğunu açıkladı.

Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Papa’nın sözlerinin tarihi kabul edilemeyeceğini ve Papa’nın derhal özür dilemesi gerektiğini söyledi. Papa, gelen tepkiler üzerine yanlış anlaşılmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi. Bunun bir ‘özür’ olup olmadığı hâlâ açıklık kazanmış değil. Fakat Papa’nın sözleri, Müslüman, Hıristiyan ve seküler bütün dünyada hararetli bir tartışmaya neden oldu.

Papa’nın konuşması ve yol açtığı tepkiler, İslâm dünyasıyla Batı arasındaki ilişkilerin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Şiddet ve terörizmin İslâm’la neredeyse özdeşleştirildiği günümüzde, böyle bir konuşmanın Katolik Kilisesinin ruhani liderinden gelmesi hem şaşırtıcı hem de üzüntü verici. Şaşırtıcı, çünkü din temelli saldırı ve karalamaların ne manaya geldiğini Papa gibi birinin bilmesi gerekir. Üzüntü verici, çünkü Papa’nın sözleri Batı’da yükselişe geçen İslâm korkusu ve karşıtlığını kışkırtır nitelikte.


Kısa Kısa Dünya Turu

Saddam Hüseyin davası renkli sahnelerle devam ediyor. Yeni baş hakim Abdullah el-Emirî, mahkeme sırasında Saddam’a “Aslında sen bir diktatör değilsin.” demiş. Elinden gelse herhalde bir de Saddam’a sarılıp gönlünü alacak. Savcı, baş hakimin Saddam’a karşı fazla yumuşak olduğunu ileri sürerek istifa etmesini istiyor. Eğer Saddam diktatör değilse, Halepçe’de Kürtler öldürülmedi, Amerika da Irak’ı işgal etmedi demektir!

***

Artık darbeler de değişti. Eskiden darbe deyince sokaklarda tanklar, buna direnen siviller, vs. olurdu. Tayland’daki askeri darbe kansız, kavgasız ama aynı zamanda renksiz ve heyecansız bir şekilde yapıldı. Ülke başkanı New York’tayken ordu yönetime el koydu; kral orduyu destekledi ve her şey bitti. Ülkeler henüz resmi bir açıklama yapmak için erken diyorlar ama görünen o ki darbe Tayland halkı tarafından da kabullenilmiş durumda.

***

Venezuela Devlet Başkanı Chavez, BM Genel Kurulunda yaptığı konuşmada ABD Başkanı Bush’a ‘şeytan’ dedi. Chavez, Latin Amerika’nın ABD’ye yönelik öfkesini bir kez daha dile getirmiş oldu. Hem de yenilir-yutulur olmayan bir sertlikle. Fakat Bush bu terminolojiye yabancı biri değil. O yüzden pek gocunmamıştır herhalde. Ne de olsa kendisi birkaç yılda bir çıkıp bazı ülkeleri şer ekseni yapıp birilerine diktatör, faşist, vs. diyor.

***

Bir araştırmaya göre Amerikalıların sadece yüzde 25’i kongrenin (yani ABD meclisinin) yaptıklarını onaylıyormuş. Yani Amerikan halkının dörtte üçü, Amerikan senatosunun performansından memnun değil. Başka yerde olsa bu herhalde darbe gerekçesi olurdu. Azınlık desteğiyle yürüyen bir siyasi sistem kabul edilebilir mi? Ama biz Amerikalıların her konuda kendilerini müstesna bir durumda gördüklerini biliyoruz. Eminiz buna da bir izah bulurlar!

Tur@b
11.02.2009, 02:46
Dünya Hali

Halil AKGÜN

Stratejik Derinlik ya da Rutinin Dışına Çıkmak

Filistin seçimlerini kazanan Hamas’ın AKP tarafından Türkiye’ye davet edilmesinin etkileri sürüyor. Ziyarete karşı çıkanlar bunu sorumsuzca bir hareket olarak görüyor. Onlara göre bunu İsrail ve Amerika’ya izah etmemiz mümkün değil. İsrail’in ve Batılı ülkelerin ‘terörist’ ilan ettiği Hamas’ın Türkiye’de kabul edilmesi, güya terörizme kucak açmak anlamına geliyormuş.

Bu felaket tellalları, meseleye Türkiye’nin çıkarları açısından bakmıyor. Onların tek derdi şu: “Bunu İsrail ve Amerika’ya nasıl izah ederiz?” Sormak gerek: Bir ülke dış politikasını böyle bir soru etrafında oluşturabilir mi? Dahası Türkiye, İsrail-Amerika eksenli bir dış politika izleyerek bölgesinde güçlü bir ülke olabilir mi? 2003’te Mart tezkeresinin reddine karşı çıkanlar, Hamas’ın ziyaretine de aynı gerekçelerle karşı çıkıyorlar ve özetle Türkiye’nin bir dış politika alternatifinin bulunmadığını söylüyorlar.

Hamas girişiminin hedefi, seçimle iktidara gelmiş Hamas’ın meşruiyetini tanımak ve sisteme entegre olmasını sağlamaktı. Bir diğer amaç, İsrail’in ekonomik ve siyasi abluka hareketine ket vurmak, böylece Filistin’de yeni bir şiddet sarmalının doğmasına engel olmaktı. Bunun için Hamas liderlerine uluslararası kamuoyunun da dile getirdiği mesajlar verildi. Hamas’ın iktidara gelmesiyle Filistin’de yeni bir dönem başladı. Şimdi bu fiilî durumun en etkili bir şekilde kullanılması gerekiyor. Yani Hamas’a iktidar şansı verilmesi, bunun için de Hamas’ın askeri yöntemlerini gözden geçirmesi gerekiyor.

Bu hususlar, bölgede barışın temini ve Filistin sorununun çözümü açısından büyük önem taşıyor. Hamas ziyareti bu yönde atılmış önemli bir adımdır. Hamas’ın meşru ve güçlü bir siyasi iktidar haline gelmesi, İsrail üzerindeki uluslararası baskıyı artıracaktır. Bu ise İsrail’in işine gelmiyor. Bu yüzden İsrail, Hamas’ın sisteme entegre olmasını istemiyor. Çünkü ‘terörist’ yaftasından kurtulmuş bir Hamas, İsrail için bir kâbustur.

Şimdi soralım: Bütün bunlar Türkiye’nin lehine midir, aleyhine midir? Filistin’in bizim için özel bir anlamı var. Filistin halkına yardım etmek, İsrail’in yıkıcı politikalarına ve devlet terörüne son vermek, bizim de görevimizdir. Hamas ziyaretine bu açıdan bakanlar, girişimi destekliyorlar. “Aman İsrail ne der?” diye ödleri kopanlar ise buna karşılar. Kim kimin menfaatini savunuyor, çok açık değil mi?

Hangi Hukuk

Danıştay bir okul müdiresinin başörtüsüyle ilgili yeni bir karar aldı ve tarihe geçti. Buna göre başörtülü bayanlar, devlet kurumları dışında da başörtüsü takamayacak. Gerekçe: Başörtülü kıyafet devleti temsil etmiyor. Bir bayan bir devlet kurumunda, örneğin okulda ya da hastanede başını açsa da dışarıda başını örtüyorsa, suç işliyor demektir. Yani meşhur kamusal alana da artık müdahale edilecek. Devlet orada kimin ne giydiğine de karar verecek. Bu kararı hiçbir hukuk kavramının içine sığdırmak mümkün değil. Bu karar, Türkiye’de hukukun politize edilişinin son örneği. İdeolojik bir hukuk sistemi, adalet üretemez. Bu kararı veren Danıştay üyeleri, hangi hukuk ve ahlâk anlayışını esas alıyorlar?

İngilizler Nasıl Adam Döver?

İngiliz askerlerinin Iraklı gençleri nasıl dövdüğünü televizyonlardan görmüşsünüzdür. Amerikalılar kadar küstah, onlar kadar acımasız... Demek ki “ince İngiliz diplomasisi”nin bittiği yer, Irak sokaklarıymış. Şimdi bu gençler bu dayağın ağır yükünü üzerlerinden nasıl atacak? Bu kaç yıl sürecek? Bu arada ne tür psikolojik rahatsızlıklar yaşanacak? Şimdi bir an için Kadıköy ya da Kayseri’de bir Amerikan yahut İngiliz askerinin gelip sizi kendi mahallenizde tekme-tokat dövdüğünü düşünün. Buna kim, hangi gerekçeyle dayanabilir? Batılılar bizi anlamıyor. Irak’ı işgal ettikleri yetmiyormuş gibi bir de bunu sokak aralarına taşıyorlar. Ondan sonra ‘Bu müslümanlar niye bu kadar öfkeli?’ diye safiyane bir şekilde soruyorlar. Biz de onlara soralım: Bu Batılılar neden bu kadar vahşi?

Senin Malın, Benim Malım!

Geçen ay komik bir mal varlığı tartışması izledik. Tartışmayı başlatan, bir bakanın kaçak olduğu anlaşılan villasıydı. Bunu fırsat bilen muhalefet partisi, sonunu getiremediği bir tartışma başlattı. Sonunu getiremedi, çünkü mal beyanında direnen asıl taraf muhalefet oldu. Üstelik muhalefet liderinin başbakandan daha zengin olduğu da ortaya çıktı. Peki şimdi ne oldu? Biz bu tartışmayla neyi çözdük?

Şüphesiz temiz siyasetin olmazsa olmazlarının başında şeffaflık geliyor. Siyasetçinin yolsuzluğa bulaşmaması, sahip olduğu her kuruşun hesabını verebilmesi gerekiyor. Bunun için mal varlığı beyanı önemli. Fakat bunun bir kaideye bağlanıp daha işin başında yapılması gerekmez mi? Bütün siyasetçiler meclise girdikleri gün mal beyanında bulunmalı ve bu periyodik olarak takip edilmeli. Yoksa birden alevlenip sönen tartışmalarla temiz siyaseti garanti altına almak mümkün değil.

Her Yer Kurtlar Vadisi Irak!

Kurtlar Vadisi Irak filmi, gösterildiği her ülkede rekorlar kırıyor. İlk olarak Türkiye’de gösterime giren film, daha uzun bir süre konuşulacak. Neden? Sinema tekniği, konu, anlatım, oyunculuk, vs. açısından baktığınızda, aslında sıradan bir film. Ne Hollywood filmlerinin göz kamaştıran profesyonel şaşaası, ne de İran filmlerinin kalabalıktan uzak, ince safiyeti var Kurtlar Vadisi Irak’ta. Buna rağmen bizim insanımıza hitap eden bir yanı var. Çünkü film, bölge insanın derin bir yarasını, yani işgali, kalleşliği, küstahlığı, zülmü anlatıyor. Bunu belki kaba-saba ve ideolojik dozu yüksek bir şekilde yapıyor. Ama neticede filmi izleyen insanlar yüreklerinde bir şeylerin cız ettiğini hissediyor. Filmin sonunda Amerikan askerleri bizim rambolar tarafından alt ediliyor. Böylece izleyici Amerika’yı hiç olmazsa sinema ekranında yenmiş oluyor.

Yabancı Doktor İthal Ediyoruz

Başbakan, Türkiye’deki doktor açığını kapatmak için yabancı doktor ithal edileceğini açıkladı. Basındaki söylentilere göre bunun arkasında, sağlık alanına yatırım yapmaya hazırlanan körfez sermayesi var. Yabancı uyruklu doktorların Türkiye’de çalışabilmesi için kanunî düzenleme yapılması gerekiyor. Rivayete göre Başbakan bu konuda söz vermiş.

Yabancı doktorlar, dünyanın her yerinde tartışmalı bir konu. Amerika dahil, pek çok ülke buna izin veriyor. Çünkü doktor açığını başka türlü kapatmaları mümkün değil. Türkiye’deki durum daha bir karmaşık. Çünkü sağlık hizmetlerinin en fazla aksadığı bölge, Güneydoğu Anadolu Bölgesi. Devlet yıllardır Türk doktorlarını bu bölgeye gitmeye ikna edemedi. Uygulanan politikalar eksik ve yetersiz. “Pozitif ayrımcılık” yapmadan bu sorunu çözmek ve doktorların Güneydoğu’ya gönüllü olarak gitmesini sağlamak mümkün değil. Yabancı doktorların bu sorunu çözebileceğini de zannetmiyoruz.

Haber Yazma Sanatı

Deneyimli bir Türk gazetecisi, 28 Şubat döneminde pek çok gazete haberini paşaların yazdırdığını söylemiş. Aynı gazeteciye göre Aczimendîler olayı da bir düzmeceymiş. 28 Şubat sürecinde muazzam bir psikolojik savaş başlatan çevreler, bunu medyanın gücünü kullanmadan zaten yapamazlardı. Peki bu baskılara boyun eğen, hatta teşne olan basına ne demeli? Aynı şeylerin bugün yapılmadığını nereden biliyoruz? Medya patronlarının Türkiye’nin gündemini belirlemedeki pervasız ve bencil tavırları bugün de devam etmiyor mu? Elbette ediyor. Medya Türkiye’de yasama, yargı ve icranın dışında dördüncü kuvvettir. Ve bu aynı medya, daha fazla şeffaflığın ve özgürlüğün yayılması için çalışan bir kurum olma kimliğini henüz kazanabilmiş değil. Dün paşaların “Şu haberi şöyle yaz!” emrine şapka çıkartanlar, yarın başkalarının emirleri karşısında hazırola geçecektir.

Kısa Kısa Dünya Turu

Kuş gribi son olarak Yunanistan’da görüldü. Türkiye’deki birkaç ilde kuş gribi tesbit edilmişti. Bunun üzerine çok geniş çaplı bir itlaf kampanyası başlatıldı, bir milyona yakın kanatlı hayvan öldürüldü. Hem de bunun ekolojik denge açısından nelere mal olacağı hesaplanmadan... Bakalım şimdi aynı baskı Yunanistan’a uygulanacak mı?

***

Başbakan Mersin’de bir vatandaşa “lan” deyince, ortalık karıştı. Sabıkalı çiftçi, başbakana “Ne yüzle geldiniz?” diye bağırınca başbakan da ‘doğal’ bir cevap verdi ve “lan” dedi. Çoğumuz bu kelimeyi başbakana yakıştıramadı. Ama ilginç bir şekilde başbakanın reytingi arttı. Demek ki Türk halkının önemli bir bölümü, belki de çoğunluğu “lan” kelimesinden o kadar da rahatsız olmuyormuş!

***

Çinli gençler Sevgililer Günü’nde estetik ameliyatı yaptırıyorlarmış. Çin’de 1980’li yıllara kadar yasak olan estetik ameliyat, bugün 3 milyar dolarlık bir sektör haline gelmiş durumda. Tipini beğenmeyen soluğu doktorda alıyor. Burnunu, kulağını, yanağını değiştiren değiştirene. Bunun bir de en çok Sevgililer Günü’nde yapılıyor olması garip. Bu insanlar birbirlerinin sadece görünüşlerini mi seviyor!

***

Cumhurbaşkanlığı seçimine 1,5 yıl var ama tartışma bütün şiddetiyle devam ediyor. Muhalefet Lideri; “Cumhurbaşkanını bu meclis seçerse sine-i millete gideriz!” diyor. Bu şimdiye kadar vaki olmuş bir şey değil. Öyle ya da böyle, 2007’deki yeni cumhurbaşkanını şu andaki Millet Meclisi seçecek. Hiçbir parti Meclis’in iradesini yok saymamalı. Aksi halde sine-i millete gidilse de elde edilecek bir şey yok.

leyla_mecnun
15.02.2009, 10:18
Dünya Hali

Halil AKGÜN


AB Zihniyeti ve Kıbrıs

Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üye olmak için yaptığı müzakereler Aralık ayında önemli bir dönüm noktasından geçecek. Siz bu satırları okuduğunuzda, AB Parlamentosu Türkiye ile müzakerelerin devam edip etmemesi konusundaki kararını açıklamış olacak. Şu ana kadarki göstergeler, müzakerelerin askıya alınacağı yönünde. Temel sorun Kıbrıs meselesi. Bu konu yanında demokratik reformlar ikinci plana düşmüş durumda.

Kıbrıs sorunu neden çıkmaza girdi? Türkiye-AB ilişkilerini doğru tahlil edebilmek için bu noktanın iyi anlaşılması gerekiyor. Temel mesele, Kıbrıs’ın federasyonla yönetilen birleşik bir ada olmasından kaynaklanıyor. Türkiye, 1974’ten bu yana güttüğü Kıbrıs politikasında radikal bir değişiklik yaptı ve adadaki Türk ve Rum kesimlerinin birleşmesini önerdi. Buna göre Türklerin yaşadığı Kuzey Kıbrıs, Rumların yaşadığı Güney Kıbrıs ile birleşecek, bir federasyon yönetimi oluşturulacak ve iki topluluk ve onların hamisi olan Türkiye ile Yunanistan arasındaki gerginlik giderilmiş olacaktı.

Bunun için Türkiye, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın sunduğu planı kabul etti. 2004 yılında Kıbrıs’ta bir referandum yapıldı. Türk kesimi birleşmeye evet derken, Rum kesimi hayır dedi. Sonuçta ada bölünmüş olarak kaldı. Bütün bunlar yaşanırken Kıbrıs Rum kesimi, AB üyesi olan Yunanistan’ın siyasi baskı ve manevralarıyla AB’ye tam üye olarak alındı. Yunanistan doğu Avrupa ülkelerinin AB üyeliğini destekleyeceğini söyledi ama bunun için Rum kesiminin üyeliğini ön şart olarak koydu. Böylece Rum kesimi AB’ye girerken, adanın diğer parçası olan Kuzey Kıbrıs Türk kesimi açıkta kaldı.

Şimdi AB, Türkiye’nin Kıbrıs Rum kesimini resmen tanımasını ve Türkiye’nin hava ve deniz limanlarını Rum araçlarına açmasını istiyor. Çünkü Rum kesimi AB üyesi ve AB adayı olan Türkiye’nin AB’nin tam üyesi olan bir ülkeyi tanımamak gibi bir hakkı yok. Türkiye bu şartı yerine getirmezse müzakere süreci dondurulacak. Buna karşın Türkiye, limanlarını açacağını ama bunun için Kıbrıs Türk kesimi üzerindeki izolasyonların kaldırılmasını istiyor.

Görüleceği üzere sorun Türk tarafından değil, AB’nin tutarsız politikalarından ve Rum kesiminin hasmane tavrından kaynaklanıyor. AB politikacıları, Rum kesimini AB’ye Kabul ederek büyük bir hata yaptıklarını itiraf ediyorlar. Çünkü AB kurallarına göre, toprak tartışması olan bir ülkenin üye olarak kabul edilmemesi gerekiyor. Çünkü bu, o sorunun bir AB sorunu haline gelmesi anlamını taşıyor. AB bu hatayı yaptı ve şimdi faturayı Türkiye’ye ödetmek istiyor.

Şimdi bu sorun teknik mi siyasi mi? Diğer pek çok konuda olduğu gibi bu alanda da sorun siyasi. AB’nin Türkiye’yi oyalama taktikleri yeni gerekçelerle çıkıyor karşımıza. Kıbrıs gibi sorunların arkasına sığınan Avrupalı siyasiler, meselenin bir zihniyet ve kültür sorunu olduğunu söylemekten kaçınıyorlar. Türkiye’nin AB macerası bundan sonra da bu zihniyet engeline takılmaya devam edecek.

Amerikan Seçimleri

Amerikan ara seçimlerinde Demokratlar Cumhuriyetçiler karşısında büyük bir başarı elde etti. Bush yönetiminden yaka silken herkes şimdi bayram ediyor. Bush’un Irak ve Ortadoğu politikasının mimarı olan Rumsfeld’in görevden alınması da büyük yankılar yaptı. Kimileri bunu köklü bir politika değişikliğinin işaretleri olarak görüyor.

Bizce fazla acele etmemekte fayda var. Çünkü Demokratlar Irak ve Ortadoğu konusunda çok farklı şeyler söylemiyor. Demokratların arasında Irak’ın işgalini destekleyen pek çok senatör var. Şu ana kadar temayüz eden tek farklı yaklaşım, Irak’tan çekilme planının devreye sokulması. Bu plan zaten baştan beri vardı. Belki şimdi çekilme biraz daha çabuk olacak. Fakat geride nasıl bir Irak kalacak? Şimdi bunun üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Amerikan işgalinin açtığı derin yaraların sarılması kaç nesil sürecek? Irak’ın bölünmeyeceğinin bir garantisi var mı? Yüzbinlerce ölü ve yaralının hesabını kimse verecek mi?

Türkiye’nin Asayişi Yahut Teksas Sokakları

Gökteki yıldızlara bakarken önümüzdeki çukuru göremiyoruz. Şehirlerdeki temel asayiş sorunu hepimizin kapısına dayanmış durumda. Kap-kaççılık, hırsızlık, uyuşturucu, fuhuş, özel mülke saldırı ve zarar, devlet malına zarar verme, turistlere saldırı, yankesicilik, organ çalma derken, asayiş ve güvenlik neredeyse kontrolden çıkmış durumda. Polis, yeni çıkan kanunların ellerini kollarını bağladığını ileri sürüyor ve bir şey yapmıyor. Vatandaş güvenlik güçlerinden beklediği hizmeti görmüyor. Asayiş ve güvenlikle ilgili birimler profesyonelce iş yapmak yerine gözdağı vermeyi tercih ediyor. Biz AB, Kıbrıs, Irak, Papa, vs. ile uğraşırken sokaklarımızın giderek güvensiz hale geldiğini görmezlikten geliyoruz. Suç işlemeyi adeta özendiren popüler kültür ürünleri, duyarlılıklarımıza balta vuruyor. Ateş bacayı sarmadan harekete geçmek zorundayız. Halkın bilinçlenmesi, yetkililerin görevlerini ciddiye alması gerekiyor. Aksi halde şehirlerimizdeki görüntü bir zamanların “Teksas sokaklarını” aratmayacak.

Özgürlük Açığımız

Geçtiğimiz ay Kemalizm ideolojisini eleştiren bir üniversite profesörü hakkında soruşturma açıldı. Ve hoca açığa alındı; ders vermesi yasaklandı. Aynı hoca memuriyet kanunundan dolayı bulunduğu şehrin dışına da çıkamıyor. Resmi açıklama yapılmadığı için gerekçeyi bilmiyoruz ama bunu tahmin etmek zor değil: Atatürk’e ve ilkelerine hakaret. Oysa söz konusu hoca Atatürk’e ve onun manevi şahsiyetine saldırmıyor, Atatürk’ün düşüncelerini bir ideoloji haline getirip onun üzerinden siyaset yapanları eleştiriyor.

Bir yerel gazetenin hedef göstermesiyle başlayan bu hadise, Türkiye’de üniversitenin de nasıl bir özgürlük daralması yaşadığını gösteriyor. Bilimsel ve hür düşüncenin merkezi olması gereken eğitim kurumları, örnek bir tavır sergileyecek imkanlardan yoksun. Herkes açık ya da gizli korkuyor, korkutuluyor, sindiriliyor. Böyle bir ortamda bilim, düşünce, kültür üretilebilir mi? İfade özgürlüğü elinden alınmış bir üniversite, özgürlük bilincinin yerleştirilmesine katkıda bulunabilir mi? Umarız bu traji-komik durumdan bir an önce kurtuluruz.

Papanın Ziyareti

Katoliklerin ruhani lideri Papa 16. Benedikt 28-29 Kasımda Türkiye’yi ziyaret edecek. Bu satırların yazıldığı sırada Papa’nın gelişiyle ilgili hazırlıklar devam ediyor, spekülasyonlar da tüm hızıyla yayılıyordu. Papa’nın ziyaretini Müslüman-Hıristiyan diyaloğu açısından önemli bir adım olarak görenler de var; buna karşı olanlar da. Papa’nın kardinalken İslâm dünyası, Avrupa’da yaşayan müslümanlar ve Türkiye hakkındaki görüşleri biliniyor. Papa’nın görüşleri hasmane tutumlar içeriyor. Eğer Papa iddia edildiği gibi Türkiye’ye müslümanlarla değil de Ortodoks hıristiyanlarla diyalog kurmak için geliyorsa, bu ziyaret yarardan çok zarar getirecek. Papa İslâm ve müslümanlar hakkındaki görüşlerini değiştirmek ve daha yapıcı mesajlar vermek zorunda. Buna müslümanlardan çok Katolik kilisesinin ihtiyacı var. Papa bir ‘barış insanı’ olduğunu ispat etmek için önce müslümanlarla barış yapmalı. Papa’nın Türkiye ziyareti, aynı zamanda onun samimiyet imtihanı olacak.

Türkiye’de Öğretmen Olmak

24 Kasım Öğretmenler Günü, her zamanki rutin törenlerle toplandı. Milli Eğitim Bakanı ve bürokratları bir grup öğretmenle beraber Anıtkabir’i ziyaret etti. Okullarda “öğretmenim, canım benim” şiirleri okundu, şarkılar söylendi. Sonuçta yine bir şey değişmedi. Öğretmenlerin durumunu iyileştirmeye yönelik somut adımlar atılmadı. Yeni nesilleri emanet ettiğimiz öğretmenlerin sosyal ve ekonomik durumları hakkında elimizde sağlıklı veriler bile yok. Öğretmenler geçim kaygısıyla ikinci hatta üçüncü işlerde çalışıyorlar. Dershanelere gidiyor, hafta sonu kursları veriyorlar. Eğitimciler olarak kendilerini yenilemek, yetiştirmek gibi bir imkanları yok. Mesleki eğitim anlamında da kendilerini yenileyemiyor; öğrencilerine gereken vakti ayıramıyorlar. Öğretmen maaşları, Türkiye’deki en düşük maaş grubu içinde. Okulların maddi altyapı eksiklileri ayrı bir sorun. Bütün bunlar karşısında öğretmenler günü kutlamak, anlamsız bir seremonide ısrar etmekten başka bir şey değil.

İrtica mı Dediniz?

Gecen ay yayınlanan kapsamlı bir rapor, Türkiye’de “irtica tehdidi” diye bir şeyin olmadığını gösterdi. “Değişen Türkiye’de Din, Toplum ve Siyaset” başlıklı araştırmaya göre Türkiye toplumunun kahir ekseriyeti ülkemizde bir irtica tehdidinin olduğuna inanmıyor. Dahası dinî ve siyasi farklılıklar bir çatışma unsuru olarak görülmüyor.

Belli çevrelerin ve medyanın bütün kışkırtmalarına rağmen irtica tehdidi algısının artık işlevsiz hale gelmesi, ümit verici bir gelişmedir. Ekim ayının ilk haftalarını hatırlayın. O kampanyadan sonra insanların yeni bir irtica krizine yakalanacağını bekleyebilirdiniz. Ama bu olmadı. Arzu edilen etki oluşmadı. Bu araştırma da bu eğilimi destekliyor: Türkiye’nin ortalama insanı, irtica tehdidi konusunda artık eskisi kadar kolay manipüle edilemiyor. İnsanlar ‘irtica var’ diye çığırtkanlık yapanların maksadının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu biliyorlar.


Kısa Kısa Dünya Turu

Lübnan’da Hıristiyan Sanayi Bakanı Pierre Cemayel bir suikastta öldürüldü. Cemayel’in cenaze töreni, Suriye aleyhtarı bir mitinge dönüştü. Hizbullah’ın hükümetten ayrılmasının hemen ardından gelen Cemayel suikastı, Lübnan’daki siyasi gerginliğin tırmanacağını gösteriyor. Suriye-Lübnan gerginliğini bir payanda olarak kullanmak isteyen ABD yönetimi bu fırsatı kaçırmayacaktır. Gerginliği arttırmak için yeni suikastlar gelebilir. Bölgedeki bütün aktörlerin çok dikkatli hareket etmesi gerekiyor.

***

Irak’ta kan durmak bilmiyor. Günde ortalama 30 kişinin ölmesi artık sıradan bir hadise. 23 Kasım günü yapılan saldırılar sonucunda 200’ün üzerinde insan oldu. Bu kan, şiddet ve öldürme cinneti ne zaman duracak? Kimin düşman, kimin hedef olduğu belli değil. Direnişçi denen gruplar hiç acımadan birbirlerini havaya uçuruyorlar. Hem de kadın, yaşlı, çocuk ayrımı yapmadan. Medeniyetlerin beşiği olan Irak bu kanlı sahneleri daha ne kadar görecek? Amerikalıların özgürlük vaadi bu muydu?

***

Alman devleti, Almanya’da yaşayan 32 bin müslümanı takibe aldığını açıkladı. Terör zanlısı yahut ‘tehlikeli’ olduğu varsayılan bu grubun içinde pek çok Türk cemaati mensubu da var. Alman yetkililer bunun bir ‘ulusal güvenlik’ meselesi olduğunu ileri sürüyorlar. ABD ve İngiltere’den sonra Almanya’nın da adeta müslüman avına çıkması endişe verici. Özgürlükleri kısıtlayan kanun ve kuralların güvenliği arttırdığı şu ana kadar vaki değil. Umarız Almanlar bu noktayı gözden kaçırmaz.

***

Avrupa Havayolları Birliği’ne göre Türk Hava Yolları (THY), Avrupa’nın en hızlı büyüyen havayolu şirketi. Son bir yılda THY’nin yolcu sayısında yüzde 20 oranında artış olmuş. Böylece THY, Lufthansa, British Airways gibi Avrupa’nın büyük havayolu şirketlerinin önüne geçmiş durumda. Yurt içi ve dışına sıkça seyahat edenler THY’nin hizmet ve kalite farkını biliyorlar. Umarız bu başarı trendi devam eder.

leyla_mecnun
15.02.2009, 14:35
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Menfur Bir Saldırı Daha

Türkiye 19 Ocak 2007 günü menfur bir suikastle sarsıldı. Ermeni asıllı Türk gazeteci Hrant Dink, genel yayın yönetmenliğini yaptığı Agos gazetesinin önünde başından vurularak öldürüldü. Biz de bütün sağduyu sahibi insanlar gibi bu cinayeti şiddetle kınıyoruz.

Hrant Dink’in bir Türk Ermenisi olması, cinayete pek çok boyut katıyor. Türkiye sözde Ermeni soykırım iddiaları ve yasa tasarıları konusunda bir müddettir sıkıntı çekiyor. Fransız parlamentosundan sonra son olarak Arjantin Cumhurbaşkanı da sözde soykırım iddiasını onaylayacağını açıkladı. Türkiye ile bu ülkeler arasındaki ilişkilerin gerileceği açık.

Asıl büyük tehlike ise ABD kongresinde kuluçkaya yatmış durumda. Demokratların yeni Meclis Başkanı Nancy Pelosi, Ermenilere yakınlığıyla bilinen bir siyasetçi. Kaliforniya’daki Ermeni lobisinin Pelosi üzerinde büyük bir etkisi var. Her yıl Nisan ayında kongrenin gündemine getirilen sözde soykırım yasası, Türkiye’nin başını bu yıl da ağrıtacak.

Türkiye soykırım iddialarına karşı çeşitli çalışmalar yaptı, yapıyor. Yeni komisyonlar kuruldu. Başbakan, Ermenistan Cumhurbaşkanına ortak tarih komisyonlarının kurulması konusunda çağrıda bulundu ama çağrısı karşılıksız kaldı. Türkiye’nin bu iddialar karşısında sessiz kalması, iddiaları fiilen kabul etmesi anlamına geliyor.

Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink’in tam bu sürecin ortasında haince bir suikaste kurban gitmesi hem insanî açıdan üzüntü verici, hem de Türkiye açısından endişe verici. Birileri bu cinayeti Türkiye aleyhinde kullanmak için elinden geleni yapacak ve kısmen başarılı olacaktır. Neden?

Çünkü Dink, geçen sene TCK’nin 301 no’lu yasası gereği yargılanmış ve “Türklüğe hakaret ettiği” gerekçesiyle cezalandırılmıştı. Dink’i asıl meşhur eden hadise buydu. Nobel edebiyat ödülünü alan Orhan Pamuk da aynı maddeden yargılanmış ve beraat etmişti. Türkiye’yi zorda bırakacak olan hem bu yasa, hem de Dink’in cinayeti. Bu ikisi arasında irtibat kuran pek çok kişi var. Yani hükümet kararlı davranıp 301’i kaldırsaydı, Hrant Dink dava edilmez, manşetlere taşınmaz ve böyle bir suikastin hedefi haline gelmezdi.

Hangi açıdan bakarsak bakalım, bu yüzkarası cinayet önümüzdeki günlerde Türkiye’nin başını çok ağrıtacak.

Kuzey Irak ve Kerkük

Irak’taki gelişmeler yine Türkiye’nin gündemine oturdu. Başbakan’ın Kerkük konusundaki açıklamaları, devletin sorunun aciliyetini nihayet kavradığını gösteriyor. Bu yılın Ekim ya da Kasım ayında Kerkük’te bir referandum yapılması öngörülüyor. Referandumdan çıkan sonuç, Kerkük’ün statüsünü belirleyecek. Yani Kürdistan özerk bölgesine bağlanmasını... Türkiye’nin bu konuda kaygılı olması temelsiz değil. Zira Kuzey Irak Kürt idaresi altındaki Kerkük’ün nüfus yapısı son üç yıldır sistematik bir şekilde değiştiriliyor.
Türkiye, referanduma karşı çıkıyor ve Kerkük’e özel statü verilmesini savunuyor. Irak’ın mevcut yapısı düşünüldüğünde bu makul bir talep. Çünkü Türkmenlerin ve diğer Arapların yoğun olarak yaşadığı Kerkük’ün Kürt özerk bölgesine bağlanması, etnik çatışmaları derinleştirecektir.

Fakat her konuda olduğu gibi bu konuda da Türkiye geç kalmış durumda. Üstelik Türk yetkililer Bağdat ve Kuzey Irak’taki yetkililerle konuşmak yerine Türkiye’den önce Amerikalılara kızıyorlar, sonra da Kürtlere gözdağı veriyorlar. Atılması gereken ilk adım, doğru iletişim kanallarını bulmak ve kullanmaktır.

Kuzey Irak ve Kandil Dağı

Kuzey Irak’la ilgili bir diğer sıcak gelişme, bölgedeki PKK kamplarına karşı yapılan operasyonlar. Son olarak Mahmur kampına yönelik Amerikalıların idaresinde bir operasyon düzenlendiği söylendi. Bu, Türk basınına önce “terör örgütüne karşı eylem” diye yansıdı ama sonradan işin başka olduğu ortaya çıktı. Ortada bir operasyon yok. Sadece Mahmur kampında yaşayan yaklaşık on bin kişi arasında kimlik kontrolü ve silah araması yapılmış. Çıkan sonuca şaşırmamak gerekiyor: Kimlikler normal, silaha da rastlamadık.

Şimdi yine Türk tarafı, Kerkük konusunda işlenen hatayı işliyor ve hamasi gözdağları ve ültimatomlarla ABD yahut Iraklı yetkilileri dize getireceğini zannediyor. Hatta muhalefet ve bazı yayın organları öyle bir havaya yol açtılar ki, işi “Türk ordusu yarın Kuzey Irak’a girmezse, bu vatana ihanet suçu olur” noktasına getirdiler. Oysa ne Kandil dağına ne de Mahmur kampına yapılacak askeri operasyonlar sorunun kökenine inmeyecek.

Türkiye’nin Kürt meselesini önce kendi içinde çözmesi gerekiyor. Aksi halde bugün Kandil dağı, yarın Mahmur kampı bir sembol haline gelir. Kampları dağıtırsınız ama sembolleri ortadan kaldıramazsınız. Umarız bu konuda Türkiye olarak geç kalmayız.

Su ve İsraf

Mevsim şartları böyle devam ederse, önümüzdeki yaz İstanbul ve Ankara ciddi su sıkıntısı yaşayacak. Bu yılki yağışların az olması, su rezervlerini zorluyor. Bugün itibariyle iki büyük şehrin depolanmış suyu, artık sayılı. Duamız odur ki önümüzdeki aylarda yağışlar artar, rezervler dolar ve 20 milyona yakın insan su sıkıntısı çekmez. Nitekim yetkililerin tek umudu Nisan yağmurları.

Fakat bu sonuç, ciddi bir soruna işaret ediyor. Küresel ısınma artık hissedilir bir hale geldi. Bundan sonra su kullanımına azami dikkat göstermek zorunda kalacağız. Temizlik için harcanan su, bağ-bahçe sulaması, banyo, vs. gibi su kullanımıyla ilgili pek çok alanda belki de mutad alışkanlıklarımızı değiştirmek zorunda kalacağız.

Kur’an’ın “Yiyiniz içiniz ama israf etmeyiniz.” çağrısı, zamanlar üstü bir niteliğe sahip. Fakat artık yaşadığımız şartlar bu emre daha sıkı bir şekilde sarılmamızı zorunlu kılacak gibi görünüyor.

Bölgemizde At Oynatmak

Suudi Arabistan sağlık bakanı Hamad el-Mena, geçen ay resmi bir ziyaret için Türkiye’deydi. Sağlık bakanı Recep Akdağ’la görüşen el-Mena, Türk doktorlara ve girişimcilere bir çağrıda bulundu: Suudi Arabistan’da bitmek üzere olan ya da tamamlanmış 100 hastane ve 2000 sağlık merkezi var. Bunların tıbbi ekipman ve personel ile donatımı için Türk girişimcileri Suudi Arabistan’a bekliyoruz.

Bu, yabana atılır türden bir çağrı değil. Suud kralının geçen yılın Ağustos ayında yaptığı ziyaretten sonra iki ülke arasındaki ilişkiler yeni bir ivme kazandı. Körfez ülkelerindeki ekonomik gelişme ciddi boyutlara ulaştı. Arap ülkelerinin fakr u zaruret içinde yaşayan çöl bedevileri olduğunu zannedenler, bu ülkelere daha sık gitmeliler.

Körfez’deki ekonomik pastadan Türkiye ne kadar pay alabilecek? Bu soru siyasi, ekonomik ve sosyal yönleriyle önümüzdeki yıllarda bizi oldukça meşgul edecek. Türk girişimcileri ve siyasetçileri “Batı ileridir; doğu geridir” sendromundan kurtulabilirlerse, bu bölgedeki etkimiz hızla artacak.

Korsan

Dünyada ve ülkemizde korsanın önüne geçilemiyor. Başkasının emeği üzerinden para kazanmak demek olan korsan yayıncılık, kanunlar tarafından yasaklanıyor. Fakat korsan gibi kolay işlenen bir suçu önlemek kolay değil.

Türkiye’de 2004 yılından bu yana 191 milyon 135 bin 778 kartonet, 5 milyon 315 bin 792 CD, 695 bin 721 DVD, 119 bin 37 bandrolsüz teyp kaseti ve 146 bin 637 kitap ele geçirilmiş. Bunlarla ilgili 3500 kişi gözaltına alınmış ama sadece 8 kişi tutuklanmış. Gözaltına alınanların bir kısmı korsanlık suçunu ikinci defa işleyen kişiler.

Başkasının emeğini talan etmek pahasına korsanlık yapmak ne insanî, ne de ahlâkî ve yasal ilkelerle örtüşüyor. Korsanı üretip satan kadar alıp kullanan kişiler de suçlu. Aksi halde korsanlık sarmalını başka türlü izah etmek mümkün değil. Bu pazarın müşterisi olmasa ayakta kalabilir, milyonlarca eser korsan olarak piyasaya sürülebilir mi? Unutmayalım: Korsan eserlerden uzak durmak hepimizin temel ahlâkî ve yasal görevidir.

İngiliz Demokrasisi

İngiliz Sunday Times gazetesi, İngiliz istihbarat örgütü MI5 ve MI6’nın Temmuz 2005’ten bu yana 100 bin müslüman hacıyı fişlediğini haber veriyor. Londra bombalamasından sonra müslüman cemaatlere karşı operasyon başlatan İngiliz devleti, binlerce kişiyi izlediğini de gizlemiyor. Yani İslâmofobia, İngiltere’de artık yeni bir boyut kazanmış durumda.

Artık suçlular izlenmiyor; müslüman kimliğinden dolayı potansiyel suçlu görülen insanlar izleniyor. Buna göre müslümanların suçsuz olduklarını ispat etmesi gerekiyor. Oysa bu en temel hukuk ilkelerine aykırı. Çünkü bir kişi suçu ispat edilene kadar suçsuzdur. Suçu ispat etmek ise, davacının görevidir; zan altında tutulan kişinin değil.

Bu tür tutumların bir devlet politikası haline gelmesi, endişe verici. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti adına kaygı verici. İngiltere gibi ülkeler bu tip dışlayıcı tavırlarıyla İngiliz toplumunu bir arada tutabilir, o hep bahsettikleri entegrasyonu sağlayabilirler mi? İçinde yaşadığımız zaman diliminde bu mümkün değil. Şüphe, zan ve zecri tedbirler, hiçbir topluma daha fazla güvenlik getirmez.


Kısa Kısa Dünya Turu

Amerika’nın ilk müslüman senatörü Keith Ellison, Kur’an’a el basarak yemin etti ve görevine başladı. Ellison’un İncil yerine Kur’an’a el basması, Amerika’daki İslâm karşıtı çevrelerde şok etkisi yaptı. Fakat zenci müslüman Ellison geri adım atmadı. Bu yetmiyormuş gibi, şimdi yine aynı çevreler Demokrat Parti başkanlığına aday olan Barak Obama’nın orta isminin “Hüseyin” olmasını tartışıyor. Bu çevreler İslâm’la beraber yaşamaya kendilerini alıştırsalar iyi olacak!

***

Vatikan, Çin’le arasını düzeltmeye çalışıyor. Geçen ay Roma’da yapılan bir toplantıda katolik kilisesiyle komünist Çin arasındaki ilişkiler masaya yatırıldı. Papa, ilişkilerin geliştirilmesi için çağrıda bulundu. Çin tarafı bunu “önemli bir adım” olarak karşıladı. İki taraf arasındaki diplomatik ilişki 1950’li yıllarda kopmuştu. Temel iki ihtilaf noktası: Tayvan’ın tanınması meselesi ve Çin’in 10 milyona varan hıristiyan topluluğu için Çin devletinin Vatikan’ın onayı olmadan papaz ataması. Bakalım dünyanın bu iki büyük gücü bu sorunları aşabilecek mi?

***

Kırıkkale’de bir mahallede fareler yoğun telefon görüşmelerini protesto etmiş ve 200 abonenin hattına son vermiş! Nasıl mı? Telefon kablolarını kemirerek. Telekom yetkilileri gelen şikayet üzerine yeraltı incelemesinde bulununca, kabloların fareler tarafından kemirildiğini tespit etmiş. Sonuç? Farelerin eylemi, telefon hatlarını ancak 6 saat devre dışı bırakmaya yetmiş. Fare deyip geçmeyin, artık onlar da modern teknolojiye karşı mücadele ediyor!

***

Çin’de kız çocuklarını kürtajla aldırmak artık suç olacak. Çeşitli gerekçelerle kız çocuk istemeyen Çinli aileler, kürtaj yoluyla kız çocuklarından kurtulmaya çalışıyor. Bu yaygın uygulamanın önemli bir parçası da kız çocuklarının yabancılara, özellikle de Amerikalılara evlatlık olarak verilmesi. Çin hükümeti bunun ciddi bir dengesizliğe yol açacağına karar verdi ve bir yasa çıkardı. Umarız bu yasa, kız çocuklarını bu acımasız uygulamaya karşı biraz da olsa korur.

Tur@b
18.02.2009, 01:55
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Fişler Ülkesi Türkiye

Türkiye’deki güven krizi her gün yeni bir boyut kazanıyor. Devlet, memurunu, bürokratını fişliyor. Rektör, öğretim üyesini, görevlisini fişliyor. Asker, askerleri ve idari ve mülki amirleri fişliyor. Bu gidişle işveren isçisini, öğretmen öğrencisini, anne çocuklarını fişleyecek. Fişleme furyası, yaşadığımız güven krizini ele veriyor.

İnsanlar ve kurumlar birbirlerini neden fişlerler? Fişlemek nasıl bir şeydir? Fişlemeye neler konu olur? Örneğin bir insanın sol değil de sağ eliyle yemek yemesi, altın değil de gümüş yüzük takması fiş bilgileri arasına girer mi? Bunlara olumlu cevap veriyorsak, şunları da soralım: İnsanın hangi arabaya bindiği ‘siyasi kişiliğinin’ bir göstergesi midir? Renault’ya binen Fransız, Volkswagen’e binen Alman yanlısı mı oluyor?

Bütün bu sorulardan bir takım göstergeler elde edebiliriz. Bir insanın eşinin başörtülü olması o kişinin hayata bakışı, inançları hakkında bir takım ipuçları verebilir. Çünkü bunlar doğal ve insanî hallerdir. Fakat bunların hiçbiri bir Türkiye vatandaşının ahlâklı, güvenilir, ülkesine bağlı, çalışkan, üretken bir insan olduğuna dair güvence vermez.

Türkiye’de sorun insanların temel hayâ tercihlerinin bir tehdit olarak algılanmasından kaynaklanıyor. Kendi kültür ve tarih kodlarıyla kavgalı olan bir zihniyetin bu tür korkular üretmesi kaçınılmaz. Üstelik bunun demokrasi, çağdaşlık adına yapılması ayrı bir çelişki.

Fakat fişlemek, gammazlamak bu korkuları ortadan kaldırmaz. Sadece korku sahibinin psikolojisini bozar. Bir arada yaşamanın yolu, herkesi kendimize benzetmekten değil, onlara saygı duymaktan geçiyor. Demokrasi, herkesin aynı düşünmesi değil, farklı düşüncelerin bir arada yaşaması rejimidir. Türkiye’de rejimin asıl tehlikeye girdiği yer, bu temel insanî ilkenin çiğnenmesidir.

Kutlu Doğum Haftası

9 Nisan günü, Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in doğumunun miladî hesapla 1435’inci yıldönümünü idrak ettik. Yüzyıllardır bir gelenek haline gelen mevlit kandili, Türkiye’de ve dünyada farklı biçimlerde kutlandı. Diyanet İşleri Başkanlığının girişimiyle bir müddettir “Kutlu Doğum Haftası” etkinlikleri yapılıyor. Konferanslardan hatimlere, makale yarışmalarından ziyaretlere, herkes gönlüne göre ve kendince bu geceyi kutladı. Müslüman bir ülkede bundan daha doğal ne olabilir? Ama bu sene ölçüyü kaçıranlar, mevlit gecesi havai fişek gösterileri yaptılar. Mana ile biçim arasındaki irtibatı çoğu zaman göremiyoruz. İnsanın ne yaptığını, nasıl yaptığından bağımsız düşünemeyiz. Noel kutlamasına benzer bayram kutlaması olamayacağı gibi, Hz. Peygamber’in öğretilerine aykırı mevlit de olmaz. Bu eşyanın tabiatına aykırı. Yine de bu kutlu geceyi idrak ettiğimiz için şükredelim.

İran, Amerika, Türkiye

Amerika’nın tahrikleriyle kriz haline gelen İran meselesi, endişe verici bir mahiyet kazanıyor. Afganistan ve Irak’ı kendi başına işgal ettiği için ağır eleştirilere maruz kalan Amerika, İran operasyonunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni yanına almayı başardı. İran’a verilen süre yakında dolacak.

Amerikalıların iddiasına göre İran nükleer silah peşinde. İran ise, amaçlarının nükleer silah değil, nükleer enerji olduğunu söylüyor. BM’ye bağlı Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı şu ana kadar bir nükleer silah tehdidinin söz konusu olmadığını açıkladı ama Amerika’nın yoğun psikolojik baskıları yüzünden kimse bu ayrıntıya dikkat etmiyor.

İran’a yönelik bir Amerikan müdahalesi Türkiye’nin ve bölge ülkelerinin yararına olmayacaktır. İnsanî olarak böyle bir müdahale kabul edilemez. Siyasi olarak Ortadoğu’da yeni bir savaş cephesi, daha fazla gerginlik demektir. Ekonomik olarak sınır komşumuz İran’la yıllık 5 milyar doları aşan ticaretimiz var.

Türkiye acilen askeri müdahaleyi önleyecek girişimlerde bulunmalı; savaş durumunda ise tarafsız kalmalıdır. Umarız birileri Amerikan paranoyasına engel olur!

Tuzla'da Katliam

Geçen ay Tuzla’da ortaya çıkan kimyasal atık varilleri, çevre konusundaki duyarsızlığımızı bir kez daha ele verdi. Normalde çok özel koşullarda korunması ya da imha edilmesi gereken atıklar, insanların yoğun olarak yaşadığı bir semtin ortasına gömülüyor. Buna teknik bir yanlışlık ya da ihmalkârlık değil, ancak katliam denebilir. Bu atıkların çevreye ve insanlara vereceği zararın boyutlarını düşünebiliyor musunuz? Bu cürmü işleyenler, nasıl bir akıl ve vicdana sahipler acaba?

Toplum olarak çevre konusunda vurdumduymaz bir tavır içindeyiz. Büyük şehirlerdeki çöp yığınları, arabalardan çıkan eksoz dumanı, kışın soba bacalarından yükselen zifiri dumanlar, soluduğumuz havayı, içtiğimiz suyu, bastığımız toprağı kirletiyor. Toprağın bereketi alınıyor. Oysa bize bir emanet olarak verilen çevreye sahip çıkmak imanımızın bir gereği. “Temizlik imandandır.” diye buyuran Hz. Peygamber Efendimiz’in kalbini kırmak bize yakışır mı?

Terörle Mücadele

Yeni Terörle Mücadele Yasası (TMY), geçtiğimiz ay açıklandı. Amerika ve İngiltere’dekine benzer bir yasa bu. Yasada özellikle terör örgütü PKK’ya karşı tedbirlerin alındığı anlaşılıyor. TMY, terör örgütünün pankart ve bayraklarını, liderinin resimlerini taşımayı ve PKK yanlısı slogan atmayı terör suçu sayıyor. Yani bundan sonra polis PKK ile sokakta daha sert mücadele edecek.

Buna paralel olarak Güneydoğu’da operasyonlar artıyor. Bu satırlar yazılırken bölgeye 200 bin asker yığılmıştı. Büyük bir operasyon hazırlığı var. Güvenlik kuvvetleri, sorunu askeri tedbirlerle çözmeye kararlı ve bu konuda sivilleri, yani hükümeti de ikna etmiş durumda.

Peki bu çözüm olabilir mi? Siyasi, ekonomik, kültürel ve psikolojik alanlarda somut ve yapıcı adımlar atmadan dağdakileri indirmek, aşağıdakinin oradakine sempatisini yok etmek mümkün olabilir mi? Olmayacağını herkes biliyor. Çünkü 1984’ten beri bu savaşın içindeyiz ve bölgeye giden her tank, dağa çıkan yeni bir militan demek. Hükümet başta olmak üzere, sivillerin bu sorunun çözümündeki insiyatifi elden bırakmamaları gerekiyor.

Bir Cumhurbaşkanını Hatırlamak

Türkiye’nin 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, ölümünün 13. yılında bütün ülkede anıldı. Ankara Kocatepe Camii’nde verilen mevlide ma’şerî bir kalabalık katıldı. Türk siyasi hayatında bir dönüm noktası olan Özal, daha on yıllar boyunca unutulmayacak. Neden? Özal’ı kendinden önceki ve sonraki siyasetçilerden ve cumhurbaşkanlarından ayıran şey ne? Bunun hiç de karmaşık olmayan basit bir cevabı var: Özal sivil, dindar ve cesurdu. Pek çok üst düzey yöneticinin tersine Özal, sivil insiyatifi bir iktidar iradesi haline getirmeye çalıştı. Seçilmişi, atanmışa üstün saydı. İkinci olarak Özal dindarlığını hiçbir zaman gizlemedi. Görebildiğimiz kadarıyla bu yönünü bir siyasi malzeme olarak da kullanmadı. Son olarak Özal, siyasi hayatı boyunca cesur adımlar attı. Bu adımları atarken, pek çok hata da yaptı. 1991’deki birinci Körfez Savaşı’nda Amerika’nın yanında yer almaktan, tüketim kültürünün yaygınlaşmasına kadar büyük hatalar yaptı. Buna rağmen onun milletin gönlünde özel bir yeri var. Bundan sonraki cumhurbaşkanlarına da hatırlatmak lazım: Cumhur’un başı olmak, sivillikten, dindarlıktan ve cesaretten geçiyor.

Merkez'de Kim Var?

Merkez Bankası başkanı kim olacak tartışmaları nihayet sonuçlandı. Bakanlar Kurulu, Cumhurbaşkanı ve medya arasında yine Türk filmlerine konu olacak olaylar yaşadık. Başkan adaylarının eşlerinin başörtülü olması birilerini öylesine rahatsız etti ki, günlerce yazılı ve görsel medyadan rejim krizi çığlıkları duyduk. Sanki başörtülü olmak, TC vatandaşı olmaya aykırıymış gibi yazılar yazıldı. Fakat sonunda eşi yine başörtülü olan birisi Merkez Bankası başkanı oldu. Peki şimdi ne oldu? Rejim çöktü mü? Cumhuriyet elden gitti mi? Türkiye faizsiz bankacılığa mı geçti? Borsalar fırladı, ekonomi mi çöktü? Hayır; hiç biri olmadı. Sadece birilerinin kafasındaki muhayyel kriz şimdilik ortadan kalktı. Memleketin bu haline bütün dünyayla beraber biz de acı tebessümlerle baktık, iç geçirdik. Merkezin kimde kaldığı ise hâlâ belli değil!

Kısa Kısa Dünya Turu

23 Nisan Çocuk Bayramı büyük etkinliklerle kutlandı. Mini mini yavrularımız, manasını tam olarak kavrayamadıkları bir koşuşturmaca içinde bir ‘bayram’ yaşadılar. Büyüklerimiz büyük bir ciddiyet içinde bayram gösterilerini izledi. Anlayamama, ciddiyet, kutlama, bayram. Bu kelimelerin aynı hadisede bu kadar sık bir araya gelmesi bir garabet değil mi sizce?

***

Enerji Bakanlığı, Türkiye’nin nükleer enerjiye geçeceğini açıkladı. İran’ın nükleer krizinin tartışıldığı bu günlerde bu açıklama beklendiğinden daha yumuşak tepkiler aldı. Türkiye’nin enerji ihtiyacı, nükleer enerjiyi önümüzdeki 15-20 yıllık dönemde zorunlu kılıyor. Zaten bu enerjinin kullanılır hale gelmesi en az 5-7 yıl sürecek. Fakat insan yine de sormadan edemiyor: Neden her zamanki gürültüler kopmadı? Enerji lobisinin bu işte bir parmağı olabilir mi acaba?

***

Amerika Bağdat’ta dünyanın en büyük elçilik binasını inşa ediyor. 120 bin metrekarelik bir alanı kapsayacak Amerikan elçiliği, elektrik ve suyunu da kendisi karşılayacak. Devasa elçilik kompleksinde 21 bina bulunacak. Maliyet: 1 milyar dolar. Amerika böylesine devasa bir elçiliği sadece güvenlik kaygılarıyla yaptırmıyor şüphesiz. Amerikalılar Bağdat’ta daha uzun bir süre kalacak anlaşılan.

***

İlk Suudi sinema filmi bu yaz gösterime girecekmiş. Biz de merakla bekliyoruz. Suudi Arabistan’da film sanayii olmadığı için “Keyfe’l-hal” (Ne var, ne yok?) adlı film Dubai’de çekilecek. İlginç olan şu: Film, Suud Kraliyet ailesinin zenginlerinden Velid b. Tallal’ın sahibi olduğu Rotana adlı şirket tarafından yapılacak. Burada kim kime yasak koyuyor, insan merak ediyor!

Kutadgu
18.02.2009, 10:00
Halil AKGÜN

AB Süreci Askıda

Beklenen oldu ve Türkiye’nin AB müzakere süreci askıya alındı. Avrupalı politikacılar istedikleri kadar olumlu mesaj vermeye çalışsınlar... Bu kararın anlamı açık: Kıbrıs konusunda yeni bir adım atmadığı müddetçe Türkiye’nin üyelik süreci askıda kalacak.

Avrupa’yı bu karara iten temel sebebi biliyoruz: Avrupa, Türkiye gibi Müslüman bir ülkeyi kendi saflarında eşit bir taraf olarak görmek istemiyor. Diğer bütün bahaneler, bu gerekçenin türevleri mahiyetinde. Avrupa kamuoyundaki “Türk korkusu” (Turkofobia), her tür rasyonel düşüncenin önüne geçmiş durumda. Gelecek vizyonları bir sonraki seçimle sınırlı olan siyasetçiler, kısa vadedeki çıkarlarını garanti altına almak için büyük hatalar yapıyorlar. Fransa’daki sözde Ermeni soykırım tasarısı bunun son örneklerinden biri.

Avrupa kamuoyundaki Müslüman ve Türk korkusu, kısmen cehaletten, kısmen algı hatasından, kısmen de Avrupa’nın iç siyasi dengelerinden kaynaklanıyor. Ortalama Avrupalılar, İslâm hakkında ancak gazete manşetlerinden duydukları şeyleri biliyorlar. Ülkelerinde yaşayan Müslüman topluluklarla olan ilişkileri oldukça sınırlı. Algı hatası, İslâm’ın terör ile özdeşleştirilmesinden kaynaklanıyor. Farklı kültürleri kucaklayamayan Avrupa, çoğulculuk deyince hâlâ Avrupa kültürü ve Hıristiyanlık için bir çoğulculuğu kast ediyor.

Nitekim Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi’nin geçen yayınladığı rapor, ayrımcılığın boyutlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, vatandaş olsun olmasın, eğitimden iş ortamına, barınmadan seyahat özgürlüğüne kadar pek çok alanda büyük sorunlarla karşı karşıya. Kendi vatandaşlarını dahi entegre edemeyen bir Avrupa, Türkiye’yi nasıl “hazmedecek?”

Peki Türkiye ne yapmalı? Avrupa ile ipler koparsa nasıl bir yol izlemeli? Avrupa kapısının kapanmasından Türkiye’nin kaybedeceği fazla bir şey yok. Hukuk, ekonomi, bürokrasi alanındaki reformlar, Türkiye’nin faydasına olduğu için devam etmeli. Bu yönde şimdiye kadar atılan adımlar Türkiye’nin kazancıdır. “Avrupa üyeliği fetişizmi”nden vazgeçtiğimiz gün, bu süreci daha iyi yönetebiliriz.

Siyasi ve ekonomik dengeler Türkiye’yi her gün biraz daha önemli bir aktör haline getiriyor. AB, Kıbrıs-Rum kesiminin baskılarına şimdi boyun eğse bile, bu tavrında uzun süre direnemeyecektir. Çünkü güvenlik, enerji, göç ve ekonomik işbirliği alanlarında AB Türkiye’den kolaylıkla vazgeçemez.

Biz doğru bildiğimizi kendimiz için yapmaya devam edelim.

Bizim Topraklar

Dünyanın en büyük müzik yapımcılarından Ahmet Ertegün, Üsküdar’daki ünlü Özbekler Tekkesi’nin mezarlığına defnedildi. Atlantik müzik firmasının kurucusu ve sahibi olan Ertegün, Batı müzik dünyasında büyük başarılara imza atmış bir isimdi. Ray Charles, Aretha Franklin gibi müzisyenlerin ve Rolling Stones gibi grupların ortaya çıkmasında büyük rol oynadı. 83 yıllık ömrünün önemli bir kısmını Amerika’da geçiren Ertegün’ün, Türk müziğine fazla bir katkısı olmadı. Kendi özel yaşamında bizim toprakların iklimine ne kadar yakındı bilemiyoruz. Ama şimdi son yolculuğuna çıkmak için Üsküdar’ın en eski tekkelerinden birine, Özbekler Tekkesi’ne defnolundu.

Ertegün ailesinin 18. yüzyılda kurulan Özbekler Tekkesi’yle yakın bir ilişkisi var. Aile fertlerinin hemen tamamı orada medfun. Ertegün, Özbekler Tekkesi’ne kendi vasiyeti üzerine gömüldü. Demek ki son tahlilde bu topraklar kendi insanını bir şekilde çekiyor. Keşke bu toprakların kıymetini son nefesimizi vermeden anlayabilsek.

Filistin'de Neler Oluyor?

Hamas ile Fetih partileri arasındaki siyasi gerginlik, geçtiğimiz ay sıcak çatışmaya dönüştü. Süreci hatırlayalım: Şubat ayında yapılan seçimlerle iktidara gelen Hamas, ABD ve İsrail başta olmak üzere, AB ve Arap ülkeleri tarafından ablukaya alındı. Ekonomik ambargo yüzünden Filistinli memurların maaşları aylardır ödenemiyor. Amaç, demokratik seçimle iktidara gelen Hamas’ı iş başındayken çökertmek.

Bu sürece Arap ülkelerinin de destek vermesi tam bir yüz karası. Fetih’le Hamas arasındaki gerginlik Filistin’i iç savaşın eşiğine getirmiş durumda. Ortadoğu’da demokrasi isteyen rejimlerin ne kadar samimiyetsiz olduğu da ortaya çıktı. Amaç demokratik reform değil, direniş güçlerini ortadan kaldırmak. Bunun için gerekirse Filistin’deki iç savaşı destekleyenler bile var.

Bu zaten İsrail’in yıllardır istediği şey; yani Filistinli örgütlerin birbirleriyle çatışması. Nitekim İsrail Savunma Bakanı Yardımcısı Efraim Sneh, konvoyuna ateş açılan Filistin Başbakanı İsmail Haniye’nin “vurulmamasına üzüldüğünü” söyledi. İsrail’in demokrasiden anladığı bu! Bölge ülkeleri ve Türkiye bu sürece derhal müdahale etmek zorunda. Yoksa Filistin halkı kendini yeni bir ateş çemberinin içinde bulacak.

Zoraki Demokrasi!

Türkiye’de bir valinin emriyle bir konferansa katılmanın anlamı nedir acaba? Buna zoraki demokrasi ya da medeniyet mi demek lazım? Emir ve yasaklarla çevrili bir Türkiye, kendi özgüvenini kazanabilir mi?

Böyle bir hadise geçtiğimiz ay yaşandı. Laiklik konusundaki radikal görüşleriyle tanınan bir konuşmacının konferansına katılım, valilik emriyle zorunlu hale getirildi. İldeki bütün okul müdürleri ve her okuldan beşer öğretmen konferansa katılmak için valilikten bir ‘emirname’ aldı. Gittiler ve konferansı dinlediler. Umarız istifade etmişlerdir!

Fakat bunu çağdaş eğitimin ve insan anlayışının neresine koyabiliriz?

Aynı şey dindar bir konuşmacı için yapılsaydı acaba ne olurdu? Yine “Cumhuriyet elden gidiyor!” nidaları duyardık. Türkiye’nin bu cendereden kurtulması gerekiyor. Allah insanları akıl ve özgürlük sahibi varlıklar olarak yaratmış. Bundan şüphesi olanlar zoraki tedbirlerle insanları kendi düşüncelerine ikna edeceklerini zannediyorlar. Bunun beyhude bir uğraş olduğunu ne zaman anlayacaklar?

Ölüm Oyunları

Gazetelerden birkaç haber: “Parkta oyun oynayan 12 yaşındaki çocuk, çürük basketbol potasının devrilmesi sonucu hayatını kaybetti.”, “Sıcaktan ısınan kaydıraktan kayan çocuk 1. derece yanıkla hastaneye kaldırıldı.”, “Ayak çarpmasın diye salıncağın altına yapılan çukur suyla dolunca 3 yaşındaki çocuk boğulma tehlikesi geçirdi.”

Buna bir de şunu ekleyin: “Cevahir Alışveriş Merkezinde yürüyen merdivenden düşen iki çocuk hayatını kaybetti.” Bu haberler sanki oyun bahçelerinden değil, savaş meydanlarından geliyor. Detaylar daha da ürküntü verici: Parkların % 73’ünün yakınından karayolu geçiyor. % 63’ünün yakınında inşaat çukuru bulunuyor. % 8,4’ünde hız kesici yer almıyor. % 60’ında salıncak alanına girişler için güvenlik önlemi yok. % 40’ında oyun araçlarının düzenli bakımı yapılmıyor.

Çocuklarımızın fiziksel ve sosyal gelişimi için kurulan parklar, adeta ölüm oyunu oynanan yerleri andırıyor. Hayat karşısındaki vurdumduymaz ve ihmalkâr tavrımız, her şeye yansıyor. “Dünyaya Bedel” “Şu Çılgın Türkler” biraz da bu ayrıntılara dikkat etse nasıl olur acaba?

Irak'ta Çıkmaz Yol

Irak, Ortadoğu’nun kan gölü olmaya devam ediyor. Günde ortalama yüz kişi hayatını kaybediyor. Ölümler toplu şekilde geliyor. İşçi pazarında yahut kuyrukta bekleyen insanlar, hiçbir ayrıma tabi tutulmadan öldürülüyor. Şii-Sünni çatışması giderek kanlı çatışmaların ideolojik temeli haline geliyor. Geçen ay İstanbul’da bir araya gelen Iraklı Sünniler, bu vahim tabloyu dile getirdiler. Fakat bu toplantıda kullanılan dil dahi gerginliğin boyutlarını ortaya koyuyor.

Bütün bunlar olurken, Amerikan Başkanı Bush’un atadığı Irak Çalışma Grubu, aylardır beklenen raporunu yayınladı. Rapor özetle üç noktanın altını çiziyor: İran ve Suriye ile görüşmelere başlanması, Filistin sorununa acilen çözüm bulunması ve Amerikan askerlerinin belli bir takvim içinde Irak’tan çekilmesi.

Bu tavsiyeler, raporun Irak’tan çok Amerika’nın Ortadoğu politikasında köklü bir değişikliğe gidilmesi gerektiğini gösteriyor. Raporun yaptığı üç somut öneri konusunda Bush’un tepkisini tahmin edebilirsiniz: Bush bu üç konuda da köklü bir politika değişikliğine gitmeyeceğini açıkladı. Bush’un bu tavrı “Nush ile uslanmayanın hakkı kötektir!” deyişine ne kadar da uyuyor. O köteği atacak gücümüz olsa!


Kısa Kısa Dünya Turu

Bağımsız bir milletvekilimizin, “sine-i millete dönüyorum” diye bir sürü gürültü kopardıktan sonra milletvekilliğinden istifa etmediği ortaya çıktı. Sine-i milletin manası şöyle bir şey olsa gerek: Bürokratik sistemin tıkandığı yerde halka dönülür ve köklü değişiklik için özveride bulunulur. Biz sine-i millet deyip de siyaseti bırakan bir kişiye henüz rastlamadık. Her şeyin başı samimiyet sayın vekilim!

***

Türk Dil Kurumu (TDK), bazı sözlerin atasözü kültürümüzden çıkartılmasına karar vermiş. Yeni hazırlanan sözlükte ‘üzümünü ye bağını sorma, bana dokunmayan yılan bin yaşasın, saçı uzun aklı kısa, devletin malı deniz...’ gibi sözlere yer verilmeyecek. Böylece çocukların zihnen bozulması bir müddet ertelenmiş olacak. İnşallah umulan fayda hasıl olur. Fakat insan sormadan edemiyor: Bu sözleri sözlüklerden çıkartmak yeterli mi? Bu sözleri üreten kültür ortamını değiştirmeden çocuklarımızın zihin selametini teminat altına alabilir miyiz?

***

17 Aralık günü, Hz. Mevlâna’nın sevgilisine kavuştuğu gecenin 733. yılıydı. Bu geceyi “Şeb-i Arus: Düğün Gecesi” diye tarif eden Mevlâna Celaleddin Rumî, yedi asır sonra insanlar için bir irşad ve ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Onun inanç, rahmet ve kardeşlik çağrısı, canlılığından hiçbir şey kaybetmiş değil. Yaşadığımız umutsuzluk döneminde onun ümit ve aşk mesajına her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Binlerce selam olsun o Hak aşığına!

***

İstanbul’da bir “internet çetesi”nin 3.5 milyon e-mail adresine virüs gönderdiği ve 10 bine yakın banka hesabını boşalttığı ortaya çıktı. Artık sanal ortamda da sahtekârlık yapılıyor. Yeni iletişim araçları hayatımıza öylesine girdi ki, internet ve banka hesaplarından e-maile, telefon kayıtlarından sosyal güvenlik bilgilerimize kadar hemen her şey sanal âlemin bir yerlerinde bulunuyor. Ürettiğimiz her yeni teknoloji için bir de güvenlik sistemi geliştirmek zorunda kalıyoruz. Makineler ne yapsın; insanın tabiatı böyle.

Kutadgu
18.02.2009, 10:31
Halil AKGÜN

Ağla Güzel Yurdum

Bizim yurdumuz Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarıyla mukayyet değil. Bizim yurdumuz, kendimizi var hissettiğimiz yerdir. Kendi tarihimize yaslandığımız, kendi selamımızla karşılandığımız, kendi hüznümüzle ağlaştığımız, kendi öfkemizle yoğrulduğumuz, kendi türkülerimizle uzaklara dalıp gittiğimiz yerdir. Bizim yurdumuz Ezan-ı Muhammedî’nin yankılandığı her yerdir.

Yurdumuz çok uzun bir süredir hüzün içinde. Nice zamandır kendimizi yabancı hisseder olduk bu topraklarda. -Allah korusun- Sanki yerin göğün bereketi çekilmiş. Ne yağan yağmur bize hayat veriyor, ne toprak dirilip “Al, işte Rabbimin nimetleri!” diyor. El attığımız her şey yapay, kırılgan, yapmacık. Hüzünlerimiz de neşelerimiz de bize ait değil. Zalimlerin zulmüne öfkelenip ağlıyoruz (eğer gözyaşımız kaldıysa), maskaraların oyunlarına gülüyoruz. Nimet olan gözyaşı da, sadaka olan tebessüm de bizi terketmiş.

Adalet, barış ve huzurun timsali olan dâr-ı islâmlar her gün ortadan kalkıyor. İslâm dünyasının haritası, kanayan yaralarla dolu. Irak, Afganistan, Filistin, Keşmir, Balkanlar, Çeçenistan, Doğu Türkistan, dünyanın dört bir yanında azınlık olarak yaşayan müslümanlar... Zalimlerin daralttığı dünyayı, bizim kolonizatör valilerimiz daha da karartıyor. İşgalcilere kucak açıp çiçek atanlar, bugünü “kurtarsak yeter” diyor. Ne yarını düşünüyor, ne kardeşini, ne de onurunu.

Bu hüzün, bu keder, bu gözyaşı bizim kaderimiz değil. İslâm dünyasını yeniden bir “barış ve huzur diyarı” (dâr-ı islâm) yapmak mümkün. Bunun için mucizelere ya da felaketlere bel bağlamak zorunda değiliz. İmanın, aşkın ve aklın istikamet verdiği bir siyaset, olmaz zannettiğimiz birçok şeyi olur yapabilir. Öfkeyle ve hunharca birbirini katleden kardeşler yeniden aynı safta namaza durabilir; çocukları, aileleri için aynı rüyaları görebilir.

Acziyet içerisinde, hep başkasından medet ummaya bir esrarkeş gibi müptela edilen kitleler, ölü olmadıklarını farkedip hayata dört elle sarılabilir. Dünyayı talan etmek, başkasının malına göz dikmek için değil, kendi dar-ı islâmını inşa etmek için. “Ya bendensin ya da yoksun!” demek için değil, hepimizin O’na hesap vereceğini idrak edip titrediği için. Hesap gününün geleceğini yakinen bildiği için.

Rahmetli Necip Fazıl’ın ifadesiyle insanlığın bugün bir “rahmet yangını”na ihtiyacı var. Alev alev evimizi, mahallemizi, şehrimizi, ülkemizi, yurdumuzu, dünyamızı saracak bir rahmet yangını. Öyle bir yangın ki şeytanın hilelerini, vesvese verenin fısıltılarını, nefsin homurdanışlarını, tağutun oyunlarını kül duman edecek bir yangın.
Biliyorsunuz: Bu yangın önce yüreğimizde başlayacak.

Filistin, Hamas-Fetih Çıkmazında

Filistin’deki gelişmeler tam da İsrail ve ABD’nin istediği yönde cereyan ediyor. Yaklaşık bir yıl önce meşru bir seçimle iktidara gelen Hamas, iktidar olamıyor. Hamas’ı güya ehlileştirmeye çalışan “uluslararası topluluk” (yani ABD ve onun işbirlikçileri), Filistin halkını cezalandırıyor. Senaryo çok açık: Baskılarla Hamas’ı kopma noktasına getirmek ve tekrar şiddete mahkum etmek. Böylece Hamas’ı iktidardan uzaklaştırmak.

Hamas büyük bir siyasi olgunluk göstererek bu oyuna gelmeyeceğini ispatladı. Hamas’ı bu yolla saf dışı edemeyen İsrail ve ABD, ‘ulusal mutabakat hükümeti’ kurulmasını gündeme getirdi. Bunun ev sahipliğini de Suud Kralı Abdullah yaptı. Mekke’deki toplantıdan ulusal mutabakat hükümeti kararı çıktı ama Hamas ile Fetih arasındaki gerginlik devam ediyor.

Arap devletleri ve siyasetçileri, Filistin halkının tercihine saygı gösterip Hamas’a destek vermek yerine, Filistin’i iç savaşın eşiğine getiren müdahaleler yapıyorlar. Ya da ABD ve İsrail’in siyasi ve askeri müdahalelerine her zamanki gibi seyirci kalıyorlar.

Kutadgu
18.02.2009, 10:32
Halil AKGÜN

Konuşurum, Konuşmam!

Kuzey Irak devletin gündemini işgal etmeye devam ediyor. Başbakan ve dışişleri bakanının ardı ardına yaptığı “gerekirse Kuzey Iraklı Kürt liderlerle görüşürüz” açıklamalarını bazı çevreler neredeyse ihanet gibi lanse etmek istiyor. Onlara göre Kuzey Iraklı Kürt liderlerle görüşmek, PKK’ya karşı mücadeleden ve Kerkük davasından vazgeçmek demek.

Oysa tam da bu iki konuya çözüm bulmak için bu liderlerle Türkiye devletinin konuşması gerekiyor. Üstelik Türkiye, Özal döneminden bu yana Talabani ve Barzani ile yakın temas halinde. 90’lı yıllarda bu iki lider Türkiye devletinin onlara verdiği kırmızı pasaport ile geziyordu. Kuzey Irak Kürt bölgesinin ABD işgaline kucak açmasına ve İsrail’le yakın ilişkiler geliştirmesine biz de karşı çıkıyoruz. Ama ortada artık yeni bir Irak var ve bu Irak’ın cumhurbaşkanı, birileri beğensin beğenmesin, Iraklı Kürt lider Celal Talabani’dir.

Sorunun altında kendi içimizde çözemediğimiz Kürt sorunu olduğunu kimse dile getirmek istemiyor. Ama gerçek bu. Kuzey Irak’la iyi ilişkiler geliştirmek, Kürtlere verilmiş bir taviz olarak görülüyor. Oysa hem Kuzey Irak’ı hem de Kürtleri ilelebet kaybetmemek için konuşmaya hiç gecikmeden başlamak zorundayız.

Hapishane Demokrasisi

ABD’de federal bir mahkeme, Guantanamo adasındaki tutukluların temyiz talebini reddetti. Mahkeme kararına göre tutukluların, ABD hükümetinin kendilerini haksız yere alıkoymasına karşı dava açması bundan sonra mümkün olmayacak. Yani Guantanamo, yeryüzünde kocaman bir Amerikan ayıbı olarak kalmaya devam edecek. 500’ün üzerinde tutuklu, haklarında hiçbir kesin delil bulunmadığı halde, dünyanın en iyi korunan hapishanesinde ömür tüketecek.

Bush yönetimi bu kararı sevinçle karşıladı. Fakat ABD dahil dünyanın her yerinde insanlar Guantanamo’ya tepki gösteriyor. Pek çok kişi 11 Eylül sonrası ABD emperyalizminin sembolü haline gelen hapishanenin kapatılmasını istiyor. Bush yönetimi bu çağrılara kulak asmayacaktır. Böylece Ortadoğu’ya demokrasi ve özgürlük getirme iddiasında bulunan ABD yönetimi, iki yüzlü olduğunu bir kez daha ispatlamış olacak.

ABD’ye duyulan öfke biraz daha artacak. Öfkesini doğru kanalize edemeyen insanlar, birbirlerine saldırmaya başlayacaklar. Milliyetçi söylemler güçlenecek, hükümetler hissiyatla hareket etmeye başlayacak. ABD karşıtlığı bir anda başka düşmanlar üretecek. Sizce bu çok mu afaki bir senaryo? Bunun doğru olup olmadığını anlamak için Türkiye’nin son bir yılındaki ‘milliyetçi’ söylemlere bir bakın isterseniz!

Kosova Kaynıyor

Balkanlarda istikrar kurmak tarih boyunca bir tek Osmanlı’ya nasip oldu herhalde. Doğu blokunun yıkılmasından sonra Balkanlar büyük bir kaosun içine sürüklendi. Bosna savaşı ve katliamı, yüzbinlerce insanın ölümüyle sonuçlandı. Fakat gerginlik bitmedi. Bugün Bosna, orası burası yamalı bir bohça devlet edasında. Ülkeyi bir arada tutan dikişler yapay olduğu için her gün yeni bir gerginlik yaşanıyor. Yugoslavya’nın yıkılması Sırp ve Hırvatlara birer devlet verdi. Müslüman Boşnaklar ise Bosna’nın kabaca üçte birine razı olmak zorunda kaldılar.

Şimdi benzer bir süreç Kosova’da yaşanıyor. Kosova, Sırbistan devleti içinde özerk bir bölge. Fakat bu statü Kosovalıları tatmin etmiyor. Çünkü müslüman Kosovalılar hem dinî, hem etnik, hem de kültürel ve siyasî açıdan kendilerini Sırbistan’ın bir parçası olarak görmüyor. Üstelik tamamı Sırp olan Karadağ’ın (Montenegro) bir referandum ile Sırbistan’dan ayrılması, haklı olarak şu soruyu gündeme getiriyor: Kendileri Sırp olan Karadağlılar bile bağımsız olabiliyorsa, neden Kosovalılar değil? Müslüman oldukları için mi? Karadağ ve Doğu Timor gibi nokta büyüklüğündeki ülkeler bağımsızlıklarını kazanırken, mesela Çeçenistan ve Kosova gibi ülkeler bu haktan neden mahrum ediliyor acaba?

Kutadgu
18.02.2009, 10:32
Halil AKGÜN

Ermeni Soykırım İddiaları

Ermeni lobisi bu sene büyük bir zafer kazanacak gibi görünüyor. Yeni Amerikan Meclis Başkanı Nancy Pelosi, soykırım tasarısını Senato’dan geçirebilir. Washington’dan gelen işaretler de bu yönde. Her yılın 24 Nisan’ında gündeme gelen soykırım yasa tasarısı, Ermeni diasporasının en büyük davası. Buna Ermenistan devlet başkanı Koçaryan da destek veriyor.

Fransa’dan sonra ABD’de de bu yasa tasarısı geçerse, Türk-Amerikan ilişkileri muazzam bir şekilde hasar görecek ve gerilecek. Amerikalıların böyle bir aptallık yapması intihar olur ama Irak’ta yaşananları gördükten sonra ABD’de her şey mümkündür! Soykırım iddialarından dolayı Türkiye-Ermenistan ilişkileri dibe vurmuş durumda. İki ülke arasında diplomatik münasebet yok. Ticaret yok. Sınır kapıları kapalı.

Türkiye’yle kıyaslandığında Ermenistan nüfusu, coğrafyası ve ekonomisiyle küçücük bir ülke. Bizimle iyi ilişkiler geliştirmeye bizden çok onların ihtiyacı var. Ama Ermenistan iç siyaseti rasyonel olanın yapılmasına engel oluyor. Koçaryan, soykırım konusunu güya milli bir dava haline getirerek, kendi oligarşisini güçlendirmek istiyor. Bunun çok Türkiye yanlısı bir yaklaşım olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bunları ben değil, Ermenistan’da muhalefette bulunan Hukukun Üstünlüğü Partisi’nin Genel Başkanı Artur Bagdasaryan söylüyor!

Çin Geldi!

Çin geliyor diye çok yazıldı. Artık Çin gelmiyor, geldi! Çin devlet başkanı Hu Jintao’nun geçen ayki Afrika gezisi, Çin’in ekonomik ve siyasi gücünün boyutlarını açık bir şekilde ortaya koyuyor. Çin devlet başkanı, gezisinde çeşitli Afrika ülkelerini ziyaret etti. Pek çok ekonomik anlaşma yaptı. Yeni yatırımların haberini verdi. Dahası bazı Afrika ülkelerine çok uygun şartlarda borç vereceklerini açıkladı. Sudan’la olan iyi ilişkilerini de geliştireceklerini söyledi.

Bütün bunlar, Çin’in Afrika konusunda uzun soluklu bir girişimin içinde olduğunu gösteriyor. Yatırımlar, ekonomik işbirliği, siyasi destek, ortak politikalar... Afrika Çin’e orta ve uzun vadede yeni hareket alanları kazandıracaktır. Afrika ülkelerinin çoğunun müslüman olduğunu hatırlayalım. Bu, Çin’in İslâm dünyasıyla dolaylı olarak ve Afrika üzerinden iyi ilişkiler kurma girişimi olarak bile görülebilir.

Ortadoğu’nun kaynadığı bir dönemde Çin, İslâm ülkeleriyle çok sıcak ve yakın ilişkiler geliştirerek en büyük ticaret ortağı olan ABD’yi kızdırmak istemez. Fakat Çin’in (Rusya’yla beraber) BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a açıktan destek verdiği bir sır değil. Uzun sözün kısası: Çin devasa ekonomik gücünü aktif bir siyasi güce dönüştürme yönünde önemli adımlar atıyor.


Kısa Kısa Dünya Turu

İngiltere Irak’taki askerlerini çekeceğini açıkladı. Bush yönetimi bunu bir başarı olarak göstermek için şu açıklamayı yaptı: İngilizlerin çekilmesi, Irak’ta mesafe alındığını gösteriyor. Bu açıklamaya acaba İngilizler ve Iraklılar ne kadar güldüler! İngilizlerin iyice batağa saplanmadan kaçmaya çalıştığı ortada. Onları yakında başka Avrupa ülkeleri de takip edecek. Yıl sonuna kadar belki de Irak’ta sadece Amerikan askerleri kalacak. Bakalım Bush yönetimi bunu nasıl bir ‘başarı hikâyesi’ haline getirecek?

***

UNESCO 2007’yi Mevlâna yılı ilan etti. Bunu tarihi bir fırsat bilmesi gereken Türkiye yeteri kadar çaba gösteriyor mu acaba? Biz çok emin değiliz. 8-11 Mayıs tarihlerinde İstanbul ve Konya’da yapılacak Uluslararası Mevlâna Sempozyumu ve yurt dışında yapılacak birkaç program dışında biz şu ana kadar bir şey duymadık. Böylesine önemli bir konu için bunlar yetersiz hazırlıklar. Mevlâna bütün insanlık için bir barış, kardeşlik ve merhamet sembolü. Onun mesajını Japonya’dan Afrika’ya, Meksika’dan Portekiz’e kadar taşımak bize düşüyor. 2007 bu onurlu çaba için bulunmaz bir fırsat.

***

Geçtiğimiz ay İstanbul’da bir binanın yıkılması sonucu 5 kişi öldü, 25 kişi yaralandı. Yaşananlar, hepimize 1999 depremini hatırlattı. O günden bugüne İstanbul’un yapı güvenliğinde bir değişiklik oldu mu? Pek çok uzman olmadığı görüsünde. Yeni binaların bir kısmı güvenli olarak yapılıyor. Fakat eski binaların çoğu aynen duruyor. İstanbul’da onbinlerce ev yeni bir depremde yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya. Doğal felaketin insanî bir felaket haline gelmesini önlemek için vakit geçirmeden harekete geçmek gerekiyor.

***

Umarız bu haberimiz reklam olarak algılanmaz! Yusuf İslam’ın yeni müzik albümü “Footsteps” (Ayak İzleri) çıktı. Albümde Yusuf İslam’ın kadife sesini, ruh okşayıcı besteler ve sözler eşliğinde dinliyorsunuz. Albümde Türk dinleyicileri bekleyen güzel bir ‘düet’ sürprizi de var. Yusuf İslam, müzik dünyasının bütün iğvalarına göğüs gerebilmiş örnek bir insan. İmanının tazeliği ve samimiyeti, şarkılarına yansıyan bir müzisyen. Neon ışıklarından, şöhret kaygısından, reyting hevesinden uzak sadece Allah rızası için söyleyen bir ses. Sevgili Yusuf İslam’ın yeni bestelerini, albümlerini bekliyoruz.

Tur@b
18.02.2009, 21:19
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Bir Neslin Dramı

2006 ÖSS imtihanı 18 Haziran Pazar günü yapıldı. 1.5 milyonun üzerinde gencimiz, hayatlarının en önemli eğitim sınavına girdiler. Bu öğrencilerden ancak 90 bin kadarı üniversitelere girebilecek. Yani 1,5 milyona yakın lise mezunu gencimiz yine ortalıkta kalacak. Bir kısmı, seneye tekrar denerim, diyecek. Çoğunluğu eğitim hayatına orada son verecek.

Genç nüfusuna bu kadar kayıtsız kalan bir başka millet var mı acaba? Rakamlar ortada. İmtihana giren gençlerimize açıkça “Boşuna geldiniz!” diyoruz. Ne kadar iyi olursanız olun, 1,5 milyon rakibe karşı yarışıyorsunuz. Bu sayı her yıl artıyor. Köklü tedbirler alınmazsa artmaya da devam edecek.

Dünyanın hiçbir ülkesinde olmayan bu garip durum yılların birikimi. 70 milyonluk Türkiye’nin seksen tane üniversitesi var. Bu sayıyı Amerika, Avrupa yahut Uzakdoğu ülkeleriyle kıyaslamak mümkün değil. Gayrisafi milli hasıla içerisinde eğitime ayırdığımız pay, dünyanın en alt sıralarında.

Peki üniversiteye girmek sorunu çözüyor mu? Hayır! Burası sorunun kangren haline geldiği yer. Türkiye’de dershanelere giden para, lise ve üniversiteye ayrılan paradan daha fazla. Üniversiteler kütüphanesinden dersliğine, bahçesinden laboratuvarına kadar onlarca sorunla karşı karşıya. Parasızlık bir sorunken, kötü idare bir başka sorun.

Üniversiteye zar zor giren öğrenciler, mezun olduktan sonra bir boşluğun içinde buluyorlar kendilerini. Üniversite yıllarına damgasını vuran kutuplaşmalar onları sosyalleşmeden, üretkenlikten, girişimcilikten uzaklaştırıyor. En başarılı öğrencilerimiz, en fazla mühendis ve teknokrat olabiliyor. Türkiye’nin sorunlarına çözüm üretecek fikrî ve kalbî donanımdan yoksun oluyorlar. Olan yetenek ve duyarlılıklarını da üniversite yılları alıp götürüyor.

Bütün bunlara bir de çağdaşlık, laiklik, vs. söylemi altında üniversitelere dayatılan ideolojik yaptırımları ekleyin. Üniversite kapısına gelince öğrencilerin önüne çıkan askeri, polisi, jandarmayı düşünün. Başörtüsü taktığı için okulun bahçesine dahi adım atamayan öğrencileri düşünün. Bu manzaralar karşısında yüreği sızlayan anne-babaları düşünün...

80’li ve 90’lı yıllarda yetişen genç nesillerin dramı, bütün dünyanın gözü önünde yaşanıyor. Türkiye en az iki nesil gencini kaybetmiş durumda. Devletin ve devlet dışındaki aktörlerin derhal tedbir alması gerekiyor. Dershanelerde ve sınav odalarında tükenen ömürler, Türkiye’nin de ömrünü tüketiyor.

İşkencenin Gizlisi, Alenisi

Amerika’nın gizli işkence hücreleri tekrar gündemde. İsveçli bir milletvekilinin Avrupa Konseyi için yedi aylık bir çalışma sonunda hazırladığı rapora göre, 11 Avrupa ülkesi CIA’ye yardımcı olmuş. Bu ülkeler arasında Türkiye de zikrediliyor. Terör zanlılarını Amerika toprakları dışında sorgulamayı tercih eden Amerikalılar, böylece baskı ve işkence suçundan da muaf oluyorlar.

Bu gizli hapishanelerde kimlerin toplandığı, ne tür sorgulama yöntemlerinin uygulandığı henüz gün yüzüne çıkmış değil. Fakat ortada Avrupalı ülkelerin göz yumduğu ve belki de yardım ettiği kanunsuz bir uygulama var. Amerikalı ve Avrupalı yetkililer, olayın bir skandala dönüşmemesi için tedbirler almaya çalışıyorlar. Ama boşuna. Yetkililer olayı ne kadar örtbas etmeye çalışırlarsa, o kadar töhmet altında kalacaklar. Onlara tavsiyemiz işledikleri suçu itiraf etmeleri ve gereksiz spekülasyonların önünü kesmeleri!

Ama insanlara işkence yapmayı doğal hak olarak gören bir siyasi zihniyetin bu dürüstlüğü göstermesini beklemek biraz fazla iyimserlik göstermek olmaz mı?

Çin, Seddin Ötesine Geçince

Çin, katı komünist bir siyasi sistemden yarı-sosyalist bir ekonomik düzene geçiş yapıyor. Dünya piyasalarına şu ana kadar üretici olarak katkı sağlayan Çin, artık bir yatırımcı olarak da öne çıkıyor. Çin, bundan sonra ucuz mal üreten bir ülke olmaktan çıkıp, küresel yatırımlar yapan bir ülke haline gelebilir. Bu, küresel ekonomi pastasını elinde tutanları rahatsız ediyor. Çin’in özellikle Afrika’daki yatırımları ve ticaret ilişkileri sık sık gündeme geliyor. Çin ise Sudan ve Zimbabve ile olan ticari ilişkilerini ‘ekonomik rasyonalite’ bağlamında savunmaya çalışıyor.

Batılı ülkelerin ambargo uyguladığı ülkelerle ticaret yapmaya devam eden Çin, böylece siyasi bir mesaj da veriyor: Çin’in ekonomik gücü, uluslararası ilişkilerde belirleyici bir siyasi güç artık. Bunu İran nükleer krizinde tekrar yaşadık. BM Güvenlik Konseyi üyesi olan Çin, İran’a karşı askeri operasyon ve yaptırım kararını veto edeceğini açıkladı.

Çin’i ilerde kontrol etmek mümkün olmayabilir. Ama dünya siyasetinde bir denge unsuru olarak Çin varlığını hissettirmeye devam edecek görünüyor.

Zerkavi'nin Ölümü

Irak’ın ‘terör ele başısı’ olarak dünya kamuoyuna sunulan Ebu Musab ez-Zerkavî, geçtiğimiz ay öldürüldü. Saldırıda 230 kiloluk bomba kullanan Amerikalılar, Zerkavî’nin bulunduğu evin yerinde şu anda büyük bir çukurun olduğunu söylüyorlar. Amerikalılara göre Zerkavî’nin ölümü, teröre vurulmuş büyük bir darbe. Bu söyleme kim inanır?

Zerkavî, Amerikalılara göre terörist, Iraklılara göre ise ulusal bir kahraman. Ülkesini işgal eden güçlere karşı mücadele etmek ne zaman terörizm oldu? Bu soruyu kimse sormuyor. Amerikan ağzıyla konuşan Türk medyası, haberi “celladın ölümü” diye verdi. Sormak lazım: Ruslar ya da Yunanlılar Türkiye’yi işgal etse, biz ne yapardık? Yaptığımızın adı terörizm mi olurdu?

Zerkavî’nin ölümü sorunu çözmeyecek. Çünkü işgal var olduğu müddetçe yeni Zerkavîler çıkacak. Bunu Amerikalılar dahil herkes biliyor. Ayrıca, Zerkavî’nin ölümüne verilen tepkiler, “terörle mücadele” söyleminin ne kadar kırılgan ve taraflı olduğunu bir kez daha ortaya koydu.

Spor, Para ve İmaj

Dünyanın en büyük spor hadisesi Almanya’da başladı. 2006 Dünya Futbol Kupası, yüzlerce milyon kişi tarafından televizyonlardan izlenecek. Kupaya ev sahipliği yapan Almanya bir milyondan fazla turist bekliyor. Ve her turistin günde ortalama 150 Euro harcaması bekleniyor. Kupa için 6 milyar Euro masraf yapan Almanya, kupadan büyük bir ekonomik gelir bekliyor.

Fakat Almanlar sadece para peşinde değil. Aynı zamanda Almanya’yı dünyaya tanıtmak istiyorlar. Katı, sert, soğuk ve mesafeli Alman tipinin yerine herkese kucak açan, sevimli bir Almanya portresi çizilmek isteniyor. Bu yüzden Almanya dünya kupasına uzun vadeli bir yatırım olarak bakıyor. Resmi sloganlar da bunu teyid ediyor: “Önünüze Kırmızı Halı Sermek İstiyoruz” ve “Şimdi Dost Edinme Zamanı”.

Nazi döneminden dolayı Avrupa’nın “kötü adamı” haline gelen Almanlar, artık o geçmişi unutmak istiyorlar. Bir zamanlar Avrupa’nın “hasta adamı” olan Türkiye de kendini tanıtmak için elinden geleni yapıyor. Fakat arada bir fark var: Almanlar kendilerini Alman olarak tanıtmak istiyorlar. Biz ise “Ne yapsak da kendimizi Avrupalı olarak göstersek?” telaşı içindeyiz. Sizce hangisi daha doğru ve anlamlı bir tanıtım stratejisi?

Türkçe'nin Geleceği

84 ülkeden üç yüzün üzerinde öğrencinin katıldığı Türkçe olimpiyatları İstanbul’da yapıldı. Yarışmaya Türkiye’den de pek çok siyasetçi, bilim adamı, medya mensubu katıldı. Türkçe olimpiyatları, Türkçe’nin bir dünya dili haline gelmesi sürecinde önemli bir adım. Uluslararası standartlar açısından baktığımızda da büyük bir başarı. Dünyanın farklı ülkelerindeki okullarda Türkçe öğrenen Rusyalı, Güney Afrikalı, Şilili, Endonezyalı, Amerikalı, Tanzanyalı öğrenciler, Türkçe’nin Türk olmayanlar tarafından da öğrenilip konuşulabileceğini bütün dünyaya ispat ediyorlar.

Bu olimpiyatlar dünya kamuoyuna olduğu kadar Türkiye’ye de anlamlı mesajlar veriyor. Kendi diline ve kültürüne karşı bir güven krizi içinde olan Türk aydınlarının bu hadiseden çıkartacağı önemli dersler var. Türkçe’yi yeniden derinlikli ve sağlam bir dil haline getirmek için herkesin çaba göstermesi gerekiyor. Bu bağlamda şirket ve dükkan isimlerinin Türkçeleştirilmesi de önemli bir girişim. Türkçe’nin geleceği, bizim atacağımız yapıcı adımlara bağlı. Aksi halde üç yüz kelimeyle dünyanın en kısır dilini konuşan bir ülke olmaya devam edeceğiz.

Kısa Kısa Dünya Turu

Fez Dünya Kutsal Müzik Festivali, geçtiğimiz ay Fas’ın Fez şehrinde yapıldı. Beşincisi yapılan festivale dünyanın pek çok ülkesinden müzisyenler katılıyor. Farklı din ve kültürlerin bir araya geldiği festivalde farklı müzik geleneklerinin birinci sınıf örnekleri icra ediliyor. Fez festivali aynı zamanda siyasetin, kültürün, sanatın, fikirlerin tartışıldığı bir ortam. Faslıların bu girişimini kutlamak gerekiyor. Müziğin evrensel dili belki bazı engelleri aşmamıza yardımcı olur.

***

Başbakan Erdoğan Balkanlar gezisi sırasında Türk bürokrasisini eleştirdi. “Bürokrat destek değil, köstek olur!” dedi. Başbakan bu serzenişinde haklı. Türkiye’deki bürokrasinin dillere destan halini yerli yabancı herkes biliyor. Fakat burada kim kime şikayet ediyor? Bizim gibi sıradan vatandaşların şikayeti anlaşılabilir. Fakat bürokrat, seçilmiş başbakana bağlı bir memur değil mi? Başbakan kendi bürokratından memnun değilse, bunun şikayet makamı yine kendisi değil mi? Başbakanın bürokratları halka şikayet etmesi de pek anlamlı değil.

***

Amerika’nın Kolorado eyaleti, kız çocuklarının 15 yaşında evlenebileceğini hükme bağladı. İngiliz Medeni Kanunu’na göre kız çocukları 12, erkek çocukları 14 yaşında hukuken reşit sayılıyor ve evlenebiliyor. Kolorado eyaleti, yüzlerce yıl öncesine giden bu kanunu resmen kabul etmiş oldu. Demek ki bazı kanunların uzun bir geçmişe sahip olması, onların eski, köhne olduğu anlamına gelmiyor. Eski olan her şeyi kötü, yeni olan her şeyi iyi görenlerin dikkatine sunulur!

***

Türkiye-Avrupa Birliği müzakereleri, Güney Kıbrıs Rum kesimi yüzünden tıkanma noktasına gelebilir. AB, Türkiye’nin Rum devletini tanımasını istiyor. Türkiye ise Kuzey Kıbrıs’a yönelik ekonomik yaptırımların kaldırılmasını istiyor. Türkiye bugüne kadar hep karşılıksız tavizler verdiği için kayba uğradı. Eğer Türkiye’den bir şey isteniyorsa bunun bir karşılığı olmalı ve Türkiye bunu talep etmeli. Aksi halde verdiğimiz tavizler yanımıza kalmaya devam edecek. Zira Türkiye’nin AB üyeliğinin garantisi yok. On yıl sonrasının muhtemel bir kazanımı için bugün kesin olan bir kayıba göz yummak doğru olmaz.

Tur@b
19.02.2009, 12:30
Dünya Hali

Halil AKGÜN

Ders Alma Zamanı

Londra’daki uçak kaçırma planlarına kimse inanmadı ama Amerikan yönetimi istediğini elde etti. Yeni bir korku furyası Atlantik okyanusunun iki tarafını da sardı. İngiltere’deki tutuklamalardan sonra Bush yönetimine verilen destek oranı yeniden arttı. İsrail’in Lübnan saldırılarına ahlâksızca ve yüzsüzce destek veren Amerikan yönetimi, Amerika dahil, dünyanın her yerinde büyük tepkiler aldı. Şimdi bunu örtbas edebilmek için yeni terör saldırılarına ihtiyaçları var.

CNN haber kanalının birkaç gün boyunca “Üsame yeni bir saldırıya hazırlanıyor!” diye haber vermesi de tesadüf değil. 11 Eylül’den sonra Amerikan kamuoyunu sindirmenin en kolay yolu terörden bahsetmek. Ekonomi, dış politika, sosyal güvenlik gibi pek çok konuda yönetimin kötü politikaları artık terör tehdidi ve korkusuyla bastırılıyor. Silah ve enerji şirketlerine aktarılan milyarlarca dolar da aynı gerekçelerle meşrulaştırılıyor.

Bu yüzden Amerika’nın Üsame bin Ladin’in yakalanmasını gerçekten istediğini düşünmek ancak safdillik olabilir. Üsame, Amerika’nın altın yumurtlayan tavuğu. Bu nimetten vazgeçmeyi hangi yönetim ister? Bundan sonra Üsame yakalansa bile yeni Üsameler mutlaka çıkacaktır. Çünkü sistem bu isimlere muhtaç. İç ve dış politikada istediği gibi hareket etmek için Üsamelerin hep var olması gerekiyor.

Amerikan yönetiminin burada küresel bir oyun oynadığını görmek zor değil. Bunu bir noktaya kadar anlamak da mümkün. Anlaşılması zor olan, Türkiye’deki basının ve belli çevrelerin bu hikâyeye bu kadar kolayca ve canı gönülden inanmış olması. 11 Eylül olaylarından bu yana 1 kişi dışında kimseyi mahkeme yani hukuk yoluyla mahkum edemedi Amerikalılar. O kişiyi de hukuk tarihinde görülmemiş ihlaller ve komikliklerle suçlu buldular, daha doğrusu buldurttular. Irak’ta kitle imha silahlarının olduğu söylendi. Bununla bir ülke işgal edildi. On binlerce insan öldü. Amerika yine kendini aklamayı başardı. İsrail Amerika’nın yaktığı yeşil ışıkla Lübnan’a girdi. Haftalar sonra gelen ateşkes yine İsrail tarafından ihlal edildi.

Bütün bunlara rağmen birileri hâlâ ABD’nin bölgede barış, huzur, kalkınma, istikrar vs. için planlar yaptığına, Amerika’nın Arap rejimleri karşısında bizim tek müttefikimiz olduğuna inanıyor. Bizlerin de inanmasını istiyor. İki yanlış bir doğru ediyormuş gibi ABD’nin yanında yer almamızın “gerici Arap rejimleriyle” iş birliği yapmaktan daha doğru olduğu söyleniyor. Sanki söz konusu Arap rejimleri Amerika’yla iş birliği yapmıyormuş gibi!

Londra’daki uçak kaçırma operasyonuyla ilgili Türk medyasında yapılan o heyecanlı yorumların arkasında bu algılama biçimi yatıyor. Türkiye’de kimse kendi kelimeleriyle konuşamaz hale geldi. Ankara ya da İstanbul’dan Türkiye’ye ve bölgeye bakanlar sanki Washington ve Londra’daki bir evin penceresinden bakıyorlar. Gönüllü kölelik dedikleri şey bu olsa gerek!

11 Eylül saldırılarının beşinci yıldönümünden ABD’nin, müttefiklerinin ve gönüllü kölelerinin iyi bir muhasebe yapması gerekiyor.

Türkiye'den Bir Kral Geçti

Geçtiğimiz ay Suud Kralı Abdullah Türkiye’ye resmi bir ziyaret yaptı. 40 yıl sonra Türkiye’ye gelen ilk Suud kralı bu. Kralın gelişinden önce yapılan hazırlıklar, nerede kalacağı, neyle gezeceği, korumaları, ne yiyip ne içeceği, kiminle görüşeceği vs. en ince ayrıntısına kadar yazılı ve görsel medyamız tarafından incelendi, tartışıldı. Kimileri “kral dediğin böyle olur” derken, kimileri kralın servetini, lüksünü, eşlerini, oğullarını vs. ballandıra ballandıra anlattı. Tabii “sonradan görme petrol zengini” yakıştırmalarına da sıkça rastladık.

Peki, sonuçta ne oldu? Türk okuyucusu bu resmi ziyaret hakkında bilmesi gerekenleri öğrendi mi? Yoksa medyanın ürettiği şehir efsanelerinden başka bir şey konuşulmadı mı?

Bazı şeylere öylesine takıyoruz ki, ondan sonra birbirimize eğlence olsun diye anlattığımız şeylere dahi inanmaya başlıyoruz. Suud kralının ziyaretiyle ilgili yazılıp çizilenleri, mesela Putin ya da Bush’un ziyareti için de yazabilirsiniz. Hatta Bush’un geliş ve gidişinin daha şatafatlı olduğunu bile söylemek mümkün. Çünkü Amerikalılar başkanları bir ülkeye gittiğinde güvenlikten nerede kalacağına, ne yiyip içeceğinden hangi araca bineceğine kadar her şeye kendileri karar veriyorlar. Ev sahibi ülkeye ellerindeki listeyi uygulamak kalıyor.

En azından Suud kralının böyle bir talebi olmadı. Fakat işin özü yine kaçırıldı. Oysa bu ziyaret iki ülke tarihinde bir dönüm noktasına işaret ediyor. Suud tarafının ziyarete verdiği önem gelen heyetten belliydi. İmzalanan anlaşmalar hayata geçirilirse önemli sonuçlar alınabilir. Bundan sonraki gelişmeleri biraz daha ciddiyetle izlemek gerekiyor.

Medeniyet Geri mi Geliyor?

Letonya Sağlık Bakanlığı okullarda Coca Cola ve Pepsi Cola satışını yasakladı. İşte son yıllarda alınan en medeni kararlardan biri!.. Colanın ekonomik ve siyasi anlamı malum. Bu ürünler buram buram Amerikan emperyalizmi kokuyor. Bütün emperyalist ürünler gibi onun da cazibesine direnmek kolay değil. Zaten kimse kimseye colayı zorla içirmiyor. İşin püf noktası da burada. Bu kadar cazibesi olan bir şeye direnmek asıl nefs terbiyesi değil mi?

Fakat işin sadece ürünün tadı yahut kalitesiyle ilgili olduğunu zannetmeyin. Bu şirketler mallarını satmak için her yıl milyarlarca dolarlık reklam veriyorlar. Colanın bir kültür, hava, tutum haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Maalesef bunda başarılı da oluyorlar. Bu ürünlere karşı mücadele etmek için geriye bir tek sağlık gerekçesi kalıyor.

Uzmanına sorduğunuzda “azı karar çoğu zarar” diyenler çok ama colanın içerdiği maddelerin genellikle sağlığa bir faydasının olmadığı biliniyor. Özellikle gençler arasında yaygınlaşması ve bağımlılık yapması büyük bir sağlık riski. İşte Letonya Sağlık Bakanlığı tam bu noktada önemli bir adım attı ve okullarda cola satışını yasakladı.

Kimse şimdi Letonya’yı anti-amerikancı olmakla suçlayamaz, çünkü ortada gençlerin sağlığı var. Bu medeni tavra ancak alkış tutulur. Türkiye’de de sağlık bakanlığının derhal harekete geçmesi ve cola ve benzeri içeceklerin satışını yasaklaması gerekiyor. Bu konuda velilerin bir araya gelip kampanya başlatması bakanlığın işini kolaylaştırır. Derdimiz Amerikan karşıtlığı değil, çocuklarımızın sağlığı.

Türk Askeri Lübnan Yolcusu

Birleşmiş Milletler’in önerdiği ateşkes çerçevesinde Güney Lübnan’a 15 bin BM askeri yerleştirilecek. BM şimdi bu askerleri toplamaya çalışıyor. Bizim kapımız da çalındı ve Türkiye’den asker istendi. Kamuoyundan gelen muhalefete rağmen hükümet asker göndermeye sıcak bakıyor. Bu yazı kaleme alınırken konu henüz meclise gelmemişti.

Türkiye zor bir tercihle karşı karşıya. Sürecin içinde olmak ve bölgede etkin politika izlemek için Türkiye’nin Güney Lübnan’a asker göndermesine sıcak bakılabilir. Orada askerimizin olması demek, siyasi süreçte söz sahibi olmamız demek. Dahası asker gönderme talebi bize sadece BM’den değil, aynı zamanda Lübnan hükümetinden geldi. Bu zor dönemde onların güvenini de sarsmamak gerekiyor. Bölgedeki Arap ülkeleri de Türkiye’nin asker göndermesine sıcak bakıyor.

Fakat madalyonun bir de öbür yüzü var. Bu ateşkes İsrail’i korumak için ilan edildi. Şartlarından biri Hizbullah’ın silahsızlandırılması. Ateşkes sonucunda Lübnan’ın güvenliği için hiçbir güvence verilmedi. BM bayrağı altında Güney Lübnan’a gidecek askerler İsrail’i korumaya gidecekler, Lübnanlıları değil.

Bu açıdan bakıldığında ortada adil olmayan ve tek tarafı kayıran bir ateşkes var. O yüzden belki de bu oyunun içinde hiç yer almamak gerekiyor. Dahası, Türkiye’nin asker göndermesi siyasi süreçte söz sahibi olacağı anlamına gelmiyor. Bunun garantisi yok. Hükümetin Türkiye kamuoyunu da düşünmesi gerekiyor. Türk askerleriyle Hizbullah arasında bir çatışma çıksa ve Allah korusun birkaç askerimiz ölse ortaya nasıl bir durum çıkar, düşünebiliyor musunuz?

Uyuşturucu Belası

Türkiye sonunda modernleşmeye başladı! Artık biz de sanayileşmiş, ileri, modern ülkelerin sorunlarıyla başbaşayız. Yankesicilik, dolandırıcılık, kapkaççılık, fuhuş derken şimdi de uyuşturucu gündemimizde. Her yıl okul önlerinde, barlarda, gece kulüplerinde binlerce uyuşturucu satılıyor. 16-18 yaş grubu arasındaki gençler uyuşturucu mafyasının hedef kitlesi. Bazı durumlarda yaş oranı 11’e kadar düşüyor. Sınırda ele geçirilen uyuşturucunun yanı sıra, sokak satıcılarının elinde yakalanan uyuşturucu da ürperti verici bir düzeyde. Polis sadece geçen sene yaptığı operasyonlarda 10 binin üzerinde kişiyi gözaltına aldı. Peki ya yakalanamayanlar?

Tüketim kültürünün bu kadar özendirildiği, desteklendiği bir toplumda bunları görmek bizi şaşırtmamalı. Siyasetten uzak tutma adına yeni nesil gençlik lümpen, ilgisiz ve başıboş yetişiyor. TV, sinema ve müzik kültürü gençleri her tür suçu işlemeye heveslendiriyor. Bozulan dil, kaybolan aile değerleri, küçümsenen dinî inançlar, ahlâkî normlar... bütün bunların sonucunda 11-12 yaşında uyuşturucuya başlayan gençler çıkıyor karşımıza.

Bu sorunu sadece polisiye tedbirlerle çözemeyiz. Bunu herkes yakinen biliyor. Çözüm kendimize çizeceğimiz manevi rotada yatıyor. Fakat Türkiye devletiyle, medyasıyla, şirketleriyle buna hazır mı? Ahlâkî değerleri merkeze alan bir siyasi-sosyal sistem için kalben ve fikren hazır mıyız acaba?

Köşeye Sıkışan Kim?

İsrail, Filistinli milletvekillerini kaçırmaya devam ediyor. “Kaçırmaya” diyoruz, çünkü medya ısrarla “tutuklama” kelimesini kullanıyor. Oysa İsrail’in bir başka ülkenin resmi görevlisini tutuklama hakkı yok. Bunun adı açıkça adam kaçırma. Son kaçırma hadisesiyle beraber İsrail’in elinde bulunan Filistinli milletvekili sayısı 33’e çıktı. Bu Filistin meclisinin dörtte birine tekabül ediyor. Ayrıca İsrail pek çok Hamas yetkilisini de kaçırdı. İktidara gelmesinden beri Hamas hükümetini başarısız kılmak ve iktidardan düşürmek amaçlandı. Amerika ve İsrail seçimle iş başına gelen Hamas’ı güya demokratik yolla görevden uzaklaştıracak. Bu nasıl bir demokrasi anlayışı acaba?

ABD bir tarafta radikal örgütlerin sisteme dahil olması gerektiğini söylüyor. Öte tarafta seçimle iş başına gelen partilere karşı her tür operasyonu yapıyor. Oysa Hamas’ı iktidardan uzaklaştırmak, Hamas’ı bitirmek, direnişi sona erdirmek anlamına gelmiyor. Hizbullah İsrail’in saldırılarından sonra daha güçlü ve popüler hale geldi. Aynı şey Hamas için de geçerli. Kaçırılan her Filistinli Hamaslı milletvekili ve bakan Hamas’a verilen desteğin artmasını sağlıyor.

ABD ve İsrail köşeye sıkışmış durumda. Bunun için öfkeyle hareket ediyorlar. Rasyonel hiçbir söze kulak vermiyorlar. Kaybetme psikozuna yakalandıkları için işleri oldukça zor. Bölge ülkelerinin tam da bu zamanda hareket geçmesi ve Hamas’a destek vermesi gerekiyor. Bu bölgedeki işlerin normale dönmesi bizim atacağımız somut ve yapıcı adımlara bağlı.

Kısa Kısa Dünya Turu

Erzincan’ın Uluköy beldesinde ayılar karpuz tarlalarını basarak intikam almış. Olaydan 10 gün kadar önce belde belediye başkanı bir ayıyı silahıyla öldürür. Başkana pek çok tepki gelir. Para cezasına çarptırılır. Birkaç gün sonra da 10 kadar ayı beldeye inerek karpuz tarlalarını talan eder. Maddi hasar 15 bin ytl civarında. Vatandaş ayılara ne desin? Kimin suçlu olduğu ortada.

***

Lübnan savaşını Hizbul-lah’ın kazandığı söyle-niyor. Moral açıdan baktığınızda bu doğru. Ama ortada muazzam bir yıkım var. Maddi zarar 6 milyar doların üzerinde.Hizbullah’ın moral bir zafer kazandığını söylerken, Lübnan halkının ne büyük bir kayıp verdiğini de unutmayalım. Şimdi bölge ülkelerinin yapması gereken basit bir şey var; Lübnan’daki maddi hasarı Amerika ve İsrail’e ödetmek. Bu gerçekleştiği gün Hizbullah gerçekten kazanmış olacak.

Tur@b
19.02.2009, 12:54
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Sözde Ermeni Soykırım Yasası

Fransa, tarihi siyasete kurban etti. Türkiye gerçekten bir soykırım olup olmadığını Türk ve Ermeni tarihçilerin bir araya gelerek ortaya koymasını önerdi. Türkiye’nin yıllardır yaptığı bu çağrı reddedildi. Şimdi sözde Ermeni soykırımı Fransa kanunlarına göre tarihi bir gerçek. Böyle bir tarih yazıcılığı olabilir mi? Tarihi gerçeklere böyle müdahale edilebilir mi?

Diğer konu, düşünce özgürlüğü meselesi. Tartışmalı bir konuda görüş beyan etmek nasıl suç teşkil edebilir? Bir olayın olup olmadığını kabul ya da reddetmek, hırsızlık yapmak, adam öldürmek yahut bölücülük yapmakla aynı kefeye konuyor. Özgürlüğün vatanı olarak görülen Fransa’da böyle bir düşünce suçu nasıl savunulabilir?

Sözde Ermeni soykırım yasası, Fransız iç siyasetinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Fransa’da yarım milyona yakın güçlü bir Ermeni topluluğu var. Siyasetçilerin derdi, önümüzdeki yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bu Ermenilerin oyunu almak. Ermeni diasporasının başarılı lobi faaliyeti de bunda etkili oldu şüphesiz.

Bu yasa, sadece Türk-Fransız ilişkilerini germeyecek, aynı zamanda Türkiye’nin AB üyelik sürecine de gölge düşürecektir. Avrupa ülkelerinin sergilediği bu tür tavırlar, ancak Türkiye’deki AB karşıtlığını güçlendirir. Bu da içinde yaşadığımız siyasi atmosferde ancak ulusalcı çevrelerin işine gelir.

Bu süreçte Türkiye-Ermenistan ilişkileri daha fazla gerilecektir. Ermenistan şu anda sorunlu olduğumuz tek sınır komşumuz. Azerbaycan topraklarını işgal eden Ermenistan, şimdi de soykırımın kabul edilmesi talebiyle karşımızda. Türkiye’nin iyi ilişki kurma çağrıları şu ana kadar karşılıksız kaldı. Ermenistan cumhurbaşkanı Robert Koçaryan kısa vadeli hesaplar yaparak bunu siyasi bir çıkara tahvil etmeye çalışıyor. Fakat Türkiye’den çok Ermenistan’ın rasyonel bir dış politika izlemeye ihtiyacı var.

Bu yasa Avrupa ve AB için bir imtihan olacaktır. AB’nin bu yasa karşısında “Bu Fransa’nın iç işleridir; karışamayız..” demesi ancak onlara itibar kaybettirir. Çünkü sözde soykırım yasası, Fransa’nın iç siyasetinden beslenen ve bir başka ülkeyi hedef alan bir yasadır. Eğer AB ülkeleri istedikleri gibi özgürlük karşıtı kanunlar çıkartma hakkına sahipse, o zaman kimsenin Türkiye’deki 301 ve benzeri yasaların kaldırılması için baskı yapmaya hakkı yok demektir.

Avrupa, aklını ve vicdanını düzeltmedikçe bu komedi devam edecek.

Bir Türk Nobel Alınca

Nobel edebiyat ödülü Orhan Pamuk’a verildi. 30 yıllık yazı hayatı bulunan Pamuk, Nobel edebiyat ödülü alan ilk Türk yazarı. Pamuk, Türkiye’de iyi tanınan ve okunan bir yazar. Romanları satış rekorları kırıyor. Kimse Pamuk’un diline hayran değilse de, romanlarındaki kurgunun, ayrıntıya verilen önemin farkında. Pamuk artık yurt dışında da tanınıyor. Romanlarının çoğu Batı dillerine çevrildi. Hakkında açılan siyasi davalar Pamuk’un geniş çevrelerde tanınmasını sağladı. Ve tabii o meşhur “Evet; Ermeniler soykırıma uğramıştır.” demeci... Bundan sonra Pamuk’un hayatı değişti. Türkiye’den gelen tepki yükseldikçe, yurt dışındaki belli çevreler Pamuk’a kucak açtı. Bu süreç ona Nobel edebiyat ödülünü de getirdi. Dolayısıyla iki faktör birleşti: Pamuk’un Türkçe’deki başarılı romancılığı siyasi konjonktürle birleşti ve kendisi Nobel edebiyat ödülünü alan ilk Türk yazarı oldu. Nobel almak isteyen herkese ‘ha bu bi’ ders olsun!’

Nükleer Silah Furyası

Kuzey Kore nükleer silah testi yaptığını açıkladı ve gündem İran’dan bu ülkeye kaydı. Kuzey Kore yönetimi Amerika başta olmak üzere herkese kafa tutuyor. Nükleer silah üretmeye hakkı olduğunu düşünüyor. Gerekçesi nükleer silah sahibi diğer ülkelerle aynı: Ulusal güvenlik. Bu gerekçeye dayanarak nükleer silah sahibi olan bir düzine ülke var. ABD, bunların başını çekiyor. Amerika’nın 5 binden fazla nükleer savaş başlığı var. ABD’yi yaklaşık aynı sayıda nükleer silah başlığıyla Rusya takip ediyor. Fransa’nın 350, Çin’in 250, İngiltere’nin 200, Hindistan’ın 90, Pakistan’ın 40 civarında nükleer başlıklı silahı var. Uluslararası nükleer silah anlaşmalarına imza atmayı reddeden İsrail’in 200 civarında nükleer başlıklı silahının olduğu tahmin ediliyor. Bu tabloya baktığınızda Kuzey Kore’ye “hayır sen silah yapamazsın” demek ne kadar tutarlı ve inandırıcı bir şey? Biz bölgemizin nükleer silahlardan tamamen arındırılmasını istiyoruz. Bunun da İsrail’den başlaması gerekiyor. Fakat inandırıcı olmak için önce tutarlı olmanız gerekiyor.

Huylu Huyundan Vazgeçmez

Danimarkalılar rahat durmuyor. Gecen yılki karikatür rezaletinden sonra şimdi de bir film yarışması rezaletine şahit olduk. Bir siyasi partinin gençlik kolları Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’i “en iyi kötüleyen film yarışması” (garabete bakın!) açtı. Yarışmada ödül alan filmler bir Danimarka televizyonunda gösterildi. Bunun üzerine Danimarka dışişleri bakanlığı yurt dışındaki Danimarka vatandaşlarını “dikkatli olmaları” konusunda uyardı. Neden? Çünkü müslümanlar ifade özgürlüğünden, hoşgörüden anlamaz! Tutar bu ‘çağdaş’ Danimarkalılara saldırırlar! Şimdi burada suçlu kim? Kışkırtmayı yapan kim? Karikatür rezaletinden sonra Danimarkalıların akıllarını başlarına toplamalarını beklerdik. Birileri hatada ısrar etmeye devam ediyor. Avrupalıların dar görüşlü siyasi gündemlerini halka maletmek için bu tür provokasyonlara yönelmesi gerçekten üzüntü verici. Huylu huyundan vazgeçmeyince ne yapmak gerekir?

Terörle Mücadelede Samimiyet

PKK terör örgütüne karşı mücadele için Türkiye ve ABD tekrar kolları sıvadı. İki ülke PKK’ya karşı mücadele özel temsilcisi atadı. Türkiye, bölgenin fiili valisi konumundaki Amerika’ya uzun bir süredir çağrıda bulunuyor ve PKK terör örgütünün çökertilmesi için ortak eylem planı öneriyordu. Amerikalılar bu çağrılara kulak vermediler. Ta ki Irak’ta işler çığırından çıkana kadar. Türkiye’de Amerikan karşıtlığının tavan yapması da PKK konusuyla yakından ilgili. Şimdi Amerikalılar Türkiye’yi tekrar yanlarına çekebilmek için bir jest yapıyorlar. Bu jest ne kadar samimi? ABD yönetimi, Kuzey Irak’taki Kürt liderleri PKK konusunda ikna edebilecek mi? Ya da etmek isteyecek mi? Yoksa Türkiye’ye “elimizden geleni yapıyoruz” deyip sonra topu taca mı atacaklar? Bizim sezgilerimiz ikincisinin gerçekleşeceğinden yana. Çünkü ABD bölgedeki Kürtler, Kuzey Irak ve genel olarak Irak politikasını düzeltmeden PKK konusunda olumlu adımlar atamaz. Bu unsurların hepsi birbirine sıkı sıkıya bağlı. Dahası PKK’nın çökertilmesi Kürt sorununun çözüleceği anlamına gelmiyor. Uzun sözün kısası: Terörle mücadele temsilcilerinden fazla bir şey beklemeyin.

Sivil Sivil Konuşalım!

Ekim ayı irtica tartışmalarının yanısıra, sivil-asker ilişkilerini de tekrar gündeme getirdi. Bir araştırma vakfının yayınladığı güvenlik almanağı, askerler tarafından şiddetle eleştirildi. Türk silahlı kuvvetlerine karşı bir saldırı olarak değerlendirildi. Peki almanak ne diyor? Aslında hiç bir şey. Yani Türkiye’de aklı başında olan her insanın düşündüğü, söylediği şeyi söylüyor: Asker askerliğini, sivil sivilliğini bilmeli. Asker, sivil yöneticinin idaresindedir. Aksi halde parlamenter demokraside temsil sorunu olur. Rejimin asıl sahibi asker diye görülürse, o zaman demokrasinin, seçimlerin, millet meclisinin bir anlamı kalmaz. Askerlerin “biz siyaset yapmıyoruz” diyerek sürekli siyasi mesajlar vermesi büyük bir çelişkidir. Bunda sivillerin hiç mi kabahati yok? Elbette var. Sivillerin en büyük hatası, sivil siyaseti kirletmeleri, itibarını ayaklar altına almasıdır. Siyaseti bir rant aracı haline getirenler yine siviller. Sivil siyasetin itibar kaybetmesi, askeri rejim özlemi duyanların iştahını kabartır. Askeriyle siviliyle bu sorunu çözmemiz gerekiyor. Bunun için askerin yetki ve sınırlarını bilmesi ve sivil otoriteye itaat etmesi gerekiyor. Sivillere düşen de kendilerine verilen temsil görevini kutsal addedip, sivil siyasetin itibarını arttırmaktır.

Kısa Kısa Dünya Turu

Türkiye’nin cari açığı yani ithalat ile ihracat arasındaki açık her gün artıyor. Cari açık 2006 sonu itibariyle 30 milyar dolara dayanacak görünüyor. Yani Türkiye sattığından 30 milyar dolar daha fazla mal alıyor. Bunun reel sektör, yani üretim sanayii üzerinde çok ağır bir etkisi var. İthal edilen her yeni mal, piyasaya sunulmaya hazır mal demek. Bu ise Türkiye’deki üreticinin işsiz kalması anlamına geliyor. Türkiye ekonomisinin bu en büyük sorununa umarız kısa sürede bir çare bulunur.

***

Başbakan Erdoğan, önemli bir tehlike atlattı. Oruç sırasında kan şekeri düşen Başbakan makam aracında baygınlık geçirince, şoför alarmı yakıp aracı doğruca hastaneye çekti. Her şey ondan sonra oldu. Şoför telaş içinde arabayı terk edince araç kendini kilitledi. Ve başbakan baygın bir halde bir müddet zırhlı aracın içinde kilitli kaldı. Çözüm de tam evlere senlik: Balyozla 17 santimlik camı kırdılar ve başbakanı hastaneye yetiştirdiler. Demek ki balyozla camı kırılabiliyormuş! Hani zırhlı araçtı bu?!

***

Ünlü finansör ve işadamı George Soros, “Bush görevi bıraksın, servetimden vazgeçerim.” demiş. Pek inandırıcı değil. Çünkü Soros’un servetini nasıl elde ettiğini biliyoruz. Bundan vazgeçse bir ikincisini herhalde kısa sürede elde eder! Fakat Soros’un Bush yönetimi hakkındaki tespitleri doğru. Bu yönetimin hataları yüzünden terör uluslararası bir olgu haline geldi. Ve artık kimi ne zaman, nerede vuracağı belli değil. Bush’un iki yılı kaldı. Dünyamıza iki yıl daha sabretmekten başka bir şey tavsiye edemiyoruz!

***

Kasım ayının son haftasında Papa Türkiye’yi ziyaret edecek. Katolik dünyasının ruhani lideri Ankara ve İstanbul’un yanı sıra Efes’teki Meryem Ana tapınağına da gidecek. Papa resmen bir devlet başkanı olduğu için Cumhurbaşkanımız tarafından ağırlanacak. Ayrıca başbakanla ve diyanet işleri başkanıyla görüşecek. Fakat en önemli buluşma, Ortodoksların lideri Bartelemeos’la. İlk defa Katolik ve Ortodoks mezheplerinin liderleri ortak ayin yapacak. Bu gelişmeleri yakından takip etmemizde fayda var.

leyla_mecnun
19.02.2009, 13:30
Dünya Hali

Halil AKGÜN


“Gelin Canlar Bir Olalım”

İslâm geleneğinin büyük bilgeleri böyle seslendiler asırlardır. Bütün müminleri bir olmaya, tevhide davet ettiler. Fitne ve fesadın huzur getirmeyeceğini söylediler. Bölünmeye karşı Kur’an ve Sünnet’in ipine sımsıkı sarılmayı salık verdiler.

İslâm geleneği, dinin koyduğu sınırlar içindeki ihtilafları anarşi değil, rahmet olarak görmüştür. Farklılık fıtrîdir, çünkü farklı insan tabiatlarının tezahürüdür. Farklı meşreplerin hakikati farklı biçimlerde yorumlamasıdır. Zira Cenab-ı Hak insanları farklı hasletlerle, farklı eğilimlerle yaratmıştır. Bu farklılaşmadan kaos ve fitne de çıkabilir; rahmet ve zenginlik de. Önemli olan farklılıkları ortadan kaldırmaya çalışmak değil, onları dinin temel ilkeleri etrafında birleştirebilmektir.

İslâm tarihinde ortaya çıkan Sünnî-Şiî ayrışması, siyasi, sosyal ve teolojik sebeplere bağlı olarak günümüze kadar geldi. Bugün müslümanların birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Bu yüzden modern dönemde Mehmet Akif’ten Muhammed İkbal’e kadar bütün müslüman düşünürler ve liderler, birlik çağrısı yaptılar.

Türkiye’de zaman zaman körüklenen Sünnî-Alevî çatışması, tarihi ihtilafların yanısıra siyasi manipülasyonların da bir aracı olarak kullanıldı. Bugün küçük bir azınlığı temsil eden ama sesi çok çıkan bazı gruplar, Alevîliği İslâm’ın dışında başka bir din olarak tanımlamak istiyor. Buna bağlı olarak Alevîlere Türkiye’de azınlık statüsü verilmesini istiyorlar.

Bu iki iddia da hiç bir dinî ve tarihî temele dayanmıyor. “Hak, Muhammed, Ali” diyen Alevîlerin İslâm dışında bambaşka bir din olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Yorum ve amellerdeki farklılıklara rağmen Alevîlik de kökeni itibariyle İslâm’ın ilk dönemine geri gitmiyor mu? “Alisiz Alevîlik” peşinde koşanlar, Alevîliğin Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisini dinsizliğe dönüştürmek istiyorlar. Marksist, materyalist ve ateist dünya görüşlerini Alevîlik kılıfı altında pazarlamaya çalışıyorlar. Bu yüzden cemevinin caminin alternatifi bir “ibadethane” olarak kabul edilmesini istiyorlar.

Oysa Alevî vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu bu tür aşırı görüşlere karşı. Onlar Alevîliği, İslâm’ın hususi bir yorumu olarak görüyorlar. Dinin belirlediği haram ve yasakları ihlal etmediği müddetçe bu farklılıkların normal karşılanması gerekiyor. Ama bu, “herkes dini istediği gibi anlayabilir” demek değildir.
Bu yüzden Alevîlerin kendi içlerine kapalı, dinin temel öğretilerinden uzak bir hayat yaşamak yerine, İslâm geleneğiyle irtibatlarının güçlendirilmesi gerekiyor.

Bunun için de diyaloga, hoşgörmeye, sohbete, halleşmeye ihtiyaç var. Burada hem din alimlerine hem de toplum önderlerine büyük bir rol düşüyor.

Tasavvuf kültürü, böyle bir yakınlaşmanın ve doğru yolda buluşmanın zeminini kolaylıkla hazırlayabilir. Zira Alevîliğin üzerinde titrediği Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, aynısıyla tasavvuf geleneğinde de var. Siyasi ve sosyal düzeyde başlayan diyalog sürecinin, ahlâkî ve manevi alanlarda da devam etmesi, hatta daha da derinleşmesi gerekiyor.

Türkiye bu sorunu aşabilecek güçtedir. Yeter ki samimiyet, ihlâs ve doğru düşünce olsun.

Bush Ortadoğu’da

Amerikan Başkanı, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü Beyaz Saray’da kabul ettikten bir gün sonra Ortadoğu gezisine çıktı. Gezinin amacı, Annapolis toplantısıyla tekrar gündeme gelen Filistin barış sürecini ihya etmekti. Fakat Bush, İsrail’in yaptığı zulümleri, yeni yerleşim birimlerini, kapatılan kapıları, işsizliğe mahkum edilen yüzbinlerce Filistinli’yi ve İsrail hapishanelerindeki tutukluları gündeme getirmek yerine, İran’a saldırmayı tercih etti. Gittiği bütün Körfez ülkelerinde İran’ın ne kadar büyük bir tehlike olduğunu anlattı. İslâm ülkelerini İran’a karşı birlik olmaya çağırdı.

Yani kısacası Bush efendi yine saçmaladı. Ortadoğu’ya ve İslâm dünyasına yeni mesajlar vermek bir tarafa, eski gaflarını yenilemekten öte bir iş yapmadı. Sonuç? Sonu gelen Bush yönetimi, İran konusunda istediğini elde edemedi; bundan sonra da edemeyecek. Amerika içinde bile Bush’tan o kadar bıkmış durumdalar ki, ikide bir Bush politikalarının altını oyan raporlar yayınlıyor, açıklamalar yapıyorlar.

İran konusunda Amerika istediğini elde edemeyecek. Arap ülkelerini ve Türkiye’yi yanına alamayacak. Bölgedeki ülkeler sadece İsrail’in menfaatlerini koruyan bir Ortadoğu politikasına şiddetle karşı. Ortadoğu’da artık yeni dengeler, yeni güç merkezleri var. Neokonlar ne kadar uğraşırsa uğraşsın, bu gerçeği değiştirmeleri mümkün değil.

Medeniyetler İttifak Yapar mı?

Türkiye ve İspanya, Birleşmiş Milletler bünyesinde bir proje yürütüyor. Projenin adı, Medeniyetler İttifakı. Temel kalkış noktası yerinde, meşru ve gerekli bir girişim. Çatışma ve savaş söylemine karşı anlayış, işbirliği, ittifak ve ortaklık temalarını işlemek önemli. Bunun için Türk ve İspanyol başbakanları Ocak ayında Madrid’de bir araya geldiler. Girişimi tekrar dünya gündemine taşımak için mesajlar verdiler.

Fakat şu ana kadar bu proje somut bir sonuç üretemedi. Toplantı yapmak, rapor yayımlamak önemli. Ama bunların ardından somut adımların gelmesi gerekiyor. Eğitim, göç, azınlıklar, göçmenler, gençlik, medya alanlarında daha somut projelerin hayata geçirilmesi gerekiyor. Ortalama vatandaşın bu girişimden ne kadar haberi var, o da kuşkulu. Türkiye’de çoğu kişi böyle projenin olduğundan haberdar değil. Bilenlerin muhtevaya ilişkin bir fikri yok. Sıradan insanların hayatına yansımayacaksa, bu tur girişimlerin ne anlamı var? Öte yandan Avrupa’da bu girişime sadece İspanya’nın sahip çıkması dikkat çekici. Diğer Avrupa ülkeleri bu konuda neden suskun yahut çekimser? Onlar medeniyetlerin ittifak edebileceğine, barışabileceğine inanmıyor mu? Türkiye bu girişime ev sahipliği yaparken bu sorular üzerinde de düşünmeli.

Körfez, Petrol, Para…Sonra?

Bütün dünya Körfez’deki Arap ülkelerinin yaşadığı ekonomik rönesansı konuşuyor. Dünyanın en büyük mühendislik projeleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Katar gibi ülkelerde yapılıyor. Gökdelenlerin sayısı her gün artıyor. Çölün ortasında teknolojik şehirler yükseliyor. Petrol ve doğal gazla gelen sıcak para, bölgenin çehresini değiştiriyor.

Fakat sıcak parayla gelen zenginlik, gelişmişlik anlamına gelmiyor. Gelişmiş sayılmak için sağlam bir alt yapının, iyi ve üretken bir üniversite sisteminin olması, araştırma ve geliştirmeye kaynak ayrılması, vs. gerekiyor. Örnek olarak gösterilen Körfez ülkeleri şu ana kadar petro-dolarlar sayesinde Batılı modeli taklit ediyor. Taklidin gelişmişlik demek olmadığını biliyoruz. Bazen beklenmedik bir hadise her şeyin ne kadar kırılgan ve yapmacık olduğunu gösteriyor.

Ocak ayı içinde Abu Dabi ve Dubai’ye üç gün üst üste yağmur yağınca, şehirde hayat felç oldu. Dünyanın en büyük hava alanına, en büyük araba parkına sahip olan, en yüksek gökdelenini inşa eden ve daha bir sürü “en büyük”e sahip olan BAE, üç gün devam eden yağmura teslim oldu. Ve zahirde muhteşem görünen sistemin altyapıdan yoksun olduğu ortaya çıktı. Kültür ve kimlik alanında durum farklı değil. Üretmeden, petrolle zenginleşen Körfez ülkeleri, Batılı modelleri taklit ederek kendi kimliğine sahip çıkabilir mı?

Başörtüsü Siyasi Simge mi?

Başbakan Erdoğan sonunda İspanya’da patladı ve “Siyasi simge bile olsa başörtüsü yasaklanamaz.” dedi. Açıklamanın üzerine yine hummalı bir tartışma başladı. Gizli kameralarla başörtülüler görüntülendi. Sanki suç işliyormuş gibi TV ekranlarına taşındılar. Kimileri “işte bakın, sonunda itiraf ettiler” dedi. Böylece başörtüsünün aslında siyasi bir sembol olduğu, cumhuriyete meydan okumak anlamına geldiği, bu yüzden de yasaklanması gerektiği söylendi. Kısacası yine başa dönmüş olduk.
Yıllardır “başörtüsü bir siyasi simge değildir” diyen başkabakan da belli ki artık bu tartışmadan yorulmuş. İnceldiği yerden kopsun diyor. Fakat bu yaklaşım sorunu çözmeyecek, derinleştirecek. Şu ana kadar gösterilen sabır ve kararlılık tavrının devam ettirilmesi gerekiyor. Zira başörtüsünün siyasi sembol olduğunu kabul etmek, tam da başörtüsü ve özgürlük karşıtlarının istediği bir şey. Bu tartışma üzerinden yasağın kalması için mücadele ediyorlar.
Oysa toplumda bu konuda geniş bir uzlaşma var. Şimdi bu uzlaşmanın uygulamaya geçirilmesi gerekiyor. Ama bunu yaparken doğru zamanda doğru adım atmak gerekiyor. Tabular kolay yıkılmıyor. Hele birileri bu tabulardan nemalanıyorsa, işiniz daha da zor demektir.


Kısa Kısa

Suudi Arabistan, ülkedeki sivil toplum kuruluşlarını (STK) güçlendirmek için yeni bir girişim başlattı. Amaç vakıf, düşünce kuruluşu, araştırma merkezi gibi kurumların sayısını arttırmak. İki yıldır devam eden çalışma şu ana kadar ciddi bir sonuç vermedi. Suudlu düşünür, akademisyen ve gazeteciler girişime şüpheyle bakıyor. Çünkü girişimin arkasında ABD’nin “demokratikleşme projesi” var. Suud yönetimi hata yapıyor. ABD yahut Avrupa’nın baskılarına maruz kalmak yerine, İslâm geleneğindeki vakıf kurumlarını ve esnaf teşkilatını ihya etseler, çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlar.



Amerikan seçimleri ivme kazanmaya başladı. Başkan adayları marifetlerini ortaya koymak için haftalardır sahnedeler. Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin başkan adayları Şubat ayının ilk haftasında belli olacak. Bakalım Demokratlar kimi seçecek? Bir kadını mı, yoksa bir zenciyi mi? Herkes şimdi bu sorunun cevabını merak ediyor. Çünkü Bush’tan sonra Cumhuriyetçilerin kaybetmesine kesin gözüyle bakılıyor. Ama bu algı da bir tuzak olabilir. Her halükârda Demokratların çıkaracağı aday ABD tarihinde bir ilk olacak.



Kosova yakında bağımsızlığını ilan edecek. Ve soğuk savaş döneminin iki süper gücü ABD ve Rusya yine karşı karşıya gelecek. Avrupa Birliği ve ABD, Kosova’nın bağımsızlığını tanıyacağını gayri resmi olarak ilan etti. Buna mukabil Sırbistan ve Rusya tanımayacağını söyledi. Fakat Sırbistan’ın bu süreci durdurmak için bir savaşa girmesi şu anda mümkün değil. O yüzden Kosova’nın bağımsızlığına kesin gözüyle bakılıyor. Böylece Balkanlarda bağımsız bir müslüman ülke daha olacak. Umarız birileri Kosovalılara çoktan hak ettikleri bağımsızlığı çok görmez.



Türkiye’deki yeni anayasa tartışmaları şu anda uykuya yatmış görünüyor. Ama hükümet kendi tasarısını açıkladığında ortalık yine kızışacak. Ülkenin önünü tıkayan pek çok sorunun çözümü yeni anayasada. Hükümetin diğer siyasi partileri ve sivil toplum kuruluşlarını da yanına alarak bu işi bir an önce sonuçlandırması gerekiyor. Türkiye bu sene yaz tatiline yeni bir anayasayla girerse hiç de fena olmaz.

leyla_mecnun
19.02.2009, 14:07
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Kapatılmak İstenen Ne?

İktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhinde açılan kapatma davası acaba neyi hedefliyor? Amaç bir partiyi kapatmak mı yoksa başka bir şeylerin zeminini hazırlamak mı? Bu davadan bir şeyin çıkması ihtimali çok zayıf. Refah Partisi çok farklı şartlarda ve farklı dinamiklerin sonucunda kapatılmıştı. Refah Partisini kapatmak için çok kapsamlı bir kampanya başlatılmış, her tür araç kullanılmış, hatta uluslararası destek bile alınmıştı. Bugün ise iktidarda güçlü bir parti var. Halkın böyle bir müdahaleye sessiz kalması mümkün değil. Anayasa mahkemesinin kapatma kararı vermesi imkansız derecesinde zor. Uluslararası kamuoyu, bu tür müdahalelerin Türkiye’ye büyük zarar vereceğini artık açıkça ifade ediyor. Darbecilerin içerde ve dışarıda destek bulma şansı her gün azalıyor. Peki bu dava neden açıldı?

Davanın gerekçesi, laiklik. Savcının hazırladığı iddianame ise evlere şenlik. Kapatma gerekçesi olarak ileri sürülen suçlamalara insanın ancak gülesi geliyor. Amaç, bu dava bahanesiyle hükümet üzerinde baskı kurmak ve başörtüsü yasağını geri getirmek. Tabii bundan sonra hükümetin atacağı özgürleşme açılımlarının da önünü kapatmak. “Cumhuriyeti halka karşı korumak” gibi ucube gerekçeler hâlâ ileri sürülebiliyor. Bu nasıl bir mantık? Cumhuriyet halk ve millet için değilse, kim için? Milletin milli manevi değerleri, dinî inançları ve bunlar arasında yer alan başörtüsü Cumhuriyetin temel değerlerine karşı eylemler olarak nasıl görülebilir? Bu Cumhuriyeti bütün Anadolu halkı kurmadı mı?

Başörtüsü yasağının Türkiye’deki bazı çevrelerde çok büyük bir sembolik anlamı var. Başörtülülerin itibar gördüğü, eğitim aldığı, söz sahibi olduğu bir Türkiye’yi onlar tahayyül bile etmek istemiyorlar. Bunu karanlık, gericilik, ortaçağ olarak görüyorlar. Başörtüsünün toplumsal hayatta itibar sahibi bir kimlik haline gelmesini kabullenemiyorlar. Bu olursa, Türkiye’nin müslüman kimliğinin hatırlanmasından, belki de rağbet görmesinden korkuyorlar. Bu sürecin kendi dar, katı ve küçücük Türkiye tasavvurlarını ortadan kaldıracağını biliyorlar.

Siyasi parti kapatmak, bizde yeni bir şey değil. Türkiye’de son kırk yılda 24 siyasi parti kapatılmışken Avrupa’da sadece 2 parti kapatıldı. “Demokrasilerde partiler tabii ki kapatılır” demek, bir demagojiden ibarettir. Çünkü demokrasilerde parti kapatmak tabii değil, gayri tabii, yani anormal, sıradışı, istisnai bir durumdur. Aksi halde demokratik katılımcı bir sistemin en temel unsuru olan siyasi partilerin millete hizmet etmek için yarışması mümkün olmaz.

Bu tür müdahaleler, insanların demokrasiye, devlet kurumlarına ve en önemlisi adalete olan inanç ve güvenlerini sarsar. Türkiye’nin bugün anormal ve hukuk dışı müdahalelere değil, normalleşmeye ihtiyacı var.

Cheney Gelir Elinde Bir Çantayla

ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney, Mart ayında Ortadoğu’yu turladı. Gelmişken bizim memlekete de uğradı. Cheney’in elinde bir çantayla geldiği söylendi. Çantayı biz görmedik. Diyenlerin yalancısıyız. Ama şu açık: Cheney’in heybesinde en az üç konu vardı. Birincisi yükselen petrol fiyatları. İkincisi İran konusu. Üçüncüsü, Türkiye’den Afganistan’a asker istemesi. Birinci konu herkesin elini yakıyor. Petrol fiyatları yükseldikçe ABD, OPEC üzerine baskı yapıyor. OPEC ise fiyatları kendilerinin değil petrol şirketlerinin yukarı çektiğini söylüyor. İran konusunda Bush yönetimi giderayak bile inadından vazgeçmemiş görünüyor. Hâlâ İran’a karşı daha sert yaptırımlardan, saldırıdan bahsediyorlar. Bu tür söylemler şu ana kadar İran’ı sadece güçlendirdi. Belki de işin içinde başka bir iş var. Afganistan’a asker meselesine gelince; Amerika’nın ne zaman başı sıkışsa Türk ordusuna başvuruyor. Kuzey Irak operasyonuna Amerika ses çıkarmadı. Belki de bugünü bekliyordu. Şimdi “şu kahraman Türk askerlerini biraz da Afganistan’da görelim” diyorlar. Türkiye asker katkısında bulunsa bile bu çok sınırlı ve sembolik olacaktır. (Fransa’nın 1000 asker göndereceğini not edelim). ABD’nin asıl derdine ise deva olmayacaktır. Nedir ABD’nin asıl derdi? Paylaşmayı bilmeyen, kaba, obur, küstah bir güç olması. Cheney’nin çantasında ne olursa olsun, bu gerçek ayan beyan ortada duruyor.

İran Seçimleri ve Emperyal Savaşlar

16 Mart günü İran’da seçimler yapıldı. Beklendiği gibi seçimleri Hamaney’e ve Ahmedinecad’a yakın olan muhafazakârlar kazandı. Bu, İran’daki mevcut siyasi dengelerin fazla değişmeyeceği anlamına geliyor. Seçime katılım oranı yüzde 60 civarında gerçekleşti. Bütün sorunlara ve kısıtlamalara rağmen İranlılar temsilî demokrasiden vazgeçmiyor. Dış gözlemciler İran seçimlerinin demokratik olmadığını, çünkü listelerin Devrim Konseyi tarafından belirlendiğini söylüyor. Konsey son seçimde yaklaşık 1700 adayı uygun bulmayarak listeden çıkardı. İran karşıtı kampanyanın başını ABD çekiyor. Her ne kadar Bush yönetiminin İran’a saldırması artık muhtemel görünmüyorsa da, İran-ABD çekişmesi Ortadoğu’daki yeni güç mücadelesinin boyutlarını gün yüzüne çıkartıyor. İki ülke birbiriyle sürekli kavga ediyormuş gibi görünmesine rağmen, ABD’nin 2001’den sonraki bütün politikaları İran’ın bölgedeki hareket kabiliyetini güçlendiriyor. Doğusunda Taliban’dan, Batısında Saddam’dan kurtulmuş bir İran, Irak’ta ve bölgede daha etkin bir rol üstlenmek için hiç bir fırsatı kaçırmıyor. ABD de adeta buna çanak tutuyor. Amerika’nın İran’a saldıracağı söylentileri bile İran’ın bölgedeki ‘reytingini’ arttırıyor; yani İran’a olan ilgi ve sempatiyi arttırıyor. İran-ABD ilişkileri kavga ediyormuş gibi görünen ama aslında birbirine yaslanan iki boksörü andırıyor.

Çetelere El Atmak

Türkiye yıllardır çetelerle mücadele ediyor. Sistem öyle yanlış temeller üzerine kurulu ki çete kültürünü adeta teşvik ediyor. O yüzden çökertilen çetelerin ardı arkası kesilmiyor. Kapatılan her çetenin yerine iki tane kuruluyor. Bu neden böyle? Dünyadaki bütün ülkeler çetelerden tek tek kurtulurken, Türkiye neden mesafe alamıyor? Bunun temel bir sebebi var: Türkiye’de devlet, kendini hukukun ve milletin üstünde görüyor. Herkesi kanunla sınırlayıp cezalandırırken, kendini her tür kuralın üstünde görüyor. Üstelik bunu da vatan, millet, bayrak gibi kutsal değerler adına yaptığını söylüyor. Bu yüzden “devletin imtiyazlı çocukları” bugüne kadar sayısız derecede kanunsuz fiil işlediler. “Bizim çocuklar” diye tasvir edilen çete mensupları, kanun adına kanunsuzluk, devlet adına çetecilik, millet adına mafyacılık yaptılar. Ergenekon çetesi, bu çeteler silsilesinin sonuncusu. Bu satırlar yazılırken bu çeteye yönelik operasyonlar devam ediyordu. Herkesin kafasında tek bir soru var: bu işin sonuna kadar gidilecek mi? Yoksa yine bir yerlerde frene basılacak, havlu atılacak mı? Bu sorulara cevap vermek kolay değil. Çünkü bugüne kadar çetelere el atan herkesin eli yandı. İktidardaki parti aleyhine açılan kapatma davasının dahi bu çetenin çökertilmesi girişimiyle ilgisi olduğunu ileri sürenler var. Dolayısıyla iş karmaşık ve zor. Ama Türkiye’de devlet dahil herkes kanunlara uyacak ve hukuka saygılı olacaksa, küçük büyük bütün çetelerden eninde sonunda kurtulmak zorundayız.

İslâm Dünyası Ne Diyor?

Geçtiğimiz ay İslâm dünyasındaki siyasi ve sosyal temayüllerle ilgili çok önemli bir çalışma yayımlandı. Gallup adlı dünyaca ünlü araştırma şirketinin 35 İslâm ülkesinde yaklaşık 50 bin kişiyle yaptığı anket ve mülakatlara dayalı çalışma, önemli bulguları ortaya koyuyor. Araştırmaya göre müslümanların hemen tamamı demokrasi ve insan haklarından yana. Adalet talebi, bütün İslâm ülkelerinde yaygın olarak dile getirilen temel konu. Müslümanların ezici çoğunluğu İslâm adına şiddet kullanılmasına ve masum insanların öldürülmesine karşı. Yine araştırmaya göre müslüman bireyler kadınların dinî kimliklerini muhafaza ederek toplumsal yaşamda daha etkin olmasını ve hak sahibi olmasını destekliyor. Hiç kimse bilimsel ve teknolojik gelişmelere karşı çıkmıyor; tam tersine bunu medeni ve müslümanca bir yaşamın zorunlu şartı olarak görüyor. Bu araştırma sonuçları, İslâm’ı ve müslümanları şiddet yanlısı, insan hakları ve demokrasi karşıtı, gerici, yobaz, vs. göstermek isteyen çevrelerin bütün tezlerini yalanlıyor. İslâm karşıtı çevreler bundan sonra konuşurken daha dikkatli olmak zorundalar. Çünkü elimizde sağlam veriler var. Bütün bunlardan çıkan önemli bir sonuç daha var: İslâm dünyası kendi geleneklerine ve değerlerine bağlı kalarak, müslümanca bir modernite arzuluyor. Batıdaki İslâm karşıtları kadar Türkiye’deki İslamofoblar da bu gerçeği anlayabilse! (Bu arada bahsettiğimiz kitabın tam künyesi şöyle: John Esposito ve Dalia Mogahed, Who Speaks for Islam? What A Billion Muslims Really Think)


Kısa Kısa

Kıbrıs’tan olumlu sinyaller geliyor. Yeni Rum lider Hıristofyas, barış mesajları veriyor. İlk jest çabuk geldi ve iki toplumu ayıran Lokmacı Kapısı açıldı. İki toplumun federal bir devlet yapısı altında birlikte yaşaması formülü belki de hayata geçecek. Bu sadece adadakileri değil, Türkiye’yi de rahatlatan bir gelişme olacaktır. Türkiye’yi yıllardır geren, enerjisini tüketen Kıbrıs meselesi çözüldüğünde, dış politika yeni açılımlarla mümkün hale gelecek.

***

Amerika’dan çıkıp bütün dünyayı etkileyen ekonomik krizin sebebi ne? Ekonomi Nobelli Amerikalı iktisatçı Joseph Stiglitz’e göre küresel ekonomik krizin iki ana nedeni var: Birincisi mortgage krizi. Yani yaklaşık 2 milyon Amerikalının borçlarını ödeyemedikleri için evlerini kaybedecek olması. İkinci neden, Irak savaşı. Savaşın Amerikan ekonomisine maliyeti, bir hesaba göre 1 trilyon dolar civarında. Bu da hem Amerika’nın ulusal ekonomisine, hem de uluslararası ekonomiye vurulmuş büyük bir darbe. Evet bir kez daha yanlış hesap Bağdat’dan döndü. Ama maliyeti hepimiz için çok ağır olarak!

***

İslâm Konferansı Örgütünün (İKÖ) olağan zirvesi Senegal’in başkenti Dakar’da yapıldı. Zirveye 57 İslâm ülkesinin devlet başkanları katıldı, karşılıklı temaslar gerçekleştirildi. İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nun görev süresi 5 yıl daha uzatıldı. İKÖ, ismiyle mütenasip olmayan kurumlardan biri. 57 İslâm ülkesini temsil eden kurum, hiç bir yaptırım gücüne sahip değil. Ülkeler İKÖ’ye genellikle ikinci sınıf diplomatlarını gönderiyorlar. Aidatlarını düzenli olarak ödeyen ülke sayısı bir düzineyi geçmiyor. Sonuç: Kolu kanadı kırık bir İKÖ. Genel Sekreter İhsanoğlu kurumu ayağa kaldırmak, ona itibar kazandırmak için elinden geleni yapıyor. Ama bunun için bütün müslüman ülkelerin destek olması gerekiyor. İKÖ, İslâm dünyasının ortak sesi, ortak vicdanı olabilir. Umarız İhsanoğlu’nun ikinci döneminde bu hedefe yaklaşırlar.

leyla_mecnun
20.02.2009, 21:24
Dünya Hali

Halil AKGÜN


60 Yıllık “Felaket”

Geçtiğimiz ay İsrail devletinin kuruluşunun 60. yıldönümüydü. İsrail gösterişli toplantılarla kutladı bu günü. Amerikan Başkanı Bush da İsrail’deydi. İsrail meclisinde yaptığı konuşmada Amerika’nın İsrail’in en büyük müttefiki ve dostu olduğunu anlattı. İsrailliler de “Bush gibisi yok..” dediler.

Aynı günü Filistinliler çok farklı bir şekilde andılar. Büyük devletlerin başkanlarıyla fotoğraf çektirmediler. Onların konuşmalarını dinlemek için klimalı salonları doldurmadılar. Yalan, hile, yıkım ve zulüm üzerine kurulu bir altmış yılı kutlamak için sahte pozlar vermediler. Bu kara günde barış mesajı verip kendilerini kandırmadılar.

Bunun yerine çok basit ama çok anlamlı bir şey yaptılar: gökyüzüne siyah balonlar saldılar. 1948 yılında dünyalarının nasıl karardığını anlattılar. Evlerinden nasıl zorla sürüldüklerini, bağ-bahçelerini nasıl kaybettiklerini, yahudi askerler ve yerleşimciler tarafından nasıl aşağılandıklarını anlattılar.

Altmış yıldır kaybettikleri binlerce çocuğu, genci, anayı, babayı, dedeyi, kız kardeşi, halayı, teyzeyi hatırladılar. Gözyaşları içinde vakarlarını ve namuslarını nasıl koruduklarını anlattılar. Hava saldırılarına, “kauçuk mermilere”, kol kırmalara, ev yıkımlarına, tacizlere, aşağılanmalara altmış yıldır nasıl direndiklerini anlattılar. Olanı biteni seyreden, hiçbir şey yapmayan, yapmak isteyenleri terörist ilan eden dünyaya karşı nasıl onurla ayakta durduklarını anlattılar.

Bu altmış yıllık tarihe Filistinliler “nekbe” yani felaket adını veriyor. İsrail’in “bir ulusun doğuşu” diye kutladığı 60. yıl, Filistinliler için 60 yıllık bir felaketi, yıkımı, çöküşü ifade ediyor. Hayatını dini, vatanı ve namusu için yiğitçe veren binlerce şehidin tarihi bu altmış yıl. Dünyanın dört bir tarafına yayılmış yüz binlerce Filistinli mültecinin de hayat hikâyesi bu 60 yılın içinde.

Ama bu altmış yıl aynı zamanda ahlâkın sükut ettiği, insanlığın yüzünün karardığı, devlet başkanlarının utanç içinde hıyanete ve delalete düştüğü bir dönem. Bir ulusun yok edildiği, topraklarının işgal edildiği, zeytin ağaçlarının söküldüğü, tarihinin silindiği, duvarlara hapsedildiği bir altmış yıl bu.

Yarım asırdan fazladır Filistin topraklarını kana bulayan İsrail, bugün kuruluşunun 60. yılında herkesin kendisini meşru bir devlet, iyi bir komşu, hatta müttefik olarak görmesini istiyor. Geçmişi unutun diyor. Bugünkü yayılmacı politikalarımı görmezlikten gelin diyor. Filistinlilerden kurtulmaya çalışıyorum; bana yardımcı olun diyor. Kalan Filistinlileri alın, Ürdün, Lübnan, Suriye ve diğer Arap ülkelerine gönderin diyor.

Ben “vadedilmiş topraklar”ın tamamına ve daha ötesine sahip olayım. Her tür güvencem olsun. Ortadoğu’nun en güçlü ordusuna ben sahip olayım. Bölgedeki tek nükleer güç ben olayım. İstediğim zaman istediğim toprağı işgal edeyim; kimse bana bir şey demesin. Her tür haksız ve kanunsuz eylemim BM Güvenlik Konseyinde ABD tarafından hasıraltı edilsin. İşte o zaman barış olur. İşte o zaman Ortadoğu’da huzur, güvenlik hatta refah olur.

İsrail’in barış formülü bundan ibaret. Bunu barış diye kabul edenleri tarih unutmayacaktır. Buna çanak tutanları insanlık unutmayacaktır. Altmış yıllık felaketi yok sayanlar bir gün mizan-i ilâhide hak ettikleri karşılığı bulacaklardır.

Rusya’nın Yeni Başbakanı

Başlığa bakıp aldanmayın. Rusya’nın yeni Başbakanı, eski Devlet Başkanı Viladimir Putin. Yeni Başkan, Putin’in “atadığı” Medvedev adında biri. Yani Rusya’da değişen bir şey yok. Kimdir bu Medvedev? Bu sorunun hiçbir anlamı yok. Putin, Rusya’nın tek patronu olmaya devam ediyor. Sadece zevahiri kurtarmak adına küçük bir değişiklik yaptı ve kendisini Başbakan, sekreteri mesabesindeki Medvedev’i de Rusya Başbakanı yaptı. Gerçek güç diye buna denir herhalde.

Fakat Putin’in hakkını vermek lazım. Küreselleşme, çoğulculuk, demokrasi, yabancı sermaye rüzgârlarının estiği, dış müdahalelerin giderek kolaylaştığı bir dünyada Putin, Rusya’yı bir arada tuttu. Ekonomisini yeniden ayağa kaldırdı. Askeri ve siyasi gücünü yeniden inşa etti. Ve bütün bunları bir “aydınlanmış despot” olarak yaptı. “Demokrasinin fazlası bize yaramaz” diyen Putin, Rusya’yı bir komünist lider gibi yönetiyor. Ama aynı zamanda hızla kapitalizme geçmesi için gereken adımları atıyor.

Benzer bir durumu Çin’de gözlemliyoruz. Çin Komünist Partisi, ülkeyi tam bir komünist devlet olarak yönetiyor. Ama Çin ekonomisi kapitalist sisteme göre işliyor. Bugün Çin’in üretmediği mal, mal satmadığı ülke yok. Orada da otoriter siyasi bir yapıyla yarı liberal ekonomik sistem atbaşı gidiyor. Bu modelden memnun görünen Ruslar, Putin’i yeniden tek patron olarak görmekten hiç de rahatsız olmuşa benzemiyorlar.

Kasırga ve Cunta

Eski adı Burma olan (bizde Birmanya da deniyor), Myanmar’da geçtiğimiz ay büyük bir felaket yaşandı. Ülkenin tamamını etkileyen kasırgada onbinlerce insan hayatını kaybetti. Ölü sayısının 100 bini geçmesinden korkuluyor. 2 milyondan fazla insan kasırgadan zarar görmüş durumda. Evlerinden, ailelerinden kopan insanlar, çaresizlik içinde dışardan gelecek yardımları bekliyor.

Fakat Burmadaki askeri cunta rejimi, yardımları “aman dışardan müdahale olmasın” diye günlerce engelledi. Bu yazının kaleme alındığı sırada da yardımlar ancak izne tabi olarak ulaştırılıyordu. 1962’den beri iktidarda olan cunta yönetimi uluslararası yardım kuruluşlarını engellemekle kalmadı. Daha önce planlanmış bir anayasa referandumunu da ertelemedi ve kasırgadan bir hafta sonra yaptı. Bütün dünya Burmalılara yardım etmeye çalışırken, askeri cunta rejimi hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Dertleri referandumdan istedikleri sonucu almaktı. Nitekim aldılar da. Felaketzedelerin yaralarını sarmak ise onlar için ikincil bir iş.

Bu arada Burma’da 3.5 milyon civarındaki Rohingya (Arakan) Müslümanlarının trajedisi de devam ediyor. 1982 yılından beri vatandaşlık hakları ellerinden alınan Arakan Müslümanları, sistematik bir soykırımla karşı karşıyalar. Bu gariban topluluğu İslâm dünyası da unutmuş görünüyor. Hakkaniyet, hukuk, adalet olmayınca en basit insani ölçüler bile ortadan kalkabiliyor. Cunta rejimleri, bir insanlık dramını dahi siyasi ranta dönüştürmeye çalışabiliyor.

Yaz Tatili Kapıda

Semerkand’ın yeni sayısı çıktıktan birkaç hafta sonra okullar yaz tatiline girecek. Belki de siz bu satırları okurken tatil başlamış olacak. Böylece yaklaşık 15 milyon öğrenci tatile girecek.

Her yıl sorduğumuz sorudur bu: Yaz tatili için ne plan yaptınız? “Bizim planımız-milanımız yok; günler, haftalar geçip gidecek, Eylül’de yeniden okullar başlayacak” demeyin. “Bizde tatile gidecek maddi imkan nerede..” demeyin. Ya da “Yav işte bir köye gideriz; akrabaları ziyaret ederiz; bir de olursa bir kaç günlüğüne tatile gideriz.” de demeyin. Plan ile kastettiğimiz, çocuklarınız için ve onlarla beraber ne yapacağınız.

Tatili ister bulunduğunuz şehirde, ister köyde, ister deniz kıyısında geçirin, çocukları unutmayın. 2,5 ay uzun bir süredir. Aylardır beraber doğru dürüst vakit geçirmediğiniz, konuşmadığınız, halleşmediğiniz, sohbet etmediğiniz çocuklarınıza bu tatilde ciddi vakit ayırın. Onlarla konuşun, ilgilenin, ortak şeyler yapın. Tatilin tembellik demek olmadığını onlara da kendinizi de gösterin. Paylaşacağınız bir şeyler yapın. Planlarınızı mutlaka beraber yapın. Onların da fikrini alın. Yani hepimizin sıkça düştüğü hataya düşmeyin ve çocuklarınızı ciddiye alın. Onları dinleyin. Gerekirse planlarınızı onların isteği ya da önerisi doğrultusunda değiştirin.

Ama hepsinden önemlisi onlarla iyi, güzel, eğlenceli, dostane vakit geçirin. Zamanın çok hızlı geçtiğini de unutmayın. Tatilin gelişi de gidişi de hızlı olacaktır. Haydi; bir masanın etrafında toplanın ve planlarınız hakkında konuşmaya başlayın.


Kısa Kısa

Geçtiğimiz ay Çin’de meydana gelen depremde binlerce insan hayatını kaybetti. Ölü sayısının 50 bini aşabileceği söyleniyor. Bu çok acı bir durum. Özellikle küçük çocuklarını kaybeden Çinli aileler ayrı bir üzüntü içerisinde. “Tek çocuk” kuralının uygulandığı Çin’de şimdi bu politikanın etkileri de konuşuluyor.

Fakat asıl sorulması gereken soru şu: Deprem fay hattında bulunan bölgelerde nasıl oluyor da okul, hastane ve fabrika gibi binalar depreme dayanıklı olarak yapılmıyor? Depremde binlerce insanını kaybetmiş bir ülke olarak aynı soru bizim de önümüzde
duruyor.

***

Amerika’daki başkan adaylığı yarışı bütün hızıyla devam ediyor. Ne Barack Obama ne de Hilary Clinton Demokrat Parti başkan adaylığından vazgeçiyor. Obama hâlâ açık farkla önde. Pek çok kişi adaylığına artık kesin gözüyle bakıyor.

Bu arada Obama aleyhindeki karalama kampanyası da devam ediyor. Son olarak Obama’nın “mürted” olduğu, bu yüzden “fanatik Müslümanlar” tarafından öldürüleceği söylendi. Bu yüzden Amerikalıların Obama’yı başkan seçmesi yanlış olurmuş. Sizin anlayacağınız ortalık şeytan dolu.

***

Türkiye’de sigarasız, dumansız günler için 19 Mayıs günü start verildi. Artık kapalı mekanlarda sigara içmek yasak. “Özel mekan” kapsamına giren yerlerde bile sigara içmenin cezası 62 YTL. Bar, kafe, restoran gibi yerlerde sigara içme yasağı önümüzdeki yıl yürürlüğe girecek. Bakalım “kurallar çiğnenmek içindir” diyen Türk halkı bu sigara yasağına ne kadar riayet edecek? “Bizde tutmaz” diyerek nice kuralı çiğnedik. Ama bunu derken bir millet olarak kendimize hakaret ettiğimizin farkında değiliz. Bugün sigara yasağına duman üfürmek, yarın trafik kurallarını çiğnemek, öbür gün hastanede yolsuzluk yapmak, bir başka gün inşaat malzemesinden çalmak anlamına geliyor. Sonuç: Değerler enkazına uğramış bir toplum. Umarız sigara yasağı böyle bir sonuç getirmez.

***

Ne kadar gizleseler de gerçek niyetleri, asıl kimlikleri hiç hesaplamadıkları yerlerde ortaya çıkıyor. Irak’taki bir Amerikan askerinin Kur’anı hedef tahtasına koyarak atış talimi yaptığı haberi herkeste şok etkisi yaptı. Olay doğrulandıktan sonra askeri yetkililer ve son olarak Amerikan Başkanı özür diledi. Böylece olay kapandı. Acaba öyle mi? Amerikalılar her tür cinayeti işleyecek, sonra bir özürle kurtulacak? 20 küsur yaşlarındaki bir askerin bir dinin kutsal kitabını atış tahtasına koyması hangi nefretin, öfkenin, gözü dönmüşlüğün sonucudur acaba? Bu eylemin arkasında yatan hastalıklı psikolojiyi iyi tahlil etmek gerekiyor. Çünkü Amerika’nın Irak ve bölge politikasının ipuçları Washington’da değil buralarda kendini ele veriyor.

leyla_mecnun
20.02.2009, 23:24
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Türkiye Merkez Ülke Oluyor

Türkiye’nin son dış politika atılımları “Türkler geri mi geliyor?” sorusunu gündeme getirdi. Arap ülkelerinden Avrupa’ya, Afrika’dan Amerika’ya herkes Türkiye’nin bölgesinde artan önemini tartışıyor. Bu işin sırrı ne? Türkler bir zamanlar üç kıtaya hükmettiklerini yeniden mi hatırlamaya başladılar?

Düzen tutmayan Ortadoğu ve Balkanlara Osmanlı dört asır boyunca nizam verdi. Evrensel bir medeniyetin en zirve örnekleri bu topraklarda ortaya çıktı. Onlarca etnik, dinî, mezhebî, kültürel grup “Osmanlı barışı” altında yaşadı. Ne zaman ki Osmanlı’nın gücü zayıfladı, etkisi azaldı, Balkanlar ve Ortadoğu kan golüne döndü. Küresel siyasetin en kilit bu iki bölgesi, bir buçuk asırdır düzen tutmuyor.

Ne Avrupa’nın kurt siyaseti, ne Amerika’nın tankı tüfeği ve parası, ne Ortadoğu’nun dışardan güdümlü baskı rejimleri bölgede dikiş tutturabiliyor. Batılı politikaların tamamı iflas etmiş durumda. Arap rejimleri, Batılı devletlere göbekten bağlı. Arap toplumları ihtişam dolu bir tarih, sefalet içindeki bugün ve belirsiz bir gelecek arasında her gün yeni travmalar yaşıyor. Bugününü anlamlı kılamadığı gibi geleceğe ümitle bakamıyor.

Yıllardır bölgeye sırtını dönmüş Türkiye, şimdi yeni bir kimlik ve misyonla bölge siyasetinde etkin bir aktör haline geliyor. Irak, Filistin, Lübnan, İran derken Türkiye’nin bir şekilde müdahil olmadığı, yardım elini uzatmadığı sorunlu alan yok gibi. İşin tuhafı, hem Batılı ülkeler hem de bölge devletleri hiç tereddüt göstermeden Türkiye’ye kapılarını açıyor. “Gelin şu sorunun çözümünde hakem olun, arabuluculuk yapın, kolaylaştırıcılık rolü üstlenin” diyor. Adalet ve insaf sahibi bir aktör, bölgedeki herkesin en büyük özlemi.

Türkiye bölge halkları nezdinde her gün itibar kazanıyor. Uluslararası toplantılarda Türklerin ne dediğine herkes daha yakından kulak veriyor. Türkiye’nin bundan sonra hangi alanda açılım yapacağı merakla ve heyecanla bekleniyor. Türkiye bölgede heyecan veren ve ümit vaat eden tek ülke.

Bazıları bütün bu işlerin kendiliğinden olduğunu zannediyor. “Efendim Türkiye büyük bir devlettir; bütün bu işlerin altından kalkar…” mealinde şeyler söylüyor. Sormak lazım: Bu işler kendiliğinden oluyor idiyse neden Türkiye’ye daha önce böyle bir teveccüh gösterilmedi? “Türkler bizi unuttu; onlar artık Avrupa kulübüne katıldı” diyen Araplar ve diğer müslüman milletler neden şimdi Türkiye’ye övgü yağdırıyor?

Bu işler kendiliğinden olmuyor. Bu işler emekle, cesaretle, samimiyetle, risk alarak oluyor. Bu işler “Ben artık tarihime, coğrafyama, insanıma sahip çıkacağım.” demekle oluyor. Bu işler “adalet mülkün/hükmetmenin temelidir; öyleyse büyük küçük herkes adalete uyacak” deyince oluyor. Türkiye’nin kendi topraklarında ve çevresindeki adalet arayışı, adalet hasreti çeken herkese ilham kaynağı oluyor.

Bu yüzden artık Türkiye “merkez ülke” olma yolunda ilerliyor. 21. yüzyılda bölgede “düzen kurucu” ülke Türkiye olacaktır. Yeter ki içeride ve dışarda birileri bu büyük ülkeye çelme atmasın.

Pekin Olimpiyatları ve Yemek Menüsü

2008 Olimpiyatları 8-24 Ağustos tarihleri arasında Çin’in başkenti Pekin’de yapılacak. 11 milyonluk Pekin’e milyonlarca insanın akın etmesi bekleniyor. Oyunları dünya nüfusunun önemli bir kısmı izleyecek. Zaten sadece Çinliler ve komşuları Hintliler izlese olimpiyatlar izlenme rekoru kıracaktır!

Fakat dünyanın en büyük spor organizasyonu, aylardır süren büyük bir tartışmanın merkezinde. Çin’in insan hakları karnesi, baskıcı rejimi ve Tibet’e yönelik politikaları, çeşitli örgütler tarafından protesto edildi. Protestolar muhtemelen oyunlar sırasında da devam edecek. Çin’in Tibet politikasını değiştirmesi, mesela Tibet’e özerklik vermesi, yahut daha özgürlükçü ve demokratik bir sisteme geçmesi muhal derecesinde zor.

Fakat rejim ne kadar modern ve insancıl olduğunu göstermek için hummalı bir çalışmanın içerisinde. Olimpiyatlar için milyarlarca dolarlık yatırımlar yaptılar. Oyuncu ve izleyicilere Çin’i sevimli göstermek için ellerinden geleni yapıyorlar. Son kararları ise Çinliler için en zorlarından biri: Köpek yemekleri, olimpiyatlar boyunca menülerden kaldırıldı! Yerin altındaki ve üstündeki her şeyi yiyen Çinliler, olimpiyatlar sırasında menülerinden ciddi bir feragat göstermiş durumdalar. Bakalım bu onların imajını düzeltmeye yetecek mi!

Karanlık Sona Erecek mi?

Türkiye’de son iki aydır yaşanan hadiseler, devlet içindeki karanlık ve kanun dışı örgütlenmelerin ne kadar derinlere gittiğini bir kez daha ortaya koydu. Herkes “Bu işin sonu nereye varıyor?” diye soruyor. “Efendim işin arkasında ordu var, medya var, büyük patronlar var, yargı var…” vs. demek işin kolay tarafı. Asıl zor olan soru şu: Peki biz bu işin neresindeyiz? Yani Ahmet, Mehmet, Ayşe, Fatma olarak, biz sıradan vatandaşların bu işte hiç mi kabahati yok?

Yıllardır bu tür örgütlenmelerin var olduğu bilinir. Kaçakçılık, faili meçhul cinayetler, devlet adına yapılan işkenceler, öldürmeler, yolsuzluklar… Bunlar bilinir ama ‘vatandaş Ahmet’ bunlar hakkında sadece konuşur. Uzaktan ürkek yorumlar yapar. Sandık başına gittiğinde “bunun hesabını sorun” demez. Sorumluluğu hep başkalarına yükler. “Efendim benim etim ne budum ne?” der.

Halbuki bu çetelerin ortadan kaldırdığı şey devlet ya da kanun değil; onlardan önce bizim, yani milletin iradesi. Bu ülkede işlenen her faili meçhul (aslında malum) cinayet, milletin iradesinin hiçe sayılmasıdır. Devlet adına yapılan her yolsuzluk, bizim irademizin, onurumuzun ayaklar altına alınmasıdır. Evet, bu karanlık eninde sonunda yerini aydınlığa bırakacak. Ama ancak biz “millet de benim, devlet de” dediğimiz zaman!

Bir Kıbrıs Hikâyesi ki…

Neredeyse 40 yıldır Kıbrıs meselesini çözemiyoruz. Boynumuza takılmış bir tasma mı, ayağımıza takılmış bir pranga mı, yoksa en önemli milli davamız mı belli değil. 30 yıldır izlenen politikalar Kıbrıs Türk halkına huzur, barış ve refah getirmedi. Yavru vatan Kıbrıs, ana devlet Türkiye’nin finansmanıyla yaşadı yıllarca; hâlâ da öyle yaşıyor.

Kıbrıs Türk halkına sahip çıkmak şüphesiz milli bir görevimiz. Fakat yıllarca o kadar irrasyonel politikalar izlendi ki, küçük Kıbrıs adası koskoca Türkiye’nin önünü kapattı, ufkunu daralttı. Bunun için önce kendimizi gözden geçirmemiz gerekiyordu. Büyük kavgalar sonucunda bu yapıldı. 2004 yılında BM himayesinde adanın geleceğini belirleyecek bir referandum bile yapıldı. Yani biz ev ödevimizi yaptık. Fakat tam bizim tarafı düzelttik derken bu sefer Rum kesiminin uzlaşmaz tutumuyla karşılaştık. Adayı birleştirmeyi hedefleyen 2004 referandumuna Rumlar hayır oyu verdiler. Yani “Biz Türklerle bir arada yaşamak istemiyoruz” dediler. Avrupa Birliği barışa hayır dediği için Rum kesimi üzerinde baskı kuracağına, onları AB’ye tam üye kabul ederek ödüllendirdi.

Şimdi hem Kıbrıs meselesi hem de Türkiye’nin AB üyeliği bu yüzden tıkanmış durumda. 20 Temmuz 1974 Kıbrıs barış harekâtının 34. yıldönümünde bunlar konuşuldu. Seneye durum farklı olacak mı acaba?

Gün Ortasında Adam Vurmak

Elleri arkasından kelepçeli, ayakları topuklarından iplenmiş 27 yaşındaki gencin gözleri bağlı. Yediği dayak yüzünden her tarafı yara bere içinde. Nerede olduğunu bilmiyor. Karşısında kimin olduğunu görmüyor. Her an kafasına, midesine, sırtına yiyeceği yeni bir darbenin korkusunu yaşıyor. Başına ne geleceğini bilmeden, çaresiz, halsiz boynunu bükmüş bekliyor. Bir el kolundan sertçe yakalıyor ve küfür dolu ifadelerle “ayağa kalk!” diyor. Ayağa kalkıyor genç. Yüreği ağzında; ne olacağını, nereye götürüleceğini, başına ne geleceğini bilmiyor.

Birkaç dakika sonra bir tüfek sesi geliyor. Aynı anda genç yere yıkılıyor. Sol bacağında bir yanma hissediyor. Düştüğü için bir yerleri daha yaralanıyor. Birkaç dakika sonra sol bacağındaki kauçuk merminin acısı bütün vücuduna yayılmaya başlıyor. Bütün vücudunu bir alev sarıyor. Yerde yatakalıyor. Birileri güya tedavi etmek için müdahale ediyor. Onların da kendisini vuran askerle aynı dili konuştuğunu fark ediyor. “Ya Rab!” demekten başka bir şey gelmiyor elinden.

Gün ortasında adam vurmak diye buna diyorlar. Filistin’de her an gün ortasında adam vuruluyor. Kadın, çocuk, yaşlı vuruluyor. Yürekler parçalanıyor, onurlar zedeleniyor, ümitler kırılıyor. Sonra da birileri buna “Ortadoğu Barış Süreci” diyor.


Kısa Kısa

Barack Obama Demokrat Parti başkan adayı olarak ilk yurt dışı gezisini Avrupa ve Ortadoğu’ya yaptı. Böylece başkan seçilmesi durumunda hangi dış politika konularına eğileceğine dair ilk ipuçlarını da verdi. Obama Irak savaşına karşı çıkanlardandı. Seçilmesi durumunda Amerikan askerlerini 16 ay içinde Irak’tan çekeceğini vaat ediyor. Buna mukabil Afganistan’a ek 10 bin Amerikan askeri göndereceğini söylüyor. Bakalım Obama’nın evdeki hesapları çarşıya uyacak mı? Bakalım Obama Washington’daki lobi ve çıkar gruplarını aşabilecek mi?

***

Bosna savaşının baş suçlularından Radovan Karadziç yakalandı. Onbinlerce müslümanın kanına giren “Bosna Kasabı” Karadziç on üç yıldır aranıyor ama bir türlü ‘yakalanamıyor’du. Görgü tanıklarına göre ise, herkes onu ararken ‘tilki’ lakaplı Karadziç Avrupa’nın ortasında elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyordu. Lahey’deki savaş suçları mahkemesi Karadziç’i “cehennemden sahneler ve insanlık tarihinin en karanlık sayfalarının yazılmasının” mimarı olarak gösteriyor. Ne Karadziç’in yakalanması ne mahkemenin vereceği karar Bosnalı müslümanların yaşadıkları acıyı dindirmeyecek.

***

PKK, elinde tuttuğu üç Alman dağcıyı serbest bıraktı. Akla hemen birkaç soru geliyor: Acaba bu “dağcılar” nasıl bir dağcı? Bizde Alman turist deyince akla Bodrum ve Antalya gelir. Bunların dağ başında ne işi var? Acaba bu dağcılar ajan mıydı? Dağ başında PKK ile ne görüştüler? Bir de işin PKK tarafı var. Almanların yakalanması da, serbest bırakılması da bolca habere konu oldu. Yani PKK da “reyting” yaptı. Malum, çağ reyting çağı. Fakat terör örgütleri de reytinge göre çalışıyorsa vay halimize!

***

Fransız Cumhurbaşkanı Sarkozy geçen ay yeni bir şov yaptı. Şovun adı “Akdeniz Birliği”. Amacı, Akdeniz’e komşu ülkeler arasında bir birlik kurmak. Fakat asıl amacı, Bay Sarkozy’ye manevra alanı açmak. Bundan rahatsız olan ülkelerin sayısı az değil. Nitekim Sarkozy’ye ilk dur diyen Almanya oldu. Ve Sarkozy’nin “kimseye gaptırmam” dediği Akdeniz Birliği projesine diğer AB ülkeleri de katıldı. Türkiye toplantıya gönülsüz bir şekilde gitti. Zira Sarkozy’nin Türkiye’nin AB üyeliği konusundaki tutumu belli. Bakalım Sarkozy Akdeniz’in sularında kulaç atabilecek mi?

leyla_mecnun
20.02.2009, 23:52
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Ramazanı Geride Bırakırken Memleketimin Hali

Bir mübarek Ramazan ayını daha geride bıraktık. Acaba millet olarak maneviyat aleminde mesafe kat edebildik mi? Rahmet ve mağfiret ayı Ramazan’da birbirimize rahmet gösterip, affedebildik mi? Rabbimizden istediğimiz rahmet ve affı başkalarına gösterdik mi?

Türkiye gibi hızlı değişen bir ülkede bu soruları anlamsız bulanlar çıkabilir. “Efendim, çağ ekonomi çağı; din, iman, bunlar insanın kalbinde olsun yeter…” diyenler az değil. Onlara göre dinî değerlere sahip çıkmak insanı dünyadan alıkoyuyor. Hatta insanlar tembelleşiyor, miskinleşiyor. Batı medeniyeti ise almış başını gidiyor. Onları yakalamak için bizim de onlar gibi çalışmamız, dünyaya biraz daha sarılmamız gerekiyor.

Acaba öyle mi gerçekten? Cenab-ı Hak, “Dünyayı isteyene dünyayı, ahireti isteyene ahireti veririz.” diyor. Ama ahiretsiz sadece dünyayı isteyenler ne kadar mutlu? Maddiyat aleminde her şey yolunda mı gidiyor? Tek başına maddi başarı huzur, bereket, itminan, ağız tadıyla bir yaşam getiriyor mu?

Batı toplumları giderek bireycileşiyor. Yani bencilleşiyor. O yüzden mutsuzluk, hayattan tatminsizlik had safhada. Aklı başında batılılar bunu gördüğü için bireyciliğe karşı insanın sosyal yönünü öne çıkarmaya çalışıyorlar. İnsanın neden diğer varlıklarla yaşamak zorunda olduğuna dair bilimsel araştırmalar yapıyorlar. Genetik uzmanları, psikologlar, beyin uzmanları, insanın sosyal ortamlarda daha bütüncül ve işlevsel bir varlık haline geldiğini söylüyor.

Demek ki tek başına bireyin mutluluğu yetmiyor. Bir de çevreye, aileye, mahalleye bakmak gerekiyor. Orada ne var? Eğer orada kavga, gürültü, uyuşturucu, hırsızlık, içki, sahtekârlık varsa bireyin de mutlu olması mümkün değil.
İslâm bu yüzden birey kadar cemaate de önem veren bir din. İbadetlerin bireye bakan bir yönü olduğu kadar, cemaate, topluluğa bakan bir tarafı da var. Bireyin saadeti kadar toplumun huzuru da önemli. Bireyin hak ve özgürlükleri kadar toplumun hak ve özgürlükleri de önemli.

Ramazan ayını geride bırakırken bu düşünceler insanın zihnine takılıyor. Dünyayla rekabet edelim, hatta onların önüne geçelim ve “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkalım” derken, acaba bazı temel değerleri unutuyor muyuz?

Amerika mı Rusya mı?

Kafkaslardaki son gelişmeler, uluslararası güç dengelerinin yeniden şekillenmeye başladığını gösteriyor. Ruslar “bir beyaz atın üstünde” naralar atarak “geliyoruz” diyorlar. Gürcistan savaşı ve Rusya’nın desteğiyle (zorlamasıyla) gündeme gelen Abhazya ve Güney Osetya’nın bağımsızlığı, sadece Amerika’nın ve Avrupa’nın değil, Türkiye’nin de başını ağrıtacak türden.

Batılıların karşısında artık yeni bir Rusya var. İç bütünlüğünü sağlamış, ekonomisi her gün büyüyen, ordusu güçlü, gerektiğinde risk almaktan ve askeri güç kullanmaktan çekinmeyen bir Rusya.

Küresel güç ilişkilerini dengelemek ve Amerikan hegemonyasını kısmen sınırlamak için Rusya’nın bir güç olarak yükselmesi iyi bir gelişme olarak görülebilir. Fakat Rusların geçmişini de iyi biliyoruz. Türkiye ve İslâm dünyasına karşı en az Amerikalılar ve Avrupalılar kadar pragmatik, çıkarcı ve acımasızlar. Çeçenistan’da yaşananları unutmadık. Rusya’daki müslüman toplulukların yaşadığı zorlukları da biliyoruz.

Amerika’ya karşı tepkinin bir sonucu olarak kendilerini Rusya’ya yakın hissedenler var. Fakat bu tam da “denize düşen yılana sarılır” meseline denk düşüyor. Sarıldığınızın yılan olduğunu bilmeniz lazım!

Dünya Başımıza Yıkılıyor!

Eylül ayında Amerikan bankacılık sektöründe yaşanan krizi gazeteler bu başlıkla verdiler. Amerikanın en büyük bankalarından Lehman Brothers iflas etti. Amerikanın en eski bankalarından Merrill Lynch, Bank of America tarafından 50 milyar dolara satın alındı. Dünyanın en büyük sigorta şirketlerinden AIG, Amerikan merkez bankası tarafından son anda kurtarıldı.

Bunlardan önce dünyanın en büyük ipotek (mortgage) şirketleri Fannie Mae and Freddie Mac, iflasın eşiğine geldi. Amerikan hükümetinin finanse ettiği bu iki şirket de yine hükümet tarafından kurtarıldı. Ortada dönen ve bir hesaptan diğerine aktarılan para, bir çok ülkenin toplam milli varlığından daha fazla.

Son bir yılda Amerikan ekonomisinde ve dünya piyasalarında yarım trilyon dolara yakın kaybın olduğu tahmin ediliyor. Bu krizler bütün dünya ekonomisini etkiliyor.

Bu büyük finans oyunlarının arkasında tek bir şey yatıyor: hırs. Daha fazla kazanma, daha fazla kâr hırsı. Kötü yönetim, pazar dengeleri, yeni piyasalar, rekabet… Bunun gibi daha bir sürü gerekçe sayılabilir. Fakat sonuçta bu büyük finans oyunu, zenginin daha fazla zengin olmasından başka bir işe yaramıyor.

Medya-Siyaset Savaşları

Bu Ramazan, tatsız ve seviyesiz bir medya-siyaset savaşına sahne oldu. Başbakan’ın Aydın Doğan’la girdiği polemik, bir anda kontrolden çıktı. İki taraf aynı hırs ve öfkeyle birbirine saldırmaya başladı. Hafta içi siyaset, hafta sonu kavga izler olduk!

Ramazanın bereketine, maneviyatına hiç yakışmayan bir kavgaydı bu. Üstelik iki taraf da ortaya somut bir şey koyamadı. Deniz Feneri’nin Almanya şubesi hakkında Almanya’da görülen davadan bir takım cezalar çıktı. Yani ortada hiçbir şey yok değil. Bir takım şüpheli işler yapılmış. Bunların üzerine gitmek, yolsuzluk suçlamasından kurtulmak gerekirdi. Bu yapılmadı. Buna karşın olay medyanın abarttığı gibi de değil. Aksi halde Almanya’da görülen davadan çok daha ağır cezaların çıkması gerekirdi.

Bu kavgadan siyaset de kaybetti, medya da. Türkiye’de siyasetin seviyesini yükseltmek, şeffaflığı arttırmak ve hesap verebilirliği yaygınlaştırmak gerekiyor. Ama bunun için üniversiteden medyaya siyaset dışındaki kurumların da aktif katkı vermesi gerekiyor.

Aynı şekilde Türkiye’nin daha dürüst, saygılı, ciddi, sansasyonel olmayan ve güç ilişkilerinden bağımsız bir medyaya ihtiyacı var. Keşke bu kavga yerine, bu alanlarda bir takım adımlar atılsaydı. Ramazanın maneviyatına daha uygun bir iş yapılmış olurdu.

Bıçak Sırtı Bir Seçim Daha

Amerikan seçimleri 4 Kasım günü yapılacak. Artık adaylar belli. Mesajlar ortada. Kartlar açılıyor. Barack Obama liderliğindeki Demokratların bu seçimi “elini kolunu sallaya sallaya” alacağını söyleyenler, şimdi biraz endişeliler. Çünkü Cumhuriyetçiler Sarah Palin’in başkan yardımcısı adaylığına seçilmesinden sonra ciddi hamleler yaptılar.

Peki ne yaptılar? Amerika’daki Evangelist Hıristiyan tabanı harekete geçirdiler. Bu grupların 40 milyon civarında insanı kapsadığı tahmin ediliyor. Geçen seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de Cumhuriyetçilere en çok oy, bu kitleden çıkacak. Cumhuriyetçi adaylar Evangelist Hıristiyanlara yakın bir çizgide duruyor.

Palin’in adaylığının açıklanmasından sonra, Amerikan toplumunun kırılma noktalarından biri daha gün yüzüne çıktı: elitizme karşı popülizm. Demokratlar seçkinci olmakla suçlanırken, Cumhuriyetçi adaylar “halkla temas halinde” olduklarını söylüyorlar.

Demokratların daha aklı başında konuşmalar yaptığını biliyoruz. Ama seçim günü oy verecek Amerikalı seçmenlerin kafasında başka değerlendirmeler de var. Mesela güvenlik, savunma, ekonomi gibi. Ve Cumhuriyetçiler bunlarla nasıl oynayacaklarını çok iyi biliyorlar.

Dolayısıyla Kasım’daki Amerikan seçimleri yine çok yakın bir marjla sonuçlanacak. Kimin kazanacağını ise hep birlikte göreceğiz.


Kısa Kısa

Amerika merkezli küresel finansal krizin ortasında ABD, körfezin en zengin ülkesi Birleşik Arap Emirliklerine 7 milyar dolar değerinde bir füze savunma sistemi satmaya hazırlanıyor. Füze sistemi dünyanın en büyük silah şirketlerinden Locheed Martin tarafından üretilecek. Bu satışın iki yönü var: Bir, Amerikan silah şirketleri büyük ve kârlı işler almaya devam ediyor. İki, bu füze sistemi muhtemelen İran’a karşı bir koz olarak kullanılacak. Böylece Amerika bir taraftan para kazanacak, öbür taraftan bölgede gerginlik oluşturarak İran’ı izole etmeye çalışacak.

***

Türkiye ile Ermenistan arasındaki buzlar eriyor mu? Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün 6 Eylül günü Erivan’a yaptığı ziyaret bunun işaretçisi gibi görünüyor. Peki Gül’ün başlattığı “futbol diplomasisi” sonuç verecek mi? Ermeni tarafı da şu ana kadar olumlu bir tutum sergiliyor. Fakat önümüzde ciddi sorunlar var: Soykırım iddiaları, bu iddiaları kabul eden ülkeler, Ermenistan işgalindeki Karabağ bölgesi, Rus yanlısı bir Erivan, enerji, Rus askeri birliklerinin (Güney Osetya ve Abhazya üzerinden) Türkiye sınırlarına giderek yaklaşması, Ermenistan’daki Rus askeri varlığı… Bütün bunlar Türkiye ile Ermenistan ilişkilerinin kolay kolay normalleşmeyeceğini gösteriyor.

***

Devlet son dört yılda 89 bin 645 kişiye terör tazminatı ödemiş. Tazminat, terörle mücadele sırasında ölüm, yaralama, mala hasar gibi gerekçelerle ödeniyor. Terörle mücadele deyince akla hep dağdakilere karşı nizami ordunun verdiği mücadele geliyor. Terörün bir de böyle bir tarafı var. Teröre bulaşmamış insanlar da bu beladan nasibini alıyor. Çünkü terör, tıpkı bir ateş gibi. Kendi kabında kalmıyor; dokunduğu her şeyi yakıyor. Türkiye’deki terörle mücadele konusunda son yıllarda önemli adımlar atıldı. İnşallah bunların arkası gelir ve bu illetten millet olarak kurtuluruz.

***

YÖK Başkanı, “Üniversiteler sadece bilimle uğraşsın” demiş. Elhak doğru söylemiş. Ama kim dinleyecek? Bilim deyince aklımıza ne geliyor o bile belli değil. Üniversiteler yıllardır en katı, acımasız ve anlamsız ideolojik mücadelelerin mekanı oldu. Özgürlük yerine ideoloji öğretti. Üretkenlik yerine itaati salık verdi. Bilimsel çalışma yerine ezberciliği teşvik etti. Sonuç ortada. Türkiye’de 130 civarında üniversite var ama hiçbir dünya sıralamasında ilk 300’e giremiyor. Oysa 70 milyonluk Türkiye’nin en az 250 üniversiteye ihtiyacı var. Ama aynı zamanda kaliteye. İnşallah YÖK başkanının sözüne kulak veren çıkar.

leyla_mecnun
21.02.2009, 00:10
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Amerika İçin Yeni Bir Başlangıç Mümkün mü?

Amerika’nın ilk zenci başkanı olarak seçilen Barack Obama, sadece kendi ülkesinde değil bütün dünyada büyük bir heyecan ve coşkuya yol açtı. Amerikan siyasetine ilgisiz kitleler dahi 2008 seçimlerini yakından izledi. Bu heyecanın en ilginç tezahürlerinden biri bizim ülkemizde, Van’da yaşandı. Obama’nın başkan seçildiği haberini alan bir grup köylü vatandaşımız, 44. Amerikan Başkanı seçilen Obama için 44 kurban kesti!

Obama’nın bu kadar ilgi ve heyecan uyandırmasında derisinin rengi kadar vaat ettiği yeni liderlik vizyonu da etkili oldu. Dünya toplumları, duygularına, hayallerine, ideallerine tercüman olacak küresel liderler arıyor. Dünya uzun bir süredir Gandi’lerden, Aliya İzzetbegoviç’lerden, Nelson Mandela’lardan yoksun. Bölgesel ve küresel liderler ya vizyon sahibi değiller ya da küçük siyasi hesapların peşindeler. Dünya düzeni adaletten uzaklaştıkça ve maraz ürettikçe, insanların yeni lider arayışı da kamçılanıyor.

Bu manada Senatör Obama tarih yazdı ve Amerika’nın ilk zenci başkanı oldu. Fakat Başkan Obama’nın tarih yazıp yazmayacağını hep beraber göreceğiz. Obama’nın şu ana kadar yaptığı atamalar ve muhtemel hükümet üyeleri hakkındaki söylentiler, pek çok Obama taraftarını düşündürmeye başladı. “Obama’nın aklı yerinde, sezgileri güçlü ama doğru kişileri dinlemiyor” diyenlerin sayısı giderek artıyor. Başkan Obama hakkında bir şey söylemek için henüz erken. Ama endişe verici bazı işaretleri göz ardı etmek mümkün değil.

Obama’nın başkan seçilmesi, köklü yapısal sorunları bir anda ortadan kaldırmayacak. Öncelikle Amerikan ekonomisini düzeltmek zorunda. Başkanlığının ilk aylarını bu konuya ayıracak. Gündeminde başka yerel konular da olacak. Fakat Amerika gibi dünya düzeninin merkezinde bulunan bir ülkenin dış politikaya bigane kalması mümkün değil. Üstelik Obama Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilmesi, Afganistan’a öncelik verme ve İran’la masaya oturma gibi bizi de ilgilendiren konularda önemli vaatlerde bulundu. Bunların ne kadarını yerine getireceğini göreceğiz.

Amerikan sistemi ve küresel güç dengeleri, Obama istese dahi bazı şeyleri yapmasına imkan vermeyecek. Zaten kimse ondan mucize de beklemiyor. Fakat adalet ilkesini siyasetinin merkezine yerleştirmeyen bir Obama, diğer Amerikan başkanlarından farklı olmayacak. Amerikan yerel siyaseti, çıkar ve baskı grupları ve küresel güç dengeleri, onu kısa sürede ‘ehlileştirebilir’.

Amerika’nın zenci bir başkana değil, cesur ve adalet sahibi bir lidere ihtiyacı var. Şüphesiz Obama’nın ilk zenci başkan olması tarihî bir olaydır. Fakat önemli olan bundan sonra ne yapacağıdır.

G-20 ve Ötesi

Küresel finans krizi, bütün ülkeleri kara kara düşündürüyor. Kapitalizm tarihinde ilk defa bu kadar büyük bir sorunla karşı karşıyayız. 1929’daki dünya ekonomik krizine kıyasla daha büyük bir sorun bu. Çünkü o günlere kıyasla dünya ekonomisi çok daha küresel ve bağımlı hale gelmiş durumda. Amerikan ekonomisi sallanırken Çin ya da Brezilya’nın “bizi ilgilendirmiyor” demesi mümkün değil. Aynı şey ilk defa G-20 zirvesine davet edilen Türkiye için de geçerli.

Küresel ekonomik ilişkiler o kadar iç içe girmiş durumda ki kimsenin kendi içine kapanması mümkün değil. G-20 zirvesi, görevi Ocak ortasında devredecek Bush yönetiminin muhtemelen son büyük uluslararası zirvesi olacak. Bu bile Bush mirasının ne kadar içler acısı bir durumda olduğunu bir kez daha teyit ediyor. Giderayak dünyanın en büyük finans krizini Obama yönetimine devredecek Bush.

Finans krizi, adından da anlaşılacağı üzere öncelikle para ve fon yönetimiyle ilgili bir konu. Reel sektöre etkisinin ne olacağını herkes merak ediyor. Fakat modern ekonominin nasıl işlediğini biliyorsanız, bu konuda çok da iyimser olmanız mümkün değil. Reel sektör, yani üretim yapan firmalar, kredi kullanmak zorunda. Kredi ise finans ve para yönetimi demek. Üretici firmaların kullanabileceği kredi limiti eridikçe, üretim de düşecektir. Dolayısıyla finans krizinin ekonominin diğer sektörlerini etkilememesi mümkün değil. G-20 zirvesinden muhtemelen biraz daha sıcak para akışı çıkacak. Bunun sorunu çözüp çözmeyeceğini önümüzdeki yıl göreceğiz.

Enerji Savaşları

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçtiğimiz ay önemli bir enerji zirvesi için Azerbaycan’a gitti. On ülkenin katıldığı zirvede bölgedeki enerji kaynakları, enerji koridorları, fiyatlar ve enerji güvenliği konuşuldu.

Türkiye enerji konusunda dışarıya bağımlı bir ülke. Enerji ihtiyacımızın önemli bir kısmını, Amerika’nın düşman ilan ettiği ve hasım gördüğü iki ülke, yani Rusya ve İran’dan temin ediyoruz. Fakat Türkiye aynı zamanda dünyanın en önemli enerji koridorlarının üzerinde bulunuyor. Avrupa ve Amerika’nın enerji ihtiyacını karşılamak için kurulması düşünülen NABUCCO gibi büyük enerji hatları Türkiye üzerinden geçmek zorunda. İran ve Rusya buna başından beri direniyor. Rusya doğalgaz enerji sektöründeki tekelini güçlendirmek için her gün yeni manevralar yapıyor. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerini yanına çekmeye çalışıyor. Gönül rızasıyla gelmeyenlere gözdağı veriyor. Rusya’nın amacı orta vadede enerji fiyatlarını belirleyen, dolayısıyla dünya ekonomik düzenine kafa tutabilen bir ülke olmak.
Türkiye ise şu ana kadar kendine “enerji koridoru” olmanın ötesinde bir misyon yüklemiş gibi görünmüyor. Oysa nüfusu her gün artan, ekonomisi her yıl büyüyen ve dolayısıyla enerji ihtiyacı sürekli artan Türkiye’nin yeni enerji yatırımları yapması, alternatif enerji kaynaklarına yönelmesi gerekiyor. Aksi halde küresel enerji savaşlarında sürekli birilerine bağımlı kalmaktan kurtulmamız mümkün değil.

Vatikan İslâm’la Barışacak mı?

Geçtiğimiz ay Vatikan önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Müslüman ve Katolik temsilcilerden oluşan bir heyet, iki din arasındaki sorunları tartıştı. Heyet, Papa 16. Benedikt tarafından da kabul edildi. Müslüman heyetin başkanlığını Bosna Müftüsü Mustafa Çeriç yaptı. Dünyaca ünlü müslüman mütefekkir Seyyid Hüseyin Nasr da heyette bulunanlar arasındaydı.

2006 yılında Regensburg Üniversitesinde yaptığı konuşmada İslâm dinine ve kültürüne açıkça saldıran Papa, son iki yılda ilişkileri düzeltmek için bazı jestlerde bulundu. Irak savaşına açıkça muhalefet ederken Türkiye ziyareti sırasında olumlu mesajlar verdi. Kasım ayında Vatikan’da yapılan toplantıda Papa müslüman-hıristiyan ilişkilerinin önemine dikkat çekti. İki din arasındaki dinî ve tarihî farklılıklara rağmen, küresel sorunlara karşı ortak bir zeminde buluşabileceklerini söyledi. Bunlar şüphesiz önemli adımlar. Fakat ne Papa’nın ne de Vatikan’dakilerin İslâm ve müslümanlar hakkındaki görüşlerinin değişmediğini biliyoruz. İki din arasındaki temel farklılıkları ortadan kaldırmak mümkün değil. Vatikan, insan onuruna ve din özgürlüğüne büyük önem veriyor. Fakat din özgürlüğü ile kastettikleri, misyonerlik faaliyetlerine zemin hazırlamak. Müslümanlar ise buna karşı çıkıyor ve bunun din ve vicdan hürriyeti değil, evrensel değerlerin açıkça suistimal edilmesi olduğunu söylüyor. Yani aynı ilke, iki dinin mensuplarına farklı şeyler ifade ediyor.

Vatikan’dakilerin kalbi ve vicdanı değişmemiş olabilir. Fakat Regensburg türünden hadiselerin tekrar yaşanması bundan sonra biraz daha zor görünüyor. İslâm dünyası açısından bu önemli bir
kazanç olacaktır.

İş Ahlâkı

Bir sorunla karşılaştığımızda suçu başkasında aramak gibi kötü bir huyumuz var. Hepimiz dürüst, ahlâklı ve adil bir toplumda yaşamak istiyoruz. Ama bu ilkeleri önce başkalarının uygulamasını bekliyoruz.

İşte son bir örnek: Petrol fiyatlarındaki düşüşle orantılı olarak benzin fiyatlarında indirime gidildi. Amerika’da bu indirim yüzde 50’lere kadar çıktı ve benzin istasyonlarına birebir yansıdı. Yani Amerika’da benzin alan vatandaş 1 galon (3.8 litre) benzini yazın 4 Dolara alırken şimdi yaklaşık 2.15 Dolara alıyor. Bizde ise indirim yapılalı birkaç ay olduğu halde pompaya yansıması hem geç hem de düşük. Tahminlere göre bizde indirim benzin istasyonlarına ancak yüzde 18 olarak yansımış.

Şimdi burada çok açık bir ahlâk sorunu var. Benzin işletmecileri piyasadaki boşluktan istifade ediyor ve haksız para kazanıyor. Maalesef bu sorun sadece benzin istasyonlarıyla sınırlı değil. Türkiye’de küçük esnafa güven her gün azalıyor. Aldığınız malın kalitesinden, fiyatından, sağlıklı olup olmadığından şüphe ediyorsunuz. Devletin koyduğu kurallara kim uyuyor belli değil. Benzinde yaşanan sorun, sektörün hemen her alanında var. Her şirketin başına bir polis dikmek mümkün olmadığına göre ne yapmak gerekir?

Hepimizin şunu hatırlaması gerekiyor: Toplumsal bir düzenin bekası, bütün bireylerin katkı vermesine bağlıdır. “Ben bir kaçamak yapayım; diğerleri kurallara uysun, bir şey olmaz!” diyemezsiniz. Derseniz ortada ne düzen kalır, ne de bereket.


Kısa Kısa

Biz Türkler tartışmayı ne zaman öğreneceğiz? En ufak meselede bile işi ölüm kalım noktasına getiriyoruz. Ya hep, ya hiç yaklaşımı her tartışmaya damgasını vuruyor. Futbol maçına gidiyoruz; “ölmeye geldik” diyoruz. Otopark kavgası yapıyoruz; cinayetle sonuçlanıyor. Bu kadar dramatik olmasa da bunun son örneği “Mustafa” filmi. Atatürk’ün insanî zaaflarını gösterdi diye birileri filmin yapımcısına fena halde kızgın. “Ölümsüz Atatürk” böyle gösterilir miymiş… Protestolar, boykotlar, saldırılar… Bir noktadan sonra neyi tartıştığımız da belli değil. Bir garip millet olduk vesselam.

***

Televizyon kanalları arasındaki reyting kavgası devam ediyor. Her gün hangi kanalın hangi programının ilk 20’ye, ilk 100’e girdiği kıyasıya tartışılıyor. Ne de olsa işin ucunda reklam geliri var. Ama tartışmanın asıl bilinmeyen tarafı en önemlisi: reytingleri kim, nasıl ölçüyor? Belli bir grubun elindeki reyting ölçüm sistemi, Türkiye’deki yaklaşık 2 milyar dolarlık reklam pastasının kimler tarafından paylaşılacağına da karar veriyor. Yani işin şakası yok. Ortada büyük bir para var. Tabii bizim sormamız gereken soru şu: Türkiye’deki televizyon izleme çılgınlığına nasıl son verilecek?

***

Korsan deyince aklınıza ne geliyor? Benim aklıma yüzlerce yıl önce yaşamış, tek gözü bağlı, sağ eli çengelli deniz korsanları geliyor. Tabii bunlar modern sinemanın ürettiği korsan imajı. Fakat bugün dünyada korsan kaldı mı diye sorsanız herhalde çoğumuz hayır cevabını verir. Geçen ay Türk gemisi, ardından da bir Suud tankeri Somalili korsanlar tarafından kaçırılınca, korsanların hâlâ aramızda olduğunu anladık. Fakat burada garip bir durum var: Rusya, korsanlarla mücadele etmek için Afrika açıklarına muharip gemi göndereceğini açıkladı. Şimdi insan ne alaka diye soruyor. Bu korsan hikâyesinin arkasında, Amerika’ya kafa tutmak için bölgedeki deniz gücünü arttırmak isteyen Rusya olmasın?

***

Gazetede bir haber: “Kalbi olmadan 118 gün yaşadı”. Tedavi için bir hastanın kalbi çıkartılmış, suni kalbe bağlanmış ve hasta 118 gün böyle kaldıktan sonra hayata geri dönmüş. Doktorları tebrik etmek lazım. Ama kalbi olmadan yaşayan o kadar çok insan var ki dünyada! Savaşlar, işgaller, açlık, hastalık, sefalet… Bütün bunlar nasıl oluyor acaba? Kalbi olan bir insanlık bu felaketlere göz yumabilir miydi? Biz kalbe bir et parçası olarak baktığımız müddetçe onun asıl manasını hiç bir zaman kavrayamayacağız. Kalbimize sahip çıkalım. Hem maddi hem de manevi anlamda…

leyla_mecnun
21.02.2009, 22:25
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Gazze'de Katliam

İsrail Filistin topraklarında yine katliam yaptı. 27 Aralık 2008’de başlayan ve üç hafta aralıksız suren saldırıların sonucunda 1300 Gazzeli hayatını yitirdi, beş binin üzerinde insan yaralandı. Ölü ve yaralıların çoğunluğunu çocuklar ve kadınlar oluşturuyor. Gazze’nin bütün alt yapısı yerle bir edilmiş durumda. Askerî ve sivil hedefler arasında hiç bir ayrım yapmayan İsrail, Gazze’de okulları, camileri, hastaneleri, BM binasını ve sığınak olarak kullanılan binaları vurmaktan çekinmedi. 2009 yılına girerken Gazze bir insanlık suçu olarak hepimizin önünde duruyor.

Gazze katliamı karşısında bütün uluslararası kurum ve kuruluşlar sadece seyrettiler. Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler, Arap Birliği, İslâm Konferansı Teşkilatı dahil hiçbir uluslararası ve bölgesel kuruluş, İsrail’e dur diyemedi. Amerika İsrail’e kayıtsız şartsız destek verirken Avrupalı diplomatlar “İsrail karşısında acziyet içindeyiz” itirafında bulunmaktan başka bir şey yapmadılar. Uluslararası hukuk, savaş hukuku, insan hakları… bunların hepsi ayaklar altına alındı.

Gazze 2009 olayları, Mısır ve Suudi Arabistan başta olmak üzere Arapların nasıl bir acziyet ve zillet içinde olduğunu da gösterdi. İsrail’in Hamas’a yönelik politikalarına destek veren ve bitirilmesini arzu eden Mısır, şu anda bölgede İsrail ve Amerika’yla beraber en fazla nefret edilen ülke. Mısır’ın Ortadoğu barış sürecindeki rolü de sıfırlanmış durumda.

Filistin halkı arasındaki bölünmeyi ustalıkla kullanan İsrail, bölgede gerçekten barış istemediğini bir kez daha teyit etti. Komşularıyla barış isteyen bir ülke, Gazze’deki masum ve korumasız insanların üzerine böylesine ateş yağdırır mı? Arapları birbirine düşürüp her istediğini onlara yaptırır mı? İşgali altındaki Filistinli müslümanları her gün zillet ve yoksulluk hali içinde yaşamaya mahkum eder mi? Onların onurunu her gün ayaklar altına alır mı?

Bu gerçeklere rağmen İsrail propaganda makinası yalan üretmeye devam ediyor. İsrail’in barış istediğini ama Arapların barışa yanaşmadığını söylüyor. Batılı haber ajanslarını da ağına alan bu propaganda makinası, aslında Filistinli diye bir ulusun olmadığını, Arapların Filistin topraklarından kendi istekleriyle ayrıldıklarını, İsrail’in bölgedeki tek demokratik ülke olduğunu, İsrail’in kendini savunma hakkının olduğunu ve bunun için şiddet kullanmak zorunda kaldığını ileri sürüyor. Bu yalanlar sayesinde Amerikan kamuoyunu yanına çeken İsrail, “Amerika bana destek verdikçe istediğim her şeyi yapabilirim.” diyor. 20. yüzyılın başında dönemin süpergücü İngiltere’yi bu şekilde kullanan Siyonistler, şimdi de Amerika’ya sırtlarını dayamış durumdalar.

Fakat bu düzenin daha uzun süre devam etmeyeceği ortada. Gazze katliamına tepki veren milyonlar, İsrail’in peşini bırakmayacaklar. İsrail’in Gazze’de savaş suçu işlediği konusunda bir mutabakat oluşuyor. İsrail’i hiçbir mahkeme cezalandıramasa bile, Siyonist rejim dünya kamuoyunun vicdanında “çocuk katili”
olarak mahkum edilecek.

Barack Hüseyin Obama

44. Amerikan başkanı Barack Hüseyin Obama, 20 Ocak 2009 günü görkemli bir yemin töreniyle göreve başladı. Washington meydanını dolduran iki milyon kişiye, dünyanın çeşitli ülkelerinden ekranı başındaki milyonlar eşlik etti. Etkileyici bir konuşma yapan Obama, Amerikan halkına “haydi yeniden ayağa kalkalım” mesajı verdi. Fakat konuşmasının şiirsel ve hissî yönlerini bir kenara bırakacak olursak, Obama vaat ettiği değişimi nasıl gerçekleştireceğine dair hiçbir şey söylemedi. Gazze olayları karşısında sessiz kalan Obama, konuşmasında Filistin meselesine hiç girmedi.

İnsan ümitvar olmak ve olumlu düşünmek istiyor. Ama Obama’nın verdiği ilk işaretler iyi değil. Obama rüyası, her gün biraz daha vites küçültüyor. “Değişim, değişim…” diyen Obama, şimdi daha realist bir çizgiyi öne çıkartıyor. Hedef göstermekten çok sorunların ne kadar büyük olduğunu hatırlatıyor. Bunda haksız değil. Zira ekonomiden dış politikaya Obama, Bush yönetiminden büyük bir enkaz devraldı. Ama güçlü liderler zaten böyle anlarda test edilirler.

Obama’nın konuşmasında güvenlik, terörle mücadele ve dünya sorunları hakkında söyledikleri de bizi endişeye sevk etti. “Önce güvenlik” diyen bir Obama, “önleyici savaş” diyen Bush’tan çok farklı olmayacaktır. Umarız önümüzdeki günlerde daha ümitvar olmamızı sağlayacak adımların atıldığına şahit oluruz.

Ortadoğu’da Seçim Mevsimi

Bu yıl, bölgemizde seçim yılı. Irak’ta Ocak sonunda yerel seçimler, Ekim’de genel seçimler yapılacak. Afganistan ve İran’da da seçimler var. Türkiye’de de yerel seçimler Mart sonunda gerçekleşecek. Ayrıca Şubat ayında İsrail seçimleri var.

Bu seçimlerden sonra bölgede nasıl bir tablo ortaya çıkacak? Siyasi gözlemcilerin ve Türk politika yapıcılarının bu süreci yakından takip etmesi gerekiyor. İki sebepten: Birincisi, halkın iradesini devlete taşıyan seçimler, demokratik sistemin temel direğidir. Seçimlerden çıkan sonuçlar, hoşumuza gitmese de halkın iradesini yansıttığı için kabul edilmek durumundadır. Örneğin İran halkı Temmuz’da Ahmedinecat’ı yeniden Cumhurbaşkanı seçebilir ve bu, İran’ın bölgede şahince politikalar izlemesinin devam edeceği anlamına gelebilir. Fakat halkın iradesi bu yönde tecelli ettiği için buna kimsenin itiraz etmesi sözkonusu olamaz.

İkinci konu, seçimlerle iktidara gelecek kadroların Ortadoğu ve Asya siyasetini nasıl şekillendireceğidir. İsrail’de şahinlerden oluşan bir koalisyon, daha fazla yıkım ve gerginlik anlamına gelecektir. Bütün Irak halkını kucaklamayan bir seçim sonucu, Iraklılar arasındaki bölünmeyi derinleştirecektir. Afganistan’da Taliban siyasi sürece katılmazsa, bu ülkedeki çatışmalar da aynen devam edecek. Türkiye’de yerel seçimlerden sonra ortaya çıkacak tablo da önemli. Hülasa 2009, bölgemizde seçimler yılı olacak. Bazı yeniliklere hazır olmakta fayda var.

Batı Ekseninden Kopmak

Başbakan Erdoğan’ın son Gazze olayları karşısındaki sert tepkisi, bazı çevrelerde “Türk dış politikası geleneksel Batı ekseninden kopuyor mu?” tartışmalarına yol açtı. Bazılarına göre son yedi yıldır izlenen dış politika, Türkiye’yi Avrupa ve NATO ekseninden Ortadoğu ve İslâm dünyasına kaydırıyor. Oysa tarihin Ortadoğu ve Asya üzerinden akmaya devam ettiğini göremeyen Batıcılar, Türkiye gibi bir ülkenin çok yönlü bir dış politika izlemek zorunda olduğunu anlamıyorlar.

Öte yandan bugün sadece Türkiye değil, Amerikadan Avrupa’ya ve Rusya’ya kadar bütün büyük ülkeler, Ortadoğu’da barış ve istikrarın hayatî öneme sahip olduğunu biliyorlar. Türkiye’nin komşu olduğu İran, Irak ve Suriye’ye ve bunların uzantısı olan Filistin ve Lübnan konularına yakın ilgi göstermesi gayet doğal bir durumdur. Fakat asıl sorulması gereken soru şu: Aman efendim uzaklaşıyor muyuz diye korktuğumuz “Batı eksenli” dış politika çok mu başarılı bir model? Avrupa ve Amerika’nın Ortadoğu barış sürecinde ve Filistin konusunda izlediği politikaların bölgeyi getirdiği nokta ortada. Bölgemizi “ebedi bir çatışma alanı” olarak gören Batılılar, bize hâlâ 19. yüzyıl Avrupa kolonyalizminin penceresinden bakıyorlar. O yüzden bizim coğrafyamıza çözüm getirmekten çok, sorun taşıyorlar. Hiçbir maceraya kapılmadan ve tamamen rasyonel bir bağlamda “Batı eksenli dış politika” modelinin ve Batılı ülkelerin politikalarının sorgulanmasının zamanı bizce gelmiş durumda.

Ergenekon Kuyusu

Kazdıkça derinleşiyor Ergenekon kuyusu. “Hayalî” olduğu söylenen birkaç senaryoyla başladı her şey. Darbe planlarını anlatan günlükler çıktı ortaya. İsimler, adresler, krokiler, planlar derken, seri numarası silinmiş silahlar, bombalar izledi bunları. Ergenekon araştırmasının son dalgasında birkaç düzine zanlı daha sorgulanmak üzere tutuklandı. Tutuklamaların bundan sonra da devam etmesi bekleniyor. Zira yeni sanıklar, yeni bilgiler veriyorlar. Ergenekon giderek terör, uyuşturucu, kaçakçılık, cinayet ve mafya ilişkilerinin şifresi haline geliyor. Herkesin merak ettiği soru, devlet içinde örgütlenmiş bu çetenin nerelere kadar uzandığı. Asker, siyasetçi, sendikacı, gazeteci, istihbaratçı, iş adamı derken Ergenekon çetesinin giderek büyüdüğü ve derinleştiği görülüyor.

İtalya’da Gladio örgütü kapsamında yaklaşık altı bin kişi tutuklanmıştı. Bizdeki sayı belki binlere ulaşmayacak ama Ergenekon örgütlenmesinin birkaç ulusalcı fanatikten ibaret olmadığı giderek kesinlik kazanıyor. Türkiye Cumhuriyeti gerçekten demokratik bir hukuk devleti olacaksa, bu tür gizli ve kirli örgütlenmelerden kurtulmak zorunda. Hiç kimse vatandaş adına devlet yetkisini kötüye kullanamaz. Birtakım “devlet sırlarının” arkasına sığınıp iktidarı suistimal edemez. Aksi halde ortada devlet, nizam, hukuk diye bir şey kalmaz. Susurluk olayının üstünü örtenlerin gücü Ergenekon’u örtbas etmeye yetmiyor. İyi ki de yetmiyor. Çünkü dün Susurluk’u çözemediğimiz için bugün karşımıza Ergenekon çıktı. Bugün Ergenekon’u çözmezsek faili meçhul cinayetler, devlet adına işlenen suçlar, karanlık ilişkiler devam edecek ve on yıl sonra karşımıza başka bir çete çıkacak.


Kısa Kısa

Amerikalılar kafalarındaki “İslâm sorununu” çözmek için her şeyi deniyor. Son teklif, CIA’nın ünlü RAND Araştırma şirketinden geldi. RAND, ‘radikal İslâm’a’ karşı, tasavvuf ve tarikatların desteklenmesini salık veriyor. Güya tasavvuf “ılımlı İslâm” modeline uyuyormuş ve Amerikan-karşıtı hissiyata karşı bir kalkan görevi üstlenebilirmiş. Şimdi bu tavsiyede bulunanlar ya tasavvufu bilmiyorlar ya da alakasız kişilerle konuşuyorlar. Tasavvufu ‘miskinlik’ olarak gösterip Amerikan politikalarına payanda olarak kullanmak istiyorlar. Oysa tasavvufun özündeki özgürlük felsefesi, Yaratıcı dışında başka efendilere köleliğe asla prim vermez. CIA birilerini kandırıp bazı operasyonlar yapabilir ama sahih tasavvuf geleneğinin bu tür oyunlara gelmeyeceği açık.

***

Gazze 2009 katliamı, dünya basını için büyük bir imtihandı. Savaş boyunca Amerikan basını tamamen İsrail yanlısı yayınlar yaptı. Avrupa basını Amerikan basını kadar kötü değildi ama Gazze acısını bütün boyutlarıyla verdiği söylenemez. Çünkü onlar da İsrail lobilerinin baskısı altındalar. Sadece bu konuda bile İslâm dünyası ile Batının ayrı dünyalarda yaşadığını görüyoruz. Gazze savaşında Amerikalılar sadece İsrailli yetkililerin propagandasını dinlerken, İslâm dünyası Amerikan yapımı İsrail bombalarının düştüğü yerleri gördü.

***

Küresel finans krizi, giderek derinleşiyor. Uluslararası finans şirketleri krizin etkisiyle sarsılmaya devam ediyor. Son olarak dünyanın bilgisayar devi Microsoft beş bin kişiyi işten çıkarttı. Krizin Türkiye’yi de yavaş yavaş etkilemeye başladığını görüyoruz. Yetkililer “kriz bizi teğet geçecek” dese de reel sektörün belkemiği olan üretici firmalar kaygılı. Türkiye’de işsizlik oranı zaten yüzde 10’ların üzerinde seyrediyor ve cari açık giderek büyüyor. Finans sektöründeki daralmadan ve kredi sıkıntısından dolayı yabancı yatırımlar da askıya alınmış durumda. Kısacası tablo çok parlak değil. Umarız ekonominin patronları kriz bizi de vurmadan çabuk ve akıllı hareket ederler.

***

Dünyaca ünlü müslüman düşünür ve ilim adamı Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, Ocak ayında İstanbul’daydı. 21 Ocak’ta CRR’de bir konuşma yapan Nasr, İslâm dünyasının 21. yüzyılda kendi gündemini kendisinin belirlemesi gerektiğini söyledi. Nasr’a göre İslâm dünyası iki asırdır Batının belirlediği gündeme ayak uydurmaya çalışıyor. Batının sorduğu sorulara yine Batılıların verdiği cevaplarla yetinmeye çalışıyor. Eserleriyle Türkiye’de yakından takip edilen Nasr, konuşmasında Türkiye’yi “ikinci vatanı” olarak gördüğünü de ifade etti. Nasr’a göre Türkiye 21. yüzyılda daha büyük roller oynayacak ve bölgenin en etkin ülkelerinden biri haline gelecek.

leyla_mecnun
23.02.2009, 13:26
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Türkiye Kuzey Irak’ta

Bayramdan birkaç gün önce bütün Türkiye ve dünya bunu konuştu: Türkiye Kuzey Irak’ta... Aylardır konuşulan sınır ötesi operasyon nihayet gerçekleşti ve Türk ordusu Kandil dağı ve civarındaki PKK kamplarını vurdu. Hükümetin aylardır takip ettiği etkin ve dengeli dış politika sonucunda operasyon uluslararası bir krize yol açmadı. Türkiye yalnız kalmadı. Diğer ülkeler bir tarafa, Irak hükümeti dahi Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullandığını açıkladı.

Bu arada “Türkiye yapamaz, edemez..” diyenler susmak zorunda kaldılar. “Konuşuyorsunuz, yapmıyorsunuz!” eleştirileri de cevabını aldı. Türkiye PKK ile mücadelede kararlı olduğunu bir kez daha gösterdi. Bölge ülkeleri nezdinde Türkiye’nin caydırıcı bir güce sahip olduğu teyit edildi.

Bütün bunlar iyi güzel ama terörle mücadeledeki temel çelişki önümüzde aynen durmaya devam ediyor: Terörist öldürerek terörizm ortadan kalkmıyor. Aklın yolu bir ve aklı başında herkes bunu söylüyor. Terörizmi üreten sorunların üzerine kararlı bir şekilde gidilmediği müddetçe sorunu kökünden çözmek mümkün değil. Bugünkü örgütün adı PKK’dır; bu yarın başka bir örgüt olur. Bugün Kandil dağlarını bombalarız; bu yarın başka bir yer olur.

Türkiye’de Kürt sorununu çözmek için iki çözüm sürecinin aynı anda yürümesi gerekiyor. Birincisi bölgenin ekonomik olarak kalkındırılması. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’nin en fakir bölgeleri. Buradaki fakirlik pek çok sosyal ve siyasi sorunu besliyor, suistimale hazır hale getiriyor. Milliyetçilik, hizipçilik, kimlik siyaseti, bölücülük, ümitsizlik, uyuşturucu kaçakçılığı, vs. ilk anda akla gelen sosyal ve siyasi sorunlar. Bölgenin kalkındırılması, bölge insanının Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit vatandaşları olduklarını hissetmeleri açısından da önem taşıyor.

Fakat sadece ekonomik kalkınma sorunu çözmek için yeterli değil. Bunun yeni sosyokültürel politikalarla da desteklenmesi gerekiyor. Kürt vatandaşların kendilerini utanmadan, sıkılmadan, baskı altında hissetmeden rahatça ifade edebilmeleri, dillerini konuşabilmeleri gerekiyor. Osmanlı toplum düzeninin engin çoğulculuk tecrübesi, diğer milletler gibi Kürtleri de kucaklamış, onlara her tür hakkı tanımıştı.

Din kardeşliği üzerine kurulu bu Osmanlı ruhunun bugün yeniden ihya edilmesi ve bir devlet politikası haline gelmesi gerekiyor. Türkleri, Kürtleri ve diğer toplulukları bir arada tutan en önemli bağ dindir. Kürtleri temsil ettiğini iddia eden siyasetçilerin dinden, imandan, tarihten, kültürden kopuk söylem ve eylemleri, Müslüman Kürtleri kesinlikle temsil etmiyor. Nasıl Türkleri Türk yapan ana değer onların Müslümanlığıysa, Kürtleri Kürt yapan da bu kimliktir.

Keşke Kuzey Irak’a sadece tank ve uçakla değil, bu mesajlarla girebilsek. Keşke bölgedeki bütün ülkelere ve halklara bunun hayal ürünü bir fantezi değil gerçek olduğunu gösterebilsek... Keşke Osmanlı’nın derin tecrübesini şiar edinerek kendimize ait kuşatıcı bir çoğulculuk sistemini hayata geçirebilsek... Bu, F-16’larımızın Kandil dağlarını vurmasından daha anlamlı ve kalıcı bir mesaj olacaktır.

YÖK’e Yeni Patron

Türkiye’nin en sorunlu kurumlarından Yüksek Öğretim Kurumu’nun (YÖK) başına yeni bir isim geldi. Gelir gelmez de beklediğimiz tepkiler geldi: Yeni başkan başörtü ve katsayısı (imam hatipler) konusunda ne düşünüyor? Hükümete yakın mı? Dindar mı? Dinci mi?

Türkiye’de özgürlükleri savunmak bile bazıları için “dinci” damgasını yemek için yeterli bir gerekçe. Yeni başkan “Üniversiteler özgür yerler olmalı; bütün yasaklara karşıyım.” dediği için bazı akl-ı evveller tarafından eleştirildi.

Yasakçı bir zihniyeti üniversite, bilim, çağdaşlık adına savunanların haline gülmek mi lazım, ağlamak mı bilemiyoruz. YÖK gibi dibe vurmuş bir kurumu adam etmek için yeni başkan bir şanstır. Türk üniversitelerini dünyayla rekabet edebilen, özgür, bilimsel üretimi yüksek, özlük hakları iyi, hür düşüncenin yeşerdiği kurumlar haline getirmek için hem zemin müsait hem de yeterli siyasi irade.

Rejim muhafızları istedikleri kadar bağırıp çağırsınlar. Türkiye’yi 21. yüzyılda lider yapacak üniversiteler yasakların, baskıların değil, özgürlük ve üretkenliğin hakim olduğu kurumlar olacak. Kalkması gereken yasakların arasında başörtüsü de olduğu için inşallah bu sorun da zaman içinde çözülecek.

Paris’te Bir Diktatör

Libya devlet başkanı Muammer Kaddafi, geçen ay Fransa’ya resmi bir ziyarette bulundu. Beş gün süren resmi ziyaret sırasında Kaddafi, Paris’teki devlet konuk evine yerleşti. Her gittiği ülkeye yanında götürdüğü özel çadırını kurma geleneğini Fransa’da da sürdürdü. Kendisini ziyarete gelenleri, devlet konuk evinin bahçesine kurdurduğu çadırında kabul etti.

Siyaset, uluslararası ilişkiler, insan hakları, ihaleler, büyük şirketler, paparazzi ve Kaddafi’nin Paris’e kurulan çadırı manşetleri doldurdu. Düne kadar ABD ve Avrupa’nın tek bir ağızdan “zalim diktatör” dediği Muammer Kaddafi, Paris devlet sarayında, Sarkozy tarafından ağırlandı.

Kaddafi’nin otuz yıllık diktatörlüğü bir anda unutuldu. Çünkü Kaddafi kesenin ağzını açmaya başladı. Libya’da onlarca büyük ihale Batılı şirketlere veriliyor. Nitekim Fransa ziyaretinde önemli ticaret anlaşmaları imzalandı. Bunlardan sadece Airbus ihalesi 3 milyar Euro değerinde. Yani Kaddafi de işi artık öğrendi. Sarkozy’nin insan hakları ve demokrasi anlayışının kaç para olduğu da böylece ortaya çıktı.

Kaddafi’nin 11 Eylül sonrası dönemde hem ABD hem de Avrupa tarafından aklanmaya çalışılması gerçekten düşündürücü. Batılıların demokrasi şarkısı, artık iyice kulak tırmalamaya başladı. Zira inandırıcı değil. Batılılar sadece kendi çıkarlarına ters hareket eden liderlerden hoşlanmıyorlar. Ondan sonra da naif bir şekilde soruyorlar: bizden neden nefret ediyorlar?!

“Ya Sev, Ya Terk Et”

Bir gazete haberi “Fazıl Say bombası” diye verdi. Fazıl Say adlı piyanistimiz, Türkiye’nin Ortaçağ karanlığına sürüklenmekte olduğunu gerekçe göstererek Türkiye’yi terk edeceğini söylemiş. Siyasetçisinden gazetecesine, sanatçısına kadar herkes günlerce bunu konuştu. Şimdi de biz yazıyoruz! Neymiş sorun: Piyanistimiz Türkiye’deki gidişattan endişe duyuyormuş. Hatta kendini baskı altında hissediyormuş. Hükümet ona karşı ayrımcılık yapmış. Bu yüzden memleketi terk etmeye karar vermiş. Fare küsmüş, dağın haberi yok diyeceğiz ama maalesef medya yine görevini yerine getirdi ve dünya aleme duyurdu: piyano çalar Say, TR’yi terk ediyor.

Allah bu tür sanatçılara akıl ve izan versin. Sayın Say ne bekliyor? Türkiye’deki ortalama vatandaşın sabah akşam kendini dinlemesini, Avrupalıların bestelediği bilmem ne konçertosunun adını, numarasını, basını, tenorunu, esini, notasını bilmesini mi bekliyor? Say’ın çaldığı (bestelediği bile değil) müzik, dünyanın her yerinde bir avuç insan tarafından dinlenir.

Say ve temsil ettiği müzik geleneği, Türkiye’de hiçbir zaman bir Neşet Ertaş’a, Orhan Gencebay’a, Barış Manço’ya, Cem Karaca’ya gösterilen teveccüh ve iltifata mazhar olamaz. Bunun hükümetle falan bir ilgisi yok. Sayın Say eğer bundan rahatsızsa, o zaman biraz da bizim müziğimize biraz ünsiyet beslesin. Sanat alanında yaşadığı daralmayı aşmak için siyaset yapmak bir sanatçıya hiç yakışmıyor.

Anayasa, Babayasa

Yeni anayasa çalışmaları birkaç aydır sekteye uğramış görünüyor. İlk yayımlandığında tartışılan anayasa taslağı, aslında verimli bir toplumsal müzakere sürecini de başlatmış oldu. Taslak anayasaya karşı çıkanlar, destek verenler, hararetli tartışmalar yaptılar. Malum ideolojik kamplaşmalara rağmen ortaya bazı önemli veriler çıktı. Bazı araştırma kurumları ve sivil toplum kuruluşları, yeni anayasayla ilgili önemli toplantılar yaptılar, raporlar yayımladılar. Anayasanın toplumun farklı kesimleri tarafından sahiplenilmesi için gerekli zemin oluşturuldu.

Şimdi hükümetin yapması gereken, özgür ve sivil bir anayasanın referanduma gönderilmesi için güçlü bir siyasi irade göstermesidir. En geç ilkbahara kadar yeni anayasanın meclise sunulması ve halkın referandumuna sunulması, anayasaya olan güveni artıracaktır. Hiç merak etmeyin; bu sürece de karşı çıkacak bazı çatlak sesler olacaktır. Bunları makul ölçüler içinde dikkate almak gerekir. Ama bir noktadan sonra kararlılıkla yola devam etmek gerekir. Türkiye, eski elitlerin zümre çıkarlarına feda edilecek bir ülke değil.


Kısa Kısa

Avrupa Birliği , Türkiye’nin sinir uçlarıyla oynamaya devam ediyor. Son olarak Lizbon’da yapılan AB toplantısında Türkiye’nin “tam üyeliği” ile ilgili ifadeler sonuç bildirgesinden çıkartıldı. Bu, Türkiye’nin tam üyelik sürecinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Ama AB ülkeleri arasındaki güçlü bir eğilimi yansıtıyor. Tabii hiçbir şey kendi başına olmuyor. Bu işin başını Fransa ve Almanya çekiyor. Neden? Çünkü iki ülkenin lideri de iç siyasete oynuyor. Muhafazakâr ve dışlayıcı politikalar izleyerek ulusalcı hissiyatı yanlarına çekmeye çalışıyorlar. Türkiye bu tutumları not etmeli ama siyasi ve hukuki reformlara da devam etmelidir. Çünkü Türkiye’de aşmamız gereken daha çok sorun var.

...

Hac ibadeti bu sene yine büyük bir aşk ve şevk ile eda edildi. Üç milyona yakın insan hac farizasını yerine getirmek için kutsal topraklara akın etti. İhramlar giyildi, telbiyeler yapıldı, tavaf ve sa’y’lar tamamlandı, Arafat’ta vakfe’ye duruldu, Müzdelife’de namazlar kılındı, şeytan taşlandı, kurbanlar kesildi, sadakalar verildi. Dünyanın en büyük toplu ibadetlerinden olan hac, yüz binlerce Müslümanı bir araya getirdi. Mevlâ herkesin haccını, kurbanını, dua ve ibadetlerini kabul etsin. Umarız hac ve kurban sırasındaki aşk, samimiyet ve ihlâs, yıl boyu bütün niyetlerimize ve amellerimize yol gösterir.

...

Ortadoğu barış süreci için yapılan Annapolis Toplantısı, hiçbir sonuç üretmeden sona erdi. Tek sonuç, ikiye bölünen bir Filistin... Annapolis toplantısına ev sahipliği yapan Amerika ve en yakın müttefiki İsrail, Gazze’ye hakim olan Hamas’ı her tür münasebetin dışında tutmak istiyor. Yani Filistin halkının yarısı bu toplantıda yoktu. İsrailli ve el-Fetihli grupların düzenli olarak görüşmesi bu yüzden pek bir anlam ifade etmiyor. El-Fetih partisinin iktidarda kalmak uğruna Filistin’i ikiye bölmesini ne Filistin halkı ne de tarih affedecek.

...

Bir araştırmaya göre Türkiye-de başörtüsü takanların sayısı son dört yılda dört kat artmış. Bu sonuca anketler üzerinden ulaşıldığı için bilimselliği tartışmalı. Bize göre artan başörtülü sayısı değil, başörtülülerin toplumda daha görünür hale gelmesi. Eğitim seviyesi yükseldikçe, zenginlik arttıkça ve asıl önemlisi şeffaflık arttıkça, başörtülü vatandaşlarımız da daha “görünür” hale geldiler. Yani öğretmen, avukat, yönetici, siyasetçi, eğitimci, iş kadını, vs. olarak çeşitli görevler üstlendiler. Şimdi bu birilerini rahatsız ediyor. O yüzden “başörtülüler artıyor, irtica geliyor” diye yaygara kopartmak istiyorlar ama artık kimse bunlara itibar etmiyor. Yani “irtica tehdidi” artık korkutmuyor. Çünkü içi boş bir balon olduğu biliniyor.

leyla_mecnun
23.02.2009, 22:13
Dünya Hali

Halil AKGÜN

Özgürlük Başka Bahara mı?

Başörtüsü yasağını kaldırmak için yapılan Anayasa değişikliği Türkiye’de büyük bir tartışma başlattı. Yasağı hararetle savunan kesimler, bunun laik Cumhuriyete vurulmuş son darbe olduğuna inanıyor. Yasağın kalkmasını savunan muhafazakâr ve liberal kesimler ise bunun bir temel hak ve özgürlükler sorunu olduğunu söylüyor. Bütün temel konularda olduğu gibi burada da Türkiye ikiye bölünmüş durumda. Fakat bölünme iddia edildiği gibi ülkeyi ortasından falan bölmüyor. Bölünme, küçük ama sesi çok çıkan, bu ülkenin tek sahibinin kendisi olduğunu düşünen bir azınlık ile bu azınlığın tepeden inmeci yaklaşımlarına direnen büyük çoğunluk arasında.

Yasağı savunan kesimler, başörtüsünün laikliğe ve çağdaşlığa uymadığını ileri sürüyorlar. Onlara göre çağdaş bir Türkiye resminde dinî inanca ait hiç bir öğenin bulunmaması gerekiyor. Oysa bu yaklaşımın Soğuk Savaş döneminden kalma komünist doğu ülkelerinde bile müşterisi kalmadı. Bir kere çağdaşlığı kılık-kıyafetle tanımlamak anlamsız bir şey. Velev ki giyim-kuşamın bir çağdaşlık göstergesi olduğunu varsayalım. Başörtüsü dışındaki bütün kıyafetlerin çağdaş, başörtüsünün ise çağdışı olduğunu kim söylüyor? Modernitenin
hangi kanununda, kitabında böyle bir şey var?

Çağdaşlık, tek bir kesimin tanımlayıp başkalarına empoze edemeyeceği kadar geniş ve esnek bir kavram. Örnek aldıkları Avrupa ülkelerine baksınlar. Tek bir tanesinde bile Türkiye’dekine benzer bir yasak var mı?
Laiklik ilkesine gelince; başörtüsü yasağını savunanlar burada da bir mantık hatası yapıyorlar. Laiklik, devletin farklı dinî inançlara eşit mesafede olması demek. Bu manada laiklik, dinî inancın ve yaşamın garantisi olmak durumunda. Yani laikliği özgürlükleri teminat altına alan bir yönetim şekli olarak yorumlamak gerekiyor. Oysa yasakçı laikçiler buna da karşı çıkıyor ve devletin bireyin dinî inancının ve yaşamının nasıl olması gerektiğine karar verebileceğini söylüyor. Batıdaki laiklik uygulamalarında da böyle bir ilke yok.

Türkiye’nin özgürlükler sorunu bir bütün olarak görülmeli. Başörtüsü yasağının kaldırılması, bu bütünün unsurlarından biri. Başörtüsü yasağını savunanlar daha özgür ve müreffeh bir Türkiye görmek istemiyorlar. Çünkü onlar sadece başörtüsü değil, diğer bütün yasakların kaldırılmasına karşı çıkıyorlar. En temel gerekçeleri, devleti korumak. Oysa devlet, millete güvenilerek, onun inanç değerlerine itibar edilerek korunur. Milletinden korkan, ona güvenmeyen, onu aşağılayan bir devlet kendini güvende hissedebilir mi?

Türkiye’de özgürlük alanlarının genişletilmesi, devlet-millet bütünleşmesinin vazgeçilmez şartıdır. Osmanlı bu özgüvene sahip olduğu için farklı din ve etnik kökene sahip ulusları asırlarca idare edebildi. Türkiye’nin 21. yüzyılda bölgesinde etkin, özgüveni yüksek ve birlik-beraberlik içinde bir ülke olabilmesi için kafasındaki korkuları aşması gerekiyor. Bu yüzden dindar olsun olmasın, herkesin özgürlüklerin yaygınlaştırılmasını desteklemesi, yani başörtü yasağına karşı çıkması gerekiyor. Aksi halde kendi vatandaşından korkan bir Türkiye’nin büyük hamleler yapması mümkün olmayacak.

Amerikalılar Nasıl Aday Seçer?

Bu yılın Kasım ayında yapılacak olan Amerikan başkanlık seçimi, diğerlerinden farklı olacak görünüyor. Adayların seçiminde bile kıran kırana bir mücadele devam ediyor. Cumhuriyetçilerin adayı hemen hemen belli olmuş durumda. Eski bir Vietnam gazisi olan John McCain, Cumhuriyetçilerin çıkarabileceği en iyi adaylardan biri. Asker geçmişi, güvenilir bir insan profili çizmesi, tartışmalı konularda ortayolcu olması, McCain’e puan kazandırıyor. Fakat başkanlık seçimini kazanıp kazanamayacağı belli değil. George Bush’un bıraktığı enkazın arasından bir Cumhuriyetçi başkanın seçilmesi çok zor.

Demokratlar tarafında ise Hilary Clinton ile Barack Obama arasında kıyasıya bir mücadele devam ediyor. Biz bu satırları yazarken Obama 3 eyalette daha ön seçimi kazanmıştı. Büyük bir sürpriz olmazsa Obama, Demokratların başkan adayı olacak. Bu, hem Hilary hem de kocası Bill Clinton için hiç beklenmedik bir sonuç.
Öte yandan Obama’nın babasının Kenyalı bir müslüman olması, Kenya’daki müslüman akrabalarıyla ilişkilerini sürdürmesi, herkesin merak ettiği “magazin” konuları. Obama hakkında, lehte ve aleyhte hikâyeler anlatılıyor. Bunların çoğu doğru değil. Fakat bu tür hikâye ve söylentilerin Obama hakkında çıkartılması dahi Obama’nın kampanyasına destek veriyor. Malum, reklamın kötüsü olmaz. Demokrat parti adaylığı kesinleşirse bakalım Barack Obama nasıl bir profil çizecek.

Kosova Artık Bağımsız

17 Şubat 2008 günü tarihe Kosova’nın bağımsızlığını ilan ettiği gün olarak geçti. Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Kosova’nın statüsü büyük bir tartışma konusu olmuştu. Yeni kurulan Sırbistan Cumhuriyetinin içinde kalan Kosova, 1999’daki savaştan bu yana Bağımsızlık hazırlıkları yapıyordu. Kosova’nın nüfusu 2 milyonun biraz üstünde. Nüfusun yaklaşık yüzde 95’i müslüman. Kosova’da 100 bin civarında Sırp yaşıyor. Nüfusun yaklaşık yüzde 92’sini oluşturan Arnavutların yanı sıra Kosova’da Boşnaklar, Goranlar, Romanlar ve Türkler de var. Balkanların bu yeni devleti, aynı zamanda Avrupa’nın en fakir ülkelerinden biri.

Kosova’nın bağımsızlığı ABD ve bazı Avrupa ülkeleri tarafından hemen tanındı. Türkiye de tanıyan ilk ülkeler arasında. Karşı çıkan cephede ise Rusya, Sırbistan, Çin, İspanya ve Kıbrıs Rum kesimi yer alıyor. Karşı çıkanlar, Kosova’nın bağımsızlık ilanının başka ayrılıkçı hareketleri cesaretlendireceğini ileri sürüyor. Oysa Müslüman Arnavutların/Kosovalıların, Sırbistan gibi bir devletin yönetimi altında kalması mümkün değil. Sırplarla aynı dili, kültürü ve dini paylaşan Karadağ’ın (Batıda Montenegro olarak biliniyor) 3 Haziran 2006’da Bağımsızlığını ilan ederek Sırbistan’dan ayrılmasından sonra ne Sırpların ne de Rusların yapabileceği fazla bir şey yok. Ahlâki olarak hiç birisi çıkıp “Karadağ bağımsız olabilir ama Kosova farklı” diyemez.

Şimdi Kosova halkına Türkiye başta olmak üzere bütün müslüman ülkelerin ve sivil toplum kuruluşlarının destek olması gerekiyor. Yeni doğmuş bu bebeği, her tür hastalık, fitne ve saldırıdan korumak, tarihimizin bize yüklediği bir görev.

Türkiye ve Dünya Markaları

“Türkiye bir dünya markası oluyor” denilirken, birden Türk firmalarının dünya markalarını satın almaya başladığını gördük. Son olarak çukulata devi Ülker’in Belçika’nın dünyaca ünlü Godiva çukulatasını satın almasının etkileri, iş dünyasının ve piyasaların ötesine taştı. Magazinden siyasete her yerde konuşulur hale geldi. Neden? Bir Türk şirketinin bir yabancı çukulata markasını ve firmasını satın alması neden bu kadar önemli?

Bu, her şeyden önce Türk ekonomisinin hızla büyüdüğünü gösteriyor. Türk müteşebbisi, devletin sırtından para kazanma alışkanlığından sıyrılıp, artık dünyayla rekabet etmeyi hedefliyor. Doğru olan da bu zaten. Bizde kapitalizm Batıdaki gibi gelişmediği için bizim hiçbir zaman “doğal burjuva” diyebileceğimiz bir sınıfımız olmadı. Bu sınıf, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren devlet eliyle ihdas edildi. Genç Cumhuriyetin ekonomisini geliştirmesi beklenen bu yapay burjuva sınıfı, üretim yapmak yerine devletin sırtından kolay para kazanmayı tercih etti. Bu yüzden de bizde ekonomik bir düzen olarak serbest piyasa ve rekabete dayalı bir kapitalizm türü ortaya çıkmadı. Tersine, devleti en büyük işveren ve müşteri olarak gören, üretmekten çok mevcut serveti ele geçirmeye çalışan bir burjuva sınıfı doğdu.

Türkiye’deki ideolojik kırılmanın arkasında da bu ekonomik çıkar çatışması var. O yüzden dünyayla rekabet etme yönünde atılan her adım, Türk ekonomisi ve toplumu için hayırlı bir gelişmedir.

Malcolm’u Hatırlamak

21 Şubat, Malcolm X’in şehit edilişinin 43. yıldönümüydü. Malcolm 21 Şubat 1965 günü, daha 39 yaşındayken öldürüldü. New York’un Harlem bölgesinde verdiği bir konferansta, salondaki silahlı kişiler tarafından tarandı. Malcolm’un ölümü, onu seven sevmeyen herkeste büyük bir şok etkisi yapmıştı.

Neredeyse yarım asır sonra Malcolm’un adalet ve özgürlük mücadelesi milyonlarca insana ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Gençliğini bir sokak serserisi olarak geçiren ve hırsızlık yüzünden hapse düşen Malcolm, buradayken “The Nation of Islam” grubuyla tanışmış ve İslâm’a girmişti. Daha sonra müslüman siyah milliyetçiliğinin en ateşli sözcülerinden biri oldu. Yıllar sonra mutlak lider kabul ettiği Elijah Muhammed’le yollarını ayırınca, Afrika’ya ve oradan Hacc’a gitti. Hac’da zenci olmayan, her ırk ve milletten müslümanların kendisine gösterdiği ilgi, ırk ve milliyet konusundaki fikirlerini baştan sona değiştirmesine neden oldu. Amerika’ya döndüğünde Hacı Malcolm X, artık ırkçılığın her türünü geride bırakmış, yepyeni bir insandı. Fakat adalet, eşitlik ve özgürlük mücadelesi aynı azim ve kararlılıkla devam etti.

Malcolm X’in ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı otobiyografisi, bu mücadeleyi, Malcolm’un güçlü karakterini, ahlâkını, zulüm karşısındaki asaletini, kısacası 20. yüzyılın en büyük kahramanlarından birinin ibret dolu hikâyesini çok çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Eğer bu otobiyografiyi henüz okumadıysanız, ilk fırsatta okumaya başlayın. Emin olun yüzlerce sayfalık kitabı elinizden bırakamayacaksınız.


Kısa Kısa

Almanya’da Türklerin oturduğu binalarda ardı ardına çıkan yangınlar, bu ülkedeki ırkçılığın yeniden hortladığı yönünde şüphelere yol açtı. Alman yetkililer, olayın araştırıldığını ve en kısa sürede açıklığa kavuşturulacağını söylediler. Fakat şu ana kadar ne failler bulundu, ne de yangınların sebebi açıklanabildi. Irkçılık maalesef Avrupa’nın en temel sorunlarından biri. Hükümetlerin iyi niyet gösterisinde bulunması sorunu çözmüyor. Irkçılığa karşı mücadelede kesin kararlı olmadan sonuç almak mümkün değil. Bu yüzden Türkiye’nin bu işin takipçisi olması ve ölen vatandaşlarının haklarını mutlaka araması gerekiyor.



Türkiye’de çetelerin ardı arkası kesilmiyor. Siyasi çeteler darbe planları yaparken, adi suç çeteleri çek, senet, arsa işleri yaparak kanunsuz yolla para kazanıyor. Son 10 yılda binlerce çete ortaya çıkartıldı. Hukuk devleti olan Türkiye’de çetelerin önüne neden geçilemiyor? Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, hukuku, kanunu, adaleti, helal yoldan para kazanmayı içine sindiremiyor mu? Bu konuda hepimizin kafa yorması gerekiyor. Çete kültürü sistem tarafından korunup kollanıyor, yer yer teşvik ediliyor. Oysa kanunsuzluğa karşı mücadele devletten vatandaşa herkesin görevi. Devletin kararlılığı ve becerisi, vatandaşın bilinciyle birleşmek zorunda.



Fidel Castro, Küba devlet başkanlığından ayrıldı. Kırk yıldır Küba’nın tartışmasız tek lideri olan 82 yaşındaki Castro, Küba’nın modern tarihine damgasını vurmuş bir isim. Castro, Küba tarihi için olduğu kadar, dünya sol hareketleri için de sembol isimlerden biri. Amerika’nın ise sürekli uykusunu kaçıran bir küçük dev. Amerikalıların rüşvet teklifleri Kübalıların ulusal gururunu ve şerefini alt edemedi. Castro yarım asırlık siyasi başarısını biraz da buna borçlu. Ciddi sağlık sorunları olan Castro, bakalım “emekli bir devrimci” olarak neler yapacak.



Filistin topraklarındaki yerleşimcilerin yani Yahudi işgalcilerin toprak çalarak ev yapmasına karşı çıkan İsrailli bir grubun son araştırması, İsrail’in zulüm ve yalan tablosunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Araştırmaya göre İsrail 2000-2007 yılları arasında Batı Şeria’da sadece 91 Filistinlinin ev yapmasına izin verirken, aynı dönemde, o topraklara Yahudi yerleşimci/işgalciler 18.472 ev yapmış. Yani İsrail bir tarafta güya “barış diplomasisi” yürütürken, öbür tarafta Filistin topraklarını adım adım ele geçirmeye devam ediyor. Bütün dünya ise olup biteni sadece izliyor.

leyla_mecnun
25.02.2009, 23:21
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Milli Egemenlik ve Çobanın Oyu

Sonunda Beyaz Türklerimizin en beyazlarından biri baklayı ağzından çıkardı: Bir manken arkadaşımız, kendi oyuyla dağdaki çobanın oyunun aynı değerde olmasını anlamakta zorlanıyormuş. Daha doğrusu bunu hazmedemiyormuş. İfadesinden bu anlaşılıyor. Bu söz, bütün Cumhuriyet elitlerinin ruh halini ele veriyor. Onlar yıllarca bu devletin ve milletin tek sahibi, tek efendisi oldular. “Köylü milletin efendisidir” dediler ama bunun “aslında efendi biziz; herkes bizim hizmetçimiz” manasına geldiğini herkes biliyor.

Devleti yönetmek, eğitim, sağlık, siyaset, dış politika hakkında laf etmek, kültür üretmek, gelir pastasından adil pay istemek… Bunlar köylünün, çobanın, Haso’yla Memo’nun neyine? Bu işleri yapmak için asil kana sahip olmak lazım. Devlet yönetmek öyle her önüne gelenin işi olabilir mi? Çoban çobanlığını yapacak, efendi efendiliğini. Biz üreteceğiz, onlar yönetecek. “Adalet istiyoruz” diyenlerin başı ezilecek. Onlar aşağılanacak, hor görülecek, masadaki artıklarla yetinecek.

Öyle demokrasi, eşitlik, temsil falan gibi laflar edecek olurlarsa “siz rejimi mi değiştirmek istiyorsunuz” diye üzerlerine gidilecek. İrticadan, bölücülükten, düzen bozuculuktan mahkemeye çıkartılacak. Uslanmayanlar hapse atılacak. Ne yapıp edip bunların sesi kesilecek. Memleketi muasır medeniyet seviyesine bir avuç köylü mü ulaştıracak?

23 Nisan her yıl Türkiye’de Uluslararası Çocuk ve Milli Egemenlik Bayramı olarak kutlanıyor. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni bir başlangıç yapmak için açılmış ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel kurumu ilan edilmişti. Sonraki yıllarda ne oldu? Meclis tek parti iktidarının, keyfi politikaların, elitist siyasetin, adam kayırmanın, devlet pastasını yandaşlara dağıtmanın aracı haline geldi.

Devletin başka kurumları öne çıkartılırken, Meclisin itibarı, güvenilirliği özel bir çabayla yıpratıldı. Sivillerin tamamının güvenilmez, sahtekâr, ihale peşinde koşan adamlar olduğu propagandası yapıldı. Şüphesiz bu profile uyan pek çok sivil siyasetçi, milletvekili, bakan geldi geçti Meclis’in sıralarından.

Ama bizim atanmışlar bürokrasimiz çok mu temiz? Diğer kurumlar sütten çıkmış ak kaşık mı? Oralarda hiç yolsuzluk, adam kayırma, haksızlık olmuyor mu? Bürokrasideki ataletin, verimsizliğin, iş bilmezliğin hiç mi hesap verilecek yanı yok? Bugün egemenlik kavramını yeniden tartışıyor Türkiye. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” ve “Adalet mülkün temelidir” ilkeleri üzerine kurulu Cumhuriyet rejimini birileri kendi dar dünya görüşleri, elit ilişkileri, küçük çıkarları, imtiyazları için kullanıyor.

Millete, onun değerlerine, dinine, diline, kültürüne, tarihine ait ne varsa bunların Mecliste, devlette, kurumlarda, eğitimde, kültür politikalarında bir karşılığının olmaması için her tür tedbir alınıyor. Bu nasıl bir halk hakimiyeti diye sorması gerekiyor insanın. Milleti karşısına almış bir zihniyet, hakimiyeti kayıtsız şartsız millete verir mi?

Sessiz Tsunami: Gıda Krizi

Küresel çaplı bir gıda krizi yaşanıyor. Gıda fiyatlarındaki artış Mısır’dan Latin Amerika’ya bütün dünyada kaygı uyandırıyor. Dar gelirli vatandaşlar sokaklara dökülüyor. Çünkü gıda fiyatlarındaki artıştan en fazla onlar etkileniyor. Büyük karteller, uluslararası şirketler spekülatif hamlelerle kârlarını azami düzeye çıkartıyorlar. Ama dünyada yaklaşık bir milyar insan, günde bir dolar ile geçiniyor. Daha doğrusu yaşam mücadelesi veriyor.

Kriz Türkiye’yi de vurdu ve artış pirinç fiyatlarıyla başladı. Fakat diğer gıda kalemlerinde de artışlar var. Zaten bir müddettir devam eden ekonomideki yavaşlama, Adalet ve Kalkınma Partisi aleyhindeki kapatma davasıyla beraber piyasaları da büyük bir belirsizliğe itti. Oysa ekonomik performans, geleceğin öngörülebilir olmasına bağlı. Önünü görmeyen hiçbir iş adamı, yerli olsun yabancı olsun, yatırım yapmak istemez.

Dünya çapındaki gıda krizini The Economist dergisi “Sessiz Tsunami” başlığıyla verdi. Yerinde bir ifade. Zira gıda krizi, daha büyük bir ekonomik daralmanın ve belki büyük bir krizin habercisi. Zengin ülkeler dünyada böyle bir kriz yokmuş gibi hareket ederlerse, sonunda kriz onları da vuracak. Çünkü küresel ekonomide artık her şey birbirine bağlı. Mısırlı yahut Endonezyalı işçinin karnına iki lokma gıda girmediği zaman bundan Avrupa ve Amerika da etkilenir. Çünkü bu büyük ekonomiler son tahlilde Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya gibi nüfusu büyük, iş gücü ucuz ülkelerin yaptığı üretime bağlı.

Economist dergisi bir noktaya daha dikkat çekiyor: Ucuz gıda devri bitti. Yani bundan sonra insanlar iki lokma ekmek için daha fazla çalışacaklar. Ya da devletler ve küresel şirketler, daha adil bir ekonomik düzen kurmak için kolları sıvayacaklar. Tsunami geldiğinde zengin ile fakir arasında ayrım yapmaz.

Bayburt Muasır Medeniyet Seviyesine Ulaştı!

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Bayburt’ta bir konser verince o ünlü sözü tekrar hatırladık: “Bayburt Bayburt olalı böyle bir zulüm görmedi”. Rivayete göre bir klasik Batı müziği konserinden sonra Bayburtlu vatandaş söylemiş bu sözü. O gün bugündür herkes bu zulmün ne menem bir şey olduğunu anlamaya çalışıyor.

Müzik nasıl zulüm olur? Hele Batı müziği? Bu nasıl bir yobazlık, gericiliktir böyle! Yüzlerce yıllık müzik geleneğine sahip bir milletin Batı müziğine bir türlü ısınamaması bu milletin karakteri hakkında bir şeyler söylüyor olsa gerek. Ama kulak veren var mı? “Ah bu yobaz köylüler” diye hayıflananlar biraz yakından dinleseler Bayburt’tan Muğla’ya, Sivas’tan Trabzon’a, Manisa’dan Erzurum’a ne muhteşem tınıların, melodilerin, yakarışların olduğunu duyacaklar. Birileri Batı müziğini tepeden inmeci bir modernleşme projesinin parçası olarak empoze etmeseydi, Mozart’ın, Beethoven’ın, Bach’ın Türkiye’de belki daha fazla dinleyicisi olurdu bugün.

Bayburt Konseri bu defa öyle olmamış. Salon tıka basa doluymuş. Bayburtlular isimlerini temizlemişler. Beethoven’ın eserleri çalınırken vecd haline geçip “aha biz de moderin olduk” diye pozlar vermişler. Böylece Bayburt muasır medeniyet seviyesine –biraz gecikmeli de olsa– ulaşmış. Böylece çarpık modernleşme tarihimize bir altın sayfa daha eklenmiş oldu.

Kim Kimi Kullanıyor?

Yıllardır sorarlar: Amerika mı İsrail’i kullanıyor, İsrail mi Amerika’yı? Basına düşen yeni bir casusluk olayı bu soruyu tekrar gündeme getirdi. Ben-Ami Kadish adında 84 yaşında bir Amerikalı Yahudi’nin uzun menzilli silahlar hakkında İsrail’e gizli bilgiler verdiği ortaya çıktı.

Buna benzer pek çok olay yaşandı ama kimse hatırlamıyor. Daha doğrusu birileri bunların hatırlanmasını istemiyor. Bundan yaklaşık yirmi yıl önce Jonathan Jay Pollard adlı Amerikalı Yahudi’nin de binlerce sayfalık gizli belgeleri İsrail’e verdiği ortaya çıkartılmıştı. İsrail devleti önce bu iddiaları yalanladı ve Pollard ile bir ilişkisinin olmadığını söyledi. Araştırma sonucunda Pollard 1987 yılında casusluk yapmaktan ömür boyu hapse mahkum edildi. Herkes olayın burada bittiğini sandı. İsrail devleti 1998 yılında Pollard’ın bir İsrail ajanı olarak çalıştığını itiraf etti ve Pollard’a aynı yıl İsrail vatandaşlığı verdi. Neden? Casusunu korumak için. Hem suçlu, hem güçlü olduğuna hiç bakmadan! Şimdi de 84 yaşında Ben-Ami Kadish ortaya çıktı.

Bunlar işin bilinen yüzü. Ya bilinmeyen, ortaya çıkartılmayan, bilinip de açıklanmayan casusluklar, gizli ilişkiler? Bunları ne zaman öğreneceğiz? İsrail’in bu tavrını bir başka ülke gösterseydi, herhalde Amerika o ülkeyle savaş noktasına gelirdi. İsrail olunca akan sular duruluyor. Çünkü İsrail olunca demokrasiden ulusal güvenliğe, nükleer silahlanmadan yargıya kadar her şey askıya alınıyor. Bütün bunlara bakınca kimin kimi kullandığı sanki biraz netleşiyor gibi.

Bunu da mı Duyacaktık Demeyin

Türkiye öyle ilginç bir ülke ki “yok canım artık daha neler” diyebileceğiniz bir şey yok memlekette. Son olarak bir CHP’linin “başörtüsü Nazi gömleğinden farksız” sözü gündeme geldi. Amerikalı bir gazeteciye verdiği demeçte CHP’li yönetici “Başörtüsü bir baskı sembolü; tıpkı Nazilerin gömleği gibi..” mealinde bir açıklama yapmış. Aynı kişi “Başörtüsünü Nazilerle eşit mi tutuyorsunuz?” sorusuna da “Evet; tabi ki..” demiş.

Haber, Türk gazetelerine yansıyınca CHP’li kişi haberi yalanladı ve “Yazar kendi görüşlerini benim görüşüm gibi vermiş.” dedi. Bunun üzerine Amerikalı gazeteci mülakatın ses kaydını yayımladı. Ve tahmin edeceğiniz gibi o sözlerin aynen söylendiği tescil edildi.

Türkiye’den birileri Amerikalılara konuşunca demek ki başörtüsü bir Nazi sembolüyle eşit hale geliyor. Yani bizim annelerimizin, eşlerimizin, kız kardeşlerimizin örtüsü, masum insanları hunharca katleden Nazi ideolojisiyle aynı değerde! En az Nazilik kadar insanlık dışı, baskıcı, cani bir şey!

Dini, dili, siyasi kimliği, dünya görüşü, yaşam tarzı ne olursa olsun, bu topraklarda doğup büyümüş birisi nasıl böyle bir laf edebilir? Bunun ardından ne gelecek? Alnı secdeye varan insanların doğuştan katil olduğu mu? Camiye gidenlerin intihar saldırganı olduğu mu? Oruç tutanların sadist olduğu mu? Bu nasıl bir zihniyet çarpıklığı, nasıl bir ahlâkî çöküştür?


Kısa Kısa

Ünlü Fizikçi Stephen Hawking, evrende yalnız olmadığımızı söylemiş. Hawking’e göre eğer bizim dışımızda başka canlılar varsa ve bunlar dünyaya sinyal gönderecek kadar zeki ise, aynı zamanda bizi nükleer silahlarla vurabilecek kapasiteye de sahip olabilirler. Bu uzaylılar neden hep dünyayı vurmak, ele geçirmek isterler anlamış değilim. Bunların hiç iyi, hayırsever, barışçıl olanı yok mu? Amerikalıların uzaylılar tarafından vurulmak gibi bir paranoyası hep var olageldi. Hawking gibi bir bilim adamının “Uzaylıların nükleer saldırısına uğrayabiliriz.” demesi, Amerika’nın nükleer silah takıntısından ne kadar bağımsız ele alınabilir acaba?

***

TRT’de 200 tane müdür varmış. Şaşırdınız mı? Peki TRT’de kaç kişi çalışıyor? 8 bin kişi. Sekiz bin kişiye 200 müdür çok sayılmaz. Ama devletin bile olsa bir televizyonda 8 bin kişi birazın da ötesinde fazlasıyla fazla galiba! İşi bilenler ve yetkililer infial ediyor: Bu kadroyla 4 değil, 40 kanal yönetilir. Biz 40’tan vazgeçtik. TRT elindeki kanalları düzgün bir şekilde yönetip başarılı yayıncılık yapsa yeter. Fakat Türkiye’deki kural şu: Devlet iş yapmak için adam almaz. Adam almak için kurum kurar ve işe adam alır.

***

Çin Komünist Hükümeti, Çinlilere yurtseverlik dersleri veriyor. Tibet’teki Hükümet karşıtı ve bağımsızlık yanlısı gösterilerin ardından böyle bir karar alınmış. Kampanyada Çinli vatandaşlara Dalai Lama’nın ne kadar kötü biri olduğu, Komünist hükümetin ise ne kadar büyük bir nimet olduğu anlatılacak. Bir milyarlık Çin halkı da bunu yutacak! Komünistlerin halk içinden geldiğini sanırdık. Demek ki onlar da elli sene devlet yönetince devletçi olup çıkmışlar.

***

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin verdiği bilgiye göre, bugün dünyada 26 milyon mülteci bulunuyor. En fazla mülteci veren ilk üç ülke Irak, Sudan ve Kolombiya. Evlerinden, yurtlarından, ailelerinden kopartılmış milyonlarca insan... Bu kadar çok insanın dünyanın dört bir tarafına dağılmış olması gerçekten bir insanlık dramı. Bu mültecilerin büyük bir bölümünün müslüman ülkelerinden gelmesi de ayrıca üzüntü verici. İşgaller, savaşlar, açlık, iç çatışmalar, terör derken İslâm dünyası milyonlarca insanını kaybediyor. Sadece Irak’ta dört milyon insan evlerinden edilmiş durumda. Bu neticeden hepimiz sorumlu değil miyiz?

leyla_mecnun
27.02.2009, 00:13
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Galibi Olmayan Kavga

Türkiye’deki kutuplaşma giderek derinleşiyor. Toplumda hiçbir konuyu aklı selim ile konuşamaz hale geldik. Spordan siyasete, ekonomiden eğitime her alanda tartışmak demek, kılıçları çekmek demek. “Ya hep ya hiç” yaklaşımı o kadar derinlere gidiyor ki ittifak ettiğimizde cephe oluşturuyoruz; ihtilaf ettiğimizde savaş ilan ediyoruz.

Bu kadar keskin ve bıçkın tutumlar öne çıkınca aslında herkes kaybediyor. Ama bunun farkında değiliz. Son 3-4 aydır Türkiye’de yaşananlara bakın. Yargı eliyle hükümeti devirme girişimleri yargı dahil her kurumu ayağa düşürdü. Herkes birbirini karalama peşinde. “Bugün nasıl bir gol atarım” diye her gün yeni kumpaslar kuruluyor. Kimsenin yarını düşündüğü yok. “Bugünü kurtarayım da gerisi mühim değil” diyen bir zihniyetin ülkeye hizmet etmesi mümkün mü?

Bu kutuplaşmanın birinci aktörleri siyasetçiler. Siyasetçi deyince sadece siyasi parti üyesi yahut milletvekili politikacıları kastetmiyoruz. Maşallah Türkiye’de herkes siyasetçi. Türkiye dünyanın en politize olmuş toplumlarından biri. Herkes siyaset, ekonomi, eğitim, sağlık, vergi… uzmanı! Siyasilerin başını çektiği kutuplaşma, toplumu da geriyor. Kimse ‘reel siyasetle’ yani, halkın gerçek sorunlarıyla, hizmet etmekle uğraşmak istemiyor. Varsa yoksa ‘kimlik siyaseti’. Yani ideolojik saldırılar, suçlamalar, ithamlar, hakaretler…

Türk basını bu kutuplaşmada aslan payına sahip. Her gün atılan manşetler, yeni kampanyaların keşif kolları. Biri on, onu bir yapan Türk basını yapıcı bir rol oynamıyor. Doğru habercilik, araştırmacı gazetecilik gibi kavramlar bizim basının lügatinde yok. Dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar köşe yazarı bizim gazetelerde var. Neden? Çünkü bizde amaç doğru habercilik yapmak değil, halkın kanaatlerini şekillendirmek. Gazetelerde bu kadar köşe yazarı yerine araştırmacı gazeteci olsaydı, bugün Türk basını çok daha iyi bir yerde olurdu.

Basının bu durumunu şu söz güzel özetliyor: “Türkiye’de basının gücü yok, gücün basını var.” Yani medya patronları gazeteci olmadan önce patron, iş adamı. Her birinin milyarlarca dolarlık yatırımları, işleri, bağlantıları var. Gazetelerin çoğu buna hizmet etmek için var. Basın üzerinden baskı suretiyle ihale almaktır bu iş. Nitekim çok satan bir gazetenin meşhur genel yayın yönetmeni bir defasında hiç utanmadan, hem de övüne övüne yazmıştı: “Ben hem gazete yönetirim, hem de patronumun ihalelerini takip ederim.”

Bu ülkeye yazık oluyor. Zemin ayağımızın altında kayıyor. Bu kutuplaşma, bu ideolojik kamplaşma, bu siyasi çatışma ortamı devam ederse geriye büyük Türkiye değil, bir enkaz kalacak. Hak ve hukuk sınırlarını aşan her müdahale ülkeyi kaosa sürükler. Nitekim sürüklüyor da. Biz o yüzden siyasileri, basını, vatandaşları, kısacası herkesi sağduyulu olmaya davet ediyoruz. Bir tane Türkiye olduğunu onlara hatırlatmak istiyoruz. Bu Türkiye zarar görürse hepimizin kaybedeceğini unutmayalım.

İran Hedef Tahtasında

Geçtiğimiz ay İran yine gündemdeydi. Bush yönetimi İran’ın nükleer programının Ortadoğu ve Amerika için en büyük tehdit olduğunu bıkıp usanmadan dile getiriyor. Avrupalılar da İran’ı Amerikan istekleri doğrultusunda ikna etmeye çalışıyorlar. Fakat geçen ay çok önemli bir gelişme oldu ve ilk defa İsrail bu tartışmaya açıktan ve resmen katıldı. İsrail hükümeti İran’a karşı bir saldırı düzenleyebileceklerini söyledi. İran karşıtı kampanyanın arkasında İsrail’in olduğu biliniyor. Fakat resmi ağızdan İsrail’in böyle bir açıklama yapması daha önce duyulmuş bir şey değildi.

Bunlar Amerika’nın İran’a saldırma ihtimalinin arttığını gösteriyor. Yıl sonunda görevini bırakacak olan Bush, İran’a saldırabilir mi? Bush yönetiminin şu ana kadarki çılgın savaş politikalarını esas alırsanız, bu ihtimali gözardı edemezsiniz. Fakat saldırı durumunda İran ne yapar? Bölgedeki ülkeler nasıl tepki verir? Bu iki sorunun cevabı açık ve net olmadığı için Bush yönetimi saldırı konusunda hâlâ tereddüt ediyor.

Bir saldırı durumunda İran’ın vereceği tepki, hem ABD hem de İsrail için tam bir yıkım olabilir. İran Irak’taki ve Körfez’deki ABD hedeflerine, ayrıca İsrail’e saldırabilir. Ayrıca İran destek verdiği Hizbullah gibi grupları harekete geçirebilir. Arap ülkeleri savaşta “tarafsız” (yani ABD’nin yanında) kalmayı tercih edecektir ama “Arap sokağı” sessiz kalmayacaktır.

Kısacası bu bir Ortadoğu savaşının başlangıcı olur. ABD ve İsrail böyle bir savaşa gerçekten hazır mı acaba?

Suriye ile İsrail Arasında Türkiye

Olur olmaz derken, Türkiye Ortadoğu’daki iki can düşmanı arasında arabuluculuk yaptığını resmen açıkladı. Haber, Türkiye’nin ve dünyanın gündemine oturdu. Daha önce de “görüşmeye çalışan” İsrail ve Suriye bu sefer Türkiye’nin marifetiyle belli konularda anlaşabilecek mi? Ortadoğu barış sürecine şüpheyle bakanlar hiç ihtimal vermiyor. İki tarafın da talepleri makul değil; o yüzden anlaşamayacaklar diyorlar. Fakat çoğu gözlemci bölgedeki dengelerin değiştiğine ve İsrail’in barış aramak zorunda olduğuna dikkat çekiyor. Yani İsrail “barış”ı bu sefer ciddiye almak zorunda.

Fakat sorun tam da burada: İsrail “barış” deyince ne anlıyor? Suriyelilerin ve Türklerin zihnindeki barış ile İsrailinki aynı mı acaba? Bizce pek değil. O yüzden bu süreç zor ve sancılı geçecek. Ama Türkiye’nin bu rolü üstlenmesi son derece önemli. Böylece bir ilk gerçekleşiyor ve İsrail’in, “Ben ABD’den başka arabulucu tanımam; çünkü Avrupalılar da Araplar da bize karşı ön yargılı…” gibi sözleri havada kalıyor. Yani Türkiye aslında surda bir gedik açmış oldu. Bu tür angajmanlar İsrail üzerinde baskı yapmak için iyi bir başlangıç olabilir.

Obama: Bir O Tarafa, Bir Bu Tarafa

Demokrat Parti başkan adaylığını garantileyen Barack Obama, siyaset yolunda zikzaklar yapmaya başladı. Önce Ermenilere “Ermeni soykırımını tanıyacağım” diye söz verdi. Gelen tepkiler üzerine tutumunu yumuşattı. Sonra Amerikan yahudilerine “İran’a haddini bildirmeliyiz!” dedi. Yine gelen tepkiler üzerine “benim kastettiğim…” türünden açıklamalar yaptı. Son olarak Detroit’te bir mitingde başörtülü Amerikalı müslüman hanımları inciten Obama, mitingden sonra onlardan özür diledi.

Bu zikzaklar siyasetin bir parçası. Ama çok fazla eğilip büküldüğünüzde omurganızı kaybetmeye başlarsınız. Obama başkanlık yolunda yeteri kadar tecrübesi olmayan bir siyasetçi. İyi niyetli, açık fikirli. Cesur adımlar atabilecek bir lider izlenimi veriyor. Ama bütün bu hasletlerin, iyi politikalarla desteklenmesi gerekiyor. Obama’nın şu ana kadarki zikzaklarından hem çok iyi işlenmiş politikalarının henüz oluşmadığı hem de baskılardan etkilendiği sonucu çıkıyor.

Her neyse, seçilirse Obama Amerikalıların başkanı olacak, bizim değil. Ama Amerika gibi dünyanın her işine burnunu sokan bir ülkenin başına kimin geçeceğine de insan kayıtsız kalamıyor.

Futbol Deyip Geçmeyin

Türk milli futbol takımının Avrupa kupasındaki başarıları turnuvaya damgasını vurdu. Siz bu satırları okurken Türkiye ya Almanya tarafından elenmiş olacak ya da finale çıkacak. Fakat önemli olan burası değil. Önemli olan Türkiye’nin başarısının İslâm dünyasındaki yankıları. Türkiye Hırvatistan’ı yendiği gün Boşnaklar Saraybosna sokaklarına akın ettiler. Mısır’dan, Azerbaycan’dan, Malezya’dan, Pakistan’dan coşku naraları yükseldi. Avrupa’da yaşayan müslüman topluluklar Türklerle beraber kutladılar yarı final heyecanını.

Şimdi insanın durup düşünmesi gerekiyor: Böyle bir coşkuyu bir başka milletle yaşamak mümkün mü? Arabı, Pakistanlısı, Malayı, Azerisi hepsi birden Türkiye’nin sevincine ortak oluyor. Sanki kendi milli takımları kazanmış gibi heyecan duyuyor, dua ediyor, şükrediyor. Türk milli takımıyla gurur duyuyor. Şanlı mazisini hatırlıyor. Özgüveni artıyor. Sokağa çıktığında “ben de varım” diyor. Bu teveccüh başka hangi millete gösteriliyor ki?

Bunun sebebi ne iyi futbol oynamaktır, ne de AB üyeliğine aday olmak. Bunun tek bir sebebi var: Geçmişte din-i mübin’e hizmet etmiş olmak. İslâm ümmetinin bu kadar farklı evlatları Türk milli takımını bunun için seviyor. Ah keşke 1930’lara, 40’lara takılıp kalmış bizdeki bazı “gericiler” bu gerçeği kavrasalar!


Kısa Kısa

Yükselen petrol fiyatları bütün dünyayı etkiliyor. Amerikalılar yine Suudluların tepesine binmiş durumda. Günlük petrol üretiminin arttırılması için baskı yapıyorlar. Dünyanın en büyük petrol üreticiler grubu OPEC ise bu baskılara şimdilik direniyor. OPEC’e göre sorun üretimden değil, piyasadaki spekülatörlerin tutumlarından kaynaklanıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi küresel petrol piyasasının en büyük kartelleri ABD’ye ait. Yani kim kime ne için baskı yapıyor anlamış değiliz. ABD OPEC’ten önce kendi şirketlerine çeki düzen vermeye çalışsa daha iyi eder.

***

Bu yılki ÖSS imtihanına yaklaşık 2 milyon kişi girdi. Yani üniversite okumak isteyen iki milyon genç. Bu yıl YÖK kontenjan artırımına giderek çok önemli bir adım attı. Yeni düzenlemeyle bu yıl üniversiteye yaklaşık 900 bin kişi girecek. Önümüzdeki yıllarda da kontenjan artırılacak. Dahası yeni üniversiteler kurulacak. Böylece artık ÖSS imtihanına her yıl yüzbinlerce kişi girmeyecek. 70 milyonluk Türkiye 300 üniversiteyi kaldıracak kapasitededir. Yeni üniversiteler ve kontenjanla umarız o hedefe kısa sürede ulaşırız.

***

Siyasi gündemin azizliğine uğrayan çok önemli bir proje açıklandı geçen ay: Yeni GAP Kalkınma Programı. Program Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesine önümüzdeki 5 yıl içerisinde yaklaşık 20 milyar YTL kaynak aktaracak. 4 milyon kişiye istihdam oluşturulacak. Bölgede cazibe merkezleri kurulacak. Projenin amacı Güneydoğu sorununun sosyo-ekonomik ayağında ciddi iyileştirmelere gitmek. Projenin parası hazır olduğu için herkes umutlu. Umarız bu açılım terör örgütünün kaynaklarını kuruturken, bölge halkına da ekonomik rahatlama getirir.

***

Amerika’nın Irak’ta daimi askeri üs kurma planları yaptığı bu sefer resmi kanallardan doğrulandı. Amerikalılar böyle bir hedeflerinin olmadığını söyleseler de Irak hükümetine sundukları anlaşma bunu teyit ediyor. Irak’taki Amerikan askeri üslerinin süresi bu yılın sonunda bitiyor. Amerikalılar yeni anlaşmada 50’ye yakın üs kurulmasını ve daimi olarak Irak’ta kalmasını öngörüyor. Iraklı siyasi gruplar anlaşmaya tepki gösterdiler ve “bu, Irak işgalinin resmen uzatılmasıdır” dediler. İran da bu anlaşmaya tepki gösterdi. Bugünlerde İran ile Bush yönetimi arasında yaşanan gerginliğin perde gerisinde biraz da bu var. Bakalım Iraklılar bu ‘daimi işgal’ teklifine karşı koyabilecekler mi?

leyla_mecnun
27.02.2009, 15:30
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Kafkaslarda Yeni Düzen Arayışı

Rusya uzun bir süredir aradığı bahaneyi buldu ve Gürcistan’ı işgal etti. Ağustos ortası itibariyle sıcak çatışmalar bitmiş ve bir ateşkes imzalanmıştı. Fakat bütün veriler savaşın bundan sonra hem masada hem de sahada devam edeceğini gösteriyor. Neden?

Bu sorunun cevabı Kafkaslardaki yeni düzen arayışında yatıyor. 1989’da Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Rusya ciddi bir jeo-stratejik krize girdi. Rus imparatorluğunun geleneksel sınırlarının Moskova’ya doğru hızla geri çekilmesini Rus siyasi aklı hiç bir zaman kabullenemedi. Orta Asya’daki beş Türk Cumhuriyeti, ardından Baltık Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazandılar. Bunları Çeçenistan’ın bağımsızlık mücadelesi takip etti. Bu mücadelenin nasıl kanlı bittiği hâlâ hafızalarda. Tataristan, Dağıstan, Kuzey Osetya gibi bölgelerin bağımsızlık taleplerinin önünü kesmek için Putin, Stalinist yöntemlere başvurmaktan kaçınmadı.

Batı, Rusya’nın 90’lı yıllarda bu sorunlarla uğraşmasından son derece memnundu. Zira soğuk savaş sonrasında Rusya’nın büyük bir askerî ve ekonomik güç olarak ortaya çıkması böylece engellenmiş oluyordu. Fakat şimdi anlıyoruz ki bu süreç engellenmemiş, sadece ertelenmiş. Putin, Batı blokuna (Amerika ve Avrupa’ya) karşı hamle yapabilecek bir güce ulaştığının artık farkında. O yüzden NATO’nun Rusya’yı çepeçevre kuşatmasına karşı açıktan muhalefet edebiliyor; hatta Polonya örneğinde olduğu gibi yer yer meydan okuyup tehditler savurabiliyor.

Gürcistan’ın işgali, Rusya ile Batı bloku arasındaki soğuk savaşın devamından başka bir şey değil. Batılılar Gürcistan’ı Rusya’ya karşı stratejik bir tampon olarak görüyorlar. Zira Gürcistan Orta Asya enerji koridorunda kilit bir konuma sahip. Ayrıca Rusya’yı Orta Asya ve Ortadoğu siyasetinde kuşatmaya almanın en etkin yolu, onun doğu ve güney kapılarını kontrol altında tutmak.

Rusya bunu görüyor. Batılılar Gürcistan’a yaklaştıkça Moskova tavrını sertleştiriyor. “Gürcistan’ın toprak bütünlüğü artık hayaldir” türünden açıklamalar, Rusya’nın bu çatışmayı sonuna kadar götüreceğini gösteriyor. Bu yüzden Rusya ateşkes ilan etti ama askerlerini Gürcistan’dan çekmek gibi bir niyetinin olmadığını da söylüyor. Ta ki istediğini masa başında alana kadar. İstediği ne Rusya’nın? Abhazya ve Güney Osetya’yı Gürcistan’dan koparmak suretiyle Tiflis’i zayıflatmak ve Rusya’ya rağmen Batı blokuyla flört ettiğine pişman etmek.

Burada Türkiye açısından çok zor bir durum sözkonusu. Türkiye Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü savunuyor. Zira yeni devletçiklerin kurulması, başkalarına örnek olur korkusu var. (Gerçi biz bu kuralı Kosova’nın bağımsızlığını tanıyarak ihlal ettik). Fakat bu, Abazaların Gürcistan yönetimi altında kalması anlamına geliyor. Rusya’nın desteğinde Abazaların silahlı bir bağımsızlık mücadelesi başlatması durumunda Türkiye ne yapacak? Önümüzdeki günlerde bu soruyu çok sık soracağız.

Kapanmayan Bir Kapatma Davası

İktidar partisi aleyhinde açılan kapatma davası nihayet sonuçlandı. Türk demokrasi ve hukuk tarihine geçen bu kararla Türkiye direkten döndü. Büyük bir siyasi ve ekonomik kriz kıl payı farkla önlendi.

Peki artık Türk demokrasisi geleceğe tam bir güvenle bakabilir mi? Bundan kimse emin değil. Çünkü kapatma davasını oluşturan şartlar, arkasındaki güçler ve aktörler büyük ölçüde yerinde duruyor. Şartlar olgunlaştığında bu ‘zinde’ güçler tekrar harekete geçebilirler. Zira “mahkeme (yani sistem), hükümet partisine sarı kart gösterdi” diye yorum yapanlar da var.

Bu karar bir büyük krizi önledi ama Türk demokrasisi açısından yeni bir dönemi de başlatmış oldu. Bundan sonra demokratik reformlar için atılan her adımın karşısına bu karar çıkartılacak ve “geçen sefer kıl payı kurtuldunuz; bu sefer aman vermeyiz” denilecektir. Bu, özellikle dinî özgürlükler ve başörtüsü yasağı için geçerli bir durum.

Bu kapandan kurtulmanın tek yolu yeni bir Anayasa yapmak ve köklü bir yargı reformunu gündeme getirmektir. Hukukun ve mahkemelerin, vatandaşı ve özgürlükleri değil, sistemi ve yasakları koruduğu bir ülkede demokrasiden bahsedersek, ancak kendimizi kandırmış oluruz. Evet, mahkeme önemli bir karar verdi. Ama bu demokrasi davasının artık kapanmasını istiyorsak, tek çare hukuk reformu.

Müşerref: Bir Başkanın Hazin Sonu

Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, 18 Ağustos pazartesi günü istifa etti. Bu yazı kaleme alındığında Pakistan Meclisi Müşerref’i yargılamaya hazırlanıyordu. Müşerref ise istifa ettikten sonra can güvenliğini garanti altına almak için uğraşıyor. Bazılarına göre ülkesini terk edecek ve Suudi Arabistan ya da Türkiye’den iltica talebinde bulunacak. Zira Müşerref’in bundan sonra Pakistan’da can güvenliği yok.

Güya halkı için çalışmış bir kişinin bu hale düşmesi ne kadar içler acısı! 1999’da askerî bir darbeyle iş başına gelen Müşerref, 11 Eylül’den sonra izlediği sorumsuz ve sorgusuz Amerikan yanlısı politikalar yüzünden Pakistan tarihinin en nefret edilen başkanı haline geldi. Yıllarca komuta ettiği ordusunu Pakistan halkının üzerine saldı. Amerikalıları memnun etmek ve karşılığında iktidar koltuğunda oturmak için kendi insanını öldürmekten çekinmedi. İki büyük suikast girişiminden kıl payı kurtuldu. Ama Benazir Butto’nun kaderini paylaşmayacağının garantisi yok.

Bundan sonra Müşerref kendini korumak için dışarıda uluslararası dostlarını, içerde Pakistan ordusunu kullanacak. Böylece Pakistan’da sivil ve askeri idare arasındaki kısır döngü yeniden başlayacak.

İran ve Turan İstanbul’da Buluştu!

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad, uzun bir süredir ertelenen resmî ziyaretini nihayet geçtiğimiz ay gerçekleştirdi. Ziyaret bir çok soruyu da beraberinde getirdi: Amerika bu ziyarete nasıl bakıyor? İsrail ne diyecek? Avrupa bu ziyareti istiyor mu? Nükleer konu gündeme gelecek mi? Türkiye’den arabuluculuk istenecek mi? Yeni enerji anlaşmaları imzalanacak mi? Terörle mücadelede Türk-İran işbirliği nasıl olacak? Irak ve diğer bölge konularında iki ülke anlaşabilecek mi?

Bütün dünya ve Türkiye’deki aklı başında insanlar bunları tartışırken, bizim ultra ileri, uzaylı çağdaşlarımız “Ankara’ya gelip Anıtkabir’i ziyaret edecek mi?” krizi yaşadılar. Neyse ki kriz atlatıldı ve Ahmedinecad İstanbul’da ağırlandı.

Türkiye ve İran arasındaki dostluk ve işbirliğinin arttırılması, hem ikili ilişkiler hem de bölge siyaseti açısından büyük önem taşıyor. Bölgede ekonomik kalkınma, istikrar ve güvenliğin sağlanması için bütün bölge ülkelerinin, ama özellikle Tahran-Ankara arasındaki ilişkilerin güçlü olması gerekiyor.

Türkiye-İran yakınlaşması, Bush yönetiminin İran’ı yalnızlığa mahkum etme politikalarının iflas ettiğini bir kez daha gösterdi. İran’ı yalnızlaştırarak Irak’ta, Lübnan’da, Filistin’de istikrar temin etmek mümkün değil. Türkiye bunu yıllardır söylüyor.

İsrail Barış İstiyor mu? İşte Rakamlar...

“Efendim İsrail barış istiyor ama kendine muhatap bulamıyor..” lafını çok sık duyuyoruz. Türkiye’de bile bazen aynı görüşü dile getirenler var. Oysa Ortadoğu barışının önündeki en büyük engelin bizzat İsrail’in işgal politikaları olduğunu BM’den AB’ye herkes biliyor. Fakat İsrailliler ve destekçileri buna işgal demiyor, ‘yerleşimciler’ diyor.

İşgal politikaları dünya medyasında “yahudi yerleşimciler” olarak geçiyor. Bizim basına da böyle taşınıyor. Yahudi yerleşimcilerin çok masum, barış yanlısı, sade insanlar olduğu izlenimi oluşturuluyor. Her bir yerleşimcinin bir Filistinlinin yüzlerce yıllık ata toprağını zorla işgal ettiği, çaldığı gerçeği gizleniyor. Rakamlar bunu bakın nasıl
ortaya koyuyor:

Batı Şeria’da, yani müslüman Filistinli nüfusun ortasında yaklaşık 270 bin yahudi işgalci yaşıyor. Bu yılın başında Batı Şeria’daki 101 noktada İsrail devleti yahudiler için yeni evler yapmaya başladı. Olmert hükümeti geçtiğimiz aylarda Doğu Kudüs’te, yani Kudüs’ün tamamen müslüman olan kısmında 3600 yeni ev yapılacağını açıkladı. 1 Nisan’da Olmert, Bettar Illit adlı mahallede aşırı dinci Ortodoks yahudiler için 800 yeni ev yapılacağını açıkladı. Kudüs yakınlarındaki Givat Zeev ve Maale Adumim adlı yerleşim/işgal bölgesinde 2000 yeni apartman yapılıyor.

Yahudiler Batı Şeria’da yılda ortalama 5000 ev yapıyorlar. Yani her yıl yaklaşık 15-20 bin yahudi işgalciye Filistin toprakları peşkeş çekiliyor. Filistinliler buna tepki gösterip topraklarını savunmaya kalkınca “terörist” oluyorlar. Sahi, İsrail gerçekten barış istiyor mu?


Kısa Kısa

Amerikan Psikologlar Birliği, CIA’nın sorgulamalarında psikologların çalıştırılmasının etik olup olmadığını sorguluyor bugünlerde. Birliğin amacı muhtemelen mesleğin itibarını kurtarmak. Fakat burada çok temel bir insani ve siyasi sorun var. CIA’nın “sorgulama” dediği şeyin uluslararası anlaşmalara göre düpedüz işkence olduğu bir çok kez kanıtlandı. Ebu Gureyb ve Guantanamo, bildiğimiz iki meşhur yer. Ya bilmediklerimiz? CIA’nın “sorgulama” dediği şeyin bizzat kendisi ahlâkî ve insani bir şey değil. Amerikan Psikologlar Birliği’nin asıl bunu tartışması gerekiyor bizce.

***

Türkiye’de eğitim öteden beri problem. Yapısal, ekonomik, akademik, ideolojik ve siyasi sorunlar yumağı, Türk üniversitelerinin başarı performansını doğrudan etkiliyor. Yıllardır iki milyona yakın öğrenci üniversite kapısında bekliyordu. Bu yıl ciddi bir kontenjan artırımına götürüldü ve yaklaşık 900 bin kişi üniversiteye girdi. Geride kalan yaklaşık bir milyon üniversite adayının önümüzdeki yıllarda üniversitelere yerleştirilmesi bekleniyor. Bu gerçekten önemli ve güzel bir gelişme. Umarız bu niceliksel genişleme, niteliksel başarıya dönüşür.

***

“İnce güç” diye bir kavram var. Bir ülkenin askeri ve ekonomik gücü dışındaki değerlerini ifade ediyor. Eğitim, sağlık, bilim, teknoloji, sanat, diplomasi ve spor gibi alanlardaki başarılar, bir ülkenin ince güç hanesine yazılıyor. Pekin Olimpiyatları devam ederken insanın aklına hep bu kavram geliyor. En fazla madalyayı kim aldı? Acaba Türkiye altın madalya kazanabilecek mi? Bu alanlardaki başarılar, özgüvenimizi takviye etmekle kalmıyor. Bütün dünyaya ülkemiz hakkında da bir fikir veriyor. Pekin Olimpiyatlarında daha fazla başarı bekliyorduk ama olmadı.

***

Afganistan’da on Fransız askerinin öldürülmesi büyük haber oldu. Fransız Cumhurbaşkanı derhal Afganistan’a gitti. Bu da haber oldu. Neden? Afganistan’daki savaşta ilk defa mı insan ölüyor? Hayır. Bunun tek sebebi ölenlerin Fransız vatandaşı olması. Dünya düzeni adaletten öylesine uzak ki insan hayatının değeri bile taşıdığı pasaporta göre ölçülüyor. Ortadoğu’da ölen on binlerce müslümanın hayatının bir kıymeti yok. Çünkü onların arkasında büyük devletler yok. Bu düzenin sahipleri, hiçbir sistemin zulüm ile ayakta duramayacağını ne zaman anlayacaklar?

leyla_mecnun
27.02.2009, 21:51
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Terör Belası Geri Gelirken

Terör yine kapımızda. Gün geçmiyor ki irili ufaklı kayıplar vermeyelim. Her şehit cenazesi yeni öfke tufanları koparıyor. Akl-ı selimi yitirenler çareyi daha fazla şiddette arıyor. Mantığın yerini hisler, aklın yerini öfke alıyor.

Kamu yetkilileri yıllardır terör ile güneydoğu sorununun birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Bu çok yerinde bir tespit. Terörizmle mücadele, öldürmekten ibaret bir iş değil. Terörizmi doğuran şartları ortadan kaldırmadan bu belaya son vermek mümkün değil. Çünkü terörizmle mücadele adı altında atılan her eksik adım, teröre yeni hayat alanı sağlıyor.

Bu tespitler yerinde ve doğru. Ama bu ayrımın devlet nezdinde gerçekten yapılıp yapılmadığı bizce meçhul. Bu ayrım ciddi bir şekilde yapılsaydı bugün dağa çıkan militan sayısında büyük bir düşüş olması gerekirdi. Kapsamlı çözüm paketleri hayata geçirilse binlerce insanımız hayatını kaybetmez, milli servetimiz berhava olmazdı. Kamu otoriteleri kalıcı bir çözüm konusunda kararlı olsalardı, bölgenin sosyo-ekonomik çehresi bugün çok farklı olurdu.

Bu adımlar atılmadığı için sorun yerinde duruyor. Ve her gün yeni marazlar üretmeye devam ediyor. Güneydoğu sorunu giderek bir etnisite sorunu haline gelmeye başlıyor. Öfke, gerginlik ve güvensizlik, sokağa yansıyor. Linç olayları yaşanıyor. Müslüman Türkiye’deki bir grup insan bir başka grup insana düşman gözüyle bakmaya başlıyor.

Hiç kimse anasının karnından terörist olarak doğmaz. Dağa çıkıp adam öldüren genç de bu dünyaya bir aile ortamında geldi. Anası babası onu en kıymetli varlıkları olarak büyüttü. Ona bir gün adam öldürsün diye değil, adam olsun diye baktı. Tıpkı diğer gençler gibi, o gencin de duyguları, hayalleri, idealleri, umutları, sevinçleri, öfkeleri oldu. İşte tam da bu noktada ardı arkası kesilmeyen haksızlıklar, Cenab-ı Hakk’ın tertemiz fıtrat üzere yarattığı bu insanı, terör belasının kucağına attı. O yüzden dağa çıkmış genç de Türkiye’nin kaybıdır.

Bu sorunu çözmek için etnik ve seküler formüllerin artık işe yaramadığı ortaya çıkmıştır. Şimdi toplum olarak bizim yeni bir mukaveleye, yeni bir ahitleşmeye ihtiyacımız var. Bunun için bizi bir arada tutan en temel değeri, yani din kardeşliğini anayasal vatandaşlık zemininde yeniden inşa etmek ve hayata geçirmek zorundayız.

Doğu insanını yıllarca “ağaların, şeyhlerin tasallutunda”, geri kalmış, köhne, gerici, yobaz… kitleler olarak gören resmi söylemin yerine gerçek bir millet tanımını koymalıyız. Böyle bir değer sistemi, bizi etnik milliyetçiliğin ve sekülerizmin ötesine götürecektir. Bizi millet yapan temelleri keşfettiğimiz gün hepimizin Türk, Kürt, Arap, Çerkez olduğunu ama aynı zamanda hiç birimizin bunlardan ibaret olmadığını anlayacağız. Birbirimizin yüzüne Allah’ın kulları olarak bakabildiğimiz gün, diğer bütün kimliklerimiz asıl anlamını bulacaktır.

Amerikan Seçimleri

Bu yazı yazılırken Amerikan seçimlerine çok az bir süre kalmıştı. Semerkand’ın bu sayısı elinize geçtiğinde seçim sonuçlanmış ve iki adaydan biri yeni Amerikan başkanı olmuş olacak. Bu çok mu önemli? Kimilerine göre evet; kimilerine göre hayır.

Amerika’yı ayakta tutan sistem, partilerin ve siyasi liderlerin ötesinde bir akla sahip. İktidara kim gelirse gelsin belli politikalar değişmeden aynen devam edecek. Kimilerine göre değişiklik kozmetik olacak. Bazı söylemler biraz yumuşayacak ama esas aynı kalacak.

Bunların hepsi doğru. Fakat 2008 Amerikan seçimleri, Amerikan toplumunun derinlerindeki zihniyet dünyasını çok çarpıcı bir şekilde ele veriyor. Seçimler, bir adayı başkan yapmaktan ziyade bir düzine konu hakkında yapılan milli bir mücadeleyi andırıyor: sınıf çatışması, ırk, ekonomi, uluslararası politika, işgal, finansal kriz, siyasi temsil, göç, eğitim, sağlık, kürtaj, azınlık hakları ve daha bir sürü konu.

Bütün bunların arasında Demokrat Parti adayı Barack Obama’nın gizli bir müslüman olduğu söylentisi, daha doğrusu ithamı, bu yılki Amerikan seçimlerine damgasını vurdu. Müslüman olmak kötü bir şeymiş gibi konuşanlar var. Babası müslüman olduğu için Obama’nın iyi bir Amerikan başkanı olamayacağını söyleyenler var. İşte derin ırkçılık budur. Demokrasi maskesinin arkasında yatan ayrımcılık budur. Amerikan seçimleri bu eğilimleri tespit etmek açısından çok ilginç oldu.

Uzaya Gitmek

Haber ajanslarına göre Hindistan aya giden ilk füzesini uzaya göndermiş. Böylece Hindistan da ne kadar modern, ileri, kalkınmış bir toplum olduğunu dünyaya ispatlamış oluyor. Gerçekten öyle mi? Dünyanın en kalabalık demokrasisi nasıl bir modernleşme yolu izliyor acaba?

‘Gelişmekte olan’ bütün ülkeler gibi Hindistan da küresel kapitalist sistemin üyesi olduğunu ispatlamaya çalışmaktan başka bir şey yapmıyor aslında. Batı medeniyetinin temellerinin sorgulandığı bir dönemde Batı dışı toplumların aynı modernleşme sürecini taklit etmesi, tarihin en büyük paradokslarından biri.

Modern kapitalizm, adalet ve maslahat üretmekten ziyade sorun üstüne sorun ihdas ediyor. Ve enerjisinin önemli bir kısmını, kendi hatalarını düzeltmeye harcıyor. Çevre krizi, nükleer silahlanma, insan kaçakçılığı, uluslararası terörizm, sosyal çöküntü, uyuşturucu, bencillik, savaşlar, işgaller… Bütün bunlar modern ekonominin ve teknolojinin mümkün kıldığı devasa sorunlar. Bunlara katılmak, modern olmak, medeniyet seviyesine yükselmek anlamına geliyor.
Maalesef Hindistan bu beyhude çabada yalnız değil. Afrika, Latin Amerika, Asya ve İslâm dünyası aynı kaderi paylaşmak zorundaymış gibi hareket ediyor. Oysa insanlığın yeni bir başlangıç yapmaya ihtiyacı var. Bunun ilk adımının uzaya uydu göndermek olmadığı aşikâr olsa gerek.

Irak’ın Geleceği Yine Karanlık

Amerikan yönetimi Irak’ta ölen Amerikalı askerlerin sayısı azalınca “Irak’ta işler iyi gidiyor” demeye başladı. Oysa Irak, kanayan bir yara olmaya devam ediyor.

2003 işgalinden sonra yerle bir edilen alt yapı hâlâ tamir edilmiş değil. Irak, bölgenin en fakir ülkesi olmayı sürdürüyor. Ekonomi, siyaset, eğitim ve sağlık hizmetleri, özgürce seyahat… Bunların hiçbiri normale dönmüş değil. Etnik-sekter siyaset, giderek derinleşiyor. Irak’ın milli birlik ve beraberliği yara almaya devam ediyor. Çatışmalar sürüyor. Masum insanlar ölüyor; yuvalar yıkılıyor. Artık sonu gelen Bush yönetimi bu enkazdan bir başarı hikâyesi çıkarmaya çalışıyor ama beyhude bir çaba bu.

Bütün bunların üstüne şimdi yeni bir sorun gündemde: Irak’taki Amerikan askerlerinin kalma süresi. Amerikalılar başta tarihsiz bir uzatma istediler. Yani işgale aynen devam dediler. Iraklılar buna karşı çıktı. Şimdi 2011 yılında sona erecek bir uzatma üzerinde anlaşılmaya çalışılıyor. Diğer alternatife göre bu bir kazanımdır. Fakat Amerikan askerleri çekildikten sonra da Irak normale dönmeyecek. Çünkü Irak toplumunu bir arada tutan direk yıkıldı. Biz Irak’ın geleceği konusunda maalesef pek iyimser değiliz. Mevlâ oradaki kardeşlerimize yardim etsin…

İnsan Hayatının Değeri ve ‘Sistem’

Japonya’da doğum yapmak üzere olan bir hasta beyin kanaması geçirir. Bunun üzerine acil müdahale için bir başka hastaneye kaldırılır. Hastane “uzman doktorumuz yok” diye hastayı reddeder. İkinci hastane de aynı gerekçeyle hastayı kabul etmez. Ve bu durum tam 8 hastanede tekrar eder. Sonunda ‘uzman olmadığı’ gerekçesiyle 8 hastaneden ret cevabı alan 36 yaşındaki kadıncağız hayatını kaybeder.

Şimdi bu zavallı kadının ölümünden kim sorumlu? Tek tek şahısları araştıracak olsanız bir sonuç almanız mümkün değil. Cevap: sistem. Yani Japonya’nın mevcut hastane sistemi. Sanki sistem, hastaları değil, hastaneleri ayakta tutmak için var. Peki o zaman hastaneler ne için var? Para kazanmak için mi? Durum diğer ülkelerde çok mu farklı acaba? Pek sanmıyoruz.

‘Sistem’in kurbanı olan binlerce insan hayatını kaybediyor her gün. Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan Japonya’da durum böyleyse diğer ülkelerin halini siz düşünün. İnsanı bir makinaya, hastayı tamir edilmesi gereken bir ürüne indirgeyen modern sağlık sistemi, insanî ünsiyet ve şefkatten o kadar uzak ki…

Eskiler hastaneye, şifahane demişler. Yani derdi olanın gidip şifa bulduğu yer. Ama şifa ilaçtan ibaret değil. Şifa, aynı zamanda güler yüz demek; ilgi demek; şefkat ve merhamet demek… Şüphesiz büyük fedakârlıklar yapan binlerce doktor, hemşire ve hastabakıcı var. Ama bütün bunları bir ‘sistem’e indirgediğinizde yaptığınız işin manasını kaybediyorsunuz.


Kısa Kısa

Anayasa Mahkemesi, üniversitelerdeki başörtü yasağını kaldıran yasayı iptal etmişti. İptal gerekçesi nihayet açıklandı. Bu konuyu önümüzdeki ay daha ayrıntılı ele alacağız. Şimdilik şu kadarını söyleyelim: iptal gerekçesi, Türkiye Büyük Millet Meclisini, yani milleti, meclisin yasama yetkisini, yani milletin iradesini ortadan kaldırmıştır. Bundan sonra Meclis yasa yapma yetkisini özgür bir şekilde kullanamayacaktır. Burada denilecek tek bir söz var: ‘Yargıçlar Cumhuriyeti’ne hoş geldiniz!

***

Avrupa Parlamentosu, insanların bedenlerini olduğu gibi gösteren x-ray tarama cihazlarının Avrupa havaalanlarında kullanılmasına karşı çıkmış. Milletvekilleri bunun “kişisel mahremiyetin ihlali” olduğunu söylüyor. Demek ki ‘irtica’ Avrupa’yı da sarmış! Böyle bir uygulamaya bizden birileri karşı çıksaydı hemen “Cumhuriyet elden gidiyor!” naraları yükselirdi. Çıplaklığı erdem gibi gösteren bir kültür ne menem bir şeydir. Bu tür ‘ilerici’ vatandaşlarımızın din ve ahlâk gibi bir kaygısı olmadığını biliyoruz. En azından kişilik haklarına saygı gösterecek kadar medeni olsalar bari!

***

Amerika’daki Cumhuriyetçi Başkan yardımcısı adayı Sarah Palin’e partisinin kılık-kıyafet ve makyaj için 150 bin dolar bütçe ayırdığı ortaya çıktı. Pes doğrusu! Fakirin, orta sınıfın, küçük esnafın, aile şirketlerinin güya yanında olan bir partinin lükse harcadığı paraya bakın. Amerikalılar “muhafazakâr” değerleri böyle yaşatıyorlar: muhafaza-yı kâr, yani kârlarını muhafaza ederek. Ziya Paşa ne demiş: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Umarız bu sefer birileri hem lafa, hem de işe bakar.

***

Guantanamo adasındaki zulüm tam 7 yıldır devam ediyor. Dünyanın çeşitli yerlerinden toplanan 1000’e yakın müslüman bütün hakları ellerinden alınarak bu adaya hapsedilmişti. Bunların yaklaşık 500’ü serbest bırakıldı. Haklarında hiçbir suç isnadında bulunulmadı. Ve bu gariban insanlara Amerika sadece “pardon” dedi. Geriye kalan 250 kadar kişi de muhtemelen aynı şekilde serbest bırakılacak. Ve Amerikan yönetimi onlara da sadece “Pardon, bir hata oldu ve hayatınızın 7-8 yılını size zehir ettik, ama idare edin..” diyecek. Ve kimse Amerika’ya bunun hesabını sormayacak. Dünya düzeni böyle bir şey…

leyla_mecnun
27.02.2009, 22:21
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Yeni Bir Yıla Adım Atarken

Bir yılı daha geride bıraktık. 21. yüzyılın sekizinci yılı diğer yıllara göre daha iyi geçmedi. Savaş, işgal, çatışma, açlık, haksızlık, kriz… Her yerde... Rutin çatışmaların dışında dünyamız bir de ekonomik krizle karşı karşıya. Amerika’da başlayan, Amerikan kapitalizminin ve sınırsız kazanma arzusunun sebep olduğu finansal kriz bütün dünya ekonomilerini tehdit ediyor. Yanı başımızdaki Irak’ta kan durmuyor. Afganistan ve Pakistan’da ne olacağını kimse kestiremiyor. Herkes 2009’un daha zorlu geçeceğinden endişeli.

Bütün dünya gibi Türkiye de 2009 yılına umut ve kaygıyla giriyor. Kaygılanmak için de ümitvar olmak için de sebep çok. Önemli olan bizim bu süreci nasıl yönettiğimiz. Türkiye kendini bir aktör olarak gördüğü ve dünya olaylarına müdahil olma bilincine ve özgüvenine sahip olduğu müddetçe her tür sorunun üstesinden gelebilir. “Dış tehdit” diye sunulan unsurların hepsi aslında içerdeki zafiyetimizin başkaları tarafından manipüle edilmesinden ibaret.

Türkiye’nin sorunu da buradan kaynaklanıyor. Herkes birbirine el uzatıp ayağa kaldırmaya çalışırken, biz birbirimize çelme takmaya çalışıyoruz. İslâm gibi şerefli bir dinin asırlarca bayraktarlığını yapmış, Osmanlı gibi muhteşem bir medeniyeti inşa etmiş bir milletin nasıl bu hale geldiğini çözmek kolay değil. Amerika’sından Asya’sına pek çok ülke bilerek ya da bilmeyerek Osmanlı modeline dönmeye çalışırken, biz adeta o tarihten kaçıyoruz. 2008 olaylarına baktığınızda maalesef bu karamsar tabloyu haklı çıkartacak pek çok hadise yaşadık.

Fakat zaman izafi olduğu için hayat düzenimizdeki ve yaşam kalitemizdeki gidişatı ölçmek için bir yılın bitip diğerinin başlamasını beklemek zorunda değiliz. Önemli olan saatlerin, günlerin, haftaların, ayların ve yılların ötesindeki zaman-üstü hakikatle irtibatımızı muhafaza edebilmek. Bu toprakların insanları bu irtibatı muhafaza ettikleri müddetçe hem maneviyat aleminde yükseldiler, hem de maddi aleme hükmettiler. O irtibatı sağlayan mürşitler, kâmiller, salihler, muhlisler var olduğu müddetçe hayatın anlamı yerini buldu. İnsanlar başsız kalmadı. Bu dünyadaki kısa ömürlerini heba etmediler. Tersine, hangi amaç için bu dünyaya gönderildiklerini hep hatırladılar.

2009 yılına girerken bizim ekonomik, siyasi, vs. hesaplardan önce böyle bir muhasebeye ihtiyacımız var. Maddi alem, tabiatı gereği, oluş ve bozuluş alemidir. Bir günü diğerini tutmaz. Bugün zengin olan yarın fakir olur. Bugün hakim olan yarın mahkum olur. Bu, hem bireyler hem de toplumlar için konulmuş bir sünnetullahtır. Şüphesiz mümin kişi bu dünyada hem manen hem de maddeten asil ve yüksek bir hayat yaşamalıdır. Ama zahir alemin başarısı tek başına bir ölçü olamaz.

Maddi alemin zorluklarını, imtihanlarını, belalarını aşmak için maneviyat aleminde ayaklarımızın sağlam durması gerekiyor. O yüzden biz yıllık değerlendirme yaparken, ekonomik göstergelerden, siyasi gelişmelerden, sosyal hadiselerden daha çok maneviyat alemindeki durumumuza ilişkin bir muhasebenin yapılmasının daha isabetli olacağını düşünüyoruz. Bunun için de miladi bir yılın bitip bir yenisinin başlamasını beklemeye gerek yok.

Yeni Eksen Arayışları

Hindistan’ın Mumbay (eski adıyla Bombay) şehrindeki Tac Mahal oteline yapılan saldırı, Hindistan-Pakistan ilişkilerini yeniden gerdi. İki ülkenin birbirinden ayrıldığı 1947 yılından bu yana bölgede istikrar ve huzur arayışı son bulmuyor.

Kimilerine göre iki ülkenin ayrılması ve müslüman ve Hindu milletlerinin birbirlerine düşman gibi sunulması büyük hataydı. 60 yıl sonra aynı gerginlikler devam ediyor. Nükleer güç olan Hindistan ve Pakistan’ın bir gün bu silahları kullanmasından ya da başkalarına vermesinden korkuluyor. Keşmir üzerindeki siyasi kavga da bir türlü bitmiyor.

Mumbay saldırısı bu kırılgan tabloyu daha da karmaşık hale getirdi. Pakistan’daki zayıf hükümet, iç muhalefetin yanı sıra bundan sonra Hindistan-Amerika ekseninden gelecek baskılara da maruz kalacak. Pakistan’ı üçe bölme planlarının konuşulduğu şu günlerde bu gelişmeleri endişeyle ve yakından izlemek gerekiyor. Tel Aviv ve Washington kökenli bazı senaryolara göre İsrail-Hindistan hattı, bölgedeki en önemli güvenlik koridoru. Bunu korumak için Pakistan’ın aradan çıkartılması gerekiyor.

Eğer bu senaryolarda biraz doğruluk payı varsa, o zaman Mumbay saldırısının kim adına ve ne için yapıldığını anlamak daha kolay hale geliyor. Önümüzdeki Irak örneğini unutmayın: Irak’ın sınırları değişmedi. Ama Irak’ın üçe bölündüğünü, hem de derinlemesine bölündüğünü sağır sultan dahi biliyor artık.

Çarşaf Kavgası

Dinî inancın her tür tezahürüne muhalefetiyle bilinen Cumhuriyet Halk Partisi, çarşafa sahip çıkınca ortalık toz duman oldu. Damardan CHP’liler buna şiddetle karşı çıktılar. Muhalifler bunun bir seçim yatırımı olduğunu söylediler. Kimileri CHP liderini pragmatizmle, kimisi din istismarıyla, kimisi de samimiyetsizlikle suçladı.

Çarşaf açılımı CHP’nin geleneksel siyasi çizgisiyle paralel gözükmüyor. Bu açılımın yerel seçimlere 4 ay kala yapılması da yatırım şüphesini uyandırıyor. CHP’nin alışılagelmiş tutumu göz önüne alındığında, bu açılımın siyasi rantla da, samimiyetsizlikle de ilgisi olduğu öne sürülebilir. Fakat kimse “nasıl oldu da çarşaf böyle bir siyasi kavganın malzemesi haline geldi” diye sormuyor.

Türkiye’de din konusunu o kadar sığ, o kadar irrasyonel ve anlamsız bir şekilde ele alıyoruz ki, bu tür tartışmalara artık kimse taaccüp etmiyor. Dini öcü gibi gösteren ideoloji, onun her tür tezahürüne de devletin önündeki en büyük tehlike olarak bakıyor. CHP liderinin rozet taktığı 60-70 yaşındaki çarşaflı teyze, bir gün devletin en büyük düşmanı oluyor, diğer gün can simidi. Burada bir gariplik olduğunu görmek için kâhin olmaya gerek var mi?

Özür Dileyenler, Dilemeyenler

“1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkâr edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum...” Bu iki cümlelik özür bildirisi, Türkiye’yi böldü.

Özür dileyenler “madem bu acıları Ermenilere biz yaşattık, özür dilemeliyiz” diyor. Karşı çıkanlar “özür dilenecek bir durum yok; üstelik devleti yöneten bir grubun (İttihat ve Terakki yönetiminin) bir kararı yüzünden bütün Türk milleti suçlu gösterilemez.” diyor. Fakat bizce asıl sorun, bu bildirinin zamanlaması.

Türkiye geçtiğimiz yazdan bu yana Ermeni meselesinde bir açılım yapmaya çalışıyor. Sorunu soykırım ve tarih tartışmalarından reel-politiğe, yani Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine kaydırmaya çalışıyor. Böyle bir açılımın Türkiye’den çok Ermenistan’ın menfaatine olduğu ortada. Ermenistan gibi küçük bir ülke Türkiye’nin ekonomisinden ve bölgesel işbirliğinden çok faydalanabilir. Bu yüzden bazı Ermeni çevreleri bu açılımı destekliyor.

Şimdi bu bildiri öylesine gereksiz bir psikolojik baskı doğurdu ki Ankara-Erivan arasındaki hatta adım atmak oldukça zorlaştı. Ne diyelim, biz birbirimizi yemeyi fazlasıyla seven bir milletiz.

Bir Ayakkabı ki…

Muntazar ez-Zeyd’in dünyanın en meşhur Arap gazetecisi haline gelmesi için birkaç saniye yeterli oldu. Amerikan başkanı Bush’a Bağdat’ta Irak Başbakanı Maliki ile yaptığı basın toplantısı sırasında, dünya kameralarının gözü önünde çıkartıp ayakkabılarını fırlatan Iraklı muhabir, Irak halkı kadar Arap ve İslâm dünyasının da öfkesini, bir o kadar da ümitsizliğini ifade ediyordu.

Eylemin kendisi son derece sembolik. Irak’ı kana bulayan Amerikan başkanına “Defol git…” diyor. Öfkenin dışa vurumundan öte bir anlamı yahut işlevi de yok. Eylem, savaş ve Bush karşıtı izleyicilerin “yüreğine su serpiyor”. Ama Irak halkının hayatında bir iyileşmeye neden olmuyor. Bir duygu boşalması; daha ötesi yok. Ama bu bile binleri sokağa dökmek için yeterli.

Amerikalıların ve Batılıların bu kıssadan alması gereken hisse de bu: İzlenen politikalar öylesine tek yanlı, acımasız ve saçma ki, iyi eğitim almış bir gazeteci bile böyle ümitsiz ama son derece sembolik eylemlere başvurabiliyor. Ve bir anda yüz binlerin gönlünde taht kurabiliyor. Küresel politikalar değişmediği müddetçe ayakkabılar fırlatılmaya devam edecek. Bugün fırlatılan şey ayakkabı iken, yarın mermi olacak, füze olacak, bomba olacak. Nitekim oluyor da. Bu gerçekleri görmeden “İslâmî terörizm yükseliyor” demek sadece bir düşmanlığı değil, aynı zamanda bir akıl tutulmasını ele veriyor.

Hamiş: Zeyd’in attığı ayakkabı İstanbul’da bir ayakkabıcı tarafından üretilmiş. Bizim ayakkabıcı Ramazan Efendi ayakkabı yetiştiremiyormuş…


Kısa Kısa

“Ucuz doğalgaz dönemi sona eriyor”. Rusya Başbakanı (gerçek Başkanı!) Putin geçtiğimiz ay baklayı ağzından çıkardı. Putin bu sözleri doğalgaz ihraç eden ülkeler toplantısında sarfetti. Ve tabi Putin’in enerji merkezli dış politikasını yakından takip edenler hiç şaşırmadılar. Bizim hissemize düşen şu: Enerji bağımlısı Türkiye, bir an önce alternatif enerji kaynakları üretmek zorunda. Güneş, rüzgâr, nükleer, her ne varsa yeni enerji kaynaklarına yönelmek zorundayız. Yoksa Putin’in sözlerinin ilk yaktığı (daha doğrusu üşüttüğü) ülke biz olabiliriz.

***

Büyük tartışmalardan sonra Irak Meclisi, Amerikan askerlerinin Irak’ta 2011 yılına kadar kalmasına izin veren anlaşmayı imzaladı. Anlaşmanın detayları, Amerika’ya Irak’ta fiilen istediği kadar ve istediği süreyle asker bulundurmasına imkan veriyor. Zira anlaşma yenilenebilir türden. Ama yenilir türden mi bilinmez. Irak halkının bir Amerikan askerini dahi kendi sokaklarında görmeye tahammülü olduğunu zannetmiyoruz. “Kalsın” diyenler de başka siyasi hesapların içindeler. Bu yüzden “Amerikan askerleri giderse Irak iç savaşa sürüklenir” senaryoları sürekli sıcak tutuluyor. 2003’ten beri yaşanan trajedi iç savaş değilse, iç savaş nedir acaba?

***

Ocak ve Şubat ayları, Filistin için kritik gelişmelere gebe. Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın görev süresi bitiyor. Fetih ile Hamas arasındaki gerginliğin ne olacağını kimse bilmiyor. Şubat’ta İsrail’de seçim olacak ve barış karşıtı (hangi parti barış yanlısı ki!) Likud Partisi ve lideri Netenyahu’nun seçimleri kazanmasına kuvvetle ihtimal veriliyor. Bu gelişmeler ışığında Filistin’de işler muhtemelen iyiye değil, kötüye gidecek. Çünkü Filistin’deki iç çatışma ve gerginlik, Likud iktidarıyla birleştiğinde ortaya bir saatli bomba çıkacak. Hoş, Filistin halkı hep bu şartlar altında yaşadığı için bunda belki şaşılacak bir şey yok. Ama önümüzdeki günlerin zorlu geçeceği aşikâr.

***

Ergenekon davası kapsamında yargılananlardan biri, evinde bulunan havan ve top mermilerini çiçek yetiştirmek için kullandığını söylemiş. Doğrudur. Bush da Irak’a gönderdiği top ve füzelerle aslında koleksiyon yapıyordu ama son anda fikrini değiştirip “bari şu ülkeyi bir işgal edivereyim” demişti. Böyle bir savunmayı da ilk defa duyuyoruz. Hani, yalanın da bir adabı var! Ergenekon davası evlere şenlik devam ediyor. Ama bir o kadar da trajik bir durum var ortada. Zira örgütün katmanları, ilişkileri, suçları ortaya çıktıkça insan ürküyor.

leyla_mecnun
22.03.2009, 22:38
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Küresel Finans Krizini Nasıl Okumak Lazım?

Küresel finans krizi dünyanın en güçlü ekonomilerini sarsmaya devam ediyor. Yeni Amerikan başkanı Barak Hüseyin Obama, krizi önlemek için 800 milyar dolarlık yeni bir teşvik paketini onayladı. Fakat en iyi durumda bile Amerikan ekonomisinin normale dönmesi en az iki yıl sürecek. Bu süre zarfında yeni bir kriz dalgası gelmezse işler belki normale dönecek. Aksi halde bütün dünyada krizin derinleşmesi mümkün.

Küresel kapitalizm bütün dünya ekonomilerini birbirine bağımlı hale getirdiği için, hiç bir ekonominin bu sürecin dışında kalması mümkün değil. Avrupa ekonomileri şimdiden çatırdamaya başladı. Amerika’daki kadar büyük ve derin olmasa da İngiliz, Alman ve Fransız ekonomileri ciddi sarsıntı geçiriyor. Avrupa’nın büyük ekonomik bir krize girmesi, bütün dünya ekonomisini ve tabii bizi de etkileyecektir. Zira Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı Avrupa Birliği.

Krizin etkileri Uzak Doğu Asya’da da görüldü ve dünyanın en büyük otomotiv üreticisi Toyota, tarihinde ilk defa zarar açıkladı. Bu, Japonya yanında Çin ve Hindistan’ın da krizden ciddi bir şekilde etkileneceğini gösteriyor. Çünkü bu büyük ekonomilerin en büyük müşterileri Amerika ve Avrupa pazarları. Buralardaki bir daralma talebi düşürecek, bu ise üretimi azaltacaktır.

Türkiye krizden ne kadar ve nasıl etkilenecek? Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki Türkiye gibi orta ölçekli bir ekonomik gücün küresel krizden etkilenmemesi diye bir durum söz konusu değildir. Çünkü Türk ekonomisi kendi içine kapalı küçük bir ekonomi değil. Dünyayla ithalat ve ihracat yapan her ülke gibi Türk reel sektörü de bu krizden etkilendi, etkileniyor. Nitekim geçen ay açıklanan işsizlik rakamları ve ithalat-ihracat dengesi, krizin etkilerini gösterdiğini teyid ediyor.

Küresel finansal krizin uzun vadeli etkileri ekonominin ötesine geçecek gibi görünüyor. Pek çok batılı gözlemci bir “jeo-politik deprem” yaşadığımızı düşünüyor. Ekonomik rekabet gücündeki değişim, gelişmekte olan orta ölçekli ekonomilerin önünü bir anda açabilir. Tüketim üzerine kurulu bir ekonomiye sahip Amerika gibi toplumların tersine üretim-tüketim dengesini kurabilmiş ülkeler uzun vadede muazzam avantajlar elde edebilir. Elinde sıcak para olan Körfez ülkeleri, dünyanın önde gelen finans kurumlarını, borsalarını adeta satın alabilir.

Fakat bunların hepsinden önemlisi, insanlık bir bütün olarak üretim ve tüketim tarzını gözden geçirebilir. İnanılmaz bir hızla büyüyen dünya ekonomileri refah getirmekten çok, oligarşik azınlıkları zengin ediyor. Dünyadaki fakirlik, salgın hastalıklar, çevre sorunları, küresel ısınma, haksız kazanç, insan ticareti gibi sorunlar her gün biraz daha büyüyor. İnsanın fıtratına aykırı bu üretim-tüketim çılgınlığını artık ne insanlık ne de doğal çevre taşıyabiliyor. Belki bu kriz biraz yavaşlamamıza ve bazı temel şeyleri gözden geçirmemize vesile olur.

İsrail Seçimlerinin Mağlubu Yok

Geçtiğimiz ay İsrail’de yapılan seçimlerin mağlubu yok zira bütün şahinler seçimden kazançlı çıktılar. Şu andaki dışişleri bakanı ve son Gazze katliamının mimarlarından Livni’nin başında olduğu Kadima Partisi 29 sandalye ile birinci oldu. Fakat şovenist politikalarıyla tanınan Benjamin Netenyahu’nun Likud Partisi, 28 sandalye ile ikinci oldu ve cumhurbaşkanı Peres, hükümeti kurma görevini Netenyahu’ya verdi. Seçimden kazançlı çıkan bir diğer parti, Gazze’ye atom bombası atılmasını savunan faşist ve ırkçı “İsrail Evimiz” partisi oldu.

Bu tablo, İsrail siyasetinin tamamen aşırı sağa kaydığını gösteriyor. Gazze katliamına İsrail halkının % 80’inin destek vermesi zaten bu eğilimin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyordu. Bu şu anlama geliyor: İsrail iç siyasetinde başarılı olmak, Filistin kanı dökmekten geçiyor. Ne kadar Filistinli öldürürseniz o kadar yahudi oyu alıyorsunuz.
Bundan sonra Filistinlilerin işi biraz daha zor olacak. Çünkü Netenyahu’nun liderliğindeki bir koalisyon hükümeti, sertlik ve şiddet yanlısı politikaları biraz daha arttıracak ve Filistinlileri provoke etmeye çalışacaktır. Gazze katliamından sonra ciddi bir “halkla ilişkiler” sorunu yaşayan İsrail, kendini yeniden masum ve mağdur göstermek için her tür operasyonu yapacaktır.

Bu oyunu bozacak tek aktör, yine müslümanların kendileri. Arap ve İslâm ülkeleri bir araya gelip Washington’a birazcık baskı yapsalar bütün dengeler değişir. Bu cesaret ve feraseti gösterecek yeni bir Selahaddin Eyyubî çıkar mı dersiniz?

Şeytanla Pazarlık

Batılı haber ajansları, Pakistan hükümetinin geçtiğimiz ay Taliban güçleriyle ile yaptığı barış anlaşmasını bu başlıkla verdi: Şeytanla pazarlık. Niye? Çünkü anlaşmaya göre belli bölgelerde İslâm hukuku uygulanacak ve karşılığında uzun süreli bir barış yapılacak.

Batı basını haberi bu bağlamda verdiği için, bizim yerli oryantalist medyamız da aynı dili kullandı. Halbuki Taliban’ı dışarda bırakarak Afganistan’da istikrar sağlanamayacağını sağır sultan bile duydu artık. Nasıl Filistin’de Hamas’ı dışlayarak barış yapmanız mümkün değilse, aynı şekilde Afganistan’da da Taliban’ı sürece katmadan iç huzuru sağlamanız mümkün değil. Amerikalılar bunun farkında oldukları için Taliban ile bir müddettir gizli görüşmeler yapıyorlar. Pakistan-Afganistan sınırını emniyet altına almak için de Taliban’la görüşmeler devam ediyor.

NATO kuvvetleri çerçevesinde bine yakın Türk askeri de Afganistan’da bulunuyor. Bizim askerimiz muharip görevlerde bulunmuyor. Daha ziyade lojistik, altyapı hizmetleri gibi alanlarda katkı sunuyor. Fakat Türkiye’nin Filistin’de Hamas’a ilişkin izlediği politika Afganistan’da Taliban için de geçerli olabilir mi diye tartışılıyor. Bu açılım önemli, çünkü Afganistan’da siyasi istikrar ancak ulusal bir mutabakat ile sağlanacak. Bunu gerçekleştirmek içinse Taliban dahil herkesin siyasi sürece katılması gerekiyor.

Batı dünyası bizim insanımızın dinî ve ahlâkî referanslarını anlamayabilir. Bu yüzden belki de bütün bölgeye huzur getirecek bir anlaşmaya “şeytanla pazarlık” diyebilir. Ama en azından bizim kendimize ait bir bakış açımızın olması gerekmiyor mu?

Medya Savaşları

Bir medya kuruluşuna yazılan büyük meblağdaki vergi cezası Türkiye’de bir iktidar-medya savaşını tekrar alevlendirdi. Maliye bakanlığı “ödenmemiş vergileri tahsil ediyoruz” diyor. Cezanın muhatabı medya grubu “cadı avı başlatıldı, siyasete kurban ediliyoruz” diyor. Geçen Ramazan ayında da aynı grupla hükümet arasındaki kavga günler sürmüş ve hepimizin gözü önünde yaşanmıştı. Demek ki iki taraf da davasından vazgeçmemiş.

Türkiye’de medyanın “beşinci kuvvet” olarak orantısız güce sahip olduğu bir sır değil. Kendi menfaatleri için siyaseti etkilemeye çalışan bir medya, eninde sonunda siyasetle çatışmak zorunda kalır. “Türkiye’de medyanın gücü yok, gücün medyası var” ifadesi bu gerçeği ifade ediyor. Medyanın birinci amacı vatandaşları aydınlatmak ve bilgi ihtiyaçlarını karşılamaktır. Fakat bizde medyanın birinci misyonu manipüle etmek, operasyon yapmak, siyasi kampanya yürütmektir. Türkiye’de en son 28 Şubat süreci dahil olmak üzere yumuşak ve sert darbelerin medya marifetiyle yapıldığını biliyoruz. Medyanın işine gelmeyen siyasetçiyi nasıl bitirmeye çalıştığını, menfaatine olan kesimleri de nasıl koruyup kolladığını biliyoruz.

Siyasete bu kadar angaje olmuş bir medyanın masum olduğunu söylemek mümkün değil. Fakat hükümet devletin imkanlarını kullanarak iddia edildiği gibi muhalifleri susturma cihetine gidiyorsa bu da gücün kötüye kullanımı manasına gelir. Bizce buradaki en sağlam hakem milletin kendisidir. Bir yanlış yapıyorsa hükümete de medyaya da gerekli cevabı verecek olan millettir.

Davos Rüzgârı Devam Ediyor

Başbakan Erdoğan’ın Davos toplantısına damgasını vuran tavrı konuşulmaya devam ediyor. “Arap sokağı” Türkiye başbakanına tam destek veriyor. Bazı Suriyeliler “Türkiye bugün hilafeti ilan etsin, hepimiz başbakana biat ederiz” diye açıklama yaptı. Yüz yıldır ilk defa bir Türk lideri, Arap sokağının sevgisine mazhar oluyor.

Bir asırdır Araplarla bizi birbirimize düşürdüler. Biz “Araplar bizi arkadan vurdu, bize ihanet etti” dedik. Onlar da “Türkler gavurlaştı ve bizi terkettiler” dediler. Ve yüz yıllık bir husumet girdi aramıza. Şimdi bu değişiyor. Türkler ve Araplar artık birbirlerine farklı gözlerle bakmaya başlıyorlar. Bizim monşerlerimiz bundan çok memnun olmayabilir ama gerçek şu ki Türkü, Kürdü, Arabı, İranlısı ile bölge halkları artık birbiriyle kucaklaşmak, aradaki fesatçılardan kurtulmak istiyor. Davos rüzgârı bu yüzden önemliydi ve yeni kapılar açmaya devam ediyor.

İsrail’e doğruları söylemenin dünyanın sonu olmadığını gösterdi Davos. Birbirine düşman gibi gösterilen toplumların aslında kardeş olduklarını nasıl bir anda hatırlayabildiklerini gösterdi. Davos sadece Arap sokağını harekete geçirmedi. Aynı zamanda Arap elitlerinin ve devletlerinin de bir sorgulama yapmasına vesile oldu. Bugün en tutucu ve baskıcı Arap rejimleri dahi İsrail ve Amerika’nın politikaları karşısında daha cesur ve asil bir tavır almaya çalışıyor.

Şimdi yapılması gereken, adalet ve hakkaniyet ilkelerine dayalı politikalar geliştirmek ve Filistin sorununa kalıcı bir çözüm bulmak için cesur adımlar atmaktır. Davos rüzgârı birilerini sarsmış olabilir ama ümmetin üzerindeki ölü toprağını silkelediği de bir gerçek.


Kısa Kısa

Ergenekon çetesinin pis işleri ve kirli ilişkileri her gün biraz daha vuzuh kazanıyor. PKK’dan Hizbullah’a, faili meçhul cinayetlerden Cumhuriyet Gazetesi ve Danıştay saldırılarına kadar bir sürü karanlık olay aydınlanıyor. Türkiye’de demokrasi güçlenecekse, gerçekten halkın iktidarı hakim olacaksa bu tür çetelerden tamamen kurtulmamız gerekiyor. İnsanı hayrete düşüren, belli çevrelerin hâlâ Ergenekoncuların savunuculuğunu yapması. Şimdi herkes “bu iş nereye kadar gidecek?” diye soruyor. Bu sorunun cevabını bize göre kimse bilmiyor. Ama daha işin başında olduğumuz kesin. İtalya’daki Gladyo çetesi çökertilinceye kadar yaklaşık altı bin kişi içeri alınmıştı. O yüzden şu ana kadarki tevkiflere şaşırmamak gerekiyor.

***

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yaptırdığı bir ankete göre camiye giden gençler, cami personelini yetersiz buluyormuş. Elhak, gençler doğru söylemiş. Din hizmeti, memur kafasıyla verilecek bir hizmet değil. İnsan davasına inanacak, gayret gösterecek, samimi olacak, mükafatını Allah’tan bekleyecek, bir ok gibi doğru olacak ve cemaatine güzel örnek olacak... Bu vasıfların hangisi memuriyet kanununda var? Dinî irşat gibi hassas bir hizmeti ancak ehil olan insanlar verebilir. Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder demişler. Bilginin doğruluğu kadar onun nasıl takdim edildiği de önemlidir. Umarız bu araştırmadan sonra Diyanet, din hizmetlilerinin kalitesini arttırmak için adımlar atar.

***

Şişli’de bir dürümcü, kocaman bir ilan asmış: Diyet, Türk milletini zayıflatıyor. “Zayıflatıyor” derken ne kastettiği anlaşılıyor herhalde. Dürümcüye göre diyet hastalığına yakalananlar, yeni Türk nesillerini güçten düşürmeyi hedefliyor. Türk tarihinin en parlak sayfalarını yazanlar öyle diyetle miyetle işi olan insanlar değildi. 200 kiloluk bir topu sırtlanmak, her gün aldığı kaloriyi hesaplayan adamların yapabileceği bir iş olabilir mi? Dürümcünün haklı olduğu taraflar yok değil. Kızıyla erkeğiyle çıtkırıldım bir neslin yetiştiği yalan değil. Ama Türkiye’de insanların sağlıksız beslendiği de ortada. Ölçü az ya da çok yemek değil, dengeli beslenme olmalı. Buna dikkat edersek belki yeni nesilleri kurtarabiliriz!

***

Bir araştırmaya göre aile mutluluğunun temel kuralı karşılıklı sevgi ve saygıymış. Günaydın! Bu fıtrî gerçeği görmek için illa araştırma mı yapmak gerekiyor? Hayır. Ama öte yandan saygı ve sevgi kavramlarına o kadar uzak kaldık ki bazen bunların hatırlatılmasında fayda var. Aile mutluluğu en temel değerlerimizden biri. Bu yüzden üzerinde hassasiyetle durulmalı. Fakat medya aracılığıyla öyle değerler aşılanıyor ki örneğin anne babaya saygı, akrabaya yakınlık, büyüklere saygı adeta “çağdışı” alışkanlıklar olarak lanse ediliyor. Aile mutluluğu için bugünlerde ekstra dikkatli olmamız gerekiyor.

Tur@b
21.04.2009, 22:13
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Ortadoğu’da Yeni Bir Dönem mi?

Gazze savaşının ardından Amerikan başkanlığı görevine gelen Barack Obama, Nisan ayının başında Türkiye’yi ziyaret edecek. Obama’nın bölgemize yapacağı bu ilk ziyaret öncesinde Ortadoğu’da bir takım kıpırdanmalar yaşanıyor. Filistin’de bir ulusal mutabakat hükümetinin kurulması için müzakereler devam ediyor. Obama yönetimi Hamas’la dolaylı olarak görüşüyor. Gazze savaşı ve Davos olayından sonra Suriye-İsrail görüşmelerinin yeniden başlayabileceği ifade ediliyor. İran konusunda bir sürpriz yapan Obama, Nevruz günü İran halkına bir mesaj göndererek Amerika-İran ilişkilerinin gözden geçirilmesi çağrısında bulundu. Körfez bölgesindeki Katar gibi ülkeler, Ortadoğu siyasetinde daha aktif hale geliyor. Amerikan askerlerinin Irak’tan çekilme tarihi giderek yaklaşıyor. Eş zamanlı olarak Irak merkezi hükümeti güçleniyor ve Amerikan sonrası döneme kendini hazırlıyor. Bütün bu süreçte Türkiye’nin rolü giderek artıyor.

Bölgede güven, barış ve istikrarın tesisi için bütün siyasi aktörlerin sürece katılması gerektiği konusunda artan bir mutabakat var. İsrail dışında bu gerçeği herkes kabul ediyor. Obama yönetimi de bunun farkında olduğu için İran, Suriye, Hamas ve Hizbullah’la dolaylı müzakerelere başladılar bile. Dolayısıyla Türkiye’nin 5-6 yıldır savunduğu “herkesi sürece katarak müzakere” politikası, artık herkes tarafından kabul görüyor. Fakat savaş ve izolasyona değil, diplomasi ve müzakereye öncelik veren bir dönemin başlaması, aynı zamanda Amerikan gücünün bölgede sınırlandırılması anlamına geliyor. Amerikan yönetiminin bu tip bir muhasebeye hazır olup olmadığını henüz bilmiyoruz. Ama bunun bir zaruret olduğu ortada. Umarız Obama’nın Türkiye ziyareti, bu gerçeği kavramasına vesile olur.

Dipsiz Kuyu

Devletin içindeki çeteleşmenin sembolü haline gelen Ergenekon davası, dipsiz bir kuyuya dönüştü. Her gün ortaya çıkan yeni deliller, günlükler, konuşmalar, yazışmalar dudak uçuklatacak nitelikte. Asker, sivil, bürokrat, gazeteci, iş adamı; kısacası her tür aktörün içinde yer aldığı karanlık ilişkiler olayın vehametini daha da arttırıyor. Kanunsuz eylemlerin nerede başlayıp nerede bittiğini kimse tahmin dahi edemiyor. Aktörler bu kadar çoğalıp ilişkiler bu kadar girift hale gelince “1 numara kim?” sorusu da anlamını yitiriyor.

Ergenekon türü örgütlenmeler Türkiye’de güç kullanımının ne kadar sorumsuzca ve tehlikeli boyutlar kazanabileceğini gösteriyor. Üzerinde durulması gereken konu da bu aslında. Hukuk devletinin esası, güçlüye karşı güçsüzü korumak ve herkesin hukuk ve adalet önünde eşit muamele görmesini sağlamaktır. Gücün en fazla toplandığı ana aktör devlet olduğu için, hukukun birincil hedeflerinden biri, toplumu ve bireyi devletin orantısız gücüne karşı korumaktır.

Devletin elindeki askerî, ekonomik ve bürokratik güce hiçbir vatandaşın ya da zümrenin sahip olması mümkün değildir. En azından teorik olarak bu böyledir. Devletin herkese karşı eşit mesafede olması, bu tür örgütlenmelere karşı tedbir almasını gerektirir. Devletin bu “nötr” konumunu garanti altına alına şey ise, hukuk devleti ilkesidir. Şeffaf bir hukuk devletinde herkes ve her şey yasalar önünde eşittir. Bu yüzden “devlet içinde devlet” niteliği arzeden her örgütlenme hukuk nizamına karşıdır. Buna herkesten önce devlet kurumlarının karşı çıkması gerekir.

Ergenekon örgütlenmesi, fiilî durumun hiç de böyle olmadığını gösteriyor. Kendilerini her tür ilke ve kanunun üstünde gören birtakım gruplar, “devletin menfaati bunu gerektirir” diyerek devletin gücünü vatandaş ve millet aleyhine kullanmaya kalkışabiliyor. Bu insanlar kendi kişisel çıkarlarını ve küçük menfaatlerini her şeyin önüne koyuyorlar ama bunu “devletin âlî menfaatleri” diye yansıtabiliyorlar. Dahası, devlet adına cinayet işliyor, haksız kazanç elde ediyor, darbe planları yapıyorlar.

İşte hukuk devleti burada iflas ediyor. Ergenekon davası da bunun için önemli. Türkiye’nin gerçek manada özgür ve şeffaf bir hukuk devleti haline gelmesi, devletin bünyesindeki bu tür hastalıkları söküp atmasına bağlı. “Güç yozlaştırır” ilkesi gereğince gücün sorumsuzca, hoyratça ve keyfî bir şekilde kullanımına hukukun sınır getirmesi gerekir. Fakat hukuku yaşatacak olan da toplumun şuur sahibi bireyleridir. Zira Hz. Peygamber Efendimiz “Siz nasılsanız öyle yönetilirsiniz.” buyurmuştur. Bu sözün derin hikmeti hakkında bugünlerde yeniden tefekkür eylemekte fayda var.

Nevruzun Ardından

Demek ki bazı şeyler isteyince değişebiliyormuş. Bu yıl ki Nevruz kutlamaları, Türkiye’nin bir toplum olarak olgunlaştığını gösteriyor. Düne kadar Nevruz kutlamak suçtu. Baharın müjdecisi olan ve Balkanlardan Orta Asya’ya çok geniş bir coğrafyada kutlanan Nevruz, Türkiye’de Kürt sorununun kronik sembollerinden biri haline gelmişti. Nevruzu kutlayanlar PKK’lı, Nevruza karşı çıkanlar Kürt düşmanı olarak gösterildi yıllarca. Şimdi bunlar geride kaldı. Bugün bakanıyla, askeriyle, bürokratıyla, gazetecisiyle, sade vatandaşıyla, Kürdü ve Türküyle isteyen herkes Nevruzu gönlünce kutluyor. Kimse Nevruz kutlayana “niye kutladın? Sen örgüt üyesi misin?” demiyor. Kutlamayana da kimse baskı yapmıyor. İşte İslâm’ın salık verdiği “iktisat” yani orta yol bu. Bu olgunlaşmanın bedeli hepimiz için ağır oldu. Ama nihayet ve çok şükür Nevruz bir fitne ve nifak aracı olmaktan çıktı. Balkanlardan Anadolu’ya, İran’dan Orta Asya’ya uzanan coğrafyayı birleştiren bir bayram haline geldi. Bu olgunlaşma süreci, pek çok sorunumuzu çözüme kavuşturacaktır.

Şimdi Nevruz’dan sonra diğer kronikleşmiş, fitne ve fesat aracı haline getirilmiş sorunların üzerine kararlılıkla gitmemiz gerekiyor. Türkiye Kürt sorununu da, özgürlükler sorununu da bu olgunluk ve özgüvenle aşacak. “Özgürlük devleti zayıflatır” diyenler ne kadar yanıldıklarını gördüler. Devleti korumak adına başvurulan her zorba yöntem, toplumu biraz daha böldü ve parçaladı. Şimdi yaraları sarma zamanı. İnşallah Nevruz hayırlı bir başlangıç olur.

Küresel Kriz ve Sıradan Vatandaş

Küresel ekonomik kriz giderek derinleşiyor. Ardı ardına gelen tedbir ve teşvik paketleri kötü gidişatı tersine çevirmeye yetmiyor. Son olarak Dünya Bankası Başkanı, 2009 yılının dünya ekonomisi açısından riskli ve kötü bir yıl olacağını söyledi. Başkana göre 2009’da küresel büyüme %1-2 civarında olacak. Yani dünya ekonomisi küçülecek.
Son altı aydır birbiri ardına iflasın eşiğine gelen finans şirketleri ve bankalar, devletler tarafından kurtarılıyor. Krizin en fazla hissedildiği ülke, aynı zamanda kapitalizmin en ileri aşamasına ulaştığı Amerika. Kapitalizm, devletin serbest piyasa şartlarına müdahale etmemesi ilkesi üzerine kurulu. En azından teoride bu böyle. Fakat gerçekte tek başına “serbest piyasa” diye bir şeyin olmadığını biliyoruz. Devlet, büyük sermaye, uluslararası şirketler, spekülatörler, “serbest piyasa” denen mekanizmaya her daim müdahale ederler. Üstelik bu müdahaleyi, ekonomik kaynakların adil bir şekilde paylaşımı için değil, tekel oluşturmak için yaparlar. Bu yüzden serbest piyasanın en büyük düşmanı, yine kapitalizmdir.

Nitekim son ekonomik kriz, finans sektöründeki tekelcilik hırsının ve sorumsuz yatırımların bir sonucu olarak ortaya çıktı. Dünya finans piyasasını kontrol eden bir kaç düzine şirket, şimdi kurtuluşu sıradan vatandaşların vergisiyle oluşan devlet bütçesinde arıyor. Yani bizim gibi sıradan vatandaşları sömürerek büyüyen kapitalizm, şimdi kurtulmak için yine bizim kapımızı çalıyor.

Irak Türkiye’ye Ne Kadar Irak?

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 33 yıl aradan sonra Irak’ı resmen ziyaret eden ilk Türkiye Cumhurbaşkanı oldu. Son iki yılda çok hızlı mesafe alan Türk-Irak ilişkileri bu geziyle yeni bir boyut kazandı. PKK ve sınır sorunlarından enerjiye, ticaretten eğitime kadar pek çok konu masaya yatırıldı. Gezinin en anlamlı yanı Iraklılara “yanınızdayız” mesajını vermiş olması.

Bütün dünyanın gün be gün takip ettiği Irak’a Türkiye’nin yeteri kadar ehemmiyet verdiği söylenemez. 2003’ten sonra bir müddet sürecin dışında kalan Türkiye, şimdi tekrar Irak’a özel bir önem göstermeye başladı. Buna şiddetle ihtiyaç var. Zira Kürt sorunundan Irak’ın iç istikrarına ve toprak bütünlüğüne kadar pek çok ortak konumuz var. Amerikan askerlerinin çekilmesinin ardından Irak’ta nasıl bir siyasi ve ekonomik tablonun ortaya çıkacağı bizi yakından ilgilendiriyor. 2003 işgalinin yaralarını sarmak için de Türkiye’ye önemli görevler düşüyor. Asıl önemlisi son yıllarda öne çıkan yeni coğrafî tasavvur, Irak’ı Türkiye insanî coğrafyasının doğal bir parçası ve devamı olarak görüyor. Türkiye’nin müslüman komşularıyla aralarında adeta sınır yokmuş gibi ilişkiye geçmesi, hem tarihî hem de coğrafî derinliğimizin bir gereğidir.

Abdullah Gül’ün Irak gezisi, bu tasavvuru güçlendiriyor ve Türkiye ve Irak toplumları arasındaki bağları kuvvetlendiriyor. Umarız Amerikan askerleri çekildikten sonra da bu ilişkiler güç kazanmaya devam eder.

Kısa Kısa

Almanya’daki son okul katliamı, Batı gençliğindeki cinnet eğilimini bir kez daha ortaya koydu. Kendi okuluna girip dokuz öğretmen ve üç öğrenciyi öldüren, kaçarken de üç kişiyi öldüren ve sonra kendisi de öldürülen 17 yaşındaki Alman gencini nasıl izah etmeli? Daha doğrusu böyle bir hadisenin izahı olur mu? Sözün tükendiği yer burası olsa gerek. Ne yazık ki Amerika ve Avrupa toplumları bu tür katliamların önüne geçemiyor. Hayatı anlamsız bulan gençler, ölümün de filmlerde izledikleri bir senaryo olduğunu zannediyorlar. Gerçek ile hayalin bu kadar iç içe geçmesi endişe verici.

***

Evrim teorisi, Darwin’in doğumunun iki yüzüncü yılında tekrar büyük bir tartışmaya sebep oldu. TÜBİTAK’ın popüler bilim dergisi Bilim ve Teknik’in kapağının son anda değiştirildiği ve Darwin’in yerine çevre konusunun kapak yapıldığı ileri sürüldü. Türkiye’deki Darwinci zevat ayağa kalktı. Yine dindar kesimleri yobazlıkla, bilim düşmanlığı yapmakla suçladılar. Dergide yaşanan hadisenin detaylarını bilmiyoruz. Kasıtlı bir sansür yapılmışsa bunun incelenmesi gerekir. Ama Darwin’in evrim teorisini mutlak bir bilimsel hakikatmiş gibi sunmak ve bunu din karşıtlığına dönüştürmek bağnazlığın en büyük örneğidir. Darwin’in biyolojik evrim modeli, ortaya atıldığı günden beri tartışılıyor. Adı üstünde evrim “teorisi”. Teoriler bir anda ispatlandı da bizim mi haberimiz yok?

***

Bazıları “keşke bir yolunu bulsak da 24 Nisan’ı takvimlerden koparıp atabilsek” diyor. Sebebi malum: Ermeni soykırım iddiaları. Ermeniler 24 Nisan’ı dünya soykırım günü olarak ilan etmek istiyorlar. Onların iddiasına göre Türkler 1915-1916 yılları arasında iki milyona yakın Ermeni’yi katlettiler. Ermeniler Amerika gibi güçlü ülkelerde lobi yaparak Türkiye’ye bedel ödetmek istiyorlar. Bu yüzden Amerikan başkanının 24 Nisan’da yaptığı konuşmada “soykırım” kelimesini kullanıp kullanmayacağı tartışması yapılıyor her yıl. Obama’nın şu ana kadarki eğilimleri soykırımı kabul ettiğini, ama siyasi gerekçelerle bu kelimeyi kullanmaktan kaçındığını gösteriyor. Bu seneki 24 Nisan’da ne olacağını hep beraber göreceğiz.

***

İsrail, en katı ve fanatik hükümetlerinden birini kurmaya hazırlanıyor. Sertlik yanlısı Benyamin Netenyahu’nun liderliğinde kurulan yeni koalisyon hükümeti, Lieberman gibi fanatik İsraillileri de içeriyor. Aslında buna ne şaşırdık ne de üzüldük. Zira İsrail’in barış istediği ama muhatap bulamadığı yalanı, Netenyahu hükümeti ile bir kez daha gün yüzüne çıkacak. Bölge ülkeleri bunun farkında ama acaba Obama yönetimi bu gerçeği görebilecek mi? Obama’nın gerçekten değişim yanlısı olup olmadığını, Filistin ve İsrail siyaseti gösterecek.

Tur@b
09.06.2009, 20:27
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Medeniyetler İttifakı İçin Önce Medeniyet Lazım

Birleşmiş Milletler çatısı altında yapılan Medeniyetler İttifakı’nın ikinci resmi toplantısı İstanbul’da yapıldı. Obama ziyaretinin biraz gölgesinde kalan toplantı pek çok siyasi lideri, resmi görevliyi, sivil toplum temsilcisını, aydın ve yazarı bir araya getirdi. Türkiye ile İspanya’nın eş başkanlığını yaptığı İttifak, medeniyetler çatışması tezine karşı kültürler ve medeniyetler arasında ittifakı, uzlaşmayı ve işbirliğini savunuyor. En azından iddiası bu. Buna bir itirazımız yok. Zira her önüne gelenin çatışma, nefret ve husumet propagandası yapması sağlıklı bir durum değil.

Fakat sorun şu: Ortada ittifak yapacak ne kültür kaldı ne de medeniyet. Modern kapitalizm, küreselleşmenin de omuz vermesiyle bütün dünyayı tekdüzeleştiriyor. Herkes ileri sanayi toplumlarına ve hassaten Amerikaya benzemek için seferber olmuş durumda. Mesela Türkiye’nin genel akımların dışında kendine has bir kültür ve medeniyet politikası var mı? Yahut şöyle soralım: Biz medeniyet ittifakına hangi medeniyet adına ve hangi iddiayla katılıyoruz? Tüketim kültürü ve küresel lümpenleşme, bütün toplumların kültür ve medeniyet iddiasını fiilen anlamsız hale getiriyor.

Türkiye’de yeni ve sağlıklı bir kültür, kimlik ve medeniyet tartışması başlatmanın zamanı geldi. Türkiye 21.nci yüzyılda iddia sahibi bir toplum ve bölgesel bir lider olacaksa bunun yolu “ben kimim?” sorusuna doğru ve güçlü bir cevap vermekten geçiyor.

Öte yandan Medeniyetler İttifakı can yakıcı sorunların hasıraltı edilmesi anlamına da gelmemeli. Uzlaşma, barış, ittifak adına ekonomik adaletsizliği, zulmü, savaşı, ayrımcılığı, Batı-merkezciliğini görmezden geleceksek, bunun kimseye faydası olmayacaktır.

Savaş yerine barıştan bahsedelim. Düşmanlık yerine dostluk aşılayalım. Nefretin yerine sevgiyi ekelim. Ama somut ve gerçek sorunların üzerine de cesaretle gidelim. En büyük ordulara hangi ülkelerin sahip olduğunu, Batılı ülkelerin İslâm toplumlarını nasıl işgal ettiğini, mesela sadece Irak’ta bir milyondan fazla insanın öldüğünü konuşalım. Bunların bir daha yaşanmaması için projeler geliştirelim, ittifaklar kuralım. Aksi halde ortada ne medeniyet kalacak, ne de ittifak yapacak taraf.

Obama’nın Türkiye Ziyareti

Amerikan Başkanı Barack Hüseyin Obama, 6-7 Nisan tarihlerinde Türkiye’yi ziyaret etti. Obama’nın iki günlük ziyaret ve temasları an be an takip edildi. Meclis’te yaptıği konuşma hemen bütün televizyon kanalları tarafından canlı verildi. Ne dediği, ne yaptığı, kimlerle görüştüğü, hatta jest ve mimikleri yazıldı, çizildi, konuşuldu.

George Bush felaketinden sonra Obama gibi bir başkanın bütün dünyada ilgi ve heyecan uyandırmasını normal karşılamak lazım. Fakat liderlik, maddi güç kadar bir algı meselesidir. Amerikayı “süper güç” yapan sadece sahip olduğu ekonomik ve askerî güç değil, aynı zamanda onun herkes tarafından böyle algılanmasıdır. Japonya Amerika’dan sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisine sahip ama kimse bu ülkeye ABD’ye baktığı gibi bakmıyor.

Obama, Amerika’nın “süper güç” algısını besleyen bir lider profili çiziyor. Nitekim Türkiye ziyareti sırasında verdiği mesajlar, Bush yıllarından sonra bu algıyı tekrar güçlendirdi ve Amerikan karşıtı tutumlarda bir iyileşme oldu. Demek ki Türkiye halkı da körü körüne bir Amerikan düşmanı değilmiş.

Dünyadaki itibarını yeniden kazanmak için Amerika’nın Obama gibi bir başkana ihtiyacı vardı. Bizim payımıza düşen hisse şu: Türkiye’yi 21.nci yüzyılda lider ülke yapacak siyasi kültürü kim, nasıl inşa edecek?

Özal’ın Mirası

Rahmetli Turgut Özal aramızdan ayrılalı 16 yıl oldu. 1980’li yıllara damgasını vuran Özal, iniş çıkışlı demokrasi tarihimizin en cesur aktörlerinden biri olarak kabul ediliyor. Özal’ın Türkiye’yi dünyaya açma ve sistemi şeffaflaştırma gayreti, önceki yıllarla kıyaslandığında devrim niteliğinde adımlardı. Ve bu açılımlar sayesinde Türkiye bölgedeki ve dünyadaki konumunu gözden geçirme ve kendine daha özgüvenli bir rol biçme imkanına kavuştu. Özal, aynı zamanda sivil-asker ilişkilerinin de yeniden tanımlandığı bir döneme imza atmıştı.

Fakat Özal yılları siyasi ve kültürel yozlaşmanın da yaygınlaştığı bir dönemdi. “Ortadirek” tahlillerinden “benim memurum işini bilir” lafına kadar pek çok sembol söz, bu dönemin ruhunu yansıtan hadiseler olarak hatırlanıyor. Özal’ın Birinci Körfez Savaşında Amerikanın yanında yer alarak savaşı desteklemesi de buruk bir şekilde hafızalarda duruyor.

Fakat hatasıyla sevabıyla Özal yılları, Türk demokrasi tarihinin en heyecanlı ve dinamik yıllarıydı. Bu yüzden cenazesine milyonlar koşmuştu. Bu yüzden halk onu “sivil, dindar ve reformcu” kimliğiyla bağrına basmıştı. Merhum Özal 16 yıl sonra hâlâ zirve bir siyasi kimlik olarak önümüzde duruyor.

NATO Genel Sekreteri

Danimarka eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen, NATO Genel Sekreteri seçildi. Türkiye Rasmussen’in adaylığına önce itiraz etti sonra Obama araya girdi ve Türkiye ikna edildi. Türkiye’nin itirazı iki nedene dayanıyordu: Rasmussen’in Danimarka’daki karikatür krizi (bizce rezaleti) sırasında sergilediği tavır, diğeri de Danimarka’dan Türkiye aleyhtarı yayın yapan bir TV kanalı.

Birinci konu bütün İslâm alemini ilgilendirirken, ikinci konu Türkiye’nin çok hassas bir meselesine taalluk ediyor. Bir takım güvencelerin alındığı ve Türkiye’nin bu şartlarda Rasmussen’in adaylığına onay verdiği ifade ediliyor. Fakat biz ikna olmuş değiliz. Zira Rasmussen’in “Müslümanların hassasiyetlerini anlıyorum...” sözlerine rağmen Hz. Peygamber Efendimize hakaret eden karikatürler, Rasmussen NATO Genel Sekreteri seçildikten birkaç gün sonra kitaplaştırılarak yayımlandı.

Avrupa ülkelerinin Rasmussen gibi sorunlu ve tartışmalı bir figürü NATO Genel Sekreterliğine aday göstermesi, Avrupa’nın siyasi ufkunun ne kadar daraldığını gösteriyor. Fakat asıl acı olan şu: Rasmussen’in adaylığına İslâm dünyasından tek bir ses yükselmedi. Oysa Karikatür krizi sırasında takındığı mütekebbir ve sorumsuz tavrı yüzünden herkesin tepkisini çeken Rasmussen’in bütün İslâm ülkelerinin vetosuyla reddedilmesi gerekirdi. Maalesef İslâm ülkeleri arasında bu düzeyde dahi bir birlik yok.

Ankara’nın ve Türkiye’nin Gündemi

Nisan ayının ortasında açıklanan işsizlik oranları, Türkiye’nin gerçek gündemini ortaya koydu: İşsizlik. Ankaradakiler devlet, bürokrasi, makam, oy, seçim, mevzuat, vs. kavgası yaparken, vatandaşın gerçek gündeminde giderek artan işsizlik ve yoksulluk var.

Küresel ekonomik kriz, bütün ülkeler gibi Türkiye’yi de vurdu ve bu en somut şekilde işsizlik olarak ortaya çıktı. Türkiye’nin üretim alanındaki yapısal sorunları, Türk ekonomisini bu tür darbelere karşı korumasız hale getiriyor. Kalifiye eleman eksikliği, üretimdeki düşüklük, sektörler arasındaki uyumsuzluk, üniversite-sanayi ilişkilerindeki çarpıklık, kolay ve spekülatif yollardan para kazanma arzusu ve daha bunun gibi pek çok yapısal sorun, ekonomik büyüme ile gelişme arasındaki mesafeyi açıyor.

Ekonomik göstergelerin büyümesi, illâ da bir ekonominin gelişmesi anlamına gelmiyor. Temel altyapı yatırımlarını yapmamış, kalifiye eleman sorununu çözmemiş bir ekonominin rakamsal olarak büyümesi, tek başına o ekonominin güçlü olduğu anlamına gelmiyor. Türk ekonomisi son 24 çeyrekte sürekli büyüdü ama bunun dışardan gelen ekonomik krizi göğüslemek için yeterli olmadığı açıkça ortaya çıktı.

Finans krizi, Türk ekonomisinin kırılgan yapısını anlamamız için iyi bir fırsat olmalı. Hükümetin ve ekonomi aktörlerinin bir an önce sürece müdahale etmesi gerekiyor.


Kısa Kısa

Türk demokrasisinin en büyük paradokslarından biri her zaman sivil-asker ilişkilerinde yaşanır. Bu yıl da öyle oldu ve Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı konuşma hararetli bir tartışma başlattı. Türkiyenin en tepedeki askeri, selefleriyle kıyaslandığında son derece açık ve özgürlükçü bir konuşma yaptı. Bu, ordunun zihin dünyasının dönüştüğünü gösteriyor. Fakat demokratik bir ülkede bir Genelkurmay Başkanı’nın devlet başkanı yahut siyasi lider edasıyla ülkenin temel sorunları üzerinde görüş beyan etmesi pek normal bir durum değil. Demokrasimizin olgunlaşması adına bu noktayı da not etmemiz gerekiyor.

***

Türkiye, 29 Mart seçimlerine birkaç gün kala BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nu elim bir kazada kaybetti. Türk siyasi tarihinin önemli isimlerinden Yazıcıoğlu, geride kendisini rahmetle anan milyonlar bıraktı. Seçimlerde parlak başarılar elde edemeyen BBP ve lideri Yazıcıoğlu, Türkiye’de her zaman aldığı oydan daha fazla bir özgül ağırlığa sahip oldu. Dürüst, namuslu, mücadeleci, samimi ve vatansever bir siyasi lider olarak bilinen Yazıcıoğlu, siyasi tarihimizde önemli bir iz bırakarak aramızdan ayrıldı. Kendisine Mevlâ’dan rahmet, sevenlerine sabr-ı cemil diliyoruz.

***

Küresel ekonomik kriz, geçtiğimiz ay yapılan G-20 zirvesinde masaya yatırıldı. Dünyanın en büyük ekonomisine sahip 20 ülke lideri krizi konuştu. Evet, şu ana kadar olan bu: Krizi konuşmak... Şimdiye kadar G-20 zirvesinin somut bir yansımasını görmedik. Zaten bu işin kısa vadede çözülmesini beklemek safdillik olur. Kimse adını koymak istemiyor ama sorun özünde ekonomik değil, ahlâkî bir sorun. Bütün bir dünya olarak yaşam tarzımızı ve tüketim alışkınlıklarımızı değiştirmediğimiz müddetçe bu tür krizlerden kurtulmamız mümkün değil. Fakat asıl sorun, “ahlâk” kelimesinin modern siyaset lügatinde yer almaması.

***

Obama’nın İstanbul’da Sultan Ahmet Camii’ni ziyaret etmesi, Amerikadaki muhafazakâr hıristıyanları rahatsız etmiş. Bazı gruplar “Obama Başkan olduktan sonra Kiliseye hiç gitmedi ama camiye gitti!” diye açıklama yaptılar ve Amerikan başkanını protesto ettiler. Birileri bunu “Obama’nın gizli müslüman olduğuna” dair yeni bir delil olarak yorumladılar. Ne diyelim, fanatizmin sınırı yok. Çoğulculuğuyla övünen Amerika’daki bazı grupların bir cami ziyaretini hazmedememesi, medeni bir tavır olmasa gerektir.

Tur@b
05.07.2009, 20:36
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Hayatınızı Bereketlendirin

Barekallah… Maneviyat iklimimizin en veciz ifadelerinden biri. Hayatımızı dünyada anlamlı kılan kaynak. Allah’ın bereketi… Cenab-ı Hakk’ın makamından dünya hayatına uzayan yol. O bereket olmasa, hayatın anlamı olur mu? Doğan güneş, bizi ısıtır mı? Yediğimiz yemek, gıda olur mu? İçtiğimiz su şifa olur mu? Soluduğumuz hava, bize hayat verir mi?

Yaratılış alemi, Allah’ın bereketiyle ikame edilmiş. Peki biz bereketi hayatımıza hakim kılabiliyor muyuz? Yaptığımız işlerin bereketi olduğundan emin miyiz? Günlük hayat dediğimiz koşuşturmaca, birçok şeyi olduğu gibi bereketi de unutmamıza neden oluyor. Unutunca, unuttuğumuz şeyin artık varolmadığını zannediyoruz. Unutkanlık, gaflete dönüşüyor.

Bereket, himmet, ihlâs gibi kavramların modern hayatta pek bir yeri yok. Charlie Chaplin’in bir asır önce sessiz filmlerinde tasvir ettiği fabrika işçisi gibi, hepimiz sistemin içinde bir yerlere monte edilen bir araç haline geliyoruz. Verilen işi yetiştirmeye çalışıyoruz. “Bir işin hakkını vermek” ifadesindeki hak kelimesinin aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden biri olduğunu unutuyoruz. İşlerimizi ibadet ruhuyla ve tadında yapamıyoruz. Çünkü gündelik hayat o kadar profan, seküler, içi boşaltılmış, bereketten yoksun ki…

İşlerimizi bereketli kılmak için önümüzde bir sürü fırsat var. Dilimizden düşmeyen bir dua, bunun ilk adımıdır. Yaptığımız işin onun bunun için değil Allah’ın rızasını kazanmak için yaptığımızı bilmek, bir başka yoldur. İhlâs ve samimiyet ile çalışmak, bereket yolunun olmazsa olmaz şartıdır. Nimete hakkıyla şükretmek, berekete bereket katar. Hiçbir şeyi kuldan değil, Allah’tan istemek, bereket kapısını sürekli açık tutmaktır.

Gelin hayatımızı bereketlendirelim. Gündelik koşturmacaların, bizim köşenin adıyla “dünya halinin”, bizi teslim almasına izin vermeyelim. Bize lazım olanın dünya değil, ahiret hayatı olduğunu tekrar hatırlayalım.

19 Mayıs’ta Genç Olmak

Bir 19 Mayıs’ı daha geride bıraktık. Nasıl mı? Bir sürü anlamsız, içi boş törenle. Öğrencileri zorla meydanlara, stadyumlara topladık. Devlet erkânını başına bekçi olarak koyduk. Sonra manasını kimsenin bilmediği, bilse de önemsemediği konuşmalar, seremoniler yaptık. Böylece bir 19 Mayıs’ı daha atlattık. Oysa 19 Mayıs’ın milli mücadele tarihimizde önemli bir yeri var. Bugünün gençlik bayramı olarak kutlanması da ayrı bir öneme sahip. Zira Türkiye’nin milli mücadelesini ancak genç ve dinamik ruha sahip nesiller verebilirdi. Fakat bugünkü gençlik nerede? Böyle bir dinamizmi, ufku, hasbiliği var mı? Gençliğe önem verdiğimizi söylüyoruz ama gençleri işlevsiz, hedefsiz, vizyonsuz kitleler haline getirmek için elimizden geleni de yapıyoruz. Bu çelişkinin ne kadar farkındayız acaba? Mesela gençlerin dünyayı tanıyan, kendi tarihine ve kültürüne hakim, özgüveni yüksek nesiller olmasını istiyoruz. Ama onlara verdiğimiz eğitim acaba bunu sağlıyor mu? 12 yıllık eğitimden sonra üniversiteye girmek için milyonlarca gencimizi dershanelere yolluyoruz. Orada ne öğreniyorlar? A-b-c-d şıklarından birini seçmeyi. Eğitim ve öğretimi, çok seçenekli imtihana indirgemiş bir ülkede gençler bugünün ya da yarının teminatı olabilir mi? İşte 19 Mayıs’ta yine ıskaladığımız soru bu.

Af-Pak Oyunları

Uluslararası ilişkilerde yeni bir kelime var artik: Af-Pak; yani Afganistan-Pakistan. Bu iki ülke arasındaki sınır bölgesi, birkaç yıldır mercek altında. Bölgede her gün operasyonlar yapılıyor. Amerikan ve Pakistan orduları, Taliban, el-Kaide, çatışan gruplar olarak öne çıkıyor. Fakat gerçekte kimin kimle çatıştığı belli değil. Kimin ne istediğini tahmin etmek de zor. Amerika’nın peşinde olduğu Usame bin Ladin’in buralarda bir yerlerde saklandığına inanılıyor. Fakat el-Kaide ile başlayan hikâye, şimdi Taliban ile devam ediyor. Taliban’ın siyasi sürece dahil edilmesi konuşulurken, operasyonlar da devam ediyor. Bütün bunların üstüne, Pakistan devlet başkanı Zerdari herkesi şok eden bir açıklama yaptı ve “Usame bin Ladin’i yakaladık ama ABD istemedi” dedi. Zerdari’ye atfedilen açıklamaya göre, Amerikalılar bin Ladin’i yakalasalardı, Afganistan’ı işgal etmek için bir bahaneleri kalmayacaktı. Amerika, Orta Asya’da Çin ve Rusya’ya karşı askeri ve coğrafi üstünlük elde etmeye çalışıyor. Bunun yolu da Afganistan-Pakistan bölgesinden geçiyor. ABD, Pakistan’ı doğrudan işgal edemeyeceği için Pakistan içinde istikrarsızlığa oynuyor. Afganistan’daki askeri varlığını güçlendirerek de hareket alanını genişletmeye çalışıyor. Kısacası ortada yeni bir iktidar oyunu var. Değişim sözü veren Obama’nın başkanlığının başında bu oyunu bozmak için adım atmaması, kendi siyasi geleceği için de büyük bir risk taşıyor.

Sorundan Açılıma

Geçtiğimiz ay Kürt sorunu konusunda hareketli günler yaşandı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “önümüzde tarihi fırsat var; bunu kaçırmayalım” ve “iyi şeyler olacak” açıklaması, yeni bir tartışma başlattı. Gerçekten önümüzde tarihi bir fırsat var mı? Varsa, bu fırsatı nasıl tanımlamak lazım? Kürt sorununun Türkiye’de cesur ve özgürce tartışılıyor olması, önemli bir olgunlaşma emaresidir. Bu süreç teşvik edilmelidir. Fakat Kürt sorununu sadece konuşarak ve iyi niyet mesajları vererek çözemeyiz. Bazı somut ve cesur adımların da atılması gerekiyor. İlk adım, Kürt meselesi ile PKK’yı yani terör sorununu birbirinden net bir şekilde ayırmaktır. Bu ayrım, sanıldığı kadar kolay yapılamıyor. Zira bu ayrımı yapmak, PKK’yı ortadan kaldırmıyor. İstesek de istemesek de PKK, Kürt sorununun en önemli aktörlerinden biri haline gelmiştir. Kürt sorununu çözmek demek, aynı zamanda PKK konusunda da bir çözüm üretmek demektir. Bu çözüm ne olacak? PKK’ya silah bıraktırmak, tek yol. Ama bunu kim, nasıl ve hangi şartlarda yapacak? Cumhurbaşkanı Gül “bu sorun, Türkiye’nin en hayati sorunudur” ifadesi aslında bir mutabakatı ifade ediyor. Şimdi devletin tepesindeki bu mutabakatın hayata geçirilmesi gerekiyor. Umarız cumhurbaşkanının bahsettiği tarihi fırsatı küçük iktidar hesaplarıyla heba etmeyiz.

Hükümete Taze Kan

Başbakan Erdoğan’ın Mayıs ayının başında yaptığı kabine değişikliği, siyasete heyecan getirdi. Yeni atanan bakanlar, yerleri değişen bakanlar, görevden alınan bakanlar… Siyasette taze kana her zaman ihtiyaç var. Ama mesele vitrin yenileme meselesi değil. İş yapma kapasitesini arttırmaktır asıl hedef. Her hükümet değişikliği, bu yönde atılmış bir adım olmalıdır. Türkiye’nin acil çözüm bekleyen sorunları, her daim yeni, dinamik, özgüveni yüksek ve ufku geniş kadroların iş başında olmasını zorunlu kılıyor. Türkiye her alanda ölçek büyütürken, bu yeni vizyonu hayata geçirecek mekanizmaları da yenilemek, güncellemek ve geliştirmek zorunda. Aksi halde büyük lafların altında ezilir kalırız. Türkiye’nin bölgesinde etkinliğini arttırması, içerde ve dışarda birilerini şüphesiz rahatsız ediyor. Kimileri yapılanları hafife alırken kimileri çomak sokmak için uğraşıyor. Bunların hiç birine aldırmadan doğru yolda yürümek lazım. Ne de olsa meyvesi olan ağacı taşlarlar. Yeni kabinenin iş ve çözüm üretme kapasitesinin ne olduğunu hep birlikte göreceğiz. Demokrasinin aynı zamanda bir “liyakat sistemi” olduğunu akıldan çıkarmamak lazım. Yeni kabine, umarız acil çözüm bekleyen sorunlara kısa sürede müdahale eder ve sivil siyasetin alanını biraz daha güçlendirir.


Kısa Kısa

İsrail’in yeni başbakanı Netenyahu, Obama ile görüştü. Netenyahu, iki devlet formülüne, yani Filistinlilerin bağımsız bir devlete sahip olmasına karşı çıkıyor. Obama’nın Netenyahu’ya verdiği ilk mesaj şu oldu: İki-devletli formülü kabul et. Obama’nın ikinci mesajı, Yahudi yerleşimciler için toprak hırsızlığının durdurulması idi. Biz her iki konuda da Netenyahu’nun somut bir adım atacağını beklemiyoruz. Böylece Amerikan ve İsrail yönetimleri arasında ilk defa bu kadar açık-seçik ve net bir görüş ayrılığı başgöstermiş durumda. Obama’nın bu süreci nasıl yöneteceği, Ortadoğu barışı konusunda kararlı olup olmadığını da gösterecek.

***

Geçtiğimiz ay Kafkaslarda heyecanlı günler yaşandı. Türkiye-Ermenistan normalleşmesi, bir Rusya-Azerbaycan operasyonuyla akamete uğratıldı. “İki devlet, tek millet” diyen Türkiye ve Azerbaycan, neredeyse karşı karşıya geldi. Şimdi süreç kısmen kilitlenmiş durumda. Çünkü Türk-Ermeni normalleşmesi, Ermenistan’ın işgal ettiği Karabağ bölgesinden çekilmesine bağlı. Ermeniler bu konuda adım atmadan Türkiye de adım atmayacağını açıkladı. Bütün bu süreçte Azerilerin tutumu düşündürücü. Karabağ sorununu çözmek için on beş yıldır hiç bir şey yapmayan Azerilerin bir anda şahin kesilmesi, dikkat çekici. Bu işin arkasında Rusya’nın olduğu muhakkak. Bakalım bundan sonra Kafkaslardaki Rus ruleti nasıl dönecek.

***

Bu ay İran’da başkanlık seçimi var. Şu ana kadar öne çıkan adaylara bakıldığında Ahmedinecat’ın yeniden seçileceğine kesin gözüyle bakılıyor. Demek ki İran derin devleti, mevcut başkanından memnun. Ahmedincat’ın seçilmesini garantiye alan en önemli mekanizma, aday tespit sistemi. Kimin nereden aday olup olmayacağına, bir yüksek konsey karar veriyor. “İran tarzı demokrasi”, bundan sonra başlıyor. Yani konsey ne kadar izin verirse, o kadar temsil hakkı. Öte yandan İsrail lobisi, İran üzerindeki baskıları arttırmaya çalışıyor. İsrail’in bölgede hep somut bir düşmana ihtiyacı olduğu için, bütün dikkatini şimdi İran’a yöneltmiş durumda. Bakalım Obama yönetimi, İsrail’e dur diyebilecek ve İran meselesini bir krize dönüşmeden yönetebilecek mi?

***

Gazetede bir başlık: “Diyarbakır’da çocuk olmak kolay değil”. Çok doğru. Terör, korku, şiddet, yoksulluk, yoksunluk ve umutsuzluk arasına sıkışıp kalmış bir çocuk düşünebiliyor musunuz? İnsan fıtratına bundan daha büyük ihanet olur mu? Fakat sadece Diyarbakır’da değil sorunlu çocuklar. İlgisizliğin, sevgisizliğin, merhametin olmadığı her yerde var bu sorun. Mevlâ’nın bize emaneti olan çocuklarımıza ne kadar sahip çıkıyoruz? Onların maddi ve manevi selameti için gerçekten gayret gösteriyor muyuz? Çocukların o masumiyetinin ne kadar büyük bir nimet olduğunu bir kavrayabilsek, belki bunların hiç birini konuşmamıza gerek bile kalmayacak.

leyla_mecnun
07.08.2009, 20:49
Dünya Hali

Halil AKGÜN

Özgürlük Herkes İçin İyidir

7 Haziran’da yapılan bölgesel seçimlerde, türbanlı bir Türk vekilin Belçika parlamentosuna seçilmesi yeni bir tartışma başlattı. Özgürlüklerden yana olduğunu söyleyen bir Türk gazetesi haberinde “Türban konusunda Türkiye’ye akıl veren Avrupalılar, türbana dolandı” ifadesine yer verdi. 26 yaşındaki türbanlı vekilin parlamentoda başörtüsüyle yemin etmesi, güya siyasetin laik ve çoğulcu karakterine aykırıymış. Bunu iddia edenler, demokrasi adına özgürlükleri kısıtladıklarının farkındalar mı acaba?

Siyaset ne için var? Özgürlüklerin kısıtlandığı bir ortamda temsilî demokrasi olur mu? Dinî inancı gereği başını örten bu hanım, Belçika parlamentosundaki yemin töreni sırasında kimseye bir şey dikte ediyor mu? Mesela başı açık diğer vekillere “başınızı örtün, zira bu benim inancımla çelişiyor” diyor mu? Yoksa kimsenin özgürlük alanına tecavüz etmeden kendi bireysel hakkını mı kullanıyor?

Modern seküler demokrasilerin din alerjisi kendini bu tür olaylarda ele veriyor. Her tür özgürlüğü kutsal sayanlar, dinî özgürlükler söz konusu olunca “efendim çağdaş medeniyet seviyesine ve demokrasi kurallarına aykırı” diyorlar. Çifte standardı kurumsallaştırmak ne zamandan beri demokrasi oldu acaba?

Bir de Türkiye’deki laikçilerin tutumu var. Avrupa’da böyle bir olay olduğunda hemen “biz size demiştik” moduna giriyorlar. Güya Türkiye’dekiler bu işi çok iyi biliyormuş ve Avrupalıların bizim laikçilerden öğrenmesi gereken şeyler varmış. Bizim beyaz Türklerimiz hiçbir Batılı ülkede bizimkine benzer bir türban yasağı olmadığı gerçeğini ise görmek ve duymak istemiyorlar.

Medeniliğin ölçüsü yasaklar değil, özgürlüklerdir. Çünkü özgürlük herkese lazımdır. Dahası özgürlük herkes için iyi bir şeydir. Demokrasinin en temel ilkelerinden biri olarak, insan onuruna saygının en temel ölçütü onun tercihlerine saygı duymaktır. Devlet, düzen, laiklik, çağdaşlık adına yasak koymak sadece insanları yalnızlaştırır ve toplumdan uzaklaştırır. Oysa bizim insanları kucaklamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

İran’ı Sallayan Seçimler

Geçen ay yapılan İran seçimleri, 1979 devriminden bu yana yapılan en olaylı seçim oldu. Seçimlerin resmi galibi, Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad. Fakat Ahmedinecad’ın rakibi Musavi ve taraftarları seçimlere hile karıştırıldığına ve oyların Ahmedinecad lehine sayıldığına inanıyor. Seçimlerden sonra çıkan olaylarda çok sayıda Musavi taraftarı öldürüldü. Böylece seçime kan da karışmış oldu.

Hiçbir seçim, İran halkını bu kadar derinden ikiye bölmemişti. Hatemi seçildiğinde muhafazakârlar tepki göstermiş ama olaylar şiddete dönüşmemişti. Bu seferki bölünme daha derinlere gidebilir. Zira taraflar kılıçları açıkça çekmiş durumdalar. Üstelik İran’ın en yüksek otoritesi Hamaney, tartışmada taraf olduğunu açıkladı ve seçim sonuçlarının kabul edilmesini istedi. Böylece Ahmedinecad’ı açıkça desteklemiş olduğunu ifade etti.

İran’ın tedrici olarak açılması ve bazı politikalarını yumuşatması gerekiyor. İçeride baskı ve kontrole, dışarda çatışma ve izolasyona dayalı bir politika, orta ve uzun vadede sürdürülebilir olmayacaktır. Obama’nın dünyada estirdiği “yeni bir sayfa açma” rüzgârı, İran’daki genç ve eğitimli kesimleri de harekete geçirecektir. Eğer rejim bunu görmez ve tedrici bir açılım ve yumuşama dönemine girmezse tamamen hazırlıksız yakalanabilir. Bu ise bölgede kaos çıkartmak isteyen güçlerin iştahını kabartabilir.

Filistin’de Karanlık Günler

Yeni İsrail başbakanı Benyamin Netenyahu, geçen yaptığı konuşmada Filistin sorunu konusundaki vizyonunu ortaya koydu. Netenyahu’nun yaklaşımını bir cümlede özetlemek mümkün: Filistinlileri tedrici olarak yok etmek...

Netenyahu’nun Amerikalıların baskısına rağmen ortaya koyduğu bakış açısı, İsrail’in sadece Filistin halkı ve Arap ülkeleriyle değil, Obama yönetimiyle de ciddi sorunlar yaşayacağını gösteriyor. Amerikan ve İsrail yönetimleri arasında uzun süredir bu kadar açık bir ayrışma görülmemişti. Obama iki devletli çözüm, yerleşimlerin sona erdirilmesi ve Filistinli grupların İsrail tarafından ciddiye alınmasını şart koşuyor. Buna mukabil Netenyahu iki devletli çözüme ancak çok ağır şartlar altında izin vereceklerini söylüyor.

Netenyahu’nun ortaya koyduğu şartlara baktığınızda aslında ortada ne Filistin halkı ne de Filistin devleti diye bir şeyin kalmayacağını görmek zor değil. Ordusu ve güvenlik güçleri olmayan, bütün sınırlarını İsrail’in kontrol ettiği, ekonomisinin yine İsrail tarafından kontrol edildiği, hava ve deniz alanları İsrail’e bağlı bir Filistin devletine devlet denebilir mi? Bunların yanı sıra Netenyahu Filistinli mültecilerin topraklarına geri dönmesine ve Kudüs’ün Araplarla Yahudiler arasında eşit olarak paylaştırılmasına da karşı çıkıyor. Yani Filistin halkını var eden temel referanslar da ortadan kaldırılıyor.

Bu şartlara evet demek mümkün mü? Elbette değil. Fakat İsrail propaganda makinesi bunu da “Arapların barış istemediği” şeklinde takdim etmeye başladı. Umarız aklı başında insanlar bu propagandanın oyununa gelmezler.

Tekrar Hoş Geldin Yusuf!

Nihayet! Neredeyse otuz yıllık bir aradan sonra Yusuf İslam, büyüleyici müzik yeteneğiyle yeniden karşımızda. Evvelki yıl çıkan “An Other Cup” (Bir Başka Bardak) albümünden sonra Yusuf İslam, “Roadsinger” (Yol Şarkıcısı) adlı albümünü geçtiğimiz ay piyasaya sürdü. Sadece Yusuf adıyla çıkan “Roadsinger” albümü, eski adıyla Cat Stevens, yani Yusuf İslam’ın müzik serüveninde yeni bir aşamayı temsil ediyor. Bir önceki albümünde olduğu gibi burada da Yusuf İslam şiir ve müzik yeteniğinin bütün imkanlarını kullanıyor. Müzik aleti kullanmadan müzik yapmak gibi bir kaygısı yok. Müziği 40 yıl önceki şarkılarında olduğu gibi sıcak, samimi, içten. Fakat son çalışmalarında daha pişmiş, olgunlaşmış ve durulmuş bir Yusuf İslam var.

Albüme adını veren “Yol Şarkıcısı”, bir ozanın hikâyesini anlatıyor. Bir kasabaya gelen ozan, halkın tepkisiyle karşılaşır. Ozanın mesajını duymak istemeyen kasaba halkı kapılarını kapatır. Köpekler havlamaya başlar. Ozan haykırır: “Nereye gidersin korkuyla dolu bir dünyada? Nereye gidersin kalpler mühürlendiği zaman? Nereye gidersin hakikat ışığı söndüğü, gece üşümeye başladığı zaman?..” Ozan yoluna devam eder. Bir başka kasabaya gelir. Oranın ahalisi, ozanımızı kucaklar bu sefer. Elinden tutup kalbini ısıtırlar. Ve ona “çölün kumlarını aşarak cennete nasıl gidileceğini” gösterirler. Bu hikâye size de tanıdık geliyor mu?

Obama Yeni Bir Sayfa Açıyor

Amerikanın siyahî başkanı İslâm dünyasıyla yeni bir sayfa açmak için kolları sıvamış durumda. Obama, Nisan ayında Ankara’da yaptığı konuşmadan sonra, Haziranın başında Kahire’de yaptığı konuşmada da bu fikrinde ısrarlı olduğuna dair mesajlar verdi. Bütün İslâm dünyasına seslenen Obama, yumuşak bir dille geçmişte yapılan hatalara değindi ve “acınızı ve öfkenizi anlıyorum” dedi. Obama, İslâm aleminin tekdüze olmadığını, içinde onlarca farklı rengi barındırdığını söyledi ve bu tecrübeyi Amerika’nın siyasi ve kültürel tecrübesiyle mukayese etti. Bu mukayesenin ne kadar gerçekçi olduğu tartışılabilir. Fakat Obama’nın hiç bir Amerikan başkanınında görmediğimiz bir açıklık ve cesaretle İslâm dünyasına zeytin dalı uzatmaya çalıştığı bir gerçek.

Obama bu açılımı şüphesiz kendi ülkesinin çıkarları için yapıyor. Bundan daha doğal ne olabilir? Fakat buradaki hassas nokta şu: Bush ve arkadaşlarının aksine Obama, İslâm dünyasıyla barış yapmanın Amerika’nın çıkarlarına ters olmadığına inanıyor. Bu, kendi başına önemli bir politika değişikliğidir. Obama’yı sadece konuşmakla suçlayanlar şu gerçeği gözden kaçırıyorlar: Amerikan başkanının doğru şeyleri söylemesi de son derece önemlidir. Eylemle desteklenmeyen sözler şüphesiz havada kalırlar. Fakat doğru amelin de ancak doğru sözle başladığını unutmayalım.

Kısa Kısa

Amerikan Basketbol şampiyonluk kupasını bu sene Los Angeles Lakers kazandı. Fakat final serisinin kahramanı, Orlando Magic’in Türk oyuncusu Hidayet Türkoğlu idi. Başarılı oyunculuğu, yüksek performansı, gayreti ve ölçülü davranışlarıyla dikkat çeken Hidayet, hem Orlandolu izleyicinin hem de Türk basketbolseverlerin sevgisini kazandı. Kupayı kaybetti ama biz yine de Hidayet’i kutluyoruz. Çünkü binlerce kilometre ötede hepimizin yüzünü ağarttı o.

***

Kayseri’de bir köy imamı suyu israf eden köylülere kızınca ortalık karıştı. Cami hoparlörünü eline alan imam köylülere veryansın etmiş. Ağzına geleni de söylemiş. İnternette tıklanma rekoru kıran konuşmanın bence can alıcı cümlesi “Suyu israf etmeyin, insan olun, müslüman olun!” idi. İmam, müslüman olmakla insan olmak arasındaki bağı, bir cümlede özetlemiş. Bravo imam efendiye! Müslüman olmanın kâmil insan olmak olduğunu hatırlattığı için.

***

Kerkük’te sular durulmuyor. Türkmenlerin yoğun olarak yaşadığı Kerkük’e bağlı Tazehurmatu kasabasında yapılan saldırıda 70 kişi hayatını kaybetti, 200’den fazla kişi de yaralandı. Türkiye olaya derhal müdahale etti ve yaralıları tedavi için Türkiye’ye getirdi. Bu saldırı, Kerkük üzerindeki kavganın son halkası. Kürtlerin Kerkük üzerindeki iddiası, Türkmenler ve Sünnî Araplar dahil, bütün Iraklıları zorda bırakıyor. Umarız Irak’ta akan kan kısa sürede durur.

***

Türkiye’de andıçların sonu gelmiyor. Geçen ay ortaya çıkartılan ve bu yazı kaleme alındığında gerçekliği henüz doğrulanmamış bir belgede hükümeti bitirme planları yapılıyor. Asker kaynaklı belge küçük çaplı bir darbe planı öneriyor. Amaç iktidar partisiyle bir cemaat arasında bağlantı kurarak hükümeti yıpratmak ve tutarsa darbeye zemin hazırlamak. Belge gerçekse tam bir cinnet hali bu. Bunca olaydan, darbeden, darbe girişiminden, soruşturmadan, mahkemeden sonra hâlâ birilerinin akıllanmamış olması, akla ziyan bir durum.

leyla_mecnun
05.09.2009, 02:28
Dünya Hali
Halil AKGÜN


Uygurların Feryadı

Çin’in “özerk” bölgesi Sincan’da geçen ay yaşanan hadiseler, yarım asırlık bir işgalin son halkası. Güya adı “özerk” olan Sincan’da artık sadece baskı ve kovuşturma yok. Katliam da var.

Müslüman Uygurlar 1949’dan bu yana kendi topraklarına onurlu ve insanca bir yaşam mücadelesi veriyor. Çin Komünist Partisi’nin baskılarına yarım asırdan fazla bir süredir direniyor. Çin’in asimilasyon politikaları sonuç vermeyince şimdi doğrudan katliama başvuruyorlar. Sincan bölgesindeki Müslüman Uygur’ların nüfusunu azaltmak için Han’lı Çinliler bu bölgeye zorla yerleştirildi. Güya amaç “etnik harmoni” oluşturmak.

Çin, modern kapitalizmin pek çok açmazının yaşandığı bir ülke. Ekonomik kalkınma eşittir demokratikleşme diyenler Çin’de fena halde yanıldılar. Çin devasa bir hızla büyüyor ve şu anda dünyanın en büyük ekonomileri arasında. Ama bu Çin halkı için daha fazla özgürlük ve şeffaflık anlamına gelmiyor. Çin’in otoriter kapitalizmi, materyalist bir büyüme modeline dayalı. İnsan hakları, din ve vicdan özgürlüğü Çin’in kalkınma lügatinde yok.

İnsan onurunun ayaklar altına alındığı bir yerde ekonomik büyümenin ne anlamı var? Baskıyla bir ülkenin güven ve refaha kavuştuğu vaki mi?

Çin’i bize yeni “Japon mucizesi” olarak göstermek isteyenler, gerçekleri hasır altı etmek istiyor. Çin, insan emeğinin alabildiğine sömürüldüğü ülkelerin başında geliyor. Kapitalizmin ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak için her yol deneniyor. Çin halkının büyük bir bölümü yokluk içinde yaşıyor. Ama biz sadece Çin’in 2008 olimpiyatlarındaki göz kamaştırıcı gösterilerini hatırlıyoruz.

Bu oyun Sincan’ın başkenti Urumçi’de bozuldu. Çin yönetiminin kirli yüzü burada ortaya çıktı. Altmış yıllık asimilasyon politikaları sonuç vermedi ama Çinliler akıllanmış görünmüyor. Müslüman Uygurların hak taleplerini “bölücülük” olarak göstermek istiyorlar. Oysa bölücülük yapan Çin Komünist Partisi. Uygurların tek istediği, zaten kendilerine ait olan topraklarında dinlerini, dillerini ve kültürlerini özgürce yaşamak. Bağımsızlık istemiyorlar. Ama Çin böyle davranmaya devam ederse, bölünme kaçınılmaz hale gelebilir.

Sincan’dan yükselen feryat, etnik bir grubun değil adaletin sesidir. Bu sese kulak vermek, hepimizin bir vicdan borcudur.

Obama Rusya’da Ne Arıyor?

ABD Başkanı Obama, geçen ay Rusya’ya resmi bir ziyaret yaptı. Moskova’ya ayak basmadan önce de Rusya Başbakanı Vladimir Putin’i kızdıracak laflar etti. Obama’ya göre Rusya’nın gerçek patronu olan Putin, Rusya’yı mafyatik ilişkilerle yönetmek istiyor. Ama yeni, modern yöntemleri de deniyor.

Obama’nın Rusya ziyareti, Amerikan-Rus ilişkilerinde sıcak bir hava estirmeyi hedefliyordu. Obama sempatik kişiliğini kullanarak Rus halkına ve yönetimine sıcak mesajlar verdi. Ama Kremlin, sadece kolonya ve çiçek istemiyor. Kremlin’in beklentisi, Amerika’nın Rusya’nın büyük bir güç olduğunu kabul etmesi ve ona göre davranması. Bunun ilk somut adımı da NATO genişlemesinin durdurulması. Rusya’nın Kafkaslar ve Ortaasya’daki tartışılmaz üstünlüğünün tanınması da Rus beklentilerinin arasında yer alıyor.

Son olarak, Rusya enerji konusunda tekel olmak istiyor ve bunu tehlikeye sokacak her adıma karşı çıkıyor. Yıllar süren belirsizlik ve tartışmalardan sonra nihayet imzalanan NABUCCO enerji hattı projesi bu yüzden Rusları rahatsız etti. Bu konu Türkiye’yi de doğrudan ilgilendiriyor zira NABUCCO’nun ana güzergahı Türkiye üzerinden geçiyor. Ki NABUCCO’nun imza töreni de Ankara’da yapıldı. Rus Başbakanı Putin Ağustos ayında Türkiye’yi ziyaret ettiğinde bu konuyu mutlaka gündeme getirecektir. Hülasa Obama Rusya’yı ziyaret etti ama rüzgârı bize kadar geldi.

Değişim ve Direniş

Askerlerin sivil mahkemelerde yargılanmasına imkan tanıyan yasal düzenleme geçen ay Meclis’ten geçti ve Cumhurbaşkanı tarafından da onaylandı. Türkiye’de demokrasinin kurumsallaşması adına önemli bir adımdı bu. Adaletin tesisi açısından da öyle. Fakat yasa etrafında kopartılan gürültü evlere şenlik. Konuyu bilmeyenler, yasanın askerleri darağacına götürmek için çıkarıldığını sanır. Askerle hükümeti birbirine düşürmek isteyenler yasayı bahane edip tekrar sahneye çıktılar.

Bu tür çatışma ortamlarından nemalanmaya çalışan siyasi aktör çok Türkiye’de. Hükümet ne zaman askerle anlaşsa “düzenci” olmakla, ne zaman ters düşse “sistemi germekle” suçlanıyor. Bunun bir ortası yok mu? Aslında var ve bunun halkın iradesi olduğunu herkes biliyor. Ama bu bazılarının işine gelmiyor. Çünkü onlar yıllardır halk iradesini siyasetin meşruiyet zemini olarak değil, bir aracı olarak gördüler. O yüzden Meclis’e, hukuka, demokrasiye bağlılıkları hep yarım yamalak oldu. Orduyla ve müesses nizamla iş yapıp iktidar olmanın yoluna baktılar.

Ama artık bu düzen işlemiyor. Çünkü halk daha fazla şeffaflık istiyor. Hakkını talep ediyor. Seçtiği insanlardan daha fazlasını bekliyor. Bu büyük bir değişim ve sorun buna direnenlerden kaynaklanıyor. Fakat artık akıl ve vicdan sahibi her Türkiye vatandaşı bu oyunu görüyor. En büyük güvencemiz de onların sağduyusu.

Mahalle Baskısı: Bu Kaçıncı Baskı!

“Modern yaşam” tarzıyla bilinen ve mülakatlarıyla tanınan bir bayan gazeteci Türkiye’de mahalle baskısı olup olmadığını test etmek için tesettüre bürünmüş ve “kendi mahallesi”nde bir geziye çıkmış. Nişantaşı’nda gezmiş, sosyete kafelerinde oturmuş. Hiç bir baskıyla karşılaşmamış. Hatta bazı yerlerde garsonlar “abla benim eşim de kapalı...” türünden muhabbetler yapmış. Sadece Reina’ya girmek isteyince sorun yaşamış.

Kendi mahallesinin son derece toleranslı olduğunu gören hanım gazetecimiz “öteki mahalle”ye de gitmiş.
Mini etek giyip, İstanbul’un en dindar semti kabul edilen Fatih Çarşamba’da dolaşmış. Orada da bir iki laf atma dışında bir şey olmamış. Gerçi kendini “öteki mahalle”de yani dindarların arasında rahatsız hissetmiş. Hele başörtüsüne bir türlü alışamamış. En çok da tesettüre bürününce kimsenin sokakta kendisine bakmamasına içerlemiş!

Sözün özü, iki mahallede de pek bir şey olmamış. Mahalle muhabbeti düşkünlerinin çarşaf çarşaf yazılar döşenmesine bakmayın. Bilimsel değeri olmayan (olması da gerekmeyen) bu deneyimin sonucu, sıradan bir olgunun tespitinden ibaret. Bizim insanımız aşırı uçları sevmiyor.

Sorun Türkiye’nin ortalama Müslümanlığını öcü gibi göstermek isteyen fanatiklerden kaynaklanıyor. Onlar her şeyi ak-kara gördüğü için, Türkiye toplumundaki farklılıkları da zenginlik değil, bir tehdit olarak algılıyor. Bizim de öyle düşünmemizi istiyor. Allah’tan bunların sayısı iyice azaldı. Onların soyu tükendiğinde şu mahalle muhabbetinden kurtuluruz umarım!

Irak’ta Sular Durulmuyor

Amerikalılar ve onların destekçileri Irak’ta tozpembe bir tablo çizmeye çalışıyorlar. Ama hakikat hiç de öyle değil. Son aylardaki intihar saldırılarında onlarca kişi hayatını kaybetti. Bir tarafta Şii-Sünni çatışması körükleniyor. Son saldırıların hedefi, Kerkük bölgesindeki Şii Türkmenlerdi. Bunlara karşı pek çok Sünni de öldürüldü. Irak’ta başlayan Şii-Sünni gerginliği, diğer İslâm ülkelerine de yayılıyor. Bu konuda ulemanın ve siyasi liderlerin adım atması gerekiyor. Aksi halde yeni bir mezhep savaşı kaçınılmaz görünüyor.

Öbür tarafta Kürtlerle Bağdat arasındaki ilişkiler kopma noktasına gelmiş durumda. Aylardır biriken gerilimin sıcak çatışmaya dönüşmesinden korkuluyor. Kürtler, 2003’te elde ettikleri hak ve imtiyazları koruma derdinde. 2010’un başında yapılacak seçimlerde yine aslan payının kendilerinde kalmasını istiyorlar. Kerkük’ten çıkan petrol ve doğalgazı istedikleri gibi satmak istiyorlar. Ayrıca Kerkük’ün de Kürdistan bölgesine bağlanmasını istiyorlar. Bağdat ise buna karşı çıkıyor. Zira Kürtler bu istediklerini de alırsa Irak’ın siyasi bütünlüğünden bahsetmek imkansız hale gelecek. Kürtlerin asıl hedefinin bağımsızlık olduğu da bir sır değil. Şartlar müsait değil ve bağımsızlık planları şimdilik askıya alınmış durumda. Fakat Irak’ı bölmenin maliyetinin ne kadar büyük olacağını aklı başında herkes görüyor. Bunu Iraklı Kürtlerin de görmesi gerekiyor.

Kısa Kısa

Temmuz başında Avrupa’nın en önemli ülkelerinden biri olan “Fransa’da Türkiye Mevsimi” başladı. Mevsim boyunca dört yüze yakın kültür faaliyeti yapılacak. Amaç, Türkiye’yi Fransa’ya tanıtmak. Mart ayında başlaması gereken Sezon, ülke yönetimine seçildiği günden beri ülkemize karşı tavırlarını açıklamaktan geri durmayan Sarkozy’nin muhalefeti üzerine Temmuz’a ertelendi. Türk tarafı da buna kızıp neredeyse Sezon’u iptal noktasına geldi. Neyse sorun aşıldı ve faaliyetler başladı. Bakalım Fransızlar Türk Sezonu’na nasıl tepki verecek. Bize yine “siz Türkleri çok seviyoruz ama AB’de görmek istemiyoruz” mu diyecekler?

***

Dünyanın en büyük 8 ekonomisinden oluşan G-8 grubu, İtalya’nın L’Aquila kasabasında bir zirve yaptı. Zirveye Türkiye de katıldı. Zirve, dünyamızda gittikçe artan çevre sorunlarını, gıda güvenliğini ve açlık sorununu ele aldı. Çıkan tek somut sonuç, gelişmekte olan ülkelere 20 milyar dolarlık tarım yardımı yapılması. Bu sonuca göre fare dağ doğurdu. 20 milyar dolar bu ekonomiler için “çerez parası” mahiyetinde. Üstelik yardım yapılacağı söylenen bu paranın bahsettiğimiz yaraya merhem olacağı da şüpheli. Kısacası dünyanın garibanları sahipsiz kalmaya devam edecek. Umarız ki bu yardım az da olsa, birkaç ihtiyaç sahibine ulaşır.

***

“Şöhret afettir” diye boşuna dememişler. Michael Jackson öldüğünden beri hakkındaki söylentilerin sonu gelmiyor. Jackson’ın hayattayken nasıl yaşadığı konuşulurdu. Şimdi de nasıl öldüğü tartışılıyor. Acaba öldürüldü mü? İntihar mı etti? Aldığı ilaçlardan mı öldü, vs, vs... Paparazzi kültürü insanı ölünce bile rahat bırakmıyor. Görünen o ki Michael Jackson, bu kültür sayesinde yaşamaya devam edecek. Pek imrenilecek bir durum değil vesselam!

***

Kafeterya, lokanta gibi kapalı mekanlarda sigara içilmesini yasaklayan yasa geçtiğimiz ay uygulanmaya başladı. Bakalım ehl-i duman bu yasağa ne kadar riayet edecek. Yasağın hayata geçirilmesi için yaklaşık beş bin kişi görevlendirilmiş ve “tatlı tatlı uyarın” talimatı verilmiş. Görevliler “tatlı tatlı” uyaracak ama sigarasından vazgeçmek istemeyenler onların yüzüne “tatlı tatlı duman üflediğinde” ne olacak? Yakında hepimiz göreceğiz.

Tur@b
07.11.2009, 17:33
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Öğrenemediğimiz Dersler, Unuttuğumuz İlkeler

İstanbul ve Tekirdağ’daki sel felaketi, insanlık halimiz hakkında ne kadar da çok şeyi ifşa etti. Öfke, hüzün, cesaret, çaresizlik, pişmanlık, vurdumduymazlık, sorumluluk, sorumsuzluk, küçük hesaplar, büyük laflar, “ders almalıyız” itirafları, “sorumlular nerede?” naraları... Hepsi de bize ait, bizi ele veren haller. Bir tarafta tevekkül, öbür tarafta isyan... Bir tarafta çaresizliğimizin itirafı, öbür tarafta toplum mühendisliği...

Bunların hangisi doğru diye sormanın bir anlamı yok. Hem hepsi doğru, hem hepsi yanlış. Çünkü bu haller insanlığımız kadar kırılgan, karmaşık, netameli, ümit vadeden, ümit kıran haller. Herkes bu doğal afeti, kendi makamınca yaşadı. Kimisi isyan etti, kimisi tevekkül... Kimisi sessizce ağladı, kimisi çığlık çığlığa... Kimimiz suçlamak için birilerini aradık, kimimiz “benim payıma düşen ne?” dedik.

Bütün bu tepkilerin arasında bir tanesi özellikle dikkatimizi çekti: “Bu bizim başımıza nasıl gelir?” Biz kalkınmış bir ülke olsak, bunlar olmazdı diyenler. AB standartlarına ulaşamadığımız için bu haldeyiz diyenler. Çağdaşlaşamadık diye bu kadar can kaybımız oldu diye ah vah edenler. “Zaten bizden adam olmaz” deyip işi iyice karamsarlığa vuranlar.

Bu tepkilerin hepsi tek tek tahlile muhtaç ve her biri kendi makamında bir gerçekliğe tekabül ediyor. Fakat şunu da unutmamak gerekir ki, Avrupa’da da doğal afetler oluyor ve ne tedbir alınırsa alınsın insanların ölümünün önüne geçilemiyor. Amerika’da her yıl yüzlerce insanın bu tür afetlerde hayatını kaybettiğini de biliyoruz.

Evet tedbir alalım ve kendi hata ve kusurlarımızı başkalarına mal etmeyelim. Ama biraz da teslimiyet, sorunları sukünet içinde atlatmamıza yardımcı olacaktır. Kul tedbir alır, takdir Allah’ın.

11 Eylül’ün Sekizinci Yılı

Yakın tarihimizin dönüm noktalarından 11 Eylül hadiselerinin üzerinden tam sekiz yıl geçti. Saldırıların ardından yaralı bir aslan gibi sağa sola saldıran Amerika, Bush yönetimi döneminde tarihî hatalar işledi. Gözü dönmüş bir intikam duygusuyla hareket etti ve Irak ve Afganistan’ı kana buladı. Yayılmacı ve tek taraflı politikalar, ne Amerika’ya ne de dünyaya daha fazla güvenlik getirmedi. Güvenlik adına özgürlük alanları daraltıldı. Zorba bir devlet anlayışı, dünya siyasetine hakim kılınmaya çalışıldı. Olayın müsebbibi olarak görülen el-Kaide lideri Usame bin Ladin ve ekibi hâlâ yakalanabilmiş değil. Kimse kimin nerede olduğunu, el-Kaide’nin gerçekten ne yaptığını bilmiyor. Dünyanın tek süper gücü de ne yaptığını hâlâ bilmiyor. Obama’nın tek farklı politikası, Amerikan askerlerini 2011’in sonunda Irak’tan çekecek olması. Ama Bush yönetimi de son bir yılında bu görüşü savunuyordu. Dolayısıyla burada çok büyük bir politika değişikliği yok. Dünya, Amerika’nın güvenliğini garanti altına almak adına yeteri kadar bedel ödedi. Şimdi artık herkesin güvenliği için çalışılması gerekiyor.

Bağımsız Türkiye Komisyonu’nun 2009 Raporu

2004 yılında kurulan “Bağımsız Türkiye Komisyonu”, Avrupalı emekli ve kıdemli devlet adamlarından oluşan bir grup. Grubun içinde eski Finlandiya Cumhurbaşkanı ve Nobel Barış ödülü sahibi Marthi Ahtisaari de var. Komisyon ilk raporunu 2004 yılında yayımlamış ve Türkiye’nin AB üyeliğine tam destek vermişti.

Komisyon’un 2009 tarihli “Avrupa’daki Türkiye: Fasit Daireyi Kırmak” adlı raporu, Türkiye-AB ilişkilerine yakından bakıyor. Rapor, reform süreci, Kıbrıs, Kürt sorunu ve demokratik açılım, Ermenistan’la ilişkilerin normalleştirilmesi, Türkiye’deki “laiklik elden gidiyor” kavgası, Türk dış politikası ve ekonomi olmak üzere hemen bütün kritik konulara temas ediyor. Her bir konuda Avrupalılara ve Türkiye’ye bir takım tavsiyelerde bulunuyor.

Raporun en önemli sorusu ise şu: “Türkiye’ye adil davranılıyor mu?” Bu soru, Türkiye’nin Avrupa’yla olan ilişkisini veciz bir şekilde özetliyor. Bu soruyu artık Türkiye’nin de daha yüksek sesli bir şekilde sorması gerekiyor. Avrupa bizi eşit muhatap kabul ediyor mu? Avrupalıların bu soruyu açık ve net bir şekilde yanıtlaması gerekiyor. Aksi halde haksızlık üzere kurulu bir ilişkinin uzun ömürlü olması düşünülemez.

Kıbrıs Görüşmeleri

Kıbrıs’ta iki toplumun hukukî ve siyasi eşitliğine dayalı bir çözüm için müzakereler devam ediyor. Şu ana kadar adadan karışık işaretler geliyor. Rum kesimi kalıcı bir çözümden yana olduğunu söylüyor ama bunun gereğini şu ana kadar yapmış değil. Avrupa Birliği ve Kıbrıs Rum Kesimi, Türkiye’nin Rum kesimini resmen tanımasını ve limanlarını açmasını istiyor.

Türkiye ise Kıbrıs Türkleri üzerindeki izolasyonlar kaldırılmadan, herhangi bir adım atmamakta kararlı. Türkiye’nin talepleri arasında Kıbrıs’ın AB ülkeleriyle ticaret yapabilmesi, Kıbrıs’a doğrudan uçak seferleri yapılması, büyükelçilik açılması gibi tedbirler var. Bu sağlandığı takdirde Türkiye, Ankara Antlaşması çerçevesinde kendi limanlarını Kıbrıs Rum Kesimine açmayı vaat ediyor. AB, Türkiye’nin hava ve deniz limanlarını 2009 son baharına kadar açmaması durumunda müzakereleri askıya alacağını ilan etmişti. Kısacası AB, Kıbrıs meselesini Türkiye’nin AB üyeliği için bir ön şart haline getirmiş durumda.

Öte yandan Kıbrıs’taki iki liderin manevra alanı daralıyor. Kıbrıs Türk kesiminde önümüzdeki yılın Nisan ayında cumhurbaşkanlığı seçimi var. Müzakerelerin başarısız olması durumunda Talat’ın yeniden seçilme şansı çok düşük. Türkiye bu süreçte elinden geleni yapıyor. Artık Avrupalıların da taşın altına elini koyması gerekiyor. Tabii iddia ettikleri gibi adada kalıcı bir barış istiyorlarsa.

Kayıp Yahudiler Aranıyor!

İsrail devleti, “kayıp yahudiler” için yeni bir kampanya başlatmış. Hem de sadece İbranice olarak. Kampanyanın amacı, yahudilerin “asimilasyona” uğramasını önlemek. İsrail makamlarına göre yahudilerin asimile olması, İsrail’in ulusal çıkarlarına büyük bir tehdit oluşturuyor. Bunun için yahudilerin dinî ve kültürel kimliklerini korumak için her tür tedbirin alınması öneriliyor. Peki asimilasyon nasıl tanımlanıyor? Kampanyaya göre yahudi olmayanlarla evlenmek, Yahudilik dışındaki adet ve gelenekleri benimsemek, çocukları Yahudilik dışı kültürel değerlere göre yetiştirmek, yahudi asimilasyonunun başlıca nedenleri arasında yer alıyor. Bu kampanya, İsrail devletinin dünya yahudilerini İsrail’e bağlama politikasıyla birebir örtüşüyor. Şimdi aynı politikayı müslümanlar yahut Çinliler uygulasa, buna hemen bağnazlık, gericilik, yobazlık damgası vurulur. Ama İsrail yapınca buna kimse ses çıkartmıyor. Fakat ilginç bir şekilde bu kampanyaya en fazla liberal yahudiler karşı çıktılar. Bunu ırkçılık olarak tanımlayanlar bile oldu. Demek ki aklı başında yahudiler de var dünyada!


Kısa Kısa

Türkiye’nin Ermenistan’la ilişkilerini normalleştirme girişimi, son yılların en önemli dış politika açılımlarından biri. Amaç, iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirirken bir yandan da Karabağ sorununu çözmek; yani Ermenistan’ın 1992’de işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmesini sağlamak. Fakat içerde ve dışarıda bu açılıma şiddetle karşı olanlar da var. Üstelik bunlar sadece lafla muhalefet etmiyorlar. Tehdit ediyorlar, süreci sabote etmeye çalışıyorlar. Umarız bu süreç hayırlı neticeler doğurur ve güney Kafkasya’da barış ve istikrarın kurulmasına vesile olur.

***

Kamu diplomasisi nedir? Kısaca söylemek gerekirse bir ülkenin politikalarını dünya kamuoyuna doğru bir şekilde anlatmasıdır. Bu konuda en fazla başı ağrıyan ülke Amerika. Dünyada Amerikan karşıtlığı arttıkça, Amerikalılar “kamu diplomasisi”ne önem vermeliyiz diyorlar. Elhak, haklılar... Fakat izlediğiniz politikalar yıkımdan başka bir şey getirmiyorsa, anlatacak bir şeyiniz de yok demektir. Amerikan Genelkurmay Başkanı Mike Mullen, bu gerçeği itiraf eden bir yazı yazdı ve “politikalarımızda köklü değişiklikler yapmazsak, kamu diplomasisi hiçbir işe yaramaz” dedi. Demek ki Amerikalılar da artık gerçekleri görmeye başladılar.

***

Dünya Bankası ve IMF toplantıları, Ekim ayının başında İstanbul’da yapılacak. Bütün büyük ülkelerin ekonomi ve hazine bakanları, Merkez bankası başkanları, bankaların ve finans kuruluşlarının üst düzey yöneticileri, uzmanlar, gazeteciler... kısacası dünya ekonomisinin patronları bir hafta boyunca İstanbul’da olacaklar ve dünya ekonomisinin geleceğini konuşacaklar. Türkiye’nin böyle bir toplantıya ikinci defa ev sahipliği yapması son derece önemli. Fakat temel soru şu: Küresel ekonomik krizden çıkabilecek miyiz? Ekonomi patronları üzerlerine düşeni yapacaklar mı?

***

Demokratik açılım süreci devam ediyor. Kürt sorununu çözmek ve PKK terörünü sona erdirmek için hükümet kolları sıvamış durumda. Başbakan “bedeli ne olursa olsun, bu işi çözeceğiz” diyor. Sürece destek oldukça yüksek. Ama aklı karışıkların sayısı da az değil. “Bu iş gerçekten çözülecek mi?” diye soran çok kişi var. Bir tarafta da süreci engellemek isteyenler var. Tamam, hiç kimse bu sürecin sonunu net göremiyor, ne getireceğini tam bilemiyor. Fakat çözüm arayışlarına muhalefet edenler, çeyrek asırdır uygulanan politikaların iflas ettiğini görmüyor mu acaba? Elbette görüyor olmalılar. Öyleyse duygusallık ya da kimi hesaplar yerine akıl ve vicdan devreye girmeli artık.

Tur@b
03.01.2010, 01:52
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Duvarları Yıkmak

Türkiye, etrafındaki suni duvarları tek tek yıkıyor. Almanlar, ülkeyi ortasından ikiye bölen Berlin Duvarı’nı yirmi yıl önce, 1989’da yıkmışlar ve yeni bir dönem başlatmışlardı. Berlin Duvarı’nın yıkılması, soğuk savaşın sonunu sembolize eden en önemli hadiselerden biriydi.

Şimdi Türkiye, Suriye ile arasındaki sınırları benzer bir dönüşüme tabi tutuyor. Ulusal sınırlar yerinde duruyor. Ama duvarlar yıkıldı. Türkiye ve Suriye vatandaşları bundan sonra arada sanki sınır yokmuş gibi davranacaklar. Doksan güne kadar ülkeye vizesiz giriş yapabilecekler. Olması gereken de bu zaten.

İran’la zaten uzun bir süredir vize uygulaması yok. Türkiye ve İran vatandaşları rahatça seyahat edebiliyorlar. Tıpkı Avrupalıların Şengen vizesi kapsamında yaptığı gibi... Bir ülkeden Şengen vizesi alan bir kişi, diğer Şengen ülkelerine vizesiz gidebiliyor.

Belki Türkiye bir gün benzer bir uygulamayı Irak’la da yapar. Neden olmasın? Sınır güvenliği sağlandıktan, karşılıklı itimada dayalı bir ilişki kurulduktan sonra sınırların ne anlamı var ki? Başbakan Erdoğan’ın geçen ay Irak’a yaptığı ziyarette 48 adet mutabakat anlaşması imzalandı. Anlaşmalar Türkiye ile Irak arasında ekonomik entegrasyon sağlayacak. 40’a yakın benzer anlaşma Suriye ile imzalandı. Böylece Türkiye hem bölge ülkeleriyle yakınlaşıyor, hem de bölge ülkelerini birbirine yakınlaştırıyor.

Amerikalılar ve Avrupalılar bu tür girişimler yapınca herkes alkış tutuyor. Bunu dünya barışına önemli bir katkı olarak görüyor. Mesela Amerika, soğuk savaş döneminde elli yıl boyunca düşman olarak bellediği Rusya’yla yakınlaşmak istiyor. Bazıları bunu gerçekçi bulmasa bile önemli bir açılım olarak değerlendiriyor. Ama aynı şeyi Türkiye kendi yakın çevresinde yapmaya çalışınca birileri hemen “dış politika ekseniniz kayıyor” diye eleştiriyor.

Tarih hızlı akıyor ve Türkiye tarihin doğru tarafında duruyor. Bir zamanlar bizim yapay sınırlarımız yoktu. Şimdi de bu sınırlar küçülüyor, önemsizleşiyor, sıradanlaşıyor. Tıpkı olması gerektiği gibi.

Bütünleşme Zamanı

Demokratik açılım, çeyrek asırdır akan kanı ve gözyaşını dindirmek için hızla ilerliyor. 19 Ekim günü 34 kişilik bir grup Türkiye’ye gelerek teslim oldu. Grubun çoğunluğu Mahmur Kampı’ndan gelen kadın ve çocuklar. Kandil’den gelen 6 örgüt üyesinin herhangi bir suçu tespit edilmediği ve 221 no’lu etkin pişmanlık yasasından faydalandıkları için serbest bırakıldılar.

Bu, son yıllarda yaşanan en önemli gelişmelerden biri. Eğer dağdan inmenin arkası gelir ve Mahmur Kampı boşaltılırsa, Türkiye Kürt sorununun çözümünde çok önemli safhayı geride bırakmış olacak. Fakat teslim ve sınırı geçiş sırasında yaşanan olaylar, demokratik olgunluk ve siyasi sorumluluktan ne kadar uzak olduğumuzu gösterdi. Gelenleri anında “barış elçisi” yapıp kahraman eden siyasi parti, süreci ne kadar zora soktuğunun farkında değil. Genel kamuoyu kucaklaşmayı beklerken, karşısında zafer naraları gördü. Bunların derdi dağdakileri ovada da kahraman yapmak. Ama olmaz. Dağdan inen artık ovada kahraman edasıyla dolaşamaz. Dolaşırsa ovadaki herkes bundan rahatsız olur. Üstelik bütün Türkiye’nin sahiplenmediği, içine sindirmediği çözüm, çözüm
değildir. Kucaklaşma zamanı yakın inşallah. Ama bu, herkesin tarihî bir sorumlulukla hareket etmesine bağlı.

Biz de Bir AB Raporu Yazsak!

Avrupa Birliği’nin 2009 Türkiye İlerleme Raporu Ekim ayının ortasında açıklandı. Rapor Türkiye’nin müzakere süreci hakkında önemli değerlendirmeler yapıyor. Türkiye’nin 2008 yılında yaşadığı siyasi, ekonomik ve sosyal hadiseler hakkında da tespitlerde bulunuyor. Avrupalılar, Hükümet’in yasa dışı örgüt ve yapılanmalara karşı mücadelesini destekliyor. Demokratik açılım takdir ediliyor. Ermenistan’la imzalanan normalleşme protokolü övülüyor. Avrupa’nın enerji geleceğini garanti altına alacak olan NABUCCO anlaşması da, Avrupalıların 2009 ilerleme raporunda takdirle söz edilen konulardan.

Raporda her zamanki eleştiriler de var. Türkiye’nin siyasi ve hukukî reformları hızlandırması, Kıbrıs meselesini çözmesi (yani Türk limanlarını hiçbir karşılık beklemeden Rum tarafına açması), azınlıkların taleplerini karşılaması, vs...

Bizce artık bir rutin haline gelen bu raporu bu sefer bir kenara bırakalım ve biz Türkiye olarak bir “AB İlerleme Raporu” yazalım. Avrupalılar geçen sene şöyle yaptılar, böyle yaptılar, şu tutumlarını beğendik, şu tavırlarını beğenmedik diyen bir rapor. Bizce adalet böyle bir raporu zorunlu kılıyor. Hep Avrupalılar mı bize nasihat edecek? Biraz da biz onları değerlendirelim. Ne dersiniz?

Ermenistan Açılımı

Ekim ayının en hararetli konularından biri Ermenistan’la imzalanan protokollerdi. Anlaşma, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini, diplomatik ilişkilerin resmen başlamasını ve 1915-16 olaylarını araştırmak için ilmî bir komisyon kurulmasını öngörüyor. Anlaşma iki ülkenin parlementosunda müzakere edildikten sonra onaya sunulacak. Meclis onayı olmadan protokoller hayata geçirilmeyecek.

Anlaşmanın gayr-ı mektub (yazılmamış) maddelerinden biri Karabağ meselesinin çözülmesi. Yani Ermenistan işgal ettiği Karabağ topraklarından çekilmediği müddetçe TBMM protokolleri onaylamayacak. Bu yüzden Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri de hız kazandı.

Fakat bizde birileri çözümsüzlüğü çözüm olarak önermeye alıştığı için “Azeri kardeşlerimize ihanet ettiniz” diye bağırıp duruyor. Acaba öyle mi? Türk yetkililer, Karabağ sorunu çözülmeden protokolleri hayata geçirmeyiz diyor. Yani Kafkaslarda tam bir istikrar sağlanması için aynı anda Türk-Ermeni-Azeri ilişkilerinin normalleşme sürecine girmesi gerekiyor. Muhaliflerin bağırıp çağırmasına fazla takılmamak gerek. Süreç oraya doğru gidiyor.

İsrail Ölçüyü Kaçırınca

Bir ülkenin iç ve dış politikasını nasıl ölçersiniz? Herhalde o ülkenin siyasi kurumlarına, sosyal tabanına, ulusal çıkarlarına, vs. bakarsınız. O ülkenin komşularıyla nasıl geçindiğini, barışa katkı sunup sunmadığını incelersiniz.

Normal şartlarda bu işler böyle olur. Fakat Ortadoğu’da bir ülkenin “iyi” mi yoksa “kötü” mü olduğunu ölçen başka bir kıstas var: İsrail’le olan ilişkiniz. Eğer İsrail’le ilişkileriniz iyiyse siz bölgenin ve dünyanın gözdesi oluverirsiniz. İsrail’le ilişkileriniz kötüyse hiçbir şansınız yok demektir. Demokratik, paylaşımcı, adil, şeffaf olup olmadığınız hiç önemli değil. ABD ve çoğu Avrupalı gözünde tek kıstas İsrail’le olan ilişkinizin mahiyetidir.

Bir de bu işin Türkiye’deki muhatapları var. Bizim yerli oryantalist beyaz Türklerimize göre de “çağdaşlığımızın” ölçüsü, İsrail’le olan ilişkimizdir. Eğer orayla ilişkilerimiz iyiyse çağdaş, medeni, demokratik, Batılı bir ülkeyiz. Öyle değilse o zaman geri, tutucu, dinci bir ülkeyiz.

Bu mantığı anlamak mümkün mü? Değil ama vakıa bu. Böyle olduğu için İsrail ölçüyü kaçırınca kimse sesini çıkartmıyor. Hemen “Kim hata yaptı?” diye soruyorlar. Bir defa da “İsrail nerede hata yaptı?” diye sorsanız!


Kısa Kısa

Ticaret ve Sanayi Bakanı “meslek liseleri, Türkiye ekonomisinin temeli” demiş. El-hak doğru söylemiş. Dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde meslek eğitimi birinci sırada yer alıyor. Normalde meslek liselerinin bir ülkenin eğitim sisteminin en az yüzde 60’ını oluşturması gerekiyor. Türkiye’de bu oran, olması gerekenin çok altında. Üzücü olan, bunun sebebinin teknik değil, siyasi ve ideolojik olması. İmam-Hatip liselerinin önünü kesmek için meslek liselerine yapılan haksızlık (yani katsayı meselesi) nihayet çözüldü. Umarız bu açığı kısa sürede kapatır ve eğitim ile kalifiye işgücü arasındaki dengeyi kurarız.

***

İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçildi. İstanbul için çok büyük bir paye değil bu. İstanbul kendi başına zaten güzel, vakarlı, asil bir şehir. Fakat 2010 hazırlıkları sürecinde yaşanan yolsuzluk ve usulsüzlük haberleri tam bir skandal. Bir “kültür ve sanat çetesi” devletin verdiği bütçeyi talan etmek için harekete geçmiş. Herkes birbirini suçluyor. İstifalar, ithamlar, hakaretler diz boyu. İstanbul bir dünya şehri ama belli ki onu 2010’a hazırlayan ekip bundan nasibini alamamış.

***

ABD Başkanı Obama’nın içeride ve dışarıda başı dertte. Sağlık reformu Kongre’nin muhalefetine takıldı. Cumhuriyetçiler Obama’ya karşı kampanya üstüne kampanya başlatıyor. Afganistan’da işler hiç iyi gitmiyor. Ortadoğu barış süreci tıkanmış durumda. İran müzakerelerinin geleceği belirsiz. Obama’nın Amerika’daki destek oranı da düşüyor. Obama bu sorunları aşabilir mi? Belki... Hele bir de Nobel Barış Ödülü’nden sonra başaramamak gibi bir şansı yok. Ama Obama’nın en büyük düşmanı da bu: Oluşturduğu inanılmaz beklenti. Yüksekten uçanların rüzgârı da sert oluyor vesselam...

***

Ekim ayında açıklanan işsizlik rakamları endişe verici. Kısmî düşüşe rağmen Türkiye genelinde işsizlik oranı yüzde 13 civarında. Bu da yaklaşık 3,5 milyon kişi ediyor. Bir diğer kaygı verici nokta, işsizlerin yaklaşık dörtte birinin gençler olması. Bu, ekonomik krizin devam ettiğini gösteriyor. Umut ışığı var mı? Var ama o ışık hâlâ uzakta. Ekonominin tekrar toparlaması ve üretimin artıp işsizliğin düşmesi en az bir yıl daha sürecek gibi görünüyor.

Tur@b
24.01.2010, 19:01
Dünya Hali

Halil AKGÜN


“Ayıptır, Zulümdür, Cinayettir”

Demokratik açılım süreci, demokrasi tartışmasını giderek derinleştiriyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan iki oturum tartışmalı ve gergin geçti. Siyasetin doğası, biraz bunu gerektiriyor. Çünkü modern siyaset, hakikatin kendisinden çok, pozisyona ve güce göre şekilleniyor. Özellikle Türkiye’de siyaset çözüm üretme sanatı olmaktan ziyade, bir güç devşirme aracı olarak kullanılıyor. O yüzden Meclis’teki oturumlar demokratik açılımdan çok, bir siyasi tiyatro edasında geçti.

Hükümet, terörü bitirmek ve bütün vatandaşlar için demokratik haklar alanını genişletmek için atacağı adımları açıkladı. Buna göre Türkçe dışındaki diller artık serbestçe kullanılabilecek. Televizyonlar Türkçe dışında dillerde yayın yapabilecek. Üniversitelerde Kürt dili ve edebiyatını araştırmak üzere enstitüler kurulacak. Bunlara ilaveten, yayla yasakları kaldırılmak ve kontrol noktaları azaltılmak suretiyle bölge insanının günlük hayatı kolaylaştırılacak. Taş atan çocuklar, çocuk mahkemelerinde yargılanacak. Her tür ayrımcılığa karşı mücadele etmek için bir Ayrımcılıkla Mücadele Komisyonu kurulacak. Ayrıca bağımsız bir İnsan Hakları Komisyonu kurulacak. Hükümet dağdan inişleri hızlandıracak ve kolaylaştıracak bir takım tedbirler de alıyor. Kuzey Irak’taki Mahmur Kampı’nın boşaltılması bunlardan biri.

Bu tedbirler büyük tartışmalara yol açtı. Bir muhalefet milletvekilinin ikinci oturumda yaptığı Dersim mukayesesi, bütün tartışmaları, kavgaları, sataşmaları gölgede bıraktı. Bu vekil Kürt sorununun çözümü için “Dersim modeli”ni önerdi açıkça. Nedir Dersim modeli? 1937-38 yıllarında bugünkü adı Tunceli olan (ki Tunceli kelimesinin “devletin tunç eli” ibaresinden geldiği söylenir) Dersim’de çıkan isyan, kanlı bir şekilde bastırılır. O günden bu yana Dersim katliamı, modern Cumhuriyet tarihimize kara bir sayfa olarak geçti. İsyanın ele başı olarak asılan Seyit Rıza’nın, darağacında ayağının altındaki sandalyeye tekme vurmadan önce söylediği o ünlü sözü hâlâ hafızalarda: “Evlad-ı Kerbelâyız. Bî-hatayız. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir.”

Bugün Kürt sorununu çözmek için “Dersim modeli”ni önermek demek, “gidin ve Kürtlerin yaşadığı bölgeleri yerle bir edin” manasına geliyor. Aklı ve vicdanı olan bir insanın bu basiretsizlik karşısında sessiz kalması mümkün müdür? Demokratik açılım süreci herkesin gerçek fikrini ve zikrini ortaya çıkardı ki, bu bile tek başına büyük bir katkıdır.

Telekulak Devleti

Devlet vatandaşını dinler mi? Modern hukuk bunu belli durumlardan meşru görüyor. Suç işleme potansiyeli olan kişilerin dinlenmesi, daha büyük bir zararı önlemek için hukukî kabul ediliyor. Kişilerin izinsiz dinlenmesi, birey ve insan haklarına aykırı. Bu yüzden izinsiz dinleme, ancak hakim kararıyla ve ciddi gerekçelere istinaden yapılabiliyor. Yani devlet istediği zaman istediği kişileri dinliyor.

Ergenekon savcılarının da hakim kararıyla dinlendiği ortaya çıktığında bir sürü kişi bağırıp çağırmaya başladı. Bunların başında da yargı mensupları geliyor. Elhak, bu işe muhalefet etmeleri doğrudur. Fakat Ergenekon savcılarının dinlenmesini isteyenler de yargı mensubu. Ne yapacağız şimdi? Kimi kime şikayet ediyoruz. Ortada çok ciddi bir güven sorunu var. Kimse kimseye güvenmiyor. Çünkü herkes hukuk ve kanunu kendi çıkarına göre eğip bükmek istiyor. Oysa Kur’an ne diyor? Aleyhinize bile olsa adaletten sapmayın. Çünkü adalet terazisini bozarsanız, bir daha adaleti bulamazsınız. Böyle bir kaos ortamında herkes zarar görür. Yargı mensuplarının bu gerçeği tekrar hatırlaması gerekiyor.

Şimdi hükümetin yapması gereken, yeni bir güven ortamı oluşturmak. Kimler neden, nasıl ve ne süreyle dinlenmiş, bunların açıklanması gerekiyor. Eğer devlet görevlileri bu yetkiyi keyfî olarak kullanmışsa, onlara hesap sorulmalı. Aksi halde herkes birbirinden paranoyak bir şekilde şüphelenmeye devam edecek.

Kuzey Irak’la Yakınlaşma

Yedi yıllık bir kopuş döneminden sonra Kuzey Irak’la ilişkiler yeniden normalleşiyor. Türkiye 1990’lı yıllarda Kuzey Irak Kürtlerine en fazla sahip çıkan ülkeydi. Saddam rejiminin Kürtlere yönelik etnik temizlik politikasına karşı Türkiye, bir milyona yakın Irak’lı Kürde kapılarını açmış, onlar için ikinci bir vatan olmuştu. Özal döneminde Talabani ve Barzani’ye Türk pasaportu verilmişti.

2003 yılında Irak’ın işgaliyle ilişkiler koptu. Iraklı Kürtler Amerikalılara güvenip Türkiye’ye sırtlarını döndüler. PKK’yı Türkiye’ye karşı bir koz olarak kullanmak istediler. Kerkük’ü de Kürt bölgesine ilhak etmeye çalıştılar. Fakat şimdi onlar da gerçek dostlarının kim olduğunu açık bir şekilde görüyor.

“Komşularla sıfır problem” politikasının aksadığı iki alan vardı. Biri Ermenistan, diğeri de Kuzey Irak. Şimdi iki sınır bölgesinde de normalleşme çabaları bütün hızıyla devam ediyor. Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Kuzey Irak’a yaptığı gezi, yeni bir dönem başlattı. Iraklı Kürtler PKK’nın Irak’ta barınmasına bundan sonra müsaade etmeyeceklerini ifade ettiler, ediyorlar.

Şimdi bu açıklamaların ne kadar samimi ve gerçekçi olduğunu göreceğiz. Türkiye’nin Irak Kürtleriyle ilişkilerini düzeltmesi herkesin menfaatinedir. Bölge halklarının kardeşliğine biz öncülük etmezsek kim edecek?

Domuz Gribine Dikkat

Bu satırların yazıldığı gün itibariyle, domuz gribi Türkiye’de 80’e yakın can aldı. Dünyada domuz gribinden ölenlerin sayısı binlerle ifade ediliyor. İnşallah bu sayılar artmaz fakat umumi manzara pek iyi görünmüyor. Umarız hepiniz gerekli tedbirleri almışsınızdır.

Bu tür salgın hastalıklarda önleyici tedbirler büyük öneme sahip. Yani tedbirlerin hastalığa yakalanmadan önce alınması gerekiyor. Ellerin temiz tutulması, fiziksel temastan uzak durulması, aşı türü uygulamalar, ilk anda akla gelen tedbirler. Fakat kimse yüzde yüz çözüm budur da diyemiyor. Başbakan Erdoğan ile Sağlık Bakanı Recep Akdağ arasındaki ihtilaf, bunun en somut göstergesi. Gerçi Başbakan “ben aşı olmayacağım” derken kendi kişisel görüşünü ve tercihini dile getiriyordu. Belki de en doğrusu bu; yani herkesin mevcut önerileri dikkatli bir şekilde değerlendirip kendi kararını vermesi.

Bu tür salgın hastalıklar bir gerçeği daha ortaya koydu: Küresel sorunlar küresel çözümler gerektiriyor. Domuz gribi gibi salgın hastalıklar bir başladı mı, nerede duracağını kimse kestiremiyor. O yüzden ülkeler arasında da işbirliği yapılması gerekiyor. Aksi halde bu tür salgınlardan on binlerce kişinin hayatını kaybetmesi işten bile değil. Mevlâ hepimizi hastalıklardan korusun.

Türkiye Batı’dan Kopuyor mu?

Türkiye’nin son yıllardaki dış politika hamleleri bazı çevreleri rahatsız ediyor. Türkiye, bölgesinde aktif hale geliyor ve daha bağımsız ve dengeli bir dış politika izliyor. Adalet ilkesini esas alarak dost düşman herkese eşit mesafede durmaya çalışıyor. Bu yüzden Gazze halkına sahip çıkıyor, İsrail’in yayılmacı politikalarını eleştiriyor. İran’a karşı askeri müdahaleye karşı çıkıyor ve ekonomik yaptırımların işe yaramadığını söylüyor.

Bunlar İsrail ve yandaşlarını rahatsız ediyor. “Türkiye eksen değiştiriyor, Batı’dan kopuyor” tartışması da buradan çıkıyor. İsrail, adeta uluslararası ilişkilerin barometresi haline gelmiş durumda. İsrail’le aranızı iyi tutarsanız, isterseniz dünyanın en zalim ve diktatör rejimi olun; kimse size laf etmiyor. Ama İsrail’e en ufak bir laf ederseniz hemen mahallenin kara kedisi ilan ediliyorsunuz.

Öte yandan şunu sormak lazım: Batı ekseni diye bir şey kaldı mı? Batılı ülkeler Rusya’yla, Çin’le, Ortadoğu ülkeleriyle her tür ilişkiye giriyor, ticaret yapıyor, para kazanıyor. Kimse onlara bir şey demiyor. Türkiye yanı başındaki komşularıyla iyi ilişkiler geliştirmeye çalıştığında bu hemen “eksen kayması” diye eleştiriliyor. Üzücü olan bu tartışmayı yabancılardan çok Türklerin yapıyor olması. Kendilerine güvenmeyen, ülkelerine inanmayan, kendilerini aktör değil figüran olarak gören insanların Türkiye tasavvuru bundan ibaret. Bizim bu anlamsız eleştirileri bir kenara bırakıp yolumuza devam etmemiz gerekiyor.


Kısa Kısa

Münevver Karabulut cinayetiyle ilgili iddianame insanı dehşete düşürüyor. Savcılara göre katil zanlısı Cem Garipoğlu cinayeti tek başına işlememiş. Ailesi de işin içinde. Münevver hunarca öldürüldükten sonra Garipoğlu ailesi olayı örtbas etmek ve delilleri ortadan kaldırmak için seferber olmuş. Dolayısıyla Garipoğlu ailesinden dört kişiye daha ceza isteniyor. Muhtemelen Cem’in babası, annesi ve birkaç yakını daha ceza alacak. Yazık... Bir anlık sapkınlık ve gözüdönmüşlük kaç kişinin ocağını söndürüyor. Mevlâ kimseyi doğru yoldan ayırmasın.

***

Yeni bir irtica belgesi daha ortaya çıkarıldı. Ordu, ısrarla bu belgelerin sahte olduğunu ve TSK’yı yıpratma amacı taşıdığını söylüyor. Fakat belgelerin de ardı arkası kesilmiyor. Hayal ürünü bile olsa ortaya çıkartılan belgeler çok manidar. İrticayla mücadele adı altında yeni darbe planları yapılıyor, psikolojik harekâtlar düzenleniyor, yüzlerce, binlerce masum insan zan altında bırakılıyor. Ordunun itibarını korumak için çaba sarfetmesi kadar doğal bir şey yok. Ama “TSK darbe yapmaz, darbecilere de göz yummaz” sözüne hepimizi ikna edecek olan da ordunun kendisi. Ve bu işler artık sadece sert açıklamalar yaparak kotarılmıyor. Herkes gibi ordunun da bazı somut adımlar atması gerekiyor.

***

İran nükleer programı kafaları karıştırmaya devam ediyor. Batılılar İran’ın nükleer silah peşinde olduğunu söylüyor. İranlılar amacımız barışçıl diyor. Kime inanacağız? Aslında bunun kriteri belli. Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu, bir nükleer programın barışçıl olup olmadığını tespit edecek kuralları ortaya koymuş. İranlılar bu kurallara uyduklarını söylüyorlar. Batılılar ise buna inanmıyor. Yani sorun teknik değil siyasi. Mesele bir denetim değil, güven meselesi. Kimse İran’a güvenmiyor. Peki İran güven telkin ediyor mu? İnandırıcılığını ispat etmek için çaba gösteriyor mu? İranlıların da bu soru üzerinde kafa yorması gerekiyor.

***

Hamid Karzai, ikinci defa Afganistan Cumhurbaşkanı olarak göreve başladı. Karzai’nin seçimleri şaibeli bir şekilde kazandığı söylendi. Rakibi Abdullah Abdullah, ikinci turda adaylıktan çekildi. Fakat Karzai’nin tek başına Afganistan’ı bir arada tutamayacağını herkes biliyor. Taliban, her gün biraz daha güçleniyor. Taliban’ı siyasi sürece dahil etmeden ve bir şekilde hükümet ortağı yapmadan bu ülkede siyasi istikrarın ve toplumsal barışın sağlanamayacağı ortada. Umarız Batılı devletler ve Karzai bu gerçeği kısa sürede görür ve gerekli adımları atar.

Tur@b
15.04.2010, 19:03
Dünya Hali

Halil AKGÜN


Avrupa’daki Türkler

Türklerin Avrupa’daki yarım asırlık yaşam mücadelesi devam ediyor. Zaman zaman onlara “orada bir köy var uzakta...” muamelesi yaptık ama onları hiç bir zaman unutmadık. Çünkü akrabalık bağları, dost meclisleri, “Alamancı ziyaretleri” hiç kesintiye uğramadı.

Fakat Avrupa’daki Türkleri gerçekten tanıdık mı? Dertlerine derman olduk mu? Can kulağıyla onları dinledik mi? Yaklaşık beş milyon Türk, ülke dışında dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşıyor. En fazla yoğunlaştıkları yer, Avrupa. Entegrasyon, asimilasyon, göç, uyum, ayrımcılık, eğitim, dil, geleneğin muhafazası, geçim sorunlarıyla dört milyona yakın Türk Avrupa’nın çeşitli ülkelerine dağılmış durumda. Kimisi iş kurmuş, kimisi “misafir işçi” olarak yaşamaya devam ediyor.

Bütün göçmen ve azınlık topluluklar gibi, Avrupa’daki Türkler de Türkiye ile derin bağlara sahip. Almanya’nın, Fransa’nın, Avsuturya’nın gündeminden çok Türkiye’nin gündemini takip ediyorlar. En fazla Türk gazetelerini okuyorlar. En fazla Türkiye’nin sorunlarıyla ilgileniyorlar. Fiziken Avrupa’da, zihnen Türkiye’deler. Bu, özünde yanlış bir şey değil. Zira “orada” olmakla “burada” olmak arasında bir dinamizm var. Sorun, bunu bir artı değer haline getirmek.

1950’lerin sonu ve 1960’ların başında Avrupa’ya giden Türkler, bugün hem başka bir Avrupa’da yaşıyorlar, hem de başka bir Türkiye ile irtibat halindeler. Yarım asırda nehrin iki yakasında da çok şey değişti. Şimdi temel sorunumuz şu: Her gün ölçek büyüten Türkiye’ye yurt dışında ve özellikle Avrupa’da yaşayan Türkler nasıl ayak uyduracaklar? Avrupa ile Türkiye arasındaki makasın giderek daraldığı, göreceli avantajların giderek azaldığı ve yer yer Türkiye lehine döndüğü bir dönemde Avrupa’daki Türkler nasıl bir vizyona sahip olmalı?

Avrupa’daki Türkler bundan sonra yaşadıkları ülkelerin kıyısında köşesinde, ürkek ve çekingen bir şekilde yaşayamazlar. Nasıl Türkiye bölgesinde yükselen bir güç haline geliyorsa, Avrupa’daki Türklerin de Avrupa’nın geleceğinde söz sahibi olmasının zamanı gelmiştir. Avrupa’daki toplumsal, ekonomik ve siyasi hayatın kıyısında değil, merkezinde yer almaları artık bir zaruret halini almıştır. Türkiye’nin insan sermayesi, dünya vizyonu, ekonomik gücü buna müsaittir. Avrupa Türkleri bundan sonra eğitim, sosyal örgütlenme, ekonomi, siyaset planlarını buna göre yapmalıdır. Bu kadar Türkün yaşadığı Avrupa’da siyasi temsilin bu kadar cılız olması, ekonomik gücün sosyal bir sermayeye dönüşmemesi kabul edilebilir bir durum değil.

Burada hem Türkiye devletine hem de Avrupa’da yaşayan Türklere büyük görevler düşüyor. Bunun için önümüze büyük ve güçlü bir vizyon koymamız gerekiyor. Bu vizyonu hep beraber oluşturacağımızı unutmayalım.

Ah İstanbul...

İstanbul bu yıl, Alman Essen ve Macaristan’ın Peç şehirleriyle beraber Avrupa Kültür Başkenti seçildi. Görkemli bir açılışla başlayan faaliyetler yıl boyu devam edecek. Amaç, İstanbul’u Avrupa çapında tanıtmak. Bu ünvan, her yıl bir başka Avrupa şehrine veriliyor. Amaç büyük ölçüde turistik. Sonuçta İstanbul’un ve Türkiye’nin tanıtımı açısından önemli bir fırsat bu. Fakat İstanbul’u tanıtmak için öngörülen programlar bizi ne kadar yansıtıyor? Israrla Avrupalılara “biz de sizin kadar batılıyız” diyen sanatçılarımız sahneye çıktıklarında kendileri olabiliyorlar mı? Yoksa bir başkasının sanatını ve kültürünü taklit ederek aslında kendi kimliklerinden taviz mi veriyorlar? İstanbul’u İstanbul yapan onun tarihi derinliği, kültürel zenginliği, engin hafızası, insan manzaraları, yüzlerce yıl boyunca demlenerek bugüne gelmiş “sakin gücü”... İstanbul’u farklı kılan gökdelenleri, modern sanat gösterileri, büyük alışveriş mağazaları, vs. değil. İstanbul ve İstanbullular bu gerçeği kavradıkları zaman kendilerini bulacaklar. Aslında bunu en iyi İstanbul’a gelen turistler anlıyor. Onlar İstanbul’a geldiklerinde Galeria ya da Reina’yı değil, Topkapı’yı, Sultan Ahmed’i, Süleymaniye’yi, Eyüb’ü... yaşamak istiyorlar. Umarız 2010’da insanlar İstanbul’u doğru tanırlar.

Bir Balyoz Daha!...

2003 yılında yapıldığı ileri sürülen bir darbe planı daha ortaya çıkarıldı. Bu seferki darbe planının adı “Balyoz”. Epey okkalı bir isim. İnsan duyunca irkiliyor. Ardı arkası kesilmeyen bu darbe senaryoları karşısında nasıl bir vaziyet almak lazım? İnsan bir taraftan üzülüyor. Zira demokratik bir ülkede bu tür şeyler senaryo olarak bile konuşulmaz, konuşulmamalı. Bir taraftan da seviniyoruz çünkü Allah’a şükür bu planların hiç biri hayata geçirilemedi. Balyoz planında bir de gazeteciler listesi var. Daha soğrusu iki liste. Birinci liste “düşman listesi” yani darbe olduğunda içeri alınacaklar. İkinci liste “dost listesi” yani darbeden sonra “istifade edilecekler”. Bu liste Türk basınını ikiye böldü. Zaten amipler gibi bölündüğümüz memlekette bir de şimdi darb listeleri yüzünden bölündük. Kimileri “ben niye bu listedeyim?” diye hayret ifade ederken, kimileri de “benim bu listede ne işim var?” diye öfkeleniyor. Her halükarda ortada anormal bir durumun olduğu açık. Temel sorunumuz da bu zaten. Yani normalleşememek. Normalleşmiş, demokratikleşmiş, kendi insanına güvenen, vatandaşlarına hain gözüyle bakmayan bir ülkede böyle garabet senaryoları yazılır, çılgınca şeyler konuşulur mu? Tabii ki konuşulmaz. O yüzden demokratik normalleşme süreci, hepimizin selameti için gerekli.

Arapların Derin Uykusu

Arap dünyası uzun süredir derin bir uykunun içinde. Ne kendine çeki düzen verebiliyor, ne bölgesine hakim olabiliyor. Arap dünyası derken aslında Arap alemine önderlik eden iki büyük ülkeyi Mısır ve Suudi Arabistan’ı kastediyorum. İkisi de siyaset üretemeyen, risk alamayan, hayal kuramayan, statükoyu korumak için mücadele veren ülkeler. Mısır bir zamanlar Arap fikir ve siyaset dünyasının kalbiydi. Şimdi Mısır’ın önderliğini, ağırlığını pek kimsenin taktığı yok. Son olarak Filistinli gruplar arasındaki arabulucuk rolü dahi sorgulanır oldu. Hamas, Mübarek rejimine güvenmiyor. Çünkü Mısır merkezli Müslüman Kardeşler hareketiyle beraber kendisini hasım olarak gördüğünü biliyor. Suudi Arabistan da benzer bir hantallık içinde. Suud kralı sanki biraz değişim işareti verir gibi oldu. Bazı reformlar yaptı. Dinler arası diyalog başlatarak Suudi Arabistan’ı dünyaya açmaya çalıştı. Ama stratejik konularda Suudi Arabistan’ın ürettiği bir akliyet, dinamizm, siyaset yok. Statükoyu, herşeye tercih ediyorlar. Çünkü Suud halkı üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmuşlar, Amerikayla da ilişkilerini iyi tutuyorlar. Böylece ne içerden ne de dışardan onlara meydan okuyacak bir muhalefet ortaya çıkamıyor. Ama kaybeden Mısır ve Suudi Arabistan’ı yöneten kadrolar değil, Arap halkları ve bölgemiz. Bu iki ülke Türkiye’nin son yıllarda gösterdiği performansın onda birini gösterse Ortadoğu ve İslâm âlemi çok kısa sürede çok daha iyi bir noktaya gelebilir.

Obama’ya Kötü Haber

ABD Başkanı Barak Obama, başkan seçildiğinden bu yana en kötü haberi Savunma Bakanından ya da CİA başkanından değil, Massachusetts eyaletindeki Amerikan seçmeninden aldı. Demokratlar’ın kalesi olan Massachusetts’deki seçimi bir Cumhuriyetçi kazandı. Geçen yıl vefat eden Kennedy’nin yerine, bu eyaletin tarihinde ilk defa bir Cumhuriyetçi aday seçildi. Böylece Kenndy ailesi de Amerikan siyasetinden çekilmiş oluyor. Obama için bu kötü bir haber. Çünkü Kenndy gibi Amerikan siyasetinde sembol haline gelmiş bir ismin yerine Cumhuriyetçi bir adayın seçilmesi ve bu hadisenin Massachusetts eyaletinde yaşanması, Amerikan seçmeninin Obama’dan ve Demokratlar’dan gerçekten rahatsız olduğunu gösteriyor. Bu trend devam ederse ara seçimlerde Demokratlar da ciddi bir darbe alabilir. Bu da Obama’nın ikinci dönem başkan seçilmesini ciddi bir şekilde zora sokabilir. İçerde ve dışarda sıkışan Obama bundan sonra ne yapacak? Sadece konuşmaya devam mı edecek? Yoksa bir kaç tane büyük başarı hikayesine imza mı atacak? Herkesin ittifak ettiği bir nokta var: Obama’nın kitleleri büyüleyen konuşmalarını, ortaya koyacağı somut ve başarılı politikalar tamamlamalı. Obama’nın sadece iyi bir hatip değil, aynı zamanda gerçek bir lider olduğunu bu eleştiriler karşısında göstereceği tutum belirleyecek.


Kısa Kısa

Haitideki deprem faciasından sonra bir insanlık dramı yaşandı. Dünyanın dört bir tarafından yardım ekipleri kısa sürede ülkeye ulaştı ama yıkım o kadar büyük ki onların da yapabilecekleri sınırlı. Ölü sayısının 200 bini bulmasından endişe ediliyor. Allah bu gariban Haiti halkının yardımcısı olsun. Bu tür doğal afetler bizim insanlığımızın test edildiği anlar. Umarım bu imtihanda sınıfta kalmamışızdır.

***

İstanbul yıllar sonra kar gördü ama ne yapacağını da bilemedi. Eli ayağına dolandı. Şehir bir kaç günlüğüne felç oldu. Bence olsun! Arada bir rutinin dışına çıkıp biraz yavaşlamanın kime ne zararı var? Vatandaş mağdur olmadığı müddetçe bir kaç günde evde oturmak, çoluk çocukla vakit geçirmek ne güzel olur! Tabii evde oturup akşama kadar televizyon karşısında vakit öldürmemek kaydıyla!

***

Hayatının her döneminde merakla izlenen Mehmet Ali Ağca, otuz yıllık hapis cezasını tamamladı ve serbest bırakıldı. Dışarı adım attığı andan itibaren de medyanın ilgi odağı oldu. Ağca henüz konuşmadı ama sarfettiği bir kaç kelime onlarca senaryoya dönüştürüldü bile. Şimdi herkes Ağca’nın bundan sonra ne yapacağını merak ediyor. Eminim önümüzdeki günlerde Ağca’yı daha sık duyacağız.

***

Yeni Anayasa tartışması yeniden gündemde. Yeni Anayasa yapılacak mı? Kim nasıl yapacak? Hükümet bunun işaretlerini verdi ama daha fazlasını söylemiyor. Galiba onlar da daha işin başındalar. Muhalifler şimdiden karşı çıkmaya başladılar. “Rejimin altı oyuluyor...” lafları tekrar duyulmaya başladı. Siyasi çekişmeleri bir tarafa koyalım. Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğu gün gibi ortada. 21. yüzyılda Türkiye’nin bir darbe anayasasıyla yönetilmesi mümkün mü?

Tur@b
07.08.2011, 05:12
Dünya Hali

Sadık ŞANLI kaleme aldı, DÜNYA HALİ bölümünde yayınlandı.

Libya’ya Birleşmiş Milletler Müdahalesi

Libya’da Devlet Başkanı Muammer Kaddafi muhaliflerinin başlattığı halk ayaklanması, ülke sınırlarını aşarak önemli bir uluslararası soruna dönüştü. Muhalifleri, ülkeyi 42 yıldır diktatörlükle yöneten Kaddafi’den koltuğunu bırakmasını istemişti. Kaddafi ise bu talebe olumlu cevap vermek bir yana, muhaliflere karşı katliam harekâtına girişti. Kısa sürede yüzlerce muhalifin öldürülmesi dünya kamuoyunda büyük tepkilere neden oldu. Uluslararası toplumun sivillere uygulanan şiddete derhal son vermesini istediği Kaddafi, bu taleplere de kulak asmayarak yandaşlarını silahlandıracağını açıkladı. Bu gelişme üzerine toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nden Libya’ya askerî müdahale kararı çıktı.

ABD, İngiltere ve Fransa’nın destek verdiği karara karşı Rusya, Çin, Almanya, Hindistan ve Brezilya çekimser kaldı. Kanada, İspanya ve Norveç’in katılma kararı aldığı müdahale kararı şu başlıkları içeriyor: “Libya’da sivilleri koruma amacıyla Bingazi başta olmak üzere ülkenin batısında uçuşa yasak bölge oluşturulacak. Libya’da derhal ateşkes sağlanması çağrısında bulunulacak. Rejime yönelik yaptırımların daha da sıkılaştırılması ve genişletilmesi sağlanacak, gerekirse Kaddafi’ye bağlı askerî birliklere karşı askeri güç kullanılacak.”

Müdahale kararı öncesi tutumu merak edilen Türkiye ise askerî müdahaleye katılmayacağını açıkladı. Türkiye ayrıca Libya’ya yapılacak müdahalenin sınırlı olması, ülkenin işgale uğramaması, ülkede kardeşkanının dökülmemesi, ülke kaynaklarının müdahil devletler tarafından paylaşılacağı algısını doğuracak girişimlerden uzak durulması ve bölgesel dengeler ve hassasiyetlerin göz önünde bulundurulmasını şart koştu.

Kararın ardından Fransa ve ABD askerî güçleri Libya’nın savunma sistemine yönelik saldırılar düzenledi. Saldırılarda ilk gelen haberlere göre 100’e yakın sivilin ölmesi ve yaklaşık 200 sivilin yaralanması tepkilere neden olurken, “Libya yeni bir Irak ve Afganistan mı olacak?” sorusunu gündeme getirdi.

Sorular bunlarla da sınırlı değil elbette. Mısır ve Tunus’un ardından halk ayaklanmalarının Libya’dan daha önce başladığı Yemen ve Bahreyn’de de ülke yönetimleri halklarına karşı şiddet kullandılar. Libya’ya askerî müdahale kararı almakta aceleci davranan devletlerin, aynı tavrı neden Yemen ve Bahreyn’e karşı benimsemedikleri büyük bir soru işareti. Diğer yandan Libya’nın Afrika’nın en önemli petrol üreticisi ülkelerinden biri olması, Batılı ülkelerin bu ülkeye operasyon kararının önünü açmasının temel sebebi olarak gösteriliyor. Haliyle bu operasyonun insanî olmaktan öte çıkar amaçlı olduğu ve bir işgalle sonuçlanacağı konusunda dünya kamuoyunun şüpheleri giderilebilmiş değil. Peki, bundan sonra ne olacak? Son yıllarda Afrika’da yaşanan hareketliliği dikkate alırsak, bölgedeki enerji ve petrol kaynakları üzerine hesapları olan ABD, Rusya, Çin gibi ülkelerin bölgeye önemli yatırımlar yaptığını görüyoruz. Bölgeyi yakından tanıyan birçok uzmanın görüşlerine göre ise Afrika, büyük devletlerin yeni çatışma sahası olacak. Libya da bu çatışma sahasında önemli bir üs. Başbakan Erdoğan’ın “Libya Libyalılarındır” sözünü de bu bağlamda değerlendirmek ve ülkenin bir işgale uğramadan ve daha fazla kardeş kanı dökülmeden Kaddafi yönetiminden kurtulmasının sağlanması gerekiyor. Sonrasında ise büyük güçlerin güdümünde olmayan bir yönetimin iktidara gelerek, Libya’yı beklediği huzur ve özgürlükler ortamına kavuşturması...

Özelde Libya, genelde ise Afrika ülkeleri ve halklarının “fillerin tepişmesi sonucu ezilen çimler” olmaması adına Türkiye’nin de bölgeye yönelik gerekli politikalar geliştirmesi bu noktada önem taşıyor.


Japonya’da Deprem ve Tsunami

Japonya, 11 Mart’ta son 140 yılın en büyük 5. depremiyle sarsıldı. Yapılan son açıklamalarda, Richter ölçeğiyle 9.0 büyüklüğünde gerçekleşen deprem sonrası oluşan tsunami, Japonya’nın doğu kıyılarındaki birçok şehri sular altında bıraktı. Tsunaminin zarar verdiği yapılar arasında nükleer santrallerin de bulunması tüm dünyada paniğe sebep oldu. Zarar gören on nükleer santralin üçünde nükleer sızıntının başlaması ve sızıntıların önünün günlerce alınamaması “yeni bir Çernobil” endişesi doğurdu. Sızıntı saptanan nükleer santrallerin bulunduğu şehirlerdeki insanlar ülkenin farklı bölgelerine tahliye edilirken, nükleer tesislerdeki soğutma işlemleri halen sürüyor.

Deprem ve tsunami felaketi sonrası açıklanan son resmî rakamlara göre 9.100 kişi hayatını kaybederken, 20 bine yakın insanın halen kayıp olduğu belirtildi. Maddi kaybın ise 235 milyar dolardan az olmadığı tahmin edilirken, Dünya Bankası açıklamalarına göre felaketin açtığı zararların giderilmesi beş yıl gibi bir zaman alacak. Japonya’nın dünyanın en büyük 3. ekonomisi olduğu düşünülürse, felaketin ekonomik zararlarının Japonya ile sınırlı kalmayacağını ve tüm dünyayı ekonomik olarak etkileyeceğini belirtebiliriz. Yaşanan son felaketin maddi ve manevi olarak açtığı zararlar ortada. Bu sonuçtan, deprem kuşağında yer alan, her an büyük bir depremin gerçekleşme olasılığının yüksek olduğu Türkiye’nin çıkarması gereken dersler olduğu kuşkusuz. Bu sebeple, bugünden tezi yok, doğal afetler sonrası oluşacak zararlara karşı alınan önlemleri sıkılaştırmaya başlamamız gerekiyor. Devlet organlarının öncülüğünde halk olarak sağlıklı yapılaşma, felaketler sonrası acil kurtarma ve oluşan maddi kayıpların karşılanması adına deprem sigortası başta olmak üzere tedbirlerimizi kuşanmak zorundayız. Aksi takdirde yarın çok geç olabilir.


Avrupa Parlamentosu Türkiye Raporu Açıklandı

Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin seyrini ortaya koyması açısından önem taşıyan “Avrupa Parlamentosu Türkiye Raporu”nun bir yenisi 9 Mart’ta Avrupa Parlamentosu (AP)’nda kabul edildi. AP’nun Hollandalı üyesi Ria Oomen-Ruijten tarafından hazırlanan raporda, Türkiye-AB üyelik müzakereleri “uzun sürecek ve ucu açık bir süreç” olarak tanımlanıyor. Ortak dış politika ve güvenlik faslında Türkiye ile müzakerelerin başlatılmasının vurgulandığı rapor, Türkiye’nin demokrasisi, yargı sistemi, insan hakları ve basın özgürlüğü konularına odaklanıyor.

Türkiye’de gerçekleşen siyasi kamplaşma ve çatışmalar ile siyasi partiler arası diyalog eksikliğinin özenle vurgulandığı raporda, medya ve internet ortamında uygulanan sansür ve otosansür ile basın özgürlüğünün kısıtlanmasına yönelik uygulamalar eleştiri konusu yapılıyor. Ülkede düşünce özgürlüğünün önündeki en büyük engel olarak görülen 220, 301 ve 318. maddeler ile Terörle Mücadele Yasası’nın 72. maddesinin sebep olduğu olumsuzluklar yer buluyor. Üniversite öğrencilerine güç kullanımı ve hali hazırda süren başörtüsü yasağına yasal bir çözüm bulunamayışı da eleştirilen konular arasında. Ergenekon ile Balyoz iddiaları soruşturmalarında ilerleme sağlanamamasından endişe duyulduğunun ifade edildiği raporda, bu davalara yönelik gözaltı sürelerinin uzunluğunun da kaygıyla karşılandığı belirtiliyor.

Raporda ayrıca parti çoğulculuğunu ve Türk toplumunun çoğulculuğunu yansıtması açısından seçim yasasında reform yapılarak yüzde 10 seçim barajının kaldırılması isteniyor. Kıbrıs sorununda ise Türkiye’ye hitaben “Derhal askerlerini çekmeye başlayarak, müzakereler için uygun atmosfer oluşturulmasını kolaylaştır!” ifadesine yer veriliyor. Türkiye’de sivil-ordu ilişkileri ve askerî vesayetin geriletilmesine yönelik atılan adımlar ise olumlu karşılanıyor.

Rapordan memnun kalmayan Başbakan Erdoğan’ın “sipariş üzerine yazıldığını” ifade ettiği rapora Dışişleri Bakanlığının tepkisi ise “tek taraflı, gerçeklerle bağdaşmayan ve kabulü mümkün olmayan unsurlar” içerdiği yönünde oldu. AP raporlarının Türkiye açısından anlam taşımasının “ancak ciddi, yapıcı ve tarafsız bir tutum benimsenmesi halinde mümkün olabileceği” özenle vurgulandı.

Türkiye-Avrupa Birliği arasında son bir yılda yavaşlayan müzakerelerin ne zaman ivme kazanacağı henüz belirsiz. Aslolan ise Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girse de girmese de, evrensel normlarda bir hukuk ve yönetim anlayışını ilke haline getirerek, gerekli reformları yapması gerektiği. Bunun ise 12 Haziran seçimleri sonrası yapılacak sivil anayasa yoluyla mümkün olacağı...


Kadına Yönelik Şiddet Artışta

Türkiye gündemini son aylarda meşgul eden konuların başında kadına yönelik şiddet geliyor. Ülke genelinde şiddet gören ve öldürülen kadınların sayısındaki artış, bu konunun arka planında neler yattığının tartışılmasına sebep oluyor. Konu hakkında araştırma yapan sivil toplum örgütleri, Türkiye’de şiddeti besleyen çocuk yaşta evlenme, eğitimsizlik, içki ve uyuşturucu bağımlılığı, işsizlik, yoksulluk, göç, töre gibi nedenlerle günde ortalama beş kadın cinayetinin işlendiğini belirtiyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre son yedi yılda özellikle töre ve namus gerekçesiyle işlenen kadın cinayetlerinin oranında yüzde 1400 gibi büyük bir artış var. Peki, bu sorunun önüne nasıl geçilecek?

Türkiye’de son yıllarda kadınları güvence altına alan pek çok önemli yasa yapılmış olsa da bunların yeterli olmadığı ve uygulamada sıkıntılar yaşandığı ortada. Özellikle 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un adının ve içeriğinin değiştirilerek, şiddet tanımının genişletilmesi, şiddete uğrama riski kavramının yasaya konulması, aile içi şiddet yerine ev içi şiddet deyiminin benimsenmesi öncelikle alınması gereken tedbirler arasında. Bunun yanı sıra savcılara suç işlenmeden önce de hızlı bir şekilde mağduru koruma yetkisi verilmesi; koruma kararının şiddet tehlikesi ve şiddetin var olduğu gün alınması ve aynı gün kolluk güçlerine ulaştırılması; karakollarda ve adliyede kadınlar için acil yardım masaları kurulması; belediyelerin kadın sığınma evlerinin sayılarını artırması; şiddet uygulayan kişinin tedavi edilmesi; tedaviye gitmezse veya reddederse tutuklanması yine gündeme gelen çözüm önerileri arasında. Uzun vadede ise bireysel ve toplumsal şiddeti besleyen nedenleri ortadan kaldırmak için sağlıklı yasalar yapmak, bireylere şiddetten uzak duracakları bir ortam sağlamak ve gerek psikolojik gerekse manevi değerleri aşılayacak eğitim vermek gerekiyor.


Kısa Kısa

27 Şubat’ta vefat eden “Milli Görüş” lideri Necmettin Erbakan ebedi yolculuğuna uğurlandı. Türkiye’nin önemli siyasi figürlerinden biri olan ve ülke siyasetinin son 40 yılına damgasını vuran önemli isimlerden biri olan Erbakan, 1969 yılında Konya’dan bağımsız milletvekili seçilerek aktif politikaya atılmıştı. Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin liderliğini de yapan Erbakan, 28 Haziran 1996 – 30 Haziran 1997 tarihleri arasında başbakanlık da yapmıştı. Son olarak Saadet Partisi Genel Başkanlığı görevini yürüten Erbakan, 84 yaşındaydı. Merhuma Allah’tan rahmet, ailesi ve sevenlerine başsağlığı dileriz.

***

Politikacıların ve bazı sivil toplum kuruluşlarının sıklıkla gündeme taşıdığı bedelli askerlik tartışmaları yeniden alevlendi. CHP Grup Başkanvekili M. Akif Hamzaçebi “gençlerin çalışma hayatından koparılmaması” gerekçesiyle TBMM’ye bedelli askerliğe dair kanun teklifi sundu. Teklife göre, 1 Ocak 1983 tarihinden önce doğanların yasadan yararlanması öngörülüyor. Yıllık geliri 12 bin TL’nin altında olan ve herhangi bir nedenle askerliğini yapamamış gençlerin bedelsiz, geliri 12 bin TL ile 15 bin TL arasında olanların 7500 TL, 25 bin TL’nin üzerinde geliri olanların ise 15 bin TL ödeyerek yararlanması düşünülen teklife AK Parti ve MHP karşı çıktı. Hali hazırda yaklaşık 200 bin gencin beklentisi olan bedelli askerliğin bir an önce karara bağlanarak beklentilerin karşılanması yönünde önemli bir kamuoyu desteği bulunuyor.

***

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2010 “Yaşam Memnuniyeti” araştırması sonuçlarına göre, Türkiye’de insanların yüzde 61,2’si kendini “mutlu” hissederken, yüzde 72,8’i geleceğe “umutla” bakıyor. Türkiye’de insanların mutluluk düzeyinin ekonomik gelişmelere paralel olarak yükseldiğini ortaya koyan araştırma sonuçlarına göre, eğitim düzeyi arttıkça mutluluk düzeyi de artarken, evli insanlar da bekârlara oranla daha mutlu. Her yüz kişiden 70’i kendi mutluluk kaynağını “aile” olarak tanımlarken, mutluluk değeri için yüz kişiden 71 kişi “sağlık” cevabı verdi. 2009’da insanların yüzde 54,3’ünün kendisini “mutlu” ve yüzde 14,6’sı “mutsuz” gördüğü hatırlanırsa, mutluluk oranındaki artış sevindirici bir gelişme. Temennimiz insanların mutluluğunu artıracak gelişmelerin devamı.

***

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Mart ayında yaptığı açıklamaya göre, ülke bütçesi 2011 Ocak ve Şubat aylarında art arda fazla verdi. Ocak-şubat döneminde bütçe giderleri 46 milyar 62 milyon lira, bütçe gelirleri ise 48 milyar 55 milyon lira olarak gerçekleşti. Böylece yeni yılın ilk 2 aylık döneminde bütçe 1 milyar 993 milyon lira fazla verdi ve 28 yıl sonra ekonomide bir ilk gerçekleşti. Ülke ekonomisinin bu başarısında şüphesiz son yıllarda yürütülen politikalar sonucu oluşmuş güven ve istikrar ortamı önemli. Bu tablonun korunması adına gerekli atılımların sürmesi önem taşıyor.

leyla_mecnun
02.10.2011, 15:02
Mayıs 2011 149.SAYI
Dünya Hali

Sadık ŞANLI kaleme aldı, DÜNYA HALİ bölümünde yayınlandı.

‘Amerikan Rüyası’ Bitiyor mu?

1776 yılında kurulan Amerika Birleşik Devletleri (ABD), kısa bir zaman aralığında kaydettiği siyasî, teknolojik ve ekonomik gelişmelerle küresel bir güce dönüştü. Çok çalışmanın başarı, refah ve şöhreti getireceği fikrinin bir ülkü olarak kabul edildiği ülkede kısa zamanda refah düzeyi arttı. ABD artık pek çok dünya vatandaşının yaşamak istediği rüya bir ülke idi. Bu durum ise tüm dünyada “Amerikan Rüyası (American Dream)” olarak adlandırıldı.

Şimdilerde ise Amerikan kamuoyunda bu rüyanın sonuna gelindiği konuşuluyor. Bunun en temel nedeni iflas noktasına gelen ülke ekonomisi. 2008 yılında başlayan küresel kriz sonrası toparlanmakta zorlanan ABD ekonomisi, şimdi yeni ve daha ciddi bir kriz ile karşı karşıya. ABD hükümetinin yaptığı son açıklamaya göre yıllık vergi geri ödemeleri zamanında yapılamayacak, ordu mensuplarının maaşlarının ancak yarısı ödenebilecek. İktidardaki Demokratlar ile muhalefetteki Cumhuriyetçiler malî krizi aşabilmek için yeni bir bütçe üzerinde anlaşmış olsalar da ortaya çıkan tablo pek iç açıcı değil. Uygulanacak tasarruf tedbirleri ile ancak 39 milyar dolarlık bir kaynak oluşturulabiliyor. Bu rakam ise 14 trilyon dolarlık devasa bütçe açığını karşılamaktan oldukça çok uzak.

Ülke ekonomisinde yaşanan olumsuz gelişmeler sonrası ABD’nin önde gelen finans kuruluşlarından Goldman Sachs artık dolara güven kalmadığını belirterek, yüksek enflasyon beklentisi sebebiyle piyasadan büyük oranda altın ve gümüş çektiğini açıkladı. Bunun sebebi ise Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) sürekli dolar basması. Piyasadaki dolar fazlasının kısa vadede enflasyon, doların değer kaybı (devalüasyon) ve çöküşünü getireceği de yapılan yorumlar arasında.

Dolara duyulan güven ülkede ve dünyada şimdiden zayıflamış durumda. ABD’li pek çok büyük yatırımcı yatırımlarını Çin’e kaydırırken, Çin, Rusya ve Hindistan, Yuan (Çin para birimi) üzerinden ticaret yapmaya başladılar. ABD ekonomisine son darbe ise kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poors’dan (S&P) geldi. S&P, ABD’nin kredi notunu durağandan negatife çevirdi ve ABD’ye kısa sürede ‘borçlarına çare bul’ uyarısında bulundu. Bu haber üzerine ABD ve dünya borsaları büyük düşüşe geçerken, yakın bir sürede petrol fiyatlarının varil başına 200 dolara çıkacağı yorumları yapıldı.

Bu olumsuz tablodan çıkaracağımız sonuç, dünyayı 2008’den daha büyük bir krizin beklediği yönünde. Bunun gerçekleşmesi durumunda ise dünya genelinde gıda fiyatlarının aşırı yükselmesi sonucu oluşacak bir gıda krizi ve sosyal olaylarda patlama yaşanacağını endişesi baş gösteriyor. Mevcut tablodan hareketle yapılan en uç yorum ise oluşacak global bir kaostan sonra tıpkı 1929 Ekonomik Krizi sonrası 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi gibi yeni bir dünya savaşının çıkabileceği düşüncesi.

Özetle, şimdilerde ABD’de sonuçları ürkütücü olabilecek ciddi bir ekonomik kriz yaşanıyor. ABD ve dünyayı bekleyen bu yeni tehlike karşısında ise Türkiye kamuoyu olarak olan bitenden pek haberimiz yok. Çünkü ne içte yaşanan kısır siyasî tartışmalardan başımızı kaldırabiliyoruz ne de olan biteni bize ulaştırması gereken Türkiye medyası kadim gaflet uykusundan uyanıyor.


YGS’de Şifre Tartışmaları

27 Mart’ta yapılan Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) sonrası başlayan şifre tartışmaları kamuoyunu hayli meşgul etti. Artvin’de bir avukat ve bir dershane yöneticisi, YGS sınavında en az 100 sorunun belli bir formüle göre rahatlıkla çözülebileceği ileri sürdüler. İddiaya göre, dağıtılan kitapçıkların matematik testinin cevap şıklarında yer alan rakamlar ile bu rakamlar küçükten büyüğe göre sıralanıp alt alta getirildiğinde çakışan rakamlar doğru şık oluyordu.

İddialar üzerine bir açıklama yapan Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM), şifre iddiasının asılsız olduğunu ve formülün tamamen rastlantısal olduğunu açıkladı. Sınava giren yaklaşık 1 milyon 700 bin aday için farklı soru kitapçığı ve cevap anahtarının da hazırlandığı belirtilen açıklama sonrası, bu kez her kitapta ayrı bir formülün geçerli olduğuna yönelik iddialar gündemde yer buldu. Tartışmalar üzerine ÖSYM hakkında adlî soruşturma başlatıldı. Danıştay, YGS Sınavının İptali istemiyle açılan davayı reddederek yetkisizlik kararı verirken, iptal istemi Ankara 7. İdare Mahkemesi’nde görülmeye başlandı.

ÖSYM uzun yıllardır tartışmalı iddialarla gündeme geliyor. Bunun en temel nedeni ise eğitim sisteminde yapılan değişikliklere bağlı olarak sınav sisteminin de sürekli değişime uğraması. Eğitim ve sınav sistemimiz adeta bir yap-boza dönmüş durumda. Haliyle bu durum kamuoyunun aklının karışmasına, eğitim kurumlarına ve sınav sistemine şüpheyle bakmasına yol açıyor.

Peki, tartışmasız bir sınav nasıl gerçekleştirilebilir, sağlıklı bir sistem nasıl kurulabilir? Bu sorunun cevabı üniversitelerimizin özerkleşmesinde yatıyor. Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) yetkilerini üniversitelere devrederek yalnızca üniversiteler arasında koordinasyonu sağladığı, her üniversitenin kendi bütçesini oluşturduğu ve öğrenci alımlarında kendi kriterlerine göre hareket ettiği bir sisteme acilen geçilmesi gerekiyor.

Artık eğitim kurumlarımızın şaibelerle ve kılık-kıyafet yasaklarıyla değil, özgür bir ortamda üretilen bilgi, bilim ve başarılarıyla gündeme geldiği bir yapılanmanın oluşturulması zamanı geldi, geçiyor. Bu yapılmadıkça eğitim kurumlarına ve sınav sistemine yönelik tartışmalar hiç bitmeyecek.


Sohbete Vedanın 47. Yıldönümü

1 Mayıs 1964, Türkiye için önemli bir gündü. O gün Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT) resmen kurulmuş, TRT Radyosu yayına başlamıştı. Artık ülkenin en ücra köşesindeki insanlar dahi sıcağı sıcağına Türkiye ve dünyada neler olup bittiğini öğrenebileceklerdi. Sadece haber de değil, müzik ve daha pek çok şey dinleyebileceklerdi.

İlk radyo yayınıyla birlikte teknolojinin nimetlerinden ülke insanımızın da yararlanmaya başlaması büyük bir sevince neden olmuştu. Fakat bu önemli gelişme bir endişeyi de beraberinde getirdi. İnsanlar, zamanla herkesin radyo sahibi olacağını konuşuyorlardı. Bunun da sohbeti yok edeceğini, sohbet kültürümüzün uzun vadede teknolojiye yenik düşeceğini dile getiriyorlardı. Bu öngörü zamanla büyük oranda gerçekleşti.

Sonraki zamanlarda radyoyu televizyon ve internet gibi teknolojik aletlerin kullanımı izledi. Bu aygıtların insanları kendine bağlayan içerikleri, sohbet kültürünün yerini ekran bağımlılığın almasına neden oldu. Geriye ise şimdilerde büyük oranda anılarda kalan o sıcacık komşuluk ilişkileri, akraba ziyaretleri, torunlarını dizine oturtup hikâyeler anlatan dedelerin, bilmece satan ninelerin hatırası kaldı.

Şimdilerde evlerimiz eski sıcaklığını kaybetti. Sobasızlıktan, kalorifersizlikten, klimasızlıktan değil; sohbetsizlikten… Artık bol odalı, her odada birer televizyonun, bilgisayarın bulunduğu konforlu ama soğuk evlerimizde birbirimizden uzak, yapayalnız yaşıyoruz. Uzaklaştıklarımız yalnız komşu ve akrabalarımız değil, aile fertleri olarak da uzağız. Kimimiz gün boyunca yayınlanan kadın ve çöpçatan programlarının, kimimiz dizilerin, reality showların, macera programlarının meftunu. Kimimiz ise nöbetleşe kullandığımız bilgisayarlarımızın başında o chat ve oyun odası senin, bu sosyal ağ benim demeden pervasızca zaman öldürüyoruz.

Sözüm ona ülkeden, dünyadan, başka hayatlardan haberdar oluyor, sosyalleşiyor, insanlarla iletişim kuruyoruz. Fakat bunları yaparken, yakın olduklarımızdan uzaklaşıyor, birbirimize yabancılaşıyoruz.

Artık aile fertlerimizle, komşu ve akrabalarımızla, tüm toplumla aramız açık. Artık yanı başımızdakilerin sesini işitmiyoruz. Aramıza albenili sesler, yüzler, ekranlar girdi. Aile içi sohbetlerin, komşuluk ve akrabalık ilişkilerinin sıcaklığını tatmayan nesiller büyüyor. Ve zaman her geçen gün bizlerden bir şeyler çalıp götürüyor.
1 Mayıs 2011, ilk radyo yayınının 47. yıldönümü. Bu bize bir şeyler anlatıyor mu?


Tehlike Çanları ‘Aile’ İçin Çalıyor

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) Nisan ayı başında yayınladığı bir araştırma sonuçları, ülkemizde aile kurumu üzerinde tehlike çanlarının çalmaya başladığını haber verir cinstendi. TÜİK’in açıkladığı verilere göre, 2010 yılının Ekim, Kasım ve Aralık aylarını kapsayan üç aylık dönemde, geçen yılın aynı dönemine göre evlilik oranı 1000’de 8 artarken, boşanmaların oranındaki artış 100’de 6 olarak gerçekleşti. Bu dönemde Türkiye’de 29 bin 326 çift boşandı. TÜİK rakamlarına göre boşanmaların yüzde 39.7’si evliliğin ilk 5 yılı içinde gerçekleşirken, yüzde 23.8’inin 16 yıl ve daha fazla süre evli olan çiftlerde gerçekleşmesi dikkat çekiciydi. 2009’un aynı döneminde boşanan çift sayısı ise 27 bin 670 olarak gerçekleşmişti. Araştırmadaki bir diğer sonuca göre ise 2010’un son çeyreğinde ortalama ilk evlenme yaşı erkeklerde 26,4’e kadınlarda ise 23.1’e yükseldi.

TÜİK’in açıkladığı rakamlar, geçmiş yıllarda açıkladıklarıyla kıyaslandığında ortaya net bir sonuç çıkıyor: Ülkemizde evlenme yaşı hızla yükselirken, evlenenlerin oranında azalma, boşananların oranında ise ciddi bir artış gözleniyor. Gün geçtikçe bekârların sayısının yükseldiği bir topluma dönüşüyoruz. Bu durum ise büyük bir toplumsal sorun ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Peki, bu sorunun temelinde ne var?

Boşanmayla sonuçlanan evliliklerde en temel problemin yanlış eş seçiminden kaynakladığı ifade ediliyor. Eş seçimlerinde ilk tercihimiz olması gereken ahlâk ve maneviyatın yerini şimdilerde fizikî özellik, meslekî kariyer ve gelir durumu alıyor. Evlilikte dünyalık özellikler maneviyata tercih ediliyor. Haliyle bu özellikler yitip gittiğinde yolları ayırmak tercih ediliyor. Bu durum ise nüfusu her yıl daha da gençleşen ülkemizde devasa bir bekar kitleyi ortaya çıkarıyor.

Ülkemizin önemli edebiyatçılarından Peyami Safa, “Bekârları çoğalan cemiyet, gizli bir anarşi geçiriyordur. Ya büyük bir inkılâba, ya da inhitata (çöküşe) gebedir.” der. Ülkemizin bir anarşi, bir çöküş geçirmemesi için bu kötü gidişe dur demek gerekiyor. Bu da ilk olarak çocuklarımızın manevi değerlere bağlı yetiştirilmesinden geçiyor.


Kısa Kısa

Ülkemizde 12 Haziran 2011 tarihinde yapılacak genel seçimlere az bir vakit kaldı. Seçimlere katılacak siyasi partilerin milletvekili aday listelerinin Yüksek Seçim Kurulu’na (YSK) teslim edilmesiyle birlikte geri sayım da başladı. Siyasi parti liderleri, milletvekili adayları vakit geçirmeksizin seçim propagandalarının startını verdiler. En önemli slogan, her zaman olduğu gibi yine “ülke sorunlarına çözümler üretmek.” Bu çözümlerden öne çıkanlar ise yeni bir sivil anayasanın yapılması, Kürt sorununa kalıcı bir çözüm, ekonomi, eğitim, sağlık, dış politika, ulaştırma, sanayi, tarım alanlarında reform projeleri. Ülke olarak temennimiz, siyasi ve ekonomik istikrarın korunması, sandıktan ülkenin her alanda gelişmesine katkı sağlayacak bir sonucun çıkması.

***

Son aylarda bazı Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde başlayan halk ayaklanmaları Libya’da bir iç savaşa dönüşmüştü. İktidardaki Kaddafi’ye bağlı güçler ile muhalifler arasında süren çatışmalar sonuç vermeyince barış durumuna evrilemeyince NATO ülkeleri bu ülkeye müdahale etmişlerdi. Ülkede gelinen son durum ise çatışmaların bir müddet daha süreceği ve barışın kolay sağlanamayacağı yönünde. Libya’da bu gelişmeler yaşanırken, Suriye ve Azerbaycan’da da muhalifler örgütlenerek mevcut yönetimlere karşı protesto gösterilerine giriştiler. Sonuç ise yüzlerce ölü, yaralı ve tutuklu... Türkiye’nin yakın bölgesi ve komşularında meydana gelen bu olayların kısa zamanda son bulması gerekiyor. Aksi takdirde ülke olarak bu çatışmalardan siyasi ve ekonomik olarak etkilenmemiz kaçınılmaz. Bu olayların son bulması için Türkiye’nin üstleneceği yapıcı rol önemli. Siyasetçilerimizin daha fazla çaba göstererek bölgesel huzurun ve barışın tesis edilmesi yönünde daha ciddi adımlar atması gerekiyor.

***

Türkiye’de son yıllarda kamuoyunu en fazla rahatsız eden ve tartışmalara kapı aralayan sorunların hukuk ve adalet eksenli olduğunu görüyoruz. Öyle ki, hukuk kurumlarımızın aldığı her karar, yaptığı her açıklama yeni tartışmaları ve toplumsal gerilimleri beraberinde getiriyor. Amacı ülkede adaleti tesis etmek, dolayısıyla huzurlu bir ülke oluşturmak olan hukuk, sürekli yeni sorunlar, kaoslar üretiyor. Bu da ülke olarak adalete güven duygumuzu yitirmemize neden olurken, hukuk kurumlarının meşruiyetlerine ve saygınlıklarına gölge düşürüyor. Tıkanmış hukuk sistemimize yeniden işlerlik ve saygınlık kazandırmak adına yeni ve sivil bir anayasa yapılması toplumun büyük çoğunluğunun ortak beklentileri arasında. Bu amaçla siyasi partiler ve sivil toplum kuruluşları yeni anayasa çalışmaları yapıyor, bu çalışmaları kamuoyuna açıklıyorlar. Gerçek şu ki: Ülke insanları olarak kangrene dönüşmüş sorunlarla boğuşmaktan, hukuksuz ve adaletsiz yaşamaktan yorulduk. Artık bu sorunları tümüyle çözecek yeni bir anayasaya kavuşmamız ülke olarak her zamankinden elzem.

leyla_mecnun
30.10.2011, 10:25
Dünya Hali

Sadık ŞANLI
<b>
Türkiye Sandığa Gidiyor

Türkiye 12 Haziran’da Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 24. dönem üyelerini seçmek üzere sandığa gidecek. 50 milyon 189 bin 930 seçmenin, 85 seçim bölgesinde 199 bin 207 sandıkta oy kullanacağı seçimlerde, 15 siyasi partinin yanı sıra 7492’si siyasi partilerden 203’ü de bağımsız olmak üzere toplam 7695 aday yarışacak. 550 yeni milletvekilinin belirleneceği seçimler sonrası, TBMM’ni ve kurulacak yeni hükümeti yoğun bir çalışma temposu bekliyor.

Başta Türkiye’nin mevcut politik sorunlarının tamamına yakınını çözmeyi esas alacak sivil ve özgürlükçü yeni bir anayasanın yapılması çalışmaları,Kürt sorununun çözümü, Avrupa Birliği ile müzakerelerin hızlandırılması, Kıbrıs sorununun çözümü, işsizliğin azaltılması ve istihdamın artırılması gibi çeşitli konular yeni dönemin temel gündem maddeleri arasında olacak.

Türkiye, genç nüfusu, üretim ve istihdam oranı her geçen gün artan bir ülke. Ülke olarak sahip olduğumuz bu nüfus ve üretim potansiyeli, büyük hedefler belirleme imkanını da beraberinde getiriyor. 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri, uluslararası ilişkilerde saygın, söz sahibi bir ülke olmak düşüncesi bu hedeflerden bazıları. Bunlar bütün siyasi partilerin altına imza atacağı hedefler.

Diğer yandan siyasi, ekonomik, diplomatik ve adlî pek çok büyük soruna sahip olduğumuz da bir gerçek. Son yıllarda başta ekonomi, sağlık ve dış politika gibi pek çok alanda atılımlar yapan bir ülke olsak da, pek çok temel sorunun kaynağı olan 1982 darbe anayasasını halen değiştirebilmiş değiliz. Bu durum kalıcı çözümler üretebilmemizin önündeki en büyük engel. İşin ilginç yanı ise, pek çok siyasi parti ve politikacının bu sorunlara net çözümler vaat eden projeler ortaya koymak yerine, günü kurtarmaktan öte gitmeyecek söylemlerle, eskimiş ya da gerçeklikten yoksun projelerle, seviyesiz üslupla, anlamsız tartışmalarla seçmenin karşısına çıktığına hayretle şahit oluyoruz.

Oysa Türkiye toplumu artık iktidarıyla muhalefetiyle sorun değil çözüm üreten, Türkiye’nin sahip olduğu potansiyeli ve zamanın ruhunu doğru okuyabilen ve buna uygun politikalar üreten bir siyaset anlayışı görmek istiyor.
Türkiye’nin çözüm bekleyen öncelikli sorunları ve bunların çözüm yolları belli. Mevcut duruma baktığımızda, siyasilerin vaatleri ile toplumun taleplerinin pek de örtüşmediğini, politikacı kaynaklı sığ ve değişime kapalı anlayışların toplumun oldukça gerisinde kaldığını görüyoruz. Bu acı tablodan ülke adına nasıl bir sonucun çıkacağı ve topluma ne kazandıracağı ise bir muamma.


ABD’den Üsame bin Ladin’e Operasyon

El Kaide lideri Üsame bin Ladin, Pakistan’ın Abbottabad kentinde yaşadığı eve ABD askerlerince düzenlenen bir operasyon sonucu öldürüldü. 2 Mayıs tarihinde gerçekleşen operasyon, Bin Ladin’in dış dünya ile bağlantı kurduğu kuryesinin uzun süre izlenmesi sonrası gerçekleşti. ABD makamları, kuryenin yüksek duvarlar, tel örgüler ve kameralarla korunan bir eve sıklıkla girip çıkmasının, Bin Ladin’in burada yaşadığı ihtimalini güçlendirince operasyon yapıldığı açıklandı. Bin Ladin’in ölümünden sonra, ağırlık bağlanmış naaşının Hint Okyanusu’na bırakıldığı belirtildi.

1957 yılında Suudi Arabistan’da 54 çocuklu Yemenli bir babanın oğlu olarak doğan Üsame bin Ladin, 1968’de babasının ölümü üzerine babasından kalan 11 milyar dolarlık mal varlığının başına geçmişti. Çocukluğundan itibaren Suudi Arabistan prensleriyle büyüyen, iyi eğitim gören Bin Ladin, 1979 yılında gittiği Pakistan’ın Peşaver kentindeki bir kampta askerî eğitim almış ve yöneticilik yapmıştı. 1986’da kendi kamplarını, 1988’de ise El Kaide’yi kurarak İslâm düşmanı devletlerle ve yönetimlerle mücadele için “küresel cihat” ilan etmişti.

Başta 11 Eylül 2001’de ABD New York’ta bulunan Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırı olmak üzere dünya genelinde pek çok büyük bombalı saldırı ve binlerce insanın ölümünden sorumlu tutulan Bin Ladin, doğrudan ya da dolaylı olarak hiçbir saldırıyı üstlenmemişti. ABD’nin başını çektiği NATO ülkeleri, 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttukları Bin Ladin’in Afganistan’da bulunduğu gerekçesiyle 2003 yılında bu ülkeyi işgal etmişti.

Dünyanın en çok aranan ismi olan Bin Ladin’in ölümü sonrası, ABD’nin Afganistan işgaline son verip vermeyeceği ve El Kaide’nin geleceğinin ne olacağı merak edilse de, ABD ve Batılı ülkelerin İslâm ülkelerinden el çekmemek için yeni düşmanlar oluşturacağı genel kanaat. Her türlü iletişim imkanının kontrolü ellerinde olduğu sürece bahane bulmak zor değil. Yani şartlar değişmediği sürece huylu huyundan vazgeçmeyecek.


Filistin’de Çift Başlılık Sona Erdi

Filistin, 2007 yılında bu yana Hamas ve El Fetih tarafından kurulmuş iki ayrı hükümet tarafından yönetiliyordu. Ülke yönetimindeki bu çift başlılık, iç ve dış politikayı ilgilendiren her konuda iki farklı sesin çıkmasına sebep oluyordu. Filistin’in sorunlarını çözmesi ve istikrarlı bir yönetime kavuşmasının önündeki en önemli engellerden biri olan bu sorun, 28 Nisan’da sona erdirildi. Mısır’ın gözcülüğünde Kahire’de bir araya gelen Hamas ve El Fetih yetkilileri ortak bir anlaşmaya vardılar. Mayıs ayı içerisinde anlaşmanın detaylarına yer veren Filistin Enformasyon Merkezi, tarafların geçici ortak bir hükümet kurmak ve bir yıl içerisinde seçime gitmek üzere anlaşmaya vardıklarını duyurdu. Ülkede başkanlık ve milletvekili seçimleri için ortamı hazırlamak, iç bölünme nedeniyle oluşan idarî sorunları gidermek, Gazze’nin imarını ve bölgede süregelen İsrail ablukasının kaldırılmasını takip etmek, Batı Şeria, Gazze ve Kudüs’teki ulusal yönetimin kurumlarını birleştirmek, sivil toplum kuruluşları ve hayır kurumlarının sorunlarını çözüme kavuşturmak da yine anlaşmaya varılan konular arasında.

Tarafların anlaştıklarını duyurmaları üzerine, birçok ülke anlaşmadan doğan memnuniyetini dile getirdi.Türkiye, uzun süredir Filistin’de iki tarafla da temas kurmuş ve taraflara uzlaşma tavsiyesinde bulunmuştu. Tarafların Kahire’de el sıkışması üzerine Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’la telefonda görüşen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, tarafların anlaşmaya varmasından duyduğu memnuniyeti iletti.

Filistin’de süregelen iç savaşı sonlandıran anlaşma İsrail’in tepkisini çekerken, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, “Filistin yönetimi, Hamas’la mı yoksa İsrail’le mi barış istediğine karar vermeli!” yorumunda bulundu. ABD Dışişleri Bakanlığı da “Eğer herhangi bir Filistin hükümeti yapıcı rol oynamak istiyorsa şiddeti kınamalı, mevcut barış anlaşmalarına sadık kalmalı ve İsrail’in var olma hakkını tanımalı.” açıklamasına yer verdi. ABD Başkanı Barack Obama ise Mayıs ayı içerisinde yaptığı başka bir açıklamada “İsrail’i 1967 öncesi sınırlarına çekilmeye ve çift devletli çözüme razı olmaya” davet etti. Avrupa Birliği ülkelerinin de destek olduğu açıklamaya İsrail Başbakanı Netanyahu “ret” cevabı verdi.

Son gelişmelerden yola çıkarak, iç barışını sağlamış ve dünya kamuoyunun desteğini de kazanmış Filistin yönetiminin, Filistin sorununun çözümünde daha büyük inisiyatifler alacağı bir sürecin ortaya çıkacağını ifade edebiliriz. İsrail ise mevcut tutumuyla çözüme direneceğini gösteriyor. Ve bu durum, uluslararası arenada sabıkası hayli kabarık olan İsrail’in daha da yalnızlaşacağı bir sürece girildiğini gösteriyor.


Teknolojiye Yenilen Zaman ve Mekân

Cep telefonu, bilgisayar ve internet teknolojilerindeki ilerlemenin en büyük getirilerinden biri, insanoğlunun zamana ve mekâna bağlılığını büyük oranda ortadan kaldırması oldu. Çok değil, bu teknolojilerden yoksun olduğumuz 90’lı yıllar hatırlanacak olursa, iletişimimizin büyük bir kısmı ev ve iş yerlerimizde gerçekleşiyordu. İşlerimizi ancak belli saatlerde ve ancak bu mekânlarda bulunan telefonlar yoluyla görebiliyor, bu yolla uzaktakilerle iletişim kurabiliyorduk. Şimdilerde ise her nerede olursak olalım birbirimizle anlık iletişim kurabiliyor, bilgi ediniyor, paylaşımda bulunuyor, işlerimizi yürütebiliyoruz.

Bir cep telefonu ya da internete uyumlu herhangi bir teknolojik aygıt sayesinde zaman ve mekân fark etmeksizin ülkede ve dünyada yaşanan gelişmelerden gazete, televizyon ve radyoya bağımlı kalmaksızın anında haberdar olabiliyor, fatura ödemelerimizi yapabiliyor, sevdiklerimize hediyeler, çiçekler gönderebiliyoruz. Hatta bir kitabevine uğramaksızın dilediğimiz kitapları hem de oldukça ucuza elektronik ortamdan temin edip okuyabiliyoruz. Değişim bununla da sınırlı değil şüphesiz. Yeni teknolojiler yeni sektörler, yeni uzmanlık alanları ve mesleklerin doğmasına neden oluyor, mevcut mesleklerin içeriklerini dönüşüme uğratabiliyor. Örneğin geleneksel medyanın yerini internet medyası alıyor, kağıt ve ekranın egemenliğine son veriyor, tamamen dijital ortama uygun hazırlanmış gazete ve dergiler ortaya çıkıyor. İşyeri kavramının yerini evden de iş görebilmemiz anlamı taşıyan “home office”kavramı alıyor. Daha pek çok örnek verebiliriz.

Gerçekleşen bu değişimi ise birkaç teknoloji şirketine borçlu olduğumuz bir gerçek. Bunların en başında ise Apple isimli bilişim ve teknoloji şirketi geliyor. Mayıs ayında yayımlanan ‘en değerli 100 marka’ araştırması sonuçlarına göre, bilgisayar ve cep telefonu üreticisi Apple 1. sıraya yükseldi. Şirketin tahmini değeri ise 153 milyar dolara ulaştı. Apple’a bu başarıyı getiren ise hiç kuşkusuz iPhone ve iPad isimli cihazları üretmesi oldu. En değerli markalar listesine baktığımızda, listenin önemli bir kısmını bilişim ve teknoloji içerikli üretim yapan markaların oluşturduğunu görüyoruz. Daha birkaç yıl önce çoğunlukla petrol ve silah markalarını sıkça gördüğümüz listenin önemli bir değişime uğraması ise olanın bitenin bir özeti olması ve dünyanın gittiği yeri göstermesi açısından önemli.



Kısa Kısa

Mayıs ayı içerisinde Tunceli’de 7 PKK’lının öldürülmesi ve sonrasında Kastamonu Ilgaz’da Başbakan’ın konvoyuna saldırı düzenlenmesi sonucu 1 polisin şehit olması gerilimi yeniden artırdı. Bu olayı Şırnak’ta 2 polisin şehit edilmesi ve 12 PKK’lının öldürülmesi izleyince, “Yine neler oluyor?” sorusu akıllara düştü. Tüm bu olaylarla ilgili basına yansıyan bilgiler ise birtakım derin odakların, Kürt sorununun çözümüne engel olmak ve seçim sürecini baltalamak üzere girişimde bulunduğu yönünde. Şu net ki, Türkiye kritik bir süreçten geçiyor ve birtakım karanlık odaklar sorunun çözüme kavuşmaması için çabalamaya devam edeceğe benziyor.

***

Mart ayında yapılan Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) sonrası gündeme gelen şifre iddiaları üzerine inceleme başlatan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, yapılan inceleme sonrası “YGS’deki şifre” iddialarına ilişkin soruşturmada takipsizlik kararı verdi. Kararda, bilirkişi raporundaki şu ifadelere de yer verildi:“YGS-2011’de kamuoyunda şifre olarak adlandırılan uygulama vardır. Şifre olarak bilinen uygulama, kullanılan programın eksikliğinden kaynaklanmaktadır. Bahse konu formülasyon ile 40 soruluk matematik testinde bulunan 29 sorudan 15-25 net elde etme imkanı bulunmaktadır. Ancak YGS-2011’de hiçbir adayın yukarıdaki formülasyondan istifade ederek haksız avantaj sağladığına dair bulguya rastlanmamıştır.” Savcılığın bu kararına rağmen, özellikle anaakım medyada halen aksi iddialarda bulunan haber ve yorumlara rastlıyoruz. Bunun, öğrencilerin psikolojisini bozmak, ÖSYM’ye duyulan güveni azaltmak ve bu kurumun itibarını zedelemekten öte bir sonuç vermeyeceği açık.

***

12 Eylül darbesi sonrası gözaltında “intihar ettiği” söylenen ancak ailesinin işkence sonucu öldürüldüğünü belirttiği öğretmen Ali Ekber Yürek’in Tunceli Ovacık’taki mezarı savcılık kararıyla açıldı. Cenaze işkence izlerinin tespiti için Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Böylece 12 Eylül’e dair bir işkence iddiası incelemeye alınarak önemli bir süreç başlatılmış oldu. Diğer yandan Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hüseyin Görüşen, 12 Eylül darbesini soruşturmak üzere özel yetkili savcılar Mustafa Bilgili ile Kemal Çetin’i görevlendirdi. Bu görevlendirmeyle birlikte Türkiye’de bir ilk gerçekleşti ve 12 Eylül darbesi ve darbecileri ile hesaplaşma yolunda önemli bir adım atıldı.

***

Uzun bir süredir Libya ve Suriye’de devam eden halk ayaklanmaları halen sonuçlanmış değil. Çatışmaların durmak bilmediği iki ülkede sivil kayıplar her geçen gün artıyor. Libya’da Kaddafi uluslararası camianın istifa et çağrılarına direnirken, ABD ve Türkiye’nin reform yap çağrısında bulunduğu Suriye lideri Esad ise taleplere halen olumlu bir yanıt vermiş değil. Suların durulmak bilmediği iki ülkeden muhaliflerin kaçışları sürerken, bu durum en çok içlerinde Türkiye’nin de bulunduğu Libya ve Suriye’ye komşu ülkeleri etkiliyor. Bu iki ülkenin yeniden huzur ve istikrara kavuşması adına iktidar ve muhalefetlerin yapıcı ilişkilerde bulunması ve uluslararası baskıların artırılmasından başka bir seçenek şimdilik ufukta görünmüyor.</b>

leyla_mecnun
01.11.2011, 23:15
Dünya Hali

Sadık ŞANLI

“Ben Bir Katilim, Her Şeyi Adalete Anlatacağım”

İnsanın kanını donduran bu itiraf, eski özel harekât polislerinden Ayhan Çarkın’a ait. Çarkın, Mart ayında Radikal ve Taraf gazetelerine verdiği röportajlarda, devlet adına çok sayıda cinayet işlediğini itiraf etti. İtirafları sonrası Avukat Yusuf Ekinci’nin 1994’te öldürülmesine ilişkin soruşturma kapsamında gözaltına alınan Çarkın, 5 Haziran’da çıkarıldığı mahkeme tarafından tutuklanarak cezaevine gönderildi.

İsmi kamuoyunun gündemine ilk olarak Susurluk soruşturmasıyla gelen Çarkın, bu davada devlet adına cinayet işleyen derin devletin tetikçisi olarak yargılanmış ve 2001 yılında 4 yıl ceza alarak memurluktan atılmıştı. Susurluk soruşturmasının sürdüğü günlerde cinayet işlediğini kabul etmeyen Çarkın’ın, aradan geçen 10 yılın ardından “katil” olduğunu itiraf etme sebebi ise ilginçti. Çarkın, “Balyoz Davası’nda 161 subay tutuklandı. Hah, adalet böyle olur, dedim. O gün kapının kapandığına, yeni kapının açıldığına karar verdim. Savcılar olayları çözecekler, dedim. Bir de İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin görevinden alındı. Tamamdır, dedim. Artık konuşabilirim. Susurluk’u kimler kapattı? Susurluk soruşturmasını yürüten Aykut Cengiz Engin’di. Şimdi karşı karşıya gelelim. O kapattı. Sedat Karagül vardı, hâkim... Metin Çetinbaş vardı. Bunlar kapattı. Yargıtay Başkanı Sabih Kanadoğlu’na söyledim. Böyle yargılama mı olur?” yorumunda bulundu.

Çarkın’ın aynı konuşmada “işledikleri cinayetlerin Milli Güvenlik Kurulu tarafından bilindiğini duyduğu”nu dile getirmesi ise gözlerin dönemin MGK üyelerine çevrilmesine neden oldu. Çarkın’ın ifadelerinden yola çıkan bazı vatandaşlarca, aralarında eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, eski başbakanlar Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller, CHP Milletvekili Deniz Baykal ve iki eski genelkurmay başkanının da olduğu, dönemin MGK Başkanı ve üyesi olan toplam 35 kişi hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu.

Kısa bir süre önce Emekli Koramiral Atilla Kıyat da bir televizyon kanalında yaptığı açıklamalarda, 93-97 yılları arasında işlenen faili meçhul cinayetlerin devlet politikası olduğunu ifade etmişti. Kıyat, o dönem yüzbaşı, üsteğmen olan kişilerin emir üzerine bu cinayetleri işlediklerini ileri sürmüş ve dönemin cumhurbaşkanının, başbakanlarının ve genelkurmay başkanlarının hesap vermesi gerektiğini dile getirmişti.

Hatırlanacağı üzere, Türkiye’de çoğu 1993-97 yılları arasında işlenen yaklaşık 17 bin faili meçhul cinayet bulunuyor. Ayhan Çarkın ve Atilla Kıyat’ın ifadeleri Türkiye’de yakın tarihin en karanlık yılları olan 1993-97 yılları arasında gerçekleşen faili meçhul cinayetleri işleyenlerin ortaya çıkartılması ve suçluların adalet karşısında hesap vermesi açısından son derece önemli. Ülkede adalet ve toplumsal barışın yeniden tesisi adına, yapılan itirafların kararlılıkla üstüne gidilmesi ve bu umut ışığının söndürülmemesi Türkiye için hayatî bir önem taşıyor.

Sıra Yeni Anayasada

Son birkaç aydır Türkiye gündeminin tansiyonunu yükselten 12 Haziran genel seçimleri nihayet yapıldı. Yüzde 87.1’lik rekor bir katılımın gerçekleştiği seçimlerden yüzde 49.9’luk oy oranıyla AK Parti birincilikle çıktı. AK Parti’yi sırasıyla yüzde 25,9’lik oy oranı ile CHP, yüzde 12,9 ile MHP ve yüzde 6,6 ile BDP’li bağımsızlar izledi. Bu sonuçlara göre AK Parti parlamentodaki 550 sandalyenin 326’sını, CHP 135’ini, MHP 53’ünü ve BDP’nin desteklediği bağımsızlar 36’sını kazandı.

Seçim sonuçlarının netleşmesi sonrası AK Parti Genel Merkezi’nde bir balkon konuşması yapan Başbakan Erdoğan, “Milli birlik ve kardeşlik sürecine hız vereceğiz. Anaların akan gözyaşlarını durdurmak için daha aktif olacağız” sözleriyle bundan sonraki sürece işaret etti.

Türkiye, darbe anayasaları, halkına tepeden bakan idareciler ve ülkenin ekonomik ve siyasi istikrara kavuşmasının önündeki en büyük engel olan kötü koalisyon hükümetleriyle yönetilmiş bir ülke. Ülke enerjisinin heba edildiği yıllarda büyük toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunlar ortaya çıktı, bu sorunlara çözümler geliştirilemedi. Devlet kurumları, siyaset müessesesi ve politikacıların vatandaşlar nezdinde itibar kaybettiği o yıllarda toplumsal barış da sekteye uğradı.

12 Haziran öncesi sıklıkla tartışıldığı üzere Türkiye’nin şu an için en temel ihtiyacı, yeni bir Anayasa’ya kavuşmamız. Ülke içerisinde yaşayan tüm vatandaşların doğuştan gelen haklarını garanti altına alan, devleti değil bireyi, hak ve özgürlüklerini önceleyen, sivil, katılımcı bir anayasanın vakit geçirmeksizin yapılması gerekiyor.

Seçim sonrası ortaya çıkan tablo, çözüm için partiler arası bir uzlaşıyı gerektiriyor. Bu uzlaşı gerçekleşirse, siyaset kurumunca en büyük toplumsal talebe cevap verilmiş olacak. Haliyle Türkiye kazanacak.

12 Eylül Sorguda

12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleşen anayasa değişikliği referandumu, 12 Eylül 1980 darbecilerine yargı yolunu açmayı da içeriyordu. Referandumdan çıkan yüzde 58’lik kabul oyu sonrası 13 Eylül tarihinden itibaren darbeciler hakkında suç duyurularında bulunulmuştu. O tarihten itibaren geride bıraktığımız Haziran ayı başına kadar yaklaşık 4 bin suç duyurusu gerçekleşti. Suç duyuruları üzerine harekete geçen Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Hüseyin Görüşen, 12 Eylül 1980 askerî darbesiyle ilgili başlatılan soruşturma kapsamında dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’in ifadesini aldı.

Yaklaşık 2,5 saat süren sorgunun ardından Kenan Evren’in avukatı Ömer Nihat Özgün bir açıklama yaptı. Özgün, Evren’e 12 Eylül ve öncesine ilişkin 12 soru yöneltildiğini belirtti. Evren’in, savcının yönelttiği “Pişman mısınız?” sorusuna “Hiç pişman değilim. Bugün olsa aynı şeyi yine yaparım. 12 Eylül 1980 öncesi ülkenin durumu şu an gözümün önüne geldiğinde tüylerim ürperiyor. Yetkim olsa, bugün aynı olaylar olsa yine yaparım!” cevabı vermesinin basına yansıması ise tepkilere neden oldu.

Hatırlanacağı üzere Kenan Evren daha önce yaptığı bir açıklamada, o dönemde neden onca kanın akmasına müsaade edildiği ve darbenin geç yapıldığı sorusuna “darbenin olgunlaşmasını bekledik” cevabı vermişti. Olgunlaşmadan ne kastedildiği ise eski genelkurmay başkanlarından İsmail Hakkı Karadayı’ya ait olduğu iddia edilen bir ses kasetinin internete düşmesiyle belli olmuştu. Kasette, “27 Mayıs’ta da ben vardım. Davutpaşa’daydım. Üniversiteler partilere karşıydı. Polis tuttuğunu bize getiriyordu. Biz de yemek yedirip, top oynayıp arka kapıdan salıyorduk. Yıllar sonra Kemal Alemdaroğlu ile karşılaştım. ‘Komutanım, saldıklarınız arasında ben de vardım’ dedi. 12 Eylül’de de rol aldım. Mamak Tugay Komutanı idim. Planlama grubundaydım. Sabıkalıyız yani. Sicili bozuk bir adamım. 12 Eylül hazırlığı bir yıl önce başladı. Kritik yerlere atamaları ben yaptım. […] Evet, darbe yapmak bir bağımlılıktır!” sözleri yer alıyordu.

Türkiye’de bir darbeyle hesaplaşılması adına önemli bir başlangıç olan Kenan Evren’in sorgusunun ardından, dönemin hava kuvvetleri komutanı Tahsin Şahinkaya’nın ifadesi alındı. Şahinkaya da sorgusunda pişman olmadığını belirterek, 12 Eylül darbesini ülkenin içerisinde bulunduğu şartları göz önüne alarak iç hizmet kanununun 35. maddesindeki yetkilerini kullanarak yaptıklarını söylediği ifade edildi.

12 Eylül darbecilerine yönelik soruşturmanın nasıl tamamlanacağı şimdilik belirsiz olsa da, darbecilerin adalet karşısında hesap vermesi adaletin gereği ve kamuoyu vicdanının tatmini açısından büyük önem taşıyor.

Suriye Yeni Libya mı Olacak?

Suriye’nin Dera kasabası Mart ayından itibaren yönetim aleyhtarı gösterilere sahne olmuştu. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed ve Baas Partisi yönetimini hedef alan gösterilerin büyümesi üzerine Suriye ordusu göstericilere sert müdahalelerde bulunmuştu. Mayıs ayından itibaren bu müdahaleler giderek sivillere yönelik katliamlara dönüştü. Ülkeden kaçan yönetim karşıtlarının sayısı hızla artarken, sadece Türkiye’ye iltica eden Suriyelilerin sayısı 10 bini aştı. Türk Kızılay’ı tarafından Hatay’ın Yayladağı, Altınözü ve Reyhanlı ilçelerinde kurulan toplam 5 geçici çadır kente yerleştirilen mültecilerin sayısı ise gün geçtikçe artıyor.

Suriye yönetiminin muhaliflere karşı bu tavrı başta Türkiye olmak üzere dünya kamuoyunun yoğun tepkisiyle karşılandı. Uluslararası arenadan Esed’e yönelen “kitlesel kıyımlara ve sertlik politikalarına bir an önce son ver, muhaliflerin politik arenada yer alması için parti kurmalarına izin ver, siyasi tutuklulara yönelik bir af ile normalleşme yönünde adım at, ülkedeki kaosu sona erdirecek reformları bir an önce hayata geçir” çağrıları henüz olumlu bir cevap bulmuş değil. Mevcut durumun bir süre daha devam etmesi durumunda, Suriye’ye uluslararası bir müdahale kaçınılmaz hale gelecek. Bu sonuç yeni bir Libya örneğiyle karşılaşmamız anlamına geliyor ki, Türkiye bu seçeneği aklından bile geçirmek istemiyor.

Böyle bir müdahale en başta Suriye’nin daha fazla istikrarsızlaşması, ülkede yeni ölümlerin ve büyük maddi zararların oluşması demek. Diğer yandan Suriye’nin uğrayacağı bir müdahale Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarına büyük bir darbe indirecek, iki ülke arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkilere zarar vermesi de kaçınılmaz olacak.

Tüm bu olumsuz senaryonun gerçekleşmemesi için Esed yönetiminin bir an önce gerekli reformları gerçekleştirerek Suriye’deki normalleşmeyi sağlaması ve Ortadoğu’da barış ve istikrara kapı aralaması gerekiyor.


Kısa Kısa

Başbakan Erdoğan, 8 Haziran’da düzenlediği bir basın toplantısı ile Bakanlar Kurulu’nda yeni bir düzenlemeye gidildiğini açıkladı. Buna göre 27 üyeden oluşan Bakanlar Kurulu üye sayısı 25’e indirilirken, 8 devlet bakanlığının kaldırıldığı ve 6 yeni icracı bakanlık oluşturulduğunu ifade edildi. Başbakan’ın yanı sıra 4 adet başbakan yardımcısı ve 20 icracı bakandan oluşacak yeni Bakanlar Kurulu’nda yer alacak yeni kurulan ve ismi değiştirilen bakanlıklar şöyle: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Avrupa Birliği Bakanlığı, Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Çevre Orman ve Şehircilik Bakanlığı, Ekonomi Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, Gümrük ve Ticaret Bakanlığı, Kalkınma Bakanlığı... Yeni düzenlemeyle birlikte, bu bakanlıklara 118 bin kadrolu personelin alınacağı belirtildi. Avrupa Birliği’ne uyum kapsamında yeniden yapılandırılan bakanlıkların nasıl bir performans sergileyeceğini ilerleyen yıllarda hep birlikte göreceğiz.

***

Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın “Türkiye’de Dış Politika Algısı” ismiyle yaptığı araştırma raporunun sonuçları yayımlandı. Rapora göre Türkiye halkının yüzde 65’i Türkiye’nin dış politikasından memnun ve Türkiye’nin özellikle bölge sorunlarının çözümünde daha aktif bir politika üstlenmesini bekliyor. Toplumun yüzde 78’i Türkiye’nin Ortadoğu için model bir ülke olabileceğini belirtirken, yüzde 75’inin Filistin ile İsrail arasında arabuluculuk yapmasını istediği ifade ediliyor. Araştırmanın diğer sonuçlarına göre ise Türkiye halkının yüzde 69’u Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini destekliyor.

***

Balyoz Darbe Planı soruşturması kapsamında emekli albay Hakan Büyük’ün Eskişehir’deki evinde ele geçirilen belgelerle soruşturma yeni bir boyut kazandı. Soruşturma kapsamında Harp Akademileri Komutanı Orgeneral Bilgin Balanlı’nın aralarında bulunduğu15 emekli ve muvazzaf asker tutuklandı.Tamamlanan soruşturmanın ardından 15’i tutuklu 28 şüpheli hakkında “Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek” suçlamasıyla dava açıldı. Hazırlanan iddianamenin Balyoz ana davası ile birleştirilmesi bekleniyor. Bu kararla birlikte, bu yıl Hava Kuvvetleri Komutanı olması beklenen Balanlı için bu görevin yolu kapanırken, orgeneral rütbesinde muvazzaf bir askerin tutuklanması soruşturma kapsamında bir ilk oluyor.

***

Türkiye İstatistik Kurumu’nun Şubat, Mart, Nisan 2011 dönemini kapsayan Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçları geride bıraktığımız ay açıklandı. Araştırma sonuçlarına göre Türkiye genelinde işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2.9’luk gerilemeyle yüzde 10.8 seviyesinde gerçekleşti. Bu dönemde 622 bin kişi iş sahibi olurken, işsiz sayısı 3 milyon 438 bin kişiden 2 milyon 816 bin kişiye düştü. Mart 2011 itibarıyla istihdam edilenlerin yüzde 48.4’ü hizmet, yüzde 24.8’i tarım, yüzde 20.6’sı sanayi, yüzde 6.2’si ise inşaat sektöründe yer aldı. Türkiye’de ekonomik istikrarın sürmesi durumunda birkaç yıl içerisinde işsizlik oranının daha da gerileyeceği ve Türkiye’nin yıllardır mücadele ettiği işsizlik sorununun altından önemli ölçüde kalkacağı belirtiliyor.

leyla_mecnun
09.11.2011, 23:43
Dünya Hali

Sadık ŞANLI kaleme aldı, DÜNYA HALİ bölümünde yayınlandı.

Kirli Tezgâh

9 Temmuz akşamı Diyarbakır’ın Lice ilçesinde yol kesen PKK’lılar iki askerî personel ile bir sağlık memurunu kaçırdı. Olay sonrası geniş çaplı askerî operasyon başlatıldı. Kaçırılan personeli arama çalışmalarına katılan bir askerî birliğe ise 14 Temmuz’da Diyarbakır’ın Silvan ilçesi kırsalında PKK’lılarca saldırı düzenlendi. Saldırı sonucu 13 asker şehit olurken, 7 asker de yaralandı. Olay kamuoyunda büyük tepkilere neden olurken, Genelkurmay ve İçişleri Bakanlığı saldırı hakkında soruşturma başlattı.

Gerçekleşen son saldırının zamanlaması hayli ilginçti. Türkiye uzun bir süredir Kürt sorununun çözümü konusunda adımlar atıyor. Bu adımlardan biri de çeşitli devlet görevlilerinin, PKK lideri Öcalan ile sorunun çözümü ve örgütün silah bırakarak dağdan inmesi üzerine görüşmeleriydi. Bu görüşmeler Başbakan Erdoğan tarafından doğrulanırken, CHP lideri Kılıçdaroğlu da görüşmelere yeşil ışık yakmıştı.

Ülke kamuoyu görüşmelerin geldiği son aşamayı Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşme sonrası yapılan açıklamayla öğrendi. Öcalan 8 Temmuz’da medyaya yansıyan açıklamalarında, heyetle görüşmelerin olumlu geçtiğini, sorunun çözümü için bir Barış Konseyi kurulacağını ve PKK’nın tek taraflı çatışmasızlık kararının bitiş tarihi olan 15 Temmuz’un bir hükmü kalmadığını belirtti. Bu açıklamadan bir gün sonra üç devlet görevlisinin kaçırılması, Silvan’da gerçekleşen saldırı ve aynı gün Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) tek taraflı demokratik özerklik ilanında bulunması “neler oluyor?” sorusunu beraberinde getirdi.

Peş peşe yaşanan bu gelişmeler, sorunun çözümü için atılan adımları baltalamak isteyen PKK ve derin odakların bir hamlesi olarak yorumlandı. Konu hakkında en çarpıcı yorum ise Kürt yazar Orhan Miroğlu’ndan geldi. Miroğlu “Yol Ayrımı” başlıklı yazısında: “Bundan sonra olacaklar ise az çok belli. Şiddeti meşru görme ve silahlı mücadele yoluyla; ilan edilen demokratik özerkliğin topraklarını korumak fikri bundan sonra tedavüle sokulacaktır. Devletle savaşın demokratik özerkliğin ilan edildiği toprakları korumaya yetmeyeceğini ve böyle bir şeyin yüz yıl savaşılsa bile sonuç vermeyeceğini PKK elbette çok iyi biliyor. Ama PKK, Kürtlerin önüne yeni bir hedef koyuyor ve savaş yoluyla bölgedeki Kürtleri kazanabileceğini, sorunu uluslararası bir sorun haline getirebileceğini ve Batıda yaşayan Kürtlerin de baskılara dayanamayıp ‘Kürdistan’a geri dönmeye başlayacaklarını düşünüyor.” (Taraf, 18 Temmuz) sözleriyle durumu özetliyordu.

Görünen o ki PKK, halkı provoke ederek özellikle Batı illerinde bir Türk-Kürt çatışması çıkartmak için elinden geleni yapacak. Burada ise insanımıza sağduyulu davranmak düşüyor. Türkiye’nin birliğini ve huzurunu hedef alanların ekmeğine yağ sürmemek adına provokatörlerin kışkırtmalarından uzak durmak, kardeş kavgasından ısrarla kaçınmak gerekiyor. Türkiye halkı olarak bu kirli oyunu görmemiz ve oyuna gelmememiz hepimiz için geleceğimiz adına büyük önem taşıyor.

‘Son’ Savaş Suçlusu Goran Haciç Yakalandı

11 Temmuz 1995 tarihi insanlık için kara bir günün başlangıcıydı. Birleşmiş Milletler (BM) Barış Gücü adına Bosna Hersek’in Srebrenica kasabasını kontrol eden Hollandalı komutan Thom Karremans, bölgeyi Sırp komutan Ratko Mladiç’e bu tarihte teslim etmişti. Mladiç şehre girişi sonrası, “İşte 11 Temmuz 1995’te Sırp şehri Srebrenica’dayız. Büyük bir Sırp bayramı arifesinde iken bu şehri Sırp milletine armağan ediyoruz. Nihayet, yeniçerilere karşı ayaklanmasından sonra bu toprakta ‘Türkler’den intikam almamızın vakti geldi!” açıklanmasında bulunmuştu.

Mladiç önderliğinde Srebrenica’ya giren Sırp ordusu, burada bulunan Müslüman Boşnak erkeklere karşı büyük bir katliama başladı. 15 Temmuz’a kadar süren katliam sonrası toplam 8372 Boşnak katledildi. Katliamın bir numaralı sorumlusu Mladiç, uzun yıllar kaçak olarak yaşadıktan sonra 26 Mayıs 2011 tarihinde Sırbistan istihbaratı tarafından yakalanarak Lahey’de bulunan Savaş Suçları Mahkemesi’ne gönderildi.

Bu yargılama halen sürerken, geride bıraktığımız 20 Temmuz tarihinde bir sevindirici haber daha geldi. Bosna Savaşı’nda yaptığı katliamlar sebebiyle “insanlığa karşı suç işlediği” için aranan 161 kişiden sonuncusu olan Goran Haciç’in yakalandığı haberi geldi. Bosna Savaşı sırasında Hırvatistan’daki isyancı Sırp güçlerinin liderliğini yapan Haciç, Temmuz 2004’te Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından 14 ayrı olaydan suçlu bulunarak savaş suçlusu ilan edilmiş ve aranmaya başlamıştı. Haciç’in de Lahey’e gönderilerek yargılanması bekleniyor.

Bosna’da aynı acıların bir daha yaşanmaması için bu ülkenin bir an önce özlediği huzur ortamına kavuşması gerekiyor. 14 Aralık 1995’te imzalanan ve Bosna Savaşı’nı fiilen sona erdiren Dayton anlaşması sonrası Bosna’da oluşan çok başlı yönetimin bir an önce son bulması ise, Bosna’da kalıcı bir huzur ve istikrar adına önemli. Bunun sağlanması için Türkiye’nin bölge ülkeleri ve Birleşmiş Milletler nezdinde daha fazla çaba harcaması gerekiyor.

Türkiye’den AB’ye Kıbrıs Resti

Avrupa Birliği (AB) dönem başkanlığı görevini, Temmuz 2012 itibariyle Kıbrıs Rum Kesimi devralacak. Bu durum Türkiye-AB ilişkilerinde ciddi bir tıkanıklığa neden olacak gibi görünüyor. Konuyla ilgili bir açıklama yapan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, “Kıbrıs Rum Kesimi’nin Kıbrıs’taki müzakereleri geciktirerek, tek taraflı olarak AB dönem başkanlığını alması durumunda Türkiye-AB ilişkilerinin donma noktasına geleceğini” ifade etti. “Bu tıkanıklığı aşmanın tedbirlerini de şimdiden almalıyız.” uyarısında bulunan Davutoğlu, “Bu tedbir de açık şekilde çözümün bu sene sonuna kadar gerçekleşmesi ve gelecek sene içinde karşılıklı onaylarla yeni Kıbrıs devletinin dönem başkanlığını alması. Bu iki vizyon arasında bir tercihle karşı karşıyadır AB ve Kıbrıs Rum yönetimi.” görüşünü dile getirdi.

Davutoğlu açıklamasında, “Bir tarafta sürekli inisiyatif alan Türk tarafı var, diğer tarafta da konuyu zamana yayma teşebbüsünde olan ve bu yolla AB’de adanın tümünü temsil edecek şekilde dönem başkanlığını üstlenme çabası içinde olan Rum tarafı var. Çok açık yine söylüyorum, bizim hedefimiz Kıbrıs’ta çözüme ulaşılması ve dönem başkanlığının barış sonrası oluşacak yeni Kıbrıs devleti tarafından, Türklerin de içinde olduğu Kıbrıs tarafından üstlenilmesi. Bu olursa bütün yollar açılacak, hem kapsamlı çözüme ulaşılmış olur, hem yeni Kıbrıs devleti Türklerin de içinde bulunduğu şekliyle Türkiye-AB ilişkilerinde büyük bir atılım yapma imkanı olacak, hem de AB’nin Türkiye ile geliştirdiği stratejik vizyon hayata geçirilmiş olacak.” sözleriyle Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki net tavrını ortaya koydu.

Davutoğlu’nun açıklamaları sonrası Özgürlük Bayramı kutlamaları nedeniyle 20 Temmuz’da Kıbrıs’a resmî ziyarette bulunan Başbakan Erdoğan ise; “Şu anda Kıbrıs diye bir devlet yoktur. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi vardır, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti vardır!” yorumunda bulundu. Kuzey Kıbrıs’ta halka seslenen Erdoğan, Annan Planı kapsamında yapılan referanduma evet diyen Kıbrıs Türk Kesimi’nin mağdur edilmesi, hayır diyen Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB’ye alınarak ödüllendirilmesine tepki gösterdi.

Erdoğan ayrıca; “Artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Biz üzerimize düşeni yaptık. Tarafları da adım atmaya davet ediyoruz. Hazırlık dönemiyle birlikte 3 yılı aşan görüşmelerde nihaî aşamaya gelinmiş, 19 görüşme planlanmıştır. Bu görüşmelerden sonuç alma temennisi ve beklentisi içindeyiz. Şu anda hiçbir tereddüt yoktur ki, BM parametreleri çerçevesindeki çözüm, mevcut müzakere sürecinde liderlerin ortak açıklamalarındaki mutabakatlarına uygun biçimde olacaktır. Bu biçimde yeni ortaklık iki kesimli, iki toplumlu ve ilgili Güvenlik Konseyi’nde belirlendiği gibi bir federasyon olacaksa, bir federal hükümetin yanı sıra eşit statüye sahip Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum kurucu devleti olacaktır.” sözleriyle artık Ada’da kalıcı bir barış için yapılması gerekenlerin altını çizdi.

Kıbrıs’ta mevcut durumun sürdürülebilir olmadığı çok açık. Türkiye’nin, iktidarı ve muhalefetiyle tek vücut, tek ses olarak konuyu en kısa zamanda çözmesi gerekiyor. Zira biz güçlü bir inisiyatif almazsak geçen zaman hiç de lehimize olmayacak.

Komutandan Şoke Eden Konuşmalar

Gün geçmiyor ki internete bir siyasetçinin, askerin, bürokratın görüntü ve ses kaydı düşmesin… Bu konuda son örnek Genelkurmay İstihbarata Karşı Koyma ve Güvenlik Daire Başkanı Tümgeneral M. Mutlu Arıkan’a ait olduğu iddia edilen iki adet ses kaydıydı. Özel bir sohbet sırasında gerçekleştiği anlaşılan konuşmaların büyük bir bölümünde kamuoyunca Ergenekon, Balyoz, AKP ve Gülen’i Bitirme Planı olarak bilinen çeşitli davalara dair yorumlar yer alıyor. Bu davaların kapsamında savcı ve hakimler karşısında reddedilen belgelerin aslında Genelkurmay’da hangi bilgisayarlarda yazıldığı, Poyrazköy’de ele geçirilen silahlar konusunda adaleti yanıltmaya yönelik ifade vermesi istenen tutuklu bir askerin bunu kabul etmemesi üzerine bu askere edilen hakaretler ve küfürler konuşmanın sadece bir bölümünü oluşturuyor.

Ses kaydındaki bir diğer çarpıcı ifade ise, “Dursun Çiçek olayında biraz da karacı generaller tutuklansın ki bizim önümüz açılsın..” ifadesi. Yani bir komutan terfi alabilmek için, üst rütbede bulunan bir korgeneralin tutuklanmasını istiyor. Diğer yandan aynı ismin diğer devlet kurumlarına hangi gözle baktığını ifade eden şu sözleri ise insanı dehşet içinde bırakıyor: “MİT ve Emniyet’le aramızı iyi tutmamızın sebebi, düşmana yakın olmazsan onun ne yaptığından haberdar olamazsın prensibi gereğidir... Onun için çok yakın duracaksın ki, ne yaptığını bileceksin. Başka türlü bilemezsin…”

Ordunun terörle mücadelede zaaf içinde olduğu konuşuladursun, diğer taraftan ordumuzun komuta kademesinin bazı noktalarda nahoş işler döndüğü anlaşılıyor. Bazı yorumlara göre zorunlu askerlik gereği silahaltına alınıp, terörle mücadele için eğitimi tam olmayan erler can veriyor, karakollar yeterince sağlam ve donanımlı olmadığı için baskına uğruyor.

Her halükârda hükümetin vakit kaybetmeksizin profesyonel orduya geçiş çalışmalarını hızlandırması, ordu içinde aksayan unsurların hızla düzeltilmesi, şaibeli işlere bulaşmış ordu mensuplarının yargı süreçlerinin bir an önce tamamlanması, darbelere gerekçe olan TSK İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin acilen değiştirilmesi gerekiyor. Aksi halde gözbebeğimiz olarak gördüğümüz ordumuz gün geçtikçe itibar kaybına uğrayacak, bu durumdan herkes zararlı çıkacak.


Kısa Kısa

12 Haziran seçimleri sonrası Türkiye gündemini uzun süre ‘yemin boykotu’ meşgul etti. Milletvekili seçilmelerine rağmen yargının tahliye edilmelerine izin vermediği 2 CHP’li ve 5 BDP’li tutuklu milletvekili sebebiyle bu iki partinin milletvekillerinin yemin etmemesi gerilimli bir dönemin yaşanmasına neden oldu. İktidar partisinden yetkililerinin CHP ve BDP heyetleriyle yaptıkları görüşmeler sonucunda CHP yemin boykotunu bitirdi. BDP heyetiyle ise anlaşma sağlanamadı. 1 Ekim’e kadar çalışmalarına ara verilen TBMM’nin yeni çalışma döneminde BDP’li vekillerin yemin etmesi bekleniyor. Bununla birlikte, ülke sorunlarının çözüm yeri olan TBMM’nin halkın seçtiği vekiller tarafından boykot edilmesi olumlu bir tavır değil. Özellikle Türkiye’nin çözülmeyi bekleyen pek çok sorununa derman olacak yeni bir anayasanın yapımı sürecinde TBMM’nin sağlıklı bir şekilde çalışması her zamankinden büyük öneme sahip.

***

Türk futbolunda şike ve teşvik primi iddiaları uzun yıllardır dile getirilmekle birlikte, bu konu sadece iddia düzeyinde kalıyordu. Tâ ki geride bıraktığımız aya kadar. Aralarında Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’ın da bulunduğu çok sayıda spor kulübü başkanı, yöneticisi, teknik direktör ve futbolcu geniş çaplı bir soruşturma sonrası tutuklanarak cezaevine gönderildi. Söz şimdi yargıda. Temiz bir toplum adına, sporun her branşında şikeden, şaibeden, çetelerden arınmış bir yapılanmaya da ihtiyacımız var. Bu sebeple bu dava tarihî bir dava olarak önümüzde duruyor.

***

Son yıllarda ekonomide büyümesini sürdüren Türkiye, 2011 yılının ilk çeyreğinde yüzde 11 büyüme oranı yakalayarak dünyanın en hızlı gelişen ülkesi oldu. Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2011’in ilk çeyreğinde en hızlı büyüyen sektör yüzde 17.2’yle toptan perakende ve ticaret oldu. Bu sektörleri yüzde 17.1’le vergi-sübvansiyon, yüzde 14.8’le inşaat, yüzde 12.3’le imalat sanayi, yüzde 12.3’le elektrik, gaz, buhar ve sıcak su üretimi, yüzde 12.2’yle ulaştırma ve haberleşme izledi. Türkiye aynı zamanda ilk çeyrekte çift haneli büyüme rakamına ulaşan tek ülke olurken, Türkiye’yi yüzde 9.9’la Arjantin ve yüzde 9.7’yle Çin takip etti. Bu büyümenin istikrarlı şekilde sürmesi için Türkiye ekonomisinin 37 milyar 274 milyon doları bulan cari açığının bir an önce azaltılması ve Avrupa ülkelerinde baş gösteren ekonomik krizinden etkilenmemek için de gerekli politikaların kararlılıkla uygulanmasına devam edilmesi gerekiyor.

***

Libya’daki durumu görüşmek üzere düzenlenen 4. Libya Temas Grubu Toplantısı’na Türkiye ev sahipliği yaptı. İstanbul’da düzenlenen toplantıya 30’u aşkın ülke ve örgütün temsilcileri katıldı. Toplantıdan, Libya’daki değişim ve geçişin en düzgün şekilde gerçekleşmesi için Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Mun’un Libya Özel Temsilcisi El-Hatip’e destek ve işbirliğine devam mesajı çıktı. Katılımcı üyeler ayrıca Libya’ya insanî yardımların artırılması konusunda anlaşırken, Türkiye ve Katar’ın Libyalı muhaliflere 200 milyon dolarlık maddi yardımda bulunacağı açıklandı. Libya’da Kaddafi henüz istifa etmezken, ülkenin huzur ve istikrarı açısından yeni yönetimin bir an önce oluşturulması gerekiyor.

leyla_mecnun
19.11.2011, 19:36
Dünya Hali

Sadık ŞANLI kaleme aldı, DÜNYA HALİ bölümünde yayınlandı.

Son Söz Türkiye’de

Suriye’de Ocak ayında Cumhurbaşkanı Beşşar Esad ve Baas Partisi yönetimine karşı başlayan gösteriler kanlı çatışmalara dönüştü. Suriye’de uzun yıllardır siyasi hakları kısıtlanan halkın daha fazla hak ve özgürlük talebine Suriye ordusunun ağır silahlarla cevap vermesi sonucu yüzlerce gösterici hayatını kaybetti. Olay dünya kamuoyunda yoğun tepkilere neden olurken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu katliamların sona erdirilmesi amacıyla Suriye’ye günübirlik ziyarette bulundu. Devlet Başkanı Beşşar Esad ile 6.5 saati bulan görüşmenin ardından Suriye yönetimi, büyük can kayıplarının yaşandığı Hama şehrindeki ordu birliklerini geri çekti. Fakat hemen ardından bu kez de Lazyike şehrinin denizden bombalandığı haberi geldi. Bunun üzerine oldukça sert bir açıklamada bulunan Davutoğlu, Suriye yönetiminden sivil halkta kayıplara yol açan operasyonlarını derhal durdurmasını talep ederek, “Eğer operasyonlar durmazsa bundan sonra bu süreçte atılacak adımlar konusunda konuşulacak bir şey kalmayacağını” vurguladı.

Suriye’de yaşanan katliamlar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından da kınanırken, gelişmelere dair açıklamada bulunan Beyaz Saray Sözcüsü Jay Carney, “Suriye, Devlet Başkanı Esad’sız daha iyi bir yer olur!” yorumunda bulundu. Carney ayrıca sivillere yönelik şiddeti sona erdirmesi için Suriye yönetimine baskının nasıl arttırılabileceği üzerinde çalıştıklarını da söyledi. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton da, ABD’nin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın gitmesi gerektiğini söylemesi halinde, bunun tek başına etkili olmayacağını dile getirerek, “Eğer bunu Türkiye söylerse, Kral Abdullah söylerse, diğer insanlar söylerse, Esad rejimi bunu görmezden gelemez...” diyerek Esad yönetimini gözden çıkardıklarını ve Suriye konusunda Türkiye’nin tavrının önemli olduğunun altını çizdi.

Türk dış politikası son yıllarda “komşularla sıfır problem” ilkesiyle hareket ediyor. Türkiye’nin bu politikada başarı sağlayabilmesi yolunda Suriye önemli bir ortak. Son birkaç yıla bakıldığında Türkiye’nin Suriye ile dostane ilişkiler kurduğunu, iki ülke arasında siyasi, ticari ve kültürel pek çok ortak proje geliştirdiğini görüyoruz. Bu olumlu hava yaşanan son katliamlarla tersine dönse de, Suriye yönetiminin atacağı olumlu adımlar kısa zamanda kayıpları telafi edebilir.

ABD’li yetkililerin açıklamalarına bakılırsa, Esad yönetiminin gitmesi için Suriye’ye uluslararası bir müdahalenin yapılması an meselesi. Suriye’nin yeni bir Irak ya da Libya örneği olarak karşımıza çıkmaması için Türkiye’nin her fırsatta dile getirdiği “katliamların biran önce durdurulması ve ülkede iç barışı yeniden tesis edecek reformların acilen hayata geçirilmesi” taleplerine daha fazla direnmemesi ve bir an önce gerekli adımları atması gerekiyor. Aksi takdirde Suriye’ye yapılacak uluslararası bir müdahaleye Türkiye’nin katılması kaçınılmaz olacağı gibi, bu gelişme Türk dış politikasını ve bölge dengelerini olumsuz yönde etkileyecektir.

Somali’de Büyük Kıtlık

Yıllardır süren iç savaşın harabeye çevirdiği Somali’yi şimdi de son 60 yılın en büyük kuraklığı ve buna bağlı kıtlık vurdu. Birleşmiş Milletler’den yapılan açıklamaya göre, 7 milyon 500 bin nüfusa sahip ülkede en az 3 milyon 200 bin kişinin çok acil yardıma ihtiyacı bulunuyor.

Ülkenin daha çok güneyini vuran kıtlık sonucu, son üç ayda 5 yaşın altındaki 29 bin çocuğun öldüğü, 1.3 milyon çocuğun durumunun kritik olduğu da gelen haberler arasında. Somali halkı ise kıtlık yaşanan bölgelerden, günlerce süren zorlu yolculukla başkent Mogadişu ve komşu ülke Kenya’ya göç ediyor.

Ülkeye acil yardım çağrısında bulunan Birleşmiş Milletler rakamlarına göre, Somali’de kıtlığı sona erdirecek kaynağın en az 1.3 milyar dolar olduğu ifade ediliyor. Dünya genelinde Somali için yapılan yardımlar henüz bu rakamın yarısına dahi ulaşabilmiş değil.

Ülkemizde ise başta Başbakanlık, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Kızılay olmak üzere pek çok resmî ve sivil yardım kuruluşu çeşitli kampanyalarla Somali halkına destek olmaya çalışıyor. Ülkemizde toplanan yardımlar yaklaşık 250 milyon lirayı bulmuş durumda. Bu rakam, dünya ortalamasının üzerinde olsa da, ülkemiz adına yeterli değil.

Somali’ye yönelik yardım kampanyaları hakkında konuşan Başbakan Erdoğan, yakın bir zamanda Somali’ye resmî ziyarette bulunacağını açıklarken, yardım götüren Türkiye’ye ait uçakların ülkede sevinçle ve secdeyle karşılandığını belirtmesi, Somali halkının Türkiye’den beklentisini ortaya koyması açısından önemli.

Öte yandan, Somali’de yaşanan kıtlığın komşu ülkeler olan Kenya, Cibuti ve Etiyopya’yı da etkisi altına almaya başladığı ve yaklaşık 12 milyon insanın etkilendiği son gelen haberler arasında. Geçmişte üç asırdan fazla Osmanlı hakimiyetinde kalan ve nüfuslarının çoğunluğu müslüman olan bu ülkelerde kıtlığın son bulması için ülke olarak yapabileceğimiz çok şey var. Bu amaçla, yaşanan acı manzaralara duyarsız kalmamamız, elimizden geldiğince maddi ve manevi yardımlarla bu ülkelere destek olmamız gerekiyor. Bu, insanî vazifemiz olduğu gibi, geçmişte kader birliği ettiğimiz müslüman kardeşlerimize karşı imanî sorumluluğun da gereği.

Norveç Katliamı’nın Anlattıkları

Dünyanın gelir düzeyi en yüksek, en sakin ve yaşanılır ülkesi olarak görülen Norveç’te peş peşe iki büyük terör eyleminin gerçekleşmesi çeşitli tartışmaları da beraberinde getirdi. Anders Breivik isimli Norveçli ırkçı saldırgan, önce başkent Oslo’da Başbakanlık binası yakınında bomba patlattı, ardından Utoya Adası’nda aralarında Gizem Doğan isimli bir Türk kızının da bulunduğu Sosyalist İşçi Partili 68 genci silahla vurarak katletti.

Bu iki terör eylemi Norveç ve Avrupa medyasında ilk olarak “İslâmî terör” etiketiyle sunulurken, saldırıyı radikal hıristiyan ve ırkçı bir Norveçlinin gerçekleştirdiğinin ortaya çıkması, Batı kamuoyunda yükselen İslâm korkusu ve düşmanlığı ile müslümanlara karşı önyargıyı ortaya koyması açısından kayda değerdi.

Saldırı sonrası güvenlik kuvvetlerine teslim olan Breivik’in saldırıyı 2009 yılından itibaren planladığı ve internette “2083: Avrupa’nın Bağımsızlık Bildirgesi” başlıklı 1.518 sayfalık bir de manifesto paylaştığı ortaya çıktı. Manifestoda İslâm’a, müslümanlara ve Türklere ağır eleştiri ve hakaretler bulunduğu gibi, Avrupalıların yeni bir Haçlı gücü oluşturarak tüm müslümanları Avrupa’dan sürmeleri ve 2083 yılında tamamen Avrupalı yerleşik hıristiyanlardan oluşan bir kıtanın meydana getirilmesi için savaşılması düşüncelerine yer veriliyor.

Breivik’in internette yaptığı ve manifestosunda yer verdiği İslâm karşıtı açıklamalar, İslamofobinin Batı dünyasını nasıl esir aldığını ortaya koyması açısından önemli.

Bununla birlikte, Norveç başta olmak üzere Batı kamuoyunun üzerinde tartıştığı nokta ise “Breivik’in neden müslümanları değil de, kendi ülkesinin Başbakanlık binasını ve insanını hedef aldığı” sorusunda yoğunlaşıyor.

Bu konuda yapılan yorumlar hayli ilginç. Norveç, hali hazırda dil, din, etnisite fark etmeksizin tüm insanların bir arada eşit ve özgür yaşaması düşüncesini savunan Sosyalist İşçi Partisi tarafından yönetiliyor. Bu partinin gençlik kolları üyeleri, Utoya adasında düzenlendikleri kampa, saldırıdan bir gün önce bir konuşma yapması için Norveç Dışişleri Bakanı Jonas Gahr Store’u davet ediyorlar. “Özgür Filistin” tişörtleri giyen partili gençler, bakanı, “İsrail’e boykot” pankartıyla karşıladıkları gibi, bakan Store burada yaptığı konuşmada “Filistinliler kendi devletine sahip olmalıdır, işgal derhal sona ermelidir ve İsrail’in inşa ettiği ırkçı duvar hemen yıkılmalıdır!” sözlerini sarf ediyor.

Norveç, geçtiğimiz yıl Ağustos ayında da İsrail’in Filistin’deki yerleşim birimlerine destek sağladığı gerekçesiyle iki İsrail şirketine petrol satmama kararı almıştı. Son olarak, Norveç’in Muhafazakâr Partili eski Başbakanı Kåre Willoch’un Filistin’i ziyaret ederek Yaser Arafat’ın mezarına çelenk koyması ve Filistin vatandaşı olması, İsrail’de rahatsızlığa sebep olmuştu. Saldırgan Breivik’in manifestosunda “Müslümanlara karşı Hıristiyanlar ile Yahudilerin birlikte hareket etmesi” düşüncesini dile getirmesi, hedef seçimindeki fikrî zemini açıklıyor.

Sonuç itibariyle bu saldırı ne maksatla gerçekleştirildiyse, ardında kim ya da kimler varsa, İslamofobinin Avrupa’yı her geçen gün daha fazla esir aldığı gerçeğini değiştirmiyor. Avrupalı devletlerin, bu önyargı ve nefretin son bulması için bir an önce önlemler alması gerekiyor. Daha büyük ve acı olayların yaşanmaması, dünya barışının sağlanması için bu çok büyük bir zaruret.

İbretlik Manzaralar

Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek’in yargılanılmasına başlandı. Mübarek’in sağlık sorunları nedeniyle uzun süredir ertelenen davanın ilk duruşması, başkent Kahire’de Mübarek’in ismini taşıyan polis akademisi salonunda gerçekleşti. Mübarek, Mısır’daki halk ayaklanması sırasında 850 göstericinin ölüm emrini verdiği gerekçesiyle hakim karşısına çıktı. Duruşmada aynı suçlamayla hakim karşısına çıkanlar arasında, eski İçişleri Bakanı Habib el-Adli ve kişisel servetleri 70 milyar doları bulan ve yolsuzluk yapmakla suçlanan Mübarek’in oğulları Cemal ve Alaa da yer aldı.

Mısır devlet televizyonunun canlı yayınladığı duruşmada ibretlik görüntüler yaşandı. Duruşma salonuna sedyeyle getirilen Mübarek, 32 yıl önce devlet başkanı olmasının ardından muhaliflerin yargılanması için özel hazırlattığı, yalnızca vahşi hayvanların konulabileceği, insan onuru ve adalet anlayışı ile bağdaşmayan kafeslerde bu kez kendisi yargılanmak zorunda kaldı.

Bu manzaranın dışında, yargılama sırasında Mübarek’in oğullarının tutumları da Mısır kamuoyunun tepkisi çekti. Toplumun bilinçaltına hitap ederek, masum olduklarını vurgulamak ihtiyacı duymuş olsalar ki, Mübarek’in oğulları masumiyeti simgeleyen beyaz tişörtlerle duruşmaya katıldılar ve duruşma sırasında ellerinden Kur’an-ı Kerim’i eksik etmediler. Mübarek ailesine en iyi cevabı ise sosyal paylaşım sitesi Twitter’da İngilizce bir mesaj yazan Faisal Abbas isimli bir Mısır vatandaşı verdi. Abbas, mealen şunu söylemişti: “Aptallar için sempati taktikleri: 1. Hasta babanızı sedyede yanınıza alın. 2. Oğlunuz elinde Kur’an tutsun. 3. Beyaz tişört giyin.”

Durum onu gösteriyor ki; 32 yıl boyunca Mübarek’in zulmü altında inleyen Mısır halkı, Mübarek ve ailesinin mahkemede yaptığı duygu sömürülerine kanmadığı gibi, amiyane tabirle aptal yerine konmaktan da pek hoşlanmamış. Tüm bu olan bitenden, her yerdeki yönetici takımının alması gereken ne çok ders var!


Kısa Kısa

Her yıl Ağustos ayında yapılan Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısı bu yıl da yapıldı. Toplantıya üç gün kala Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in yanı sıra kara, deniz ve hava kuvvetleri komutanları, son dönemde askerî personele yönelik adlî soruşturmalara ve yargılamalara tepki olarak emekliliklerini istediler. Olay merkez medyada kriz olarak sunulmak istense de, Jandarma Genel Komutanı Necdet Özel’in önce Kara Kuvvetleri Komutanı, ardından Genelkurmay Başkanvekili yapılması ile belirsizlik kısa sürede aşıldı. YAŞ toplantıları sonucunda da Özel, Genelkurmay Başkanı oldu. Dört yıl boyunca bu görevi yürütecek Özel’in, TSK’nın son dönemde darbecilik suçlamalarıyla zedelenen imajını düzeltmesi ve profesyonel orduya geçiş çalışmalarına hız vermesi, hepimizin beklentisi.

***

Şubat 2009’da medyada yer bulan “İnternet Andıcı” haberi dava konusu oldu. Habere göre aralarında irtica.org, naksilik.com, nursi.info’nun da bulunduğu toplam 42 internet sitesi, Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde oluşturulan bir birim tarafından açılarak, kara propaganda maksadıyla kullanılmıştı. Bu haber üzerine başlatılan savcılık soruşturması sonucu hazırlanan iddianame, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. 7’si general 22 subayın yer aldığı iddianamede, sanıklar hakkında “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis talep ediliyor. Davanın nasıl sonuçlanacağı ülke kamuoyu tarafından merakla beklenirken, ordu mensuplarının artık bu tür davalarla değil, yalnızca görevi olan ülke savunmasına yönelik başarılı çalışmalarla anılmasını istiyoruz.

***

Ocak ayından itibaren Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da baş gösteren sokak olaylarından İngiltere de nasibini aldı. 29 yaşındaki Mark Duggan isimli siyahî bir gencin Tottenham’da polis tarafından öldürülmesinin ardından başlayan gösteriler, kısa zamanda kitlesel protestolara dönüştü. Siyahlara ve azınlıklara karşı ayrımcı ve katı tutumların son bulmasını hedefleyen ve 4 gün boyunca süren olaylarda 5 gösterici hayatını kaybetti. Birçok yağma olayının gerçekleştiği bu olaylar, toplumlarda uzun yıllardır biriken sorunların bir kıvılcımla nasıl büyük yangınlara dönüşebildiğini ortaya koyması açısından önemli bir örnek oluşturdu. Türkiye’nin benzer olayları yaşamaması için politik, sosyo-ekonomik sorunlarımıza acilen kalıcı çözümler geliştirilmesi hepimizin yararına olacaktır.

***

Dünya ekonomileri, yeni bir kriz dalgasıyla karşı karşıya. Yunanistan, Portekiz ve İzlanda ekonomilerinin iflasın eşiğinde oldukları belirtilirken, kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s ABD’nin kredi notunu ‘AAA’dan ‘AA+’ya düşürdüğünü açıkladı. Bu gelişme dünya borsalarında büyük düşüşlere neden oldu. Krizin Türkiye’ye yönelik etkilerinin neler olacağı kamuoyunca tartışılırken, Başbakan Erdoğan, “Biz yere çok sağlam basıyoruz. Daha önce ‘teğet geçecek’ dedim. Bu defa pek teğet geçeceğe de benzemiyor. Daha iyiyiz, daha güçlüyüz. Hiç endişeniz olmasın.” değerlendirmesinde bulundu. Bu açıklama piyasalara rahat bir nefes aldırmakla birlikte, Erdoğan’ın krizden en az hasarla çıkmak adına yaptığı “israftan kaçının” uyarısını da dikkate almakta yarar var.

leyla_mecnun
19.11.2011, 19:56
Dünya Hali

Sadık ŞANLI kaleme aldı, DÜNYA HALİ bölümünde yayınlandı.

İki Komutandan Acı İtiraflar

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) son yıllarda pek çok tartışmanın odağında yer aldı. Tartışmaların ana eksenini terörle mücadelede yaşanan zaaflar, askerin siyasete karışması ve çeşitli darbe planları ve hukuk dışı işlere bulaştığı için yargı önüne çıkartılan askerlerin durumu oluşturuyordu. Geride bıraktığımız günlerde iki emekli askerin, TSK’nın mevcut durumuna yönelik özeleştiriler içeren konuşmalarının medyaya yansıması tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı.

Kamuoyu ilk olarak Temmuz ayının sonunda emekliliğini isteyen Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’in internete sızan açıklamalarıyla sarsıldı. Avukatları aracılığıyla söz konusu ses kayıtlarının kendisine ait olduğunu doğrulayan Koşaner, içeriği oldukça tartışılan çeşitli yorumlarda bulunuyordu. Koşaner’in Genelkurmay Karargâhı’nda çeşitli subaylara hitaben yaptığı konuşma, “Çatışma anında tim komutanlarımız mevziye silahını bırakıp kaçıyor.”, “Sınır karakollarımız hatalı yapılmış. Hantepe de hatalı. Tam bir kepazelik.”, “Emir komuta birliğini sağlayamıyoruz.”, “Elimizdeki teknik imkânları kullanamıyoruz. Eğitim ve tatbikatımız zayıf.”, “Eğitim zafiyeti nedeniyle terörist diye masum erimizi kendimiz vurduk.”, “Her yere kontrolsüz mayınlar döşedik.”, “Artık her şeyi yasal zemine oturtmak zorundayız. Herkesin gözü üzerimizde.”, “Erler subayların özel işlerinde kullanılıyor.”, “TSK’nın yasa ve yönetmeliklerin dışına çıkmasını yol yaptık. Hep böyle devam edecek sandık.”, “Namerdin eline malzeme verdik. Balyoz’un günahı, vebali 1. Ordu’ya ait. Karargâhtan böyle planlar nasıl dışarı çıkar, izahı yok. Balyoz planlarıyla birlikte ne var ne yok çaldırmışız.” gibi çeşitli ifadelerden oluşuyordu.

Diğer çarpıcı itiraflar ise Uğur Dündar’ın Arena programına konuk olan Emekli Koramiral Atilla Kıyat’tan geldi. Kıyat konuşmasında şu çarpıcı ifadelerde bulunuyordu: “Biz yıllar boyunca kendimizi ülkenin tek sahibi ve tek seveni olarak gördük. Bu nedenle de bazı hatalar yaptık. Tabirimi maruz görün, tırnak içinde ‘her şeye maydanoz olduk’. RTÜK’e üye verdik, YÖK’e üye verdik. Hatta Balkan Kadınları Dernekleri’nin toplantısına gidecek olan kadınların dosyalarını hazırladık, konuşmalarını hazırladık. Milli Güvenlik Kurulu kanalıyla ülkeyi yönetmeye kalktık. Hatta yönettik de... MGK toplantıları amacını kaybetti. Sanki askerlerin her ay hükümetin icraatını denetlediği toplantılar haline dönüştü… Üç darbe yaptık. Üstelik darbelerin en fazla Türk Silahlı Kuvvetleri’ne zarar verdiğini bile bile bu darbeleri yaptık. Bu darbeler sonucunda kanun dışı işler yaptık. Darbenin kanunu olmaz ama kanun dışı yapmış olduğumuz işler, silahlı kuvvetlerden nefret eden bir neslin yetişmesi sonucunu doğurdu…” diyordu.

TSK’nın 20. yüzyılın son on yılında dünyada başlayan değişime de ayak uyduramadığını ifade eden Kıyat, ordunun yenilenmesi için yapılması gereken çeşitli reformların da yapılamadığını ifade ediyordu.

Vaktiyle TSK’da üst düzey görevlerde bulunmuş iki yüksek rütbeli subayın bu itirafları, TSK’nın artık vakit kaybetmeksizin modernize edilerek, profesyonel ve daha dinamik bir ordu haline getirilmesini zorunlu kılıyor.

TSK’nın yeni komutanı Orgeneral Necdet Özel’in göreve gelir gelmez, TSK’nın internet sitesinden 27 Nisan e-muhtırasını kaldırtması, sivil iradeye bağlılığını ortaya koyan çeşitli icraatlarda bulunması ise, TSK’nın bir reform sürecine girdiğini ortaya koyması açısından önemli bir milat oluşturuyor.

Şiddet, Kürt Sorunu ve Yeni Anayasa

Türkiye, Ekim ayının gelişiyle birlikte kritik ve önemli bir sürece girmiş bulunuyor. Bu ay, Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni yasama dönemine başlayacak. TBMM’nin yeni dönemde en temel gündem maddesi ise, 1982 darbe anayasasının yerine yapılacak ‘yeni anayasa’ olacak. Ülke olarak sivil, demokratik, özgürlükçü, katılımcı bir anayasaya olan ihtiyaç artık toplumun genelinin ortak kabulü durumunda. Meclis içinde ve dışındaki partiler de yeni anayasanın yapılması konusunda hemfikir.

Yeni yasama dönemiyle birlikte her siyasi parti taslak bir anayasa metni oluşturacak. Taslak metinlerin yerini alacak nihaî metin ise siyasi partiler dışında, sivil toplum örgütleri başta olmak üzere ülke kamuoyunca da tartışılacak. Her ne kadar bu sürecin bir yıldan uzun zaman alacağı belirtilse de, yeni anayasaya ülke olarak acil ihtiyacımızın olduğu bir gerçek.

Bu ihtiyacın en temel göstergelerinden biri, Kürt sorununun bir an önce çözüme kavuşmasında yeni anayasanın belirleyici rolü. Etnik vurgulardan tamamen arındırılmış, toplumu oluşturan bütün etnik ve dinî grupların, insanın doğuştan gelen kendi anadilinde eğitim, kültürünü yaşatma gibi haklarını güvence altına alacak bir anayasa, Kürt sorununu büyük oranda çözecektir.

Türkiye’nin bir an önce son aylarda artışa geçen şiddet sarmalından çıkması ve enerjisini iç ve dış politikada toplaması gerekiyor. Büyükşehirlerde bombaların patladığı, halı sahaların tarandığı, meslek okullarının hedef alındığı, sürekli sivil vatandaşların ve devlet görevlilerinin kaçırıldığı ve katledildiği bir şiddet ortamına toplumun daha fazla tahammülünün kalmadığı ortada.

Kopma Noktasına Gelen Türkiye-İsrail İlişkileri

İsrail’in Akdeniz’in uluslararası sularında Gazze’ye insanî yardım götüren Mavi Marmara gemisine yaptığı saldırı sonucu 9 sivili katletmesiyle gerilen Türkiye-İsrail ilişkileri kopma noktasına geldi. Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu’nun Mavi Marmara baskınıyla ilgili olarak hazırladığı Palmer Raporu’nun New York Times gazetesine sızmasının ardından bir basın toplantısı düzenleyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İsrail’e karşı uygulanacak yaptırımları gündeme getirdi. Davutoğlu, İsrail hükümetinin artık kendini uluslararası hukukun üstünde gören, insanlık vicdanını hiçe sayan, gayri meşru eylemlerinin sonuçlarına katlanmasının ve bir bedel ödemesinin vaktinin geldiğini vurgulayarak başladığı konuşmasında; “Bu bedel her şeyden önce Türkiye’nin dostluğundan mahrum kalmaktır.” dedi. “İsrail’in hukuk dışı eylemine karşı Türkiye’nin tutumunun ilk andan itibaren çok net ve ilkeli olduğunu” belirten Davutoğlu, “Taleplerimiz bilinmektedir. Koşullar yerine getirilmedikçe İsrail ile ilişkilerimiz normalleşmeyecektir. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle İsrail kendisine tanınan bütün fırsatları heba etmiştir.” açıklamasında bulundu.

Olayın bu noktaya gelmesinin tek sorumlusunun İsrail hükümeti ve İsrail hükümetinin sorumsuz eylemleri olduğunu vurgulayan Davutoğlu, Türkiye’nin özür ve ölenlerin ailelerine tazminat ödenmesi talepleri karşılanana kadar şu aşamada alınmasına karar verilen tedbirleri beş başlık altında topladı:

“Türk-İsrail diplomatik ilişkileri ‘ikinci kâtip’ düzeyine indirilecektir. İkinci kâtip düzeyi üzerindeki tüm görevliler, başta büyükelçi olmak üzere bir hafta içerisinde ülkelerine geri döneceklerdir. Türkiye ile İsrail arasındaki askerî anlaşmaların tümü askıya alınmıştır. Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı bulunan sahildar devlet olarak Türkiye, Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır. Türkiye, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı tanımamaktadır. İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihi itibarıyla Gazze’ye yönelik uyguladığı ambargonun Uluslararası Adalet Divanı’nda incelenmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda BM Genel Kurulu’nu harekete geçirmek için girişimlere başlıyoruz. İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine gereken her türlü destek verilecektir.”

Davutoğlu’nun açıklamaları İsrail’de şoka neden olurken, İsrail’in bundan sonra ne yapacağı merak konusu. Uluslararası hukuku sık sık ihlal eden ve ihlalleri sürekli cezasız kalan İsrail’in bu kez işi zor görünüyor. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini asgari düzeye indirmesi, bölgede ve dünyada pek sevilmeyen İsrail’in daha da yalnızlaşacağı yorumlarına neden olurken, İsrail’in bu tavrının fazla sürmeyeceği de ifade ediliyor. Zira her anlamda önemli değişimlere sahne olan Ortadoğu’da İsrail’in aynı yönetim anlayışıyla siyaset yapması zor göründüğü gibi, İsrail’i önümüzdeki süreçte zor günler bekliyor.

Çocuklara Kuran Kursu Yasağı Tarih Oldu

28 Şubat postmodern darbesi birçok yasağı beraberinde getirmişti. Bu yasaklardan biri de ilköğretimi bitirmemiş 12 yaş ve altı çocukların Kur’an kurslarına gitmesinin yasaklanmasıydı. Bu kararla birlikte, en temel insan haklarından biri olan ailelerin çocuklarına dinî eğitim aldırmalarının önüne devlet eliyle geçilmişti. Gelişmiş dünya ülkelerindeki uygulamaların aksini içeren bu çağdışı karar, geride bıraktığımız Eylül ayında tarihe karıştı.

Bakanlar Kurulu’nun 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”da değişiklik öngören Kanun Hükmünde Kararname’de yaptığı değişiklikle toplum bir yasaktan daha kurtuldu. Böylece, söz konusu kanunun ek 3’üncü maddesinde yer alan “İlk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu din kültürü ve ahlâk bilgisi dersleri dışında, Kur’an-ı Kerim ve mealini öğrenmek, hafızlık yapmak ve dinî bilgiler almak isteyenlerden ilköğretimi bitirenler için Diyanet İşleri Başkanlığınca Kur’an kursları açılır. Bu kurslardaki din eğitim ve öğretimi kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcilerinin talebine bağlıdır. Ayrıca ilköğretimin 5’inci sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde yaz Kur’an kursları açılır. Kur’an kurslarının açılış, eğitim öğretim ve denetimleriyle bu kurslarda okuyan öğrencilerin barındığı yurt veya pansiyonların açılış ve çalışmalarına dair hususlar yönetmelikle düzenlenir” maddesinin yürürlükten kalkmasıyla, yasak da kalkmış oldu.

Yasağı getiren 28 Şubat sürecinin kudretli paşalarından emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, ‘28 Şubat’ın 1000 yıl süreceğini’ belirtmişti. Aradan geçen 14 yılın ardından bir yasağın daha son bulması gösterdi ki, toplumun dokusuna ve beklentilerine aykırı yasaklar kalıcı olamıyor. Hiç de öyle 1000 yıl beklemeden kısa sürede tarih oluyor. Geriye ise kalkan yasaklar ve yasaklarıyla tarihe geçen zalim idareler kalıyor.


Kısa Kısa

Başbakan Erdoğan’ın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma uzun bir süre dünya gündemini meşgul edeceğe benziyor. Konuşmasında Filistin, İsrail, Somali ve Kıbrıs konularına değinen Erdoğan, BM’e de çeşitli eleştiriler yöneltmişti. Erdoğan konuşmasında, “Açık söylemek zorundaydım ki, Birleşmiş Milletler, bugün insanlığın umutlarını, insanlığın geleceğini tehdit eden korkulara galip kılacak bir liderlik sergileyemiyor. BM belli ülkelerin çıkarları ve vesayeti istikametinde değil, bütün insanlığın hukukunu korumayı esas almak üzere yeniden yapılanmak ve vizyonunu yenilemek zorundadır.” yorumunda bulundu. Bu sözlerin, hem son yıllarda dış politikada atağa geçen Türkiye’nin ‘dünya siyasetinde ben de varım’ deyişi olduğu, hem de 2. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinin istekleri doğrultusunda oluşan BM’nin geçireceği yapısal dönüşüm için bir milat oluşturacağı yorumları yapılıyor.

***

Türkiye ve dünyadaki çeşitli ekonomi kuruluşlarının Eylül ayı içerisinde yaptığı açıklamalar, ülke ekonomimizin gelişmesini sürdürdüğünü ortaya koydu. Avrupa Birliği istatistik kurumu Eurostat ile Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) rakamlarına göre Türkiye, yılın ikinci çeyreğinde yüzde 8.8’lik büyüme ile, yüzde 9.5 büyüyen Çin’den sonra dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), tarafından açıklanan verilere göre ise, bu dönemde gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 19.2 artış kaydetti. Tüm bu rakamlar Türkiye ekonomisinin doğru bir yolda olduğunu gösteriyor. Ekonomideki mevcut istikrarın sürmesi ise yerli ve yabancı yatırımcıyı teşvik edecek çalışmaların hız kesmemesinden geçiyor.

***

ABD’deki düşünce kuruluşlarından Center For American Progress’ın (CAP) hazırladığı “Korku” başlıklı rapor, İslamofobinin (İslâm korkusu ve karşıtlığı) Batı dünyasında kolayca etkisini yitirmeyeceğini ortaya koyuyor. CAP’ın raporuna göre ABD’de İslamofobi’nin 11 Eylül saldırılarının hemen ertesindeki döneme göre daha da fazla olduğunu belirtilirken, İslamofobi’yi besleyen 7 grubun 2001-2009 yılları arasında toplam 42.6 milyon dolar bağış topladığı ifade ediliyor. Raporda ayrıca ABD’deki müslümanların da sürekli birilerinin ‘İslâm’ adına şiddet eylemi yapmasından korktuğu ve İslâmofobi’nin, müslüman toplumun kendi kabuğuna çekilmesine ve komşularıyla diyaloğa girmekten kaçınmasına neden olduğu vurgulanıyor. Raporda yer alan bir başka çarpıcı değerlendirme ise, ABD Başkanı Barack Obama’nın, kendisinin müslüman olarak gösterilmekten korkması nedeniyle, İslamofobi ile etkin bir mücadeleye girişemediği.

***

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, Filistin Devleti’nin tanınması ve Birleşmiş Milletler’e tam üye olması için resmi başvuruda bulunma kararı aldıklarını açıkladı. Konu hakkında bir açıklama yapan Filistin BM Temsilcisi Riyad Mansur, devlet olarak üyelik konusunda Genel Kurul’da 126 ülkeden destek aldıklarını ifade etti. Filistin, 193 üyesi olan BM Genel Kurulu’nun salt çoğunluk olan üçte ikisinin oylarını aldığı takdirde, BM’ye üye olmayan ülke (devlet) olarak tanınacak. Filistin’in BM’ye tam üye olabilmesi için ise BM Güvenlik Konseyi’nde yapılacak bir oylamada 15 üye ülkenin tamamından destek alması gerekiyor. Filistin’in tam üyeliği bir süreliğine daha zor görünse de, dünya ve Ortadoğu barışı adına bir gereklilik arz ediyor.

leyla_mecnun
09.12.2011, 23:05
Sadık ŞANLI kaleme aldı, DÜNYA HALİ bölümünde yayınlandı. <b>
İki Komutandan Acı İtiraflar

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) son yıllarda pek çok tartışmanın odağında yer aldı. Tartışmaların ana eksenini terörle mücadelede yaşanan zaaflar, askerin siyasete karışması ve çeşitli darbe planları ve hukuk dışı işlere bulaştığı için yargı önüne çıkartılan askerlerin durumu oluşturuyordu. Geride bıraktığımız günlerde iki emekli askerin, TSK’nın mevcut durumuna yönelik özeleştiriler içeren konuşmalarının medyaya yansıması tartışmalara yeni bir boyut kazandırdı.

Kamuoyu ilk olarak Temmuz ayının sonunda emekliliğini isteyen Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Işık Koşaner’in internete sızan açıklamalarıyla sarsıldı. Avukatları aracılığıyla söz konusu ses kayıtlarının kendisine ait olduğunu doğrulayan Koşaner, içeriği oldukça tartışılan çeşitli yorumlarda bulunuyordu. Koşaner’in Genelkurmay Karargâhı’nda çeşitli subaylara hitaben yaptığı konuşma, “Çatışma anında tim komutanlarımız mevziye silahını bırakıp kaçıyor.”, “Sınır karakollarımız hatalı yapılmış. Hantepe de hatalı. Tam bir kepazelik.”, “Emir komuta birliğini sağlayamıyoruz.”, “Elimizdeki teknik imkânları kullanamıyoruz. Eğitim ve tatbikatımız zayıf.”, “Eğitim zafiyeti nedeniyle terörist diye masum erimizi kendimiz vurduk.”, “Her yere kontrolsüz mayınlar döşedik.”, “Artık her şeyi yasal zemine oturtmak zorundayız. Herkesin gözü üzerimizde.”, “Erler subayların özel işlerinde kullanılıyor.”, “TSK’nın yasa ve yönetmeliklerin dışına çıkmasını yol yaptık. Hep böyle devam edecek sandık.”, “Namerdin eline malzeme verdik. Balyoz’un günahı, vebali 1. Ordu’ya ait. Karargâhtan böyle planlar nasıl dışarı çıkar, izahı yok. Balyoz planlarıyla birlikte ne var ne yok çaldırmışız.” gibi çeşitli ifadelerden oluşuyordu.

Diğer çarpıcı itiraflar ise Uğur Dündar’ın Arena programına konuk olan Emekli Koramiral Atilla Kıyat’tan geldi. Kıyat konuşmasında şu çarpıcı ifadelerde bulunuyordu: “Biz yıllar boyunca kendimizi ülkenin tek sahibi ve tek seveni olarak gördük. Bu nedenle de bazı hatalar yaptık. Tabirimi maruz görün, tırnak içinde ‘her şeye maydanoz olduk’. RTÜK’e üye verdik, YÖK’e üye verdik. Hatta Balkan Kadınları Dernekleri’nin toplantısına gidecek olan kadınların dosyalarını hazırladık, konuşmalarını hazırladık. Milli Güvenlik Kurulu kanalıyla ülkeyi yönetmeye kalktık. Hatta yönettik de... MGK toplantıları amacını kaybetti. Sanki askerlerin her ay hükümetin icraatını denetlediği toplantılar haline dönüştü… Üç darbe yaptık. Üstelik darbelerin en fazla Türk Silahlı Kuvvetleri’ne zarar verdiğini bile bile bu darbeleri yaptık. Bu darbeler sonucunda kanun dışı işler yaptık. Darbenin kanunu olmaz ama kanun dışı yapmış olduğumuz işler, silahlı kuvvetlerden nefret eden bir neslin yetişmesi sonucunu doğurdu…” diyordu.

TSK’nın 20. yüzyılın son on yılında dünyada başlayan değişime de ayak uyduramadığını ifade eden Kıyat, ordunun yenilenmesi için yapılması gereken çeşitli reformların da yapılamadığını ifade ediyordu.

Vaktiyle TSK’da üst düzey görevlerde bulunmuş iki yüksek rütbeli subayın bu itirafları, TSK’nın artık vakit kaybetmeksizin modernize edilerek, profesyonel ve daha dinamik bir ordu haline getirilmesini zorunlu kılıyor.

TSK’nın yeni komutanı Orgeneral Necdet Özel’in göreve gelir gelmez, TSK’nın internet sitesinden 27 Nisan e-muhtırasını kaldırtması, sivil iradeye bağlılığını ortaya koyan çeşitli icraatlarda bulunması ise, TSK’nın bir reform sürecine girdiğini ortaya koyması açısından önemli bir milat oluşturuyor.

Şiddet, Kürt Sorunu ve Yeni Anayasa

Türkiye, Ekim ayının gelişiyle birlikte kritik ve önemli bir sürece girmiş bulunuyor. Bu ay, Türkiye Büyük Millet Meclisi yeni yasama dönemine başlayacak. TBMM’nin yeni dönemde en temel gündem maddesi ise, 1982 darbe anayasasının yerine yapılacak ‘yeni anayasa’ olacak. Ülke olarak sivil, demokratik, özgürlükçü, katılımcı bir anayasaya olan ihtiyaç artık toplumun genelinin ortak kabulü durumunda. Meclis içinde ve dışındaki partiler de yeni anayasanın yapılması konusunda hemfikir.

Yeni yasama dönemiyle birlikte her siyasi parti taslak bir anayasa metni oluşturacak. Taslak metinlerin yerini alacak nihaî metin ise siyasi partiler dışında, sivil toplum örgütleri başta olmak üzere ülke kamuoyunca da tartışılacak. Her ne kadar bu sürecin bir yıldan uzun zaman alacağı belirtilse de, yeni anayasaya ülke olarak acil ihtiyacımızın olduğu bir gerçek.

Bu ihtiyacın en temel göstergelerinden biri, Kürt sorununun bir an önce çözüme kavuşmasında yeni anayasanın belirleyici rolü. Etnik vurgulardan tamamen arındırılmış, toplumu oluşturan bütün etnik ve dinî grupların, insanın doğuştan gelen kendi anadilinde eğitim, kültürünü yaşatma gibi haklarını güvence altına alacak bir anayasa, Kürt sorununu büyük oranda çözecektir.

Türkiye’nin bir an önce son aylarda artışa geçen şiddet sarmalından çıkması ve enerjisini iç ve dış politikada toplaması gerekiyor. Büyükşehirlerde bombaların patladığı, halı sahaların tarandığı, meslek okullarının hedef alındığı, sürekli sivil vatandaşların ve devlet görevlilerinin kaçırıldığı ve katledildiği bir şiddet ortamına toplumun daha fazla tahammülünün kalmadığı ortada.

Kopma Noktasına Gelen Türkiye-İsrail İlişkileri

İsrail’in Akdeniz’in uluslararası sularında Gazze’ye insanî yardım götüren Mavi Marmara gemisine yaptığı saldırı sonucu 9 sivili katletmesiyle gerilen Türkiye-İsrail ilişkileri kopma noktasına geldi. Birleşmiş Milletler Soruşturma Komisyonu’nun Mavi Marmara baskınıyla ilgili olarak hazırladığı Palmer Raporu’nun New York Times gazetesine sızmasının ardından bir basın toplantısı düzenleyen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, İsrail’e karşı uygulanacak yaptırımları gündeme getirdi. Davutoğlu, İsrail hükümetinin artık kendini uluslararası hukukun üstünde gören, insanlık vicdanını hiçe sayan, gayri meşru eylemlerinin sonuçlarına katlanmasının ve bir bedel ödemesinin vaktinin geldiğini vurgulayarak başladığı konuşmasında; “Bu bedel her şeyden önce Türkiye’nin dostluğundan mahrum kalmaktır.” dedi. “İsrail’in hukuk dışı eylemine karşı Türkiye’nin tutumunun ilk andan itibaren çok net ve ilkeli olduğunu” belirten Davutoğlu, “Taleplerimiz bilinmektedir. Koşullar yerine getirilmedikçe İsrail ile ilişkilerimiz normalleşmeyecektir. Bugün geldiğimiz nokta itibariyle İsrail kendisine tanınan bütün fırsatları heba etmiştir.” açıklamasında bulundu.

Olayın bu noktaya gelmesinin tek sorumlusunun İsrail hükümeti ve İsrail hükümetinin sorumsuz eylemleri olduğunu vurgulayan Davutoğlu, Türkiye’nin özür ve ölenlerin ailelerine tazminat ödenmesi talepleri karşılanana kadar şu aşamada alınmasına karar verilen tedbirleri beş başlık altında topladı:

“Türk-İsrail diplomatik ilişkileri ‘ikinci kâtip’ düzeyine indirilecektir. İkinci kâtip düzeyi üzerindeki tüm görevliler, başta büyükelçi olmak üzere bir hafta içerisinde ülkelerine geri döneceklerdir. Türkiye ile İsrail arasındaki askerî anlaşmaların tümü askıya alınmıştır. Doğu Akdeniz’de en uzun kıyısı bulunan sahildar devlet olarak Türkiye, Doğu Akdeniz’de seyrüsefer serbestisi için gerekli gördüğü her türlü önlemi alacaktır. Türkiye, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ablukayı tanımamaktadır. İsrail’in 31 Mayıs 2010 tarihi itibarıyla Gazze’ye yönelik uyguladığı ambargonun Uluslararası Adalet Divanı’nda incelenmesini sağlayacaktır. Bu doğrultuda BM Genel Kurulu’nu harekete geçirmek için girişimlere başlıyoruz. İsrail saldırısının Türk ve yabancı tüm mağdurlarının mahkemelerdeki hak arama girişimlerine gereken her türlü destek verilecektir.”

Davutoğlu’nun açıklamaları İsrail’de şoka neden olurken, İsrail’in bundan sonra ne yapacağı merak konusu. Uluslararası hukuku sık sık ihlal eden ve ihlalleri sürekli cezasız kalan İsrail’in bu kez işi zor görünüyor. Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini asgari düzeye indirmesi, bölgede ve dünyada pek sevilmeyen İsrail’in daha da yalnızlaşacağı yorumlarına neden olurken, İsrail’in bu tavrının fazla sürmeyeceği de ifade ediliyor. Zira her anlamda önemli değişimlere sahne olan Ortadoğu’da İsrail’in aynı yönetim anlayışıyla siyaset yapması zor göründüğü gibi, İsrail’i önümüzdeki süreçte zor günler bekliyor.

Çocuklara Kuran Kursu Yasağı Tarih Oldu

28 Şubat postmodern darbesi birçok yasağı beraberinde getirmişti. Bu yasaklardan biri de ilköğretimi bitirmemiş 12 yaş ve altı çocukların Kur’an kurslarına gitmesinin yasaklanmasıydı. Bu kararla birlikte, en temel insan haklarından biri olan ailelerin çocuklarına dinî eğitim aldırmalarının önüne devlet eliyle geçilmişti. Gelişmiş dünya ülkelerindeki uygulamaların aksini içeren bu çağdışı karar, geride bıraktığımız Eylül ayında tarihe karıştı.

Bakanlar Kurulu’nun 633 sayılı “Diyanet İşleri Başkanlığı Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun”da değişiklik öngören Kanun Hükmünde Kararname’de yaptığı değişiklikle toplum bir yasaktan daha kurtuldu. Böylece, söz konusu kanunun ek 3’üncü maddesinde yer alan “İlk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu din kültürü ve ahlâk bilgisi dersleri dışında, Kur’an-ı Kerim ve mealini öğrenmek, hafızlık yapmak ve dinî bilgiler almak isteyenlerden ilköğretimi bitirenler için Diyanet İşleri Başkanlığınca Kur’an kursları açılır. Bu kurslardaki din eğitim ve öğretimi kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanunî temsilcilerinin talebine bağlıdır. Ayrıca ilköğretimin 5’inci sınıfını bitirenler için tatillerde ve Milli Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde yaz Kur’an kursları açılır. Kur’an kurslarının açılış, eğitim öğretim ve denetimleriyle bu kurslarda okuyan öğrencilerin barındığı yurt veya pansiyonların açılış ve çalışmalarına dair hususlar yönetmelikle düzenlenir” maddesinin yürürlükten kalkmasıyla, yasak da kalkmış oldu.

Yasağı getiren 28 Şubat sürecinin kudretli paşalarından emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu, ‘28 Şubat’ın 1000 yıl süreceğini’ belirtmişti. Aradan geçen 14 yılın ardından bir yasağın daha son bulması gösterdi ki, toplumun dokusuna ve beklentilerine aykırı yasaklar kalıcı olamıyor. Hiç de öyle 1000 yıl beklemeden kısa sürede tarih oluyor. Geriye ise kalkan yasaklar ve yasaklarıyla tarihe geçen zalim idareler kalıyor.


Kısa Kısa

Başbakan Erdoğan’ın, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşma uzun bir süre dünya gündemini meşgul edeceğe benziyor. Konuşmasında Filistin, İsrail, Somali ve Kıbrıs konularına değinen Erdoğan, BM’e de çeşitli eleştiriler yöneltmişti. Erdoğan konuşmasında, “Açık söylemek zorundaydım ki, Birleşmiş Milletler, bugün insanlığın umutlarını, insanlığın geleceğini tehdit eden korkulara galip kılacak bir liderlik sergileyemiyor. BM belli ülkelerin çıkarları ve vesayeti istikametinde değil, bütün insanlığın hukukunu korumayı esas almak üzere yeniden yapılanmak ve vizyonunu yenilemek zorundadır.” yorumunda bulundu. Bu sözlerin, hem son yıllarda dış politikada atağa geçen Türkiye’nin ‘dünya siyasetinde ben de varım’ deyişi olduğu, hem de 2. Dünya Savaşı’nın galip devletlerinin istekleri doğrultusunda oluşan BM’nin geçireceği yapısal dönüşüm için bir milat oluşturacağı yorumları yapılıyor.

***

Türkiye ve dünyadaki çeşitli ekonomi kuruluşlarının Eylül ayı içerisinde yaptığı açıklamalar, ülke ekonomimizin gelişmesini sürdürdüğünü ortaya koydu. Avrupa Birliği istatistik kurumu Eurostat ile Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) rakamlarına göre Türkiye, yılın ikinci çeyreğinde yüzde 8.8’lik büyüme ile, yüzde 9.5 büyüyen Çin’den sonra dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi oldu. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), tarafından açıklanan verilere göre ise, bu dönemde gayri safi yurtiçi hasıla yüzde 19.2 artış kaydetti. Tüm bu rakamlar Türkiye ekonomisinin doğru bir yolda olduğunu gösteriyor. Ekonomideki mevcut istikrarın sürmesi ise yerli ve yabancı yatırımcıyı teşvik edecek çalışmaların hız kesmemesinden geçiyor.

***

ABD’deki düşünce kuruluşlarından Center For American Progress’ın (CAP) hazırladığı “Korku” başlıklı rapor, İslamofobinin (İslâm korkusu ve karşıtlığı) Batı dünyasında kolayca etkisini yitirmeyeceğini ortaya koyuyor. CAP’ın raporuna göre ABD’de İslamofobi’nin 11 Eylül saldırılarının hemen ertesindeki döneme göre daha da fazla olduğunu belirtilirken, İslamofobi’yi besleyen 7 grubun 2001-2009 yılları arasında toplam 42.6 milyon dolar bağış topladığı ifade ediliyor. Raporda ayrıca ABD’deki müslümanların da sürekli birilerinin ‘İslâm’ adına şiddet eylemi yapmasından korktuğu ve İslâmofobi’nin, müslüman toplumun kendi kabuğuna çekilmesine ve komşularıyla diyaloğa girmekten kaçınmasına neden olduğu vurgulanıyor. Raporda yer alan bir başka çarpıcı değerlendirme ise, ABD Başkanı Barack Obama’nın, kendisinin müslüman olarak gösterilmekten korkması nedeniyle, İslamofobi ile etkin bir mücadeleye girişemediği.

***

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, Filistin Devleti’nin tanınması ve Birleşmiş Milletler’e tam üye olması için resmi başvuruda bulunma kararı aldıklarını açıkladı. Konu hakkında bir açıklama yapan Filistin BM Temsilcisi Riyad Mansur, devlet olarak üyelik konusunda Genel Kurul’da 126 ülkeden destek aldıklarını ifade etti. Filistin, 193 üyesi olan BM Genel Kurulu’nun salt çoğunluk olan üçte ikisinin oylarını aldığı takdirde, BM’ye üye olmayan ülke (devlet) olarak tanınacak. Filistin’in BM’ye tam üye olabilmesi için ise BM Güvenlik Konseyi’nde yapılacak bir oylamada 15 üye ülkenin tamamından destek alması gerekiyor. Filistin’in tam üyeliği bir süreliğine daha zor görünse de, dünya ve Ortadoğu barışı adına bir gereklilik arz ediyor.</b>

leyla_mecnun
28.01.2012, 15:40
Aralık 2011 156.SAYI
Dünya Hali

Sadık ŞANLI kaleme aldı, DÜNYA HALİ bölümünde yayınlandı.

Van Depremi ve Hatırlattıkları

Van, ilki 23 Ekim’de 7.2, ikincisi 9 Kasım’da 5.6 şiddetinde iki yıkıcı depremle sarsıldı. Toplam 700’ye yakın kişi hayatını kaybederken, 5000’e yakın kişi de yaralandı, yaklaşık 2500 bina kullanılamaz hale geldi. Zorlu kış şartları ve artçı sarsıntıların devam etmesi de binlerce vatandaşın şehirden göç etmesine neden oldu. Van’da kalan depremzedeler devlet ve yardımseverlerin destekleriyle ayakta kalmaya çalışıyor.

Van depremiyle Türkiye’nin bir deprem ülkesi olduğu gerçeğini tekrar hatırladık. Deprem sonrası acı bilançolarla karşılaşmamız ise toplum olarak gerekli dersleri bir türlü çıkartmadığımızı ortaya koyuyor. Depremde en az kayba uğramak için alınması gereken temel önlem belli: Depreme karşı dayanıklı zeminlerde, sağlam yapılar inşa etmek. Bu gerçekleşmedikçe ölüm, yaralanma ve maddi hasara bağlı kayıpların önüne geçilebilmesi mümkün görünmüyor.
Açıklanan rakamlara göre Türkiye’de 18 milyon konutun yüzde 45’i sağlam değil. Dolayısıyla bu yapıların depremde yıkılması kuvvetle muhtemel. Başbakan, deprem sonrası yaptığı açıklamada sağlıksız yapıların yıkılacağını, Toplu Konut İdaresi aracılığıyla yıkılan evlerin yerine yenilerinin yapılarak uygun fiyatlarla konut sahiplerine teslim edileceğini ifade etti. Buna karşı çıkacak konut sahiplerinin arazilerinin ise rıza şartı aranmaksızın kamulaştırılacağını belirtti. Devletin bu kararını ülke olarak bir şans olarak görmek ve dayanıksız yapılardan kurtulmak gerekiyor. Aksi takdirde her deprem, kâbusumuz olmaya devam edecek.

Ayrıca Başbakan, Van’a yapılan nakdî yardım miktarının 223 milyon liraya ulaştığını açıkladı. Erdoğan açıklamasında, bölgeye deprem sonrası 71 bin 514 çadır, 334 bin battaniye gönderildiğini de belirtirken, acil yardım ödenekleri de dahil gönderilen yardımın nakit karşılığının 341 milyon lira olduğu ifade etti. Şüphesiz bu yardımlar azımsanmayacak bir miktar. Bununla birlikte, bölge insanının çetin kış şartlarında konuttan mahrum şekilde yaşamaya devam etmesi, elimizden geldiğince bölge insanına yardımda bulunmaya devam etmemizi gerektiriyor.


Suriye Durulmuyor, Baas Rejimi Sona Yaklaşıyor

Arap Baharı’nın etkisiyle halk isyanına sahne olan ülkelerden biri olan Suriye’deki iç karışıklık her geçen gün büyüyor. 40 yıldır baskıcı Baas rejimiyle yönetilen ülke kısa sürede durulacağa da benzemiyor. Ülkede gün geçtikçe güçlenen muhalefetin ve Türkiye öncülüğündeki uluslararası toplumun “demokrasi, hak ve özgürlükleri genişletmek için reform yap” çağrısına kulak tıkayan Devlet Başkanı Beşar Esed, ülkeyi bir iç savaştan alıkoyacak esnek bir yönetim tavrı sergileyeceğine, daha fazla sivil katline sebep olan bir politika izliyor.

Bu manzara geride bıraktığımız Kasım ayında da değişmedi. Yüzlerce Suriyeli sivil, çocuk, kadın, ihtiyar demeden katledildi, birçoğu ise yaralandı. Suriye’de yaşananlara en sert tepkiyi ise Türkiye gösterdi. İngiltere ziyaretinde BBC televizyonuna konuşan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Suriye konusunda en kötü senaryoya hazırlıklıyız.” yorumunda bulundu. BBC muhabirinin “Bu sözler ne anlama geliyor?” sorusuna ise “Umarım bu olmaz...” diyerek, Suriye’ye askerî bir operasyon başlatılabileceği imasında bulundu. Kara Kuvvetleri Komutanı Hayri Kıvrıkoğlu ise sınırdaki birlikleri teftiş ederek, Suriye yönetimine mesaj verdi. Peki, Türkiye Suriye’ye blöf mü yapıyor, yoksa gerçekten bir askerî müdahalede bulunur mu?

Türkiye’nin Suriye yönetimine karşı sertleşmesini haklı kılan sebepler var. Türkiye’nin tüm dostane çabalarına olumlu bir karşılık bulamamasının yanı sıra, ülkede gerçekleşen katliam dahi Türkiye’nin tepkisine başlı başına yeterli bir sebep oluşturuyor. Türkiye, komşu bir ülkede kendi iç ve dış politikasında ciddi olumsuzluklara sebep olacak gelişmelerin devam etmesini istemiyor. Bunların yanı sıra Suriye yönetiminin, ilişkilerin bozulması sonrası Türkiye’ye karşı PKK’yı kullanmaktan çekinmemesi, Türkiye’nin Şam ve Lazkiye temsilciliklerine yönelik saldırı ve Türk bayrağının yakılması girişimlerine göz yumması ve son olarak Suriye güvenlik güçlerinin Türk hacıların konvoyuna ateş açarak iki kişinin yaralanmasına sebep olması bardağı taşıran son damla oldu.

Komşularında ve Ortadoğu’da sorun görmek istemeyen Türkiye, Suriye’de olan bitene daha fazla seyirci kalmayacaktır. Fakat Türkiye Suriye’ye gerçekleşecek olası bir askerî müdahaleyi de yalnız başına üstlenmeyecek, Libya örneğinde olduğu gibi NATO vb. çok uluslu bir güçle birlikte bu operasyonda yer alacaktır. Suriye’ye olası bir müdahalenin yakın olduğunun işareti ise Kasım ayında verildi. Suriyeli muhalif askerlerin oluşturduğu Hür Suriye Ordusu, Şam’da bulunan ve Suriye derin devletinin üssü sayılan Hava Kuvvetleri İstihbarat Örgütü ile Baas Partisi binasını vurdu. Muhalefetin silahlanması ve mevcut yönetimin üssü durumunda bulunan binaları vurmaya başlamasını, Suriye’de mevcut yönetimin gitmesi için geri sayımı başlatan önemli göstergeler olarak görebiliriz.


‘Bedelli’ Hayal Kırıklığı

Türkiye kamuoyunu son birkaç yıldır yoğun derecede meşgul eden “bedelli askerlik” uygulamasına yönelik beklentiler nihayet cevap buldu. Hükümetin bu konuda hazırladığı ve TBMM’ye sunduğu tasarının içeriği açıklandı. Buna göre, fiilî olarak zorunlu askerlik hizmetine başlamamış, kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 30 yaşından gün almış ve 30 bin TL ödeyen vatandaşlar askere gitmeksizin askerlik hizmetini yapmış sayılacak. Uygulamadan yararlanmayı düşünenler, 30 bin TL parayı 6 ay içinde ödeyebilecekleri gibi, yarısını başvuru sırasında, diğer yarısını da başvuru tarihinden itibaren 6 ay içinde ödeyerek bu hakkı kazanmış olacak. İkinci taksiti ödeyemeyen ise hakkını kaybedecek.

460 bin kişiyi kapsayan uygulamaya kamuoyundan yükselen tepkilere bakılırsa, uygulamadan yararlanacakların sayısı hayli düşük olacağa benziyor. Bunun en temel nedenini ise yüksek tutulan yaş sınırı ve meblağ oluşturuyor.
Bedelli askerlik uygulaması 1987, 1992 ve 1999 yıllarında üç kez gerçekleşmişti. 1987 yılında 40 yaş üzeri, 1992’de 28’den gün alanlar ve son olarak 1999’daki uygulamadan ise 27 yaşından gün alanlar yararlanabilmişti. Her uygulamada yaş sınırının düşürülmesi, kamuoyunda 25 yaş sınırı beklentisi doğururken, bu kez yaş ve ücrette artış kamuoyunda tam bir hayal kırıklığına neden oldu. Yasalaşmasına kesin gözüyle bakılan yeni uygulama, öncekilere oranla “en pahalı bedelli” olarak kayıtlara geçti. Önceki uygulamalarda şu anki ücretin oldukça altında meblağlar belirlenmişti. Buna rağmen 1999 yılındaki uygulamadan hak sahibi 344 bin kişi içinden 72 bin kişinin yararlanması, ücretin düşük tutulması gerektiğinin bir göstergesiydi.

Toplumda yükselen bedelli taleplerinin en büyük nedenini eğitim, evlilik, ev geçindirmek, işinden olmamak gibi nedenlerle bakaya kalanların sayısındaki artış oluşturuyor. Bedelli bekleyen çoğunluğun yeni uygulamada belirlenen tutarın oldukça altında bir gelire sahip olduğu ifade edilirken, siyasî iradenin uygulamayı yasalaşmadan tekrar gözden geçirmesine yönelik önemli bir toplumsal talep var. Aksi durumda sadece zenginlerin faydalanabildiği ya da faizli kredi almak için bankalara mecbur bırakacak bir uygulamanın toplumsal bir yaraya derman olması mümkün değil. Mevcut haliyle büyük bir hayal kırıklığından öte gitmeyen uygulamanın, sınıflar arası sosyal uçurumu tartışmaya açarak büyüteceği de yapılan yorumlar arasında.


İş Var, Nitelikli İşçi Yok

Türkiye İstatistik Kurumu’nun yaptığı ve Kasım ayında yayımladığı Hanehalkı İşgücü Araştırması’na göre, 2011’in üçüncü çeyreğinde (Temmuz-Ağustos-Eylül) işsiz sayısı geçen yılın aynı dönemine göre, 450 bin kişi azalarak 2 milyon 521 bin kişiye geriledi. Bu gerileme sevindirici olsa da, işsiz sayısı gelişmekte olan bir ülke ekonomisi için hayli fazla. Peki, bu durumun sebebi ne? İşsizlik istihdam yetersizliğinden mi kaynaklanıyor, yoksa daha başka sebepler mi söz konusu?

Türkiye İş ve İşçi Bulma Kurumu Genel Müdürü Mustafa Kemal Biçerli, Temmuz ayında yaptığı bir açıklamada “Bir üniversitemizin yaptığı bilimsel araştırmaya göre, Türkiye’deki işsizlik yüzde 20 ile en çok genç nüfusta yoğunlaşıyor. Araştırma sırasında gençlerle yapılan yüz yüze görüşmelerde ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor. Bu genç işsizlerin yüzde 37’si ne çalışıyor, ne iş arıyor. Yüzde 80’i hiçbir şekilde iş arama niyetinde olmadığını beyan etmiş. Bu sonuç düşündürücü. İş arayanlar beklentilerini çok yüksek tutuyor.” açıklamasında bulundu. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu ise, ülkemizdeki işsiz ordusunun oluşmasının önemli sebeplerinden birine şu sözlerle değindi: “Anadolu’yu devamlı geziyor ve görüyorum ki, kahvehaneler işsiz dolu ama işletmelerimiz çalıştıracak eleman bulamıyor. Bu sorunun temelinde mesleksizliğin yattığını düşünüyorum.”

Ülkedeki işsiz ordusunun büyük çoğunluğunu yirmili yaşlarda gençlerin oluşturduğu dikkate alınırsa, işsizliğin temelinde 1998 yılında alınan yanlış bir siyasî kararın bulunduğu görmek zor değil. Hatırlanacağı üzere dönemin hükümeti aldığı bir karar ile üniversite sınavına girişte meslek lisesi mezunlarına düşük katsayı uygulanması kararı almıştı. Bu kararla birlikte, aileler çocuklarını sanayi ve ticaret sektörüne işgücü üreten meslek liselerine göndermemeye başlamış ve birçok meslek lisesi öğrencisizlikten kapanma noktasına gelmişti. Alınan bu yanlış siyasî kararın ülke geleceğini olumsuz yönde etkilediği ve işsizliğin başlıca nedenlerinden biri olduğu yapılan açıklamalarla daha iyi anlaşılıyor.


Kısa Kısa

Türkiye’nin son 30 yılına damgasını vuran Kürt sorununun neden olduğu kirli savaşın faturası ülkeye ağır oldu. Bu fatura içerisinde öne çıkan başlıklardan birini de, halen büyük çoğunluğu aydınlatılmamış ‘faili meçhul cinayetler’ oluşturuyor. Geride bıraktığımız Kasım ayında bu cinayetlerin çözümüne yönelik önemli bir gelişme yaşandı. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu aldığı bir kararla, faili meçhul cinayetleri araştırmak üzere “Yaşama Hakkı İhlalleri İnceleme Komisyonu” adı altında bir alt komisyon oluşturdu. Komisyon, ilk icraat olarak, aralarında Bejan Matur, Kemal Burkay, Orhan Miroğlu, Ümit Fırat ve Vedat Bilgin gibi Kürt kökenli aydınları dinleme kararı aldı. Komisyon ayrıca ‘terör kaynaklı yaşam hakkı ihlallerini” de inceleyecek ve bu kapsamda şehit ailelerini de dinleyecek. Toplumsal barış ve huzura önemli katkısı olacağı düşünülen komisyonun çalışmaları sonucu oluşacak rapor ise kitaplaştırılarak kamuoyu ile paylaşılacak.

***

ABD ve Avrupa’da her geçen gün etkisini artıran ekonomik kriz, İtalya ve Yunanistan başbakanlarını koltuğundan etti. Yunanistan’da Georges Papandreou’nun istifasıyla boşalan koltuğa Lucas Papademos otururken, İtalya’da Başbakan Silvio Berlusconi’nin koltuğunun yeni sahibi Mario Monti oldu. Aynı akıbete İspanya, Portekiz ve İzlanda gibi krizin yoğun derecede hissedildiği ülkelerin de uğramaması, dünya ekonomik çevreleri için en büyük temenni durumunda. Kriz öylesine derin ki, Avrupa Birliği’nde ekonomisi iyi olmayan ülkelerin Euro Bölgesi’nden ihracı gündemde. Büyük umutlarla kurulan Avrupa Birliği ciddi derecede çatırdıyor. Yoğun ticaret yaptığımız Avrupa ülkelerindeki krizden Türkiye ekonomisinin etkilendiği de bir gerçek. Haliyle bize de krizin son bulması temennisinde bulunmak düşüyor.

***

CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün’ün Zaman Gazetesi’ne yaptığı “1938 Dersim katliamının sorumlusu devlet ve CHP’dir” açıklaması, Dersim katliamına yönelik tartışmaların yeniden alevlenmesine neden oldu. CHP’den Hüseyin Aygün’e tepkiler yükselirken, Aygün’ün savunmasının alınacağı açıklandı. Dersim katliamı daha pek çok olay gibi Türkiye tarihinin utanç tablolarından biri olarak toplumun önünde duruyor. Konunun her gündeme gelişinde, toplumun bir kesimi olay sanki hiç yaşanmamış gibi tepkiler vererek, devletin ve CHP’nin katliamda sorumluluğu olduğunu kabul etmiyor. Oysa gerçek ayan beyan ortada. 1938’de gerçekleşen olay, tek parti olarak yönetimde bulunan CHP ve bu partinin yönettiği devletin eseri. Öyle olmasa Başbakan, Cumhuriyet tarihinde bir ilke imza atarak devlet adına Dersimlilerden özür diler miydi?

***

Almanya’da 2000-2006 yıllarında sekiz Türk ile bir Yunan kökenli esnafın derin devlet destekli katliama kurban gittiğinin açığa çıkması, ülkede büyük tartışmalara yol açtı. 4 Kasım’da bir banka soygunu sırasında yakalanan bir Neo-Nazi’nin itirafları sonucu tesadüfen ortaya çıkan cinayetlerin arkasındaki Nasyonal Sosyalist Yeraltı Örgütü’nün, Alman istihbarat örgütü tarafından desteklendiğine dair ipuçları ortaya çıktı. Başbakan Angela Merkel durumu “utanç verici” olarak yorumlarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konu hakkında “her vatandaşımızın bir damla kanının dahi hesabı sorulacak bir meseledir” açıklamasında bulundu. Alman basınına yansıyan haberlere bakılırsa, söz konusu cinayetler silsilesi Alman derin devletinin kirli işlerinin sadece ufak bir kısmı. Almanya’da son yıllarda artışa geçen ırkçı söylem ve eylemlerin önüne geçmek açısından geniş çaplı bir soruşturma ile tüm sorumluların adaletin huzuruna çıkartılması gerekiyor.

leyla_mecnun
09.02.2012, 00:24
Dünya Hali

Sadık ŞANLI kaleme aldı,

Şeffaflık… Şimdi Değilse Ne Zaman?

2012 Bütçesi TBMM’de kabul edildi. Bütçeden pay alacak bakanlıklar ve kurumlar, yıl içerisinde yapacakları harcamalara tüm detaylarıyla yer verirken, Milli Savunma Bakanlığı TBMM’ye yalnızca iki sayfalık bir bütçe taslağı gönderdi. Bütçeden aldığı pay geçen yıla oranla yüzde 7 artırılan bakanlığın listesinde detay yok. Doğal olarak bakanlık bütçesinin nereye harcanacağı net değil. Yapılacak harcamaların hesabını sormak ise “gizlilik” ilkesine takılacak. Bakanlığın sivil ve asker bürokratlarının bildiğini, bütçeye onay veren milletvekili bilemeyecek. Halk olarak bilemeyeceğiz. Harcamaların denetimini yapacak olan Sayıştay da denetim sonuçlarını kamuoyuyla paylaşamayacak, harcamalar yargı denetimine kapalı olacak.

Bu anlamda geride bıraktığımız ay medyada yer bulan bir haber dikkat çekiciydi. Habere göre, Milli Savunma Bakanlığı bütçesinden en büyük payı alan Genelkurmay Başkanlığı’nın karakollara ve savunmaya yönelik “acil ihtiyaç” statüsüne giren milyonlarca liralık ödeneği halı saha, lüks salon ve yol yapımına harcadığı ortaya çıktı. Yine bir başka habere göre ise İstanbul’da bir orduevinin bahçesine emekli bazı üst düzey askerlerin oturması için lüks villaların inşa edildiğini öğrendik.

Bu tablodan yola çıkarsak, hukuk ve demokrasinin evrensel anlamda işlediği bir devlette böylesi uygulamalara yer olmadığı aşikâr. Şeffaf ve modern bir devlet yapılanmasında devleti yönetenler ve kurumlar her kuruşun hesabını verir, vatandaş vergisinin nereye harcandığını/harcanacağını bilir. Böylesi bir ülkede eşitlik ve imtiyazsızlık ilkeleri yalnızca vatandaşlar arasında değil, devletin kurumları arasında da geçerlidir. Biri her kuruşun hesabını verirken, diğeri “gizlilik” ilkesinin arkasına saklanamaz.

Mevcut duruma göre Türkiye’nin şeffaf, demokratik bir hukuk devleti olmak yolunda alacağı daha çok yol var. Devlet-toplum ilişkilerinin sağlıklı bir yapıya kavuşması, halkın siyasetçisiyle bürokratıyla yönetenlere güven duyacağı bir yönetim anlayışına geçmemiz ülke için acil bir ihtiyaç. Bunun başarılması ise mevcut yasalarda yapılacak ufak değişikliklerle mümkün. Hal bu iken, soruna kalıcı çözüm üretmek için iktidar ve muhalefet neyi bekliyor? Değişim şimdi değilse ne zaman?

Yanlış Hesap YÖK’ten Döndü

Geçen ay köşemizde yer alan bir haberde, Türkiye’nin genç nüfusu arasında yaygınlaşan işsizlik problemine değinmiştik. Ülkedeki ticarî ve sanayi işletmelerin yoğun bir ‘ara eleman’ ihtiyacı olmasına rağmen çalıştıracak işçi bulamadıklarını, bu sorunun temelinde ise 1998 yılında Yükseköğretim Kurulu (YÖK) tarafından hayata geçirilen “düşük katsayı uygulaması” sonucu meslek liselerinin kapanma noktasına gelmesinin yattığını belirtmiştik.

Son birkaç yılda YÖK, üniversite giriş sınavlarında meslek liseleri ile düz liseler arasında uygulanan farklı katsayı hesaplarını ortadan kaldırmayı amaçlayan girişimlerde bulunmuştu. Bu girişimler tamamen ideolojik kaygılarla hareket eden çeşitli yapılarca engellenmişti. Özellikle İstanbul Barosu’nun, ülkenin onca hukuksal sorununa kafa yormak dururken, üzerine vazifeymiş gibi YÖK’ün bir sorunu çözmeye yönelik uygulamalarını sürekli olarak Danıştay’a taşımasını hayretler içinde izlemiştik. YÖK’ün aldığı her olumlu karar, meslek liseli öğrencileri sevindirirken, İstanbul Barosu’nun itirazı ve Danıştay’ın ret kararları öğrencilerde yıkıma ve geleceğe güvensizliğe neden oluyordu.

Nihayet YÖK Genel Kurulu sorunu tümden çözecek adımı atarak, 13 yıl boyunca milyonlarca öğrenciyi mağdur eden katsayı uygulamasını tamamen kaldırdı. YÖK’ün 13 yıl sonra gelen kararı “yanlış hesap Bağdat’tan döner” atasözünü hatırlatırken, ideolojik kaygıları uğruna milyonlarca insanı mağdur etmekten çekinmeyen zihniyet de esaslı bir cevap aldı.

Yakın Tarihle Yüzleşmek

Türkiye, yakın geçmişi zulüm ve katliamlarla dolu bir ülke. Pek çok dinî, siyasî ve etnik grubun mağdur olduğu bu zulüm ve katliamlar, son yıllarda hiç olmadığı kadar ülke gündemini meşgul ediyor. Yaşanan tartışmalarda, devletin kirli geçmişini bu kirliliğin sebebi olan fikriyatın destekçileri dışında sahipleneni bulmak da oldukça zor.

Başbakan Erdoğan’ın Cumhuriyet tarihinde bir ilke imza atarak “Dersim Özrü” dilemesi, devletin geçmiş uygulamalarının savunulacak bir yanı olmadığını ortaya koyuyor. Bu özür aynı zamanda tarihî bir kırılmaya denk düşerken, toplum olarak geçmişle hesaplaşmamız noktasında geri dönülemez bir süreci başlatmış bulunuyor.

Yakın bir gelecekte devletin faili olduğu başka olaylar için de özürler dilenecektir. Bu durumu kaçınılmaz kılan temel sebep ise son yıllarda toplum olarak yaşadığımız bilinç sıçraması.

Artık devleti ve uygulamalarını ve devleti kirleten karanlık elleri yoğun bir şekilde tartışabiliyoruz. Bu süreç ülke olarak bizleri nereye götürür, geçmişle yüzleşmemiz ne kadar sürer ve sınırı ne olur, bunu kestirememekle birlikte önümüzde dünyadan iki önemli örnek duruyor.

Yakın geçmişi tıpkı Türkiye gibi derin devlet yapılanmalarıyla, cunta örgütlenmeleriyle, darbe, muhtıra ve katliamlarla kirlenmiş Arjantin ve İspanya örneklerinden yola çıkarak, Türkiye’nin geleceğine yönelik çıkarımlarda bulunmak mümkün. Arjantin geçmişiyle tam bir hesaplaşma yoluna giderek, bu hesaplaşmayı hukuk yoluyla ve kirli işlerin ardındaki failleri ağır cezalara çarptırarak yapma yoluna gitti. İspanya’da ise kirlenmişlik öylesine büyük boyutlardaydı ki, bunda payı olan düzenin eski ve yeni sahipleri, farklı dinî, etnik ve ideolojik gruplar çareyi el birliğiyle geçmişin üstüne sünger çekmekte buldular. Buna karşılık, kirli geçmişin tekrar etmemesi için dünyanın en demokratik anayasalarından birini yaptılar. Peki, Türkiye hangi yolu izleyecek, bunu tartışmamız gerekiyor.

Şu an yargılamaları süren Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı davaları, Başbakan’ın Dersim Özrü gibi somut verilere bakarsak, Arjantin modelinde olduğu gibi toplum ve devletin geçmişiyle hukuk yoluyla hesaplaşma iradesi gösterdiğini söyleyebiliriz. Diğer yandan son günlerde kamuoyuna yansıyan çeşitli tartışmalı yargı kararları ise aksini düşünmemize sebep olacak kadar vahim.

Özellikle Susurluk Skandalı’na adı karışan özel harekatçı polisleri tutuklayan hâkimin görevden alınması; tutuklu 7 özel harekatçı polisin -avukatlarının tahliye talebinde bulunmamasına rağmen- yurtdışına çıkış yasağı konulmaksızın tahliye edilmeleri izaha muhtaç gelişmeler. Buna benzer daha pek çok örnek var.

Hiç de iç açıcı olmayan bu tablodan hareketle, Arjantin modeline benzer bir hesaplaşmanın Türkiye’de tam olarak yaşanmadığını görüyoruz. Peki, İspanya örneği Türkiye’ye model olabilir mi? Bunun olması da oldukça zor. Çünkü Türkiye’nin mevcut siyasi yapısı, evrensel normlarda bir anayasaya kavuşacağımız konusunda pek de ümit vaad etmiyor.

Dileyelim ki tıpkı Arjantin’de olduğu gibi kirli geçmişle hukuk yoluyla hesaplaşılsın, İspanya’da olduğu gibi ülkemize de dünyanın en iyi anayasalarından biri kazandırılsın. Aksi durumda, mevcut durumu Türkiye daha fazla kaldıramayacağı gibi, doğacak olumsuz sonuçların altından iktidarıyla muhalefetiyle siyaset kurumu da kalkamayacaktır.

Birinci Yılında Arap Baharı

Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu yangın yerine çeviren halk ayaklanmaları bir yılını geride bıraktı. Ayaklanmaların fitilini 17 Aralık 2010’da Tunuslu işportacı Muhammed Buzizi’nin kendisi yakması ateşlemişti. Tunus, Mısır ve Libya’da yönetim değişikliklerine neden olarak “Arap Baharı” adını alan ayaklanmalar, Suriye ve Yemen’i de iç savaşın eşiğine getirdi. Bu iki ülkede suların nasıl durulacağını gelecek günler gösterecek.

Arap Baharı’na dair genel bir değerlendirmede bulunmak gerekirse, halk devrimi olarak nitelenen ayaklanmaların şu an istenen sonucu verdiğini söylemek zor. Mısır’da askerî rejim gücünden bir şey kaybetmiş değil. Libya ise dünyaca ünlü müslüman düşünürlerden Tarık Ramazan’ın deyimiyle Batılı ülkelerin sömürgeleştirme faaliyetleriyle karşı karşıya.

Arap Baharı hali hazırda sürdüğü için bölge ülkelerinin bugünü ve yarınına dair net çıkarımlarda bulunmak için henüz erken. Ancak yaşanan olaylar, uzun yıllardır Batılı devletlerin emperyalizminden ve dikta rejimlerinden çok çekmiş ülkelerin, aynı kaderi tekrar yaşamaması açısından pek çok ders içeriyor, tarihî bir dönüşüm potansiyelini beraberinde getiriyor.

Meselenin Türkiye ayağına gelirsek; bölge ülkeleri için bir rol model ve bölgesel lider olarak görülen Türkiye’nin süreç içerisinde aktif olarak yer aldığını gördük. Bölge ülkelerinin gelecek adına Türkiye’den beklentisi de büyük. Türkiye’nin bu beklentileri boşa çıkarmaması ve parçalanmış bir görüntü arz eden İslâm coğrafyasının yeniden toparlanabilmesi için vereceği katkılar önemli. Bu ise olan bitenin dikkatle takip edilmesi, değerlendirilmesi ve Batılı ülkelerin bölgeye yönelik çıkar amaçlı politikalarını etkisiz hale getirecek politikalar geliştirilmesinden geçiyor.

Özür: Geçtiğimiz sayıda köşemizde iki farklı başlık altında aynı habere yer verilmiştir. Teknik bir sebeple yaşanan bu hatadan dolayı tüm okurlarımızdan özür dileriz.


Kısa Kısa

ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın Türkiye ziyareti sırasında katıldığı Küresel Girişimcilik Zirvesi’nde, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın ABD’ye göndermede bulunduğu “Büyük balık değil, artık hızlı balık küçük balığı yer” sözü, Türkiye ve ABD’nin mevcut durumunu özetlemesi açısından tarihî bir önem sahip. ABD şu sıralar siyasî ve iktisadî olarak sürekli gerileyen bir profil çiziyor. Türkiye ise son yıllarda güçlü ekonomisi ve aktif dış politikasıyla yükselen küresel bir değer. Bu yükselişin ülke politikacılarına verdiği özgüvenden olsa gerek, Babacan, Biden’a göndermede bulunabiliyor. Çok değil 12 yıl önce dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e, ABD ziyareti sırasında “Sizin ABD’ye ihtiyacınız var ama ABD’nin size ihtiyacı yok. Kıbrıs sorununu çözmezseniz, size kredi yok!” resti çeken Biden’ın bugün reste maruz kaldığı düşünülürse, aradan geçen sürede Türkiye’nin ne kadar mesafe kat ettiği ortaya çıkıyor.

***

Şike Yasası, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün vetosuna rağmen TBMM’de hiçbir değişikliğe uğramaksızın yeniden kabul edildi. AKP, CHP ve MHP’nin desteğiyle kabul edilen yasa tasarısı, Anayasa Mahkemesi’ne götürülmeksizin Cumhurbaşkanı’nca onaylandı. Artık spor müsabakalarında şike suçuna bulaşanlar daha az ceza alacak. Yasayı elbirliğiyle hazırlayan ve jet hızıyla onaylanmasını sağlayan üç siyasi partimizi toplum olarak halen anlamakta zorlanmakla birlikte, nadiren şahit olabildiğimiz uzlaşılarından dolayı tebrik etmemiz gerekiyor. Bu birlikteliği ve olağanüstü performanslarını ülkenin çözüm bekleyen daha önemli sorunlarının giderilmesi ve Yeni Anayasa’nın bir an önce ülkeye kazandırılması çalışmalarında da beklediğimizi belirtmek istiyoruz.

***

Yılın üçüncü çeyreğinde (Temmuz, Ağustos, Eylül) yüzde 8.2 büyüyen Türkiye ekonomisi, bu oranla Çin’den sonra dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi oldu. Türkiye’nin 9 aylık büyümesi yüzde 9.6 olarak gerçekleşirken, milli gelir 957.3 milyar lira oldu. Kişi başına düşen milli gelir ise cari fiyatlarla 17 bin 21 TL’ye yükseldi. Ülke ekonomisi, mevcut cari açık dışında iyi bir görüntü çiziyor. Cari açığın önümüzdeki yıllarda ülke ekonomisine bir tehdit oluşturmayacağını, sürekli artış gösteren ihracat rakamlarından yola çıkarak söyleyebiliriz. Ancak mevcut ekonomi politikalarının aksine, ülkenin demokratikleşmesinin önünü açacak reformların kesildiğini görmek ise gelecek adına kaygı verici. Türkiye’de mevcut statüko zihniyetini kalıcı bir şekilde ortadan kaldırmaksızın, evrensel standartlarda bir anayasa yapmaksızın, yaşanacak ekonomik gelişmelerin kalıcı olamayacağını ve istikrarın sağlanamayacağını hükümetin unutmaması gerekiyor.

***

Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde (CERN) gerçekleştirilen “yüzyılın deneyi”nde ilk sonuçlar açıklandı. Bilim adamları, “Higgs Bozonu” ya da Tanrı Parçacığı(!!!) olarak adlandırdıkları atomaltı parçacığının izini bulduklarını açıkladılar. Bilim adamlarının şimdiki hedefi atomaltı parçacıkları çarpıştırarak devasa bir enerjiyi ortaya çıkartmak. Bunun sonucunda bir yırtık oluşturarak zamanda yolculuk yapmayı hayal ediyorlar. Fakat bundan daha dikkat çekici olan konu Batı’daki zihin değişikliği. Rönesans ve Reform hareketleri sonucu yaşadıkları Aydınlanma Dönemi’nden beri dinle arası mesafeli Avrupa biliminin, yaptığı en büyük deneyin sonucunda ortaya çıkan parçacığı “Tanrı”ya atfetmesi ilginç bir gelişme.

leyla_mecnun
02.08.2012, 01:16
Vanlı Depremzedeler Unutuldu mu?
Ülkemizde ve dünyada yaşanan doğal afetler sonrası toplum (http://semerkanddergisi.com/tag/toplum/) olarak sergilediğimiz dayanışma ve yardımseverlik takdire şayan. Bunun son örneğini, Van’da 23 Ekim 2011’de yaşanan 7.2’lik deprem (http://semerkanddergisi.com/tag/deprem/) sonrası da gördük. Ülke olarak elbirliği içinde Van’ın yaralarını sarmak için bölgeye koştuk. Devletin yanı sıra sivil yardım kuruluşlarının öncülüğüyle bölge insanının ihtiyaçlarının karşılanması için seferber olundu.
Bu yardım kuruluşlarından biri de kardeş kuruluşumuz Beşir Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği idi. Depremin üzerinden geçen beş aylık süre içerisinde tüm imkanlarını bölge insanı için seferber eden ve çalışmalarına aralıksız devam eden Beşir Derneği, bugüne kadar 22 TIR ihtiyaç maddesini Vanlı depremzedelere ulaştırdı. Depremden hemen sonra Van ve Erciş’te kurduğu çadır kentte 550 depremzedenin barınma sorununu gideren dernek, aynı zamanda çadır kentlerin bünyesinde oluşturduğu aşevlerinde günde 1200 kişiye iki öğün sıcak yemek çıkardı. Çadır kentlerde temizlik ihtiyaçlarının karşılanması için kadın ve erkek tuvaleti, banyo ve çamaşırhanelerin yanı sıra mescitler de kuran dernek, ayrıca 110 bin depremzedenin ihtiyacını karşılayacak 20 bin gıda paketini de ihtiyaç sahiplerine dağıttı.
Bu faaliyetleri yerinde incelemek üzere geçen ay Van ve Erçiş’e ziyarette bulunan Semerkand Vakfı Genel Başkanı ve dergimizin başyazarı S. Mübarek Erol (http://semerkanddergisi.com/tag/mubarek-erol/), Beşir Derneği Genel Başkanı Cevdet Şanlı ve TÜMSİAD Genel Başkanı Hasan Sert’in de aralarında bulunduğu heyet bir dizi temaslarda bulundu. Van’da bundan sonra yapılması gereken faaliyetleri yerinde tespit eden heyet, Van Valisi Münir Karaoğlu’na da Beşir Derneği çalışmaları hakkında bilgi verdi. Vali Karaoğlu, tüm bağışçılara ve dernek gönüllülerine teşekkürlerini iletti. Başkan Cevdet Şanlı ise Beşir Derneği olarak Vanlı depremzedelerin sorunlarına kalıcı çözümler üretmek üzere çalışmalarının sürdüğünü belirterek, resmi prosedürler konusunda destek istedi.
Van depreminin yaralarının sarılması için daha yapılacak çok şey var. Bu sebeple yardımların devam etmesi gerekiyor.
Türkiye (http://semerkanddergisi.com/tag/turkiye/)’nin Komşularıyla İmtihanı
Türkiye’nin komşularından Irak, etnik ve mezhepsel temelli üç parçaya bölünmeye doğru hızla yol alırken, Suriye’yi de, yaşanan iç çatışmaların kısa vadede sonlanmaması durumunda aynı akıbetin beklediğini söyleyebiliriz. Türkiye’nin bu noktada tüm çabası, iki ülkede de iç barışın ve siyasî istikrarın kısa sürede sağlanarak ülke bütünlüklerinin muhafaza edilmesi yönünde.
Bu mümkün olmazsa, Irak’ta Kuzey Irak Kürt Yönetimi bağımsızlığını ilan ederek bir devlete dönüşebilir. Suriye’de ise ülkenin kuzeyinde özerk bir Kürt yönetiminin oluşması gündemde. Bu iki yönetimin Mesud Barzani liderliğinde birleşerek bir devlet oluşturması ve buna benzer birçok devletin kurulmasının Türkiye’yi hayli zora sokacağı, bölünmeye götüreceği, Ortadoğu coğrafyasını da büyük sancılara sürükleyeceği ifade ediliyor.
Diğer yandan bu bölgedeki Kürtlerin, üniter yapısı değişime uğrayacak ve federasyon sistemiyle yönetilecek bir Türkiye’ye katılmak isteyecekleri de sıklıkla yapılan yorumlar arasında. Barzani’nin son ABD ve Türkiye ziyaretlerinin detaylarını bilmiyoruz. Fakat Başbakan Erdoğan ile görüşen Barzani’nin, görüşme sonrası düzenlediği basın toplantısında PKK’ya silah bırakma çağrısında bulunması, aksi takdirde PKK’yı Kuzey Irak’ta barındırmayacağını ifade etmesi, Türkiye ile iyi ilişkilerini sürdürmek istediği yönünde önemli bir işaretti. Yakın zamanda PKK’nın tamamen silah bıraktığına tanık olabiliriz. Bunun gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’nin Kürt sorununa kalıcı çözüm üretmek ve bölgede istemediği birtakım olumsuzluklarla karşılaşmamak için yeni Anayasa (http://semerkanddergisi.com/tag/anayasa/)’nın yapımında aceleci davranması gerekiyor.
Dağ Yolunda Kur’an Kursundan Okulda Kur’an Dersine
Çocukluk yıllarımda babaannemden dinlemiştim. Mahalle (http://semerkanddergisi.com/tag/mahalle/) camisinde Kur’an kursuna gidiyor ve henüz birkaç kısa sure biliyordum. Babaannem, o yıllarda bana hayli uzun ve ezberlemesi zor görünen Nebe Suresi’ni okumuştu. Bu sureyi ne zaman, hangi Kur’an kursunda öğrendiğini sorduğumda, Türkiye’nin yakın tarihindeki bir kara leke ile daha o yaşta tanışmama sebep olan şu cevabı almıştım:
“Bizim çocukluğumuzda Kur’an öğrenmek yasaktı. Köyümüzdeki Kur’an kursu kapatılmıştı. Ezan Türkçe okunuyordu. Yasaklara uymayanları jandarma döverdi, alır götürürdü. Bu yüzden Kur’an’ı gizli saklı öğrendik. Köyümüzde bir hoca vardı. Jandarmalar ezber yaptığımızı bilmesin diye her gün köyün çocuklarını sırayla eşeğine bindirir, dağ yoluna doğru götürür, eşek üstünde o okur, biz tekrarlar, ezber yapardık. Dağ yoluna gidiş gelişte ezberimizi tamamlardık. Hoca gün boyu köyün çocuklarına bu şekilde ezber yaptırırdı. Bazen de samanlıklarda ezber yapardık.”
Türkiye, maalesef 30’lu, 40’lı yıllarında buna benzer pek çok acıyı yaşadı. Toplumun manevi (http://semerkanddergisi.com/tag/manevi/) değerlerine adeta savaş açılan o yıllar, Başbakan’ın Konya’da yaptığı bir açıklama ile yeniden tartışma konusu oldu. Erdoğan, yasalaşan 12 yıllık zorunlu eğitim sisteminin içine Kur’an ve Siyer’in seçmeli ders olarak konulmasına itiraz eden CHP’ye yönelik bir eleştiride bulunarak; “Bu millet bir dönem mağaralarda Kur’an öğrendi. Bu millet bir dönem dini, diyaneti, kümeslerde, yıkık dökük harabelerde öğrendi. Bugün Kuran’ın duvarda asılı durmasını arzulayan CHP, o gün duvarda asılı olan Kuran’a bile tahammül edemiyordu (…) Şimdi çıkmışlar, bizim onlara geçmişi hatırlatmamızdan rahatsız oluyorlar. (…) Alaaddin Camii’ni (Konya’da) ahır olarak kullandılar (…) O yüzden 30 Mart çok önemli bir tarih. Onun için bu parlamento (http://semerkanddergisi.com/tag/parlamento/) bu yeniden iadeyi itibarı gerçekleştirdi.”
Erdoğan’ın eleştirilerine karşı CHP lideri tüm bunları reddederek, “Hiçbir dönemde, hiçbir cami ahır yapılmadı!” dedi. Oysa gerçekler öyle değil. Örneğin; 20.04.1936 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yer bulan “Bu ne insafsızlık: Seferihisarda tarihî bir cami ahır yapılmış!” ve yine aynı gazetenin 23.05.1948 tarihli nüshasında yer alan “Cami ahır olur mu hiç?” başlıklı yazılara bakmak gerçeği görmek için yeterli.
Tartışmaya sosyal paylaşım sitesi Twitter’dan yaptığı bir açıklama ile katılan Başbakan Başdanışmanı Dr. İbrahim Kalın’ın ortaya koyduğu bilanço ise daha çarpıcı: “Türkiye’de 1926-1972 arasında 3 bin civarında cami ve mescit satılarak elden çıkartıldı. Bu mabedlerin hazin tarihi henüz yazılmadı. Bazı cami ve mescitler, CHP’ye parti binası olarak satıldı, bazıları Halkevi’ne çevrildi. Bazı camiler 2.5 ve 5 TL’ye satıldı. Satılan cami ve mescitler: İstanbul’da 386, Bursa’da 209, Aydın’da 208, Manisa’da 193, Gaziantep’te 188, Konya’da 175, İzmir’de 160, Edirne’de 138 ve Ankara’da 96.”
Fazla söze ne hacet… Gerçek ayan beyan ortada…
Darbecilerde Panik Havası
12 Eylül 1980 darbesinin yargılanacağı tarihi dava başladı. Söz şimdi yargıda. Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ile Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya hakkında mahkemenin ne karar vereceğini, bu isimler dışında darbeye iştirak etmek, işkence yapmak başta olmak üzere pek çok suça karışan dönemin asker, polis ve sivil bürokratları ile diğer unsurların yargılanıp yargılanmayacağını da hep birlikte göreceğiz. Belki, 12 Eylül darbesi sonrası kaybolan hazineye ve bu ülkenin tüm vatandaşlarına ait 170 ton altından, yağmalanan kültür ve sanat eserlerimize kadar tüm maddi ve manevi kayıplarımızın hesabı sorulacak. 12 Eylül Davası’nı son sözü söylemek üzere şimdilik yargıya bırakalım ve gelelim 28 Şubat post-modern darbesine yönelik soruşturmaya.
Geçen ay bu köşede yer bulan “15. Yıldönümünde ‘Darbeler Tarihinin En Ahlâksızı” başlıklı yazımızda 28 Şubat’a dair detaylı bir fotoğraf çıkartmıştık. 28 Şubat darbesinin “post-modern” olarak isimlendirilmesinin nedenini, önceki darbeler gibi askerin yönetime el koymadan, siyaset (http://semerkanddergisi.com/tag/siyaset/), bürokrasi, medya ve büyük sermayeden müteşekkil “silahsız kuvvetler” yoluyla gerçekleşmesi olarak açıklamıştık. Bununla birlikte darbenin hukuki, siyasi, ekonomik vb. açıdan mağdur ettiği tüm kesimleri de ele alarak, 28 Şubatçıların yargı karşısına çıkarılmasının büyük bir toplumsal beklentiye dönüştüğünü ifade etmiştik. Ve beklenen oldu, 28 Şubat darbesine yönelik soruşturma başlatıldı. Bu kapsamda, 28 Şubat döneminde Genelkurmay 2. Başkanı olan emekli Orgeneral Çevik Bir ile dönemin Genelkurmay Genel Sekreteri emekli Tümgeneral Erol Özkasnak’ın da aralarında bulunduğu emekli ve muvazzaf 26 subay tutuklandı, bir o kadarı da tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı. 28 Şubat’ın asker ayağına yönelik soruşturmanın derinleşerek sürmesi sürpriz olmayacak. Fakat burada kilit soru; darbe soruşturmasının siyaset (http://semerkanddergisi.com/tag/siyaset/), sivil bürokrasi, medya ve büyük sermayedeki uzantılarını kapsayıp kapsamayacağı. Çünkü şu sıralar, soruşturmanın bu kesimlere uzanmaması için kıyametin koparıldığını, akla ziyan savunmaların yapıldığını görüyoruz. Kimisi “korkmuştuk, mecburduk”, kimisi “bankam vardı” sözleri ediyor. Üstelik bunu, maddi-manevi her türlü kaybı göze alarak onuru ile darbecilere karşı var olma mücadelesi vermiş, sesini yükseltmiş milyonların olduğu ülkede dile getirebiliyorlar.
Evet, bekleyip göreceğiz. Darbe ve darbecilerle hesaplaşma bu ülkede hak ve adaletin inşasına dönük gerçek bir hamle mi olacak, yoksa adlî süreçlerin dolambaçlı koridorlarında eriyip gidecek mi?
Kısa Kısa
Bazen bir fotoğraf karesi çok şey anlatır. Gördüğünüzde öylece kalakalırsınız. Konuşmak istersiniz konuşamazsınız, konuşsanız da anlatmak istedikleriniz karşısında kelimeler kifayetsiz kalır. Görmedinizse, o fotoğrafı görmelisiniz. Fotoğraf, Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’de çekildi. Başbakan Erdoğan’ın Çin gezisi kapsamında Doğu Türkistan’ın başkenti Urumçi’ye ziyarette bulunduğu sırada, heyette bulunan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Büyük Camii’de bir Uygur Türk’ü ile kucaklaşmasına tanık olduk. İşte bu kucaklaşmanın fotoğrafı, 63 yıldır etnik ve dinî kimliği nedeniyle komünist Çin idaresinin zulmü altında inleyen bir milletin acılarını, hasretini, sevincini, sahiplenilişini anlatıyordu. Ve aynı zamanda, 100 yıldır sınırlarına hapsolmuş Türkiye’nin silkindiğini, sınırlarını aştığını, başka diyarlara kucak açtığını, yeniden, nicedir mağdur ve mazlum haldeki İslam âleminin kurtuluş umudu haline geldiğini…

Sahtekârlığın yapanın yanına kâr kalmadığı günleri de gördük nihayet. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, ilk kez yayınladığı iki duyuru ile bal, et ve süt ürünlerinde sahteciliğe teşebbüs ederek tüketicileri aldatan firmaları teşhir etmesi bu açıdan önemliydi. Bakanlığın açıklamasıyla, balda gıdanın saflığını bozan yabancı madde karıştıran firmalar deşifre edilirken, et ve süt ürünlerinde ise nişasta, bitkisel yağ, tek tırnaklı eti (eşek, at, katır vb.), kanatlı eti (tavuk, hindi vb.), yabancı doku, iç organların olmaması gerektiği halde rastlandığı ürünleri imal eden firmalar açıklandı. Deşifre edilen firmalar gerek bakanlığın gerekse tüketicilerin yaptırımlarıyla karşı karşıya kalacaklardır. Fakat insan sormadan edemiyor; acaba halihazırda hangi sahte ürünleri bilmeden tüketmeye devam ediyoruz? Kâr hırsıyla bu kepazeliğe imza atanlar, bunun hesabını asıl ahirette vereceklerini hiç mi düşünmezler?

Türkiye 2023 yılında dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olmayı hedeflerken, ekonomik sorunlarına kalıcı çözümler bulmak zorunda. Bu bakımdan geride bıraktığımız Nisan ayında uygulamaya koyulan “dördüncü teşvik sistemi” büyük önem taşıyor. Bu sistem çok yönlü kalkınmayı sağlayacak bölgesel ve genel teşvik uygulamalarını içermekle birlikte, büyük ve stratejik yatırımların da önünü açıyor. Sisteme göre, Türkiye 6 bölgeye ayrılırken, gelişmişlik açısından en geri sıralarda bulunan Doğu, Güney ve İç Anadolu illeri teşviklerden en önemli payı alacak. İstihdamı artırması ve 10 yıl içerisinde işsizlik oranını yüzde 5’e kadar indirmesi hedeflenen sistem sayesinde, Türkiye’nin ekonomideki en büyük sorunu olan ithalata dayalı cari açık problemi de orta ve uzun vadede çözülmüş olacak. Temmuz 2009’da açıklanan “üçüncü teşvik paketi”nin bir önceki pakete göre yüzde 73 yatırım artışı sağladığı göz önünde bulundurulursa, daha kapsamlı dördüncü paket Türkiye’ye sosyal, politik ve ekonomik olarak büyük bir sıçrama yaşatacak gibi görünüyor.

Olmaz demeyin, bu da oldu: Konya’da Türkiye’nin en meşhur otellerinden birisi, otel girişindeki otomatik döner kapının içine bir Mevlevi semazenin maketini yerleştirdi. Otele gelen müşteriler, bu semazen tarafından karşılanıyor. Manevi değerlerimizin metalaştırılmasına, bir ticarî nesne, pazarlama aracı yapılmasına uzun zamandır aşinayız. Ancak, bu kadarı da fazla değil mi? Otel kapısına semazen maketi dikerek müşteri karşılatmak nasıl bir aklın ürünüdür? Manevi değerleri bir tüketim aracı, bir ticarî nesne olarak görmekten ne zaman vazgeçeceğiz? Ve bu haberi veren gazete “Mevlâna Mevlâna olalı böyle zulüm görmedi: Girenle dön, çıkanla dön” derken haksız mı?

leyla_mecnun
02.08.2012, 01:17
Dış Politikaya Avrupa’dan Bakışlar
Siyaset, Ekonomi (http://semerkanddergisi.com/tag/ekonomi/) ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA), Avrupalı karar alıcılar ve entelektüellerin Türk dış politikasına nasıl baktığını araştırmış. Bu bağlamda, Avrupa’daki 32 bürokrat, siyasetçi, önde gelen uzman, Türkiye’yi takip eden akademisyen ve gazeteci ile gerçekleştirilen derinlikli mülâkatlar bir rapor haline getirilmiş. “Avrupa’nın Türk Dış Politikası Algısı” ismini taşıyan rapora göre, Türkiye’nin son on yılda gösterdiği ekonomik büyüme ve dış politikadaki atılımları, Avrupalı entelektüeller düzeyinde takdir toplamakla birlikte, büyük bir şaşkınlığa da neden olmuş.
İngilizce yayımlanan 45 sayfalık rapora göre, on yıllar boyunca hiçbir gelişme kaydetmeyen ekonomisi ve atıl durumdaki dış politikasıyla Batı için öngörülür bir müttefik konumunda olan Türkiye, özellikle dış politikasıyla analize değer görülmeyen bir ülke konumundaymış. Raporda, bu algının son yıllarda büyük bir değişim geçirdiğini, mevcut Türk dış politikasına yönelik algının oldukça olumlu ve rasyonel temellere dayandığını görüyoruz. Türkiye’nin gerek bölgesinde artan etkinliği ve yapıcı rolü, gerekse küresel bir aktör olma hedefi güden çok yönlü diplomasisi, Avrupalılarda büyük bir memnuniyetle karşılanırken, ekonomi ve dış politika alanında vizyonu yetersiz kalan AB için Türkiye’nin vazgeçilmez bir ortağa dönüştüğü ifade ediliyor. Türkiye’nin ve dış politikasının Batı’dan Doğu’ya ideolojik bir eksen kayması yaşadığı, dinî faktörleri ön plana çıkaran bir “Yeni Osmanlıcılık” politikası güttüğü iddiaları ise Avrupalılar tarafından indirgemeci ve yersiz bulunuyor.
Raporda, Türkiye’ye yönelik olumlu düşüncelerin yanı sıra, Avrupalı elitlerin zihinlerinde çeşitli soru işaretleri de yer buluyor. Avrupalılara göre Türkiye’nin aktif ve bağımsız bir dış politika yürütmesi değil, aktivizmi ve bağımsızlığı ifadede kullanılan dil rahatsızlık oluşturuyor. Özellikle Batı’nın Türkiye’ye ve Doğu dünyasına yönelik önyargısı, çifte standardı ve hegemonik anlayışının Türkiye tarafından Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu coğrafyasında sert bir dille eleştirilmesi ve bu coğrafyalardaki Batı karşıtı grup ya da aktörlerle geliştirilen dostluk ilişkileri, Türkiye’nin Avrupa’da bir ortak değil, rakip bir güç olarak algılanmasına yol açtığı ifade ediliyor.
Raporda altı çizilmesi gereken bir diğer husus ise Avrupalıların Türkiye’den tam olarak ne istedikleri konusunda yaşadıkları kafa karışıklığı. Bu noktada muhataplar cevapsız kalıyor.
Rapora dair bir özet geçmek gerekirse, gelecek on yılda AB’yi ekonomik anlamda hayli sıkıntılar ve dış politikada etkisinin azalacağı günler bekliyor. Türkiye’yi ise bu alanlarda daha büyük atılımlar ve bölgesel ve küresel bir güce dönüşme süreci bekliyor. Özetle, yaş ortalaması 45’e çıkmış yaşlı Avrupa’nın düşünen beyinleri, “Türkiye-AB ilişkilerinde roller değişti, yaş ortalaması 28 olan, genç, dinamik Türkiye’ye asıl şimdi ihtiyacımız var!” demek istiyor.
Eski ve Yeni Türkiye’den Manzaralar
Türkiye’de yakın tarihe damgasını vuran ‘kılık kıyafet’ yasaklarının en katı uygulandığı yerlerin başında orduevleri ve askere ait sosyal tesisler geliyordu. 2000 yılında yayımlanan ‘Orduevleri, Askerî Gazinolar ve Sosyal Tesisler Yönetmeliği’yle buralara girecek davetlilere tesis kapısındaki askerin insiyatifinde uygulanan “sakallı, cüppeli, sarıklı, takkeli, türbanlı vb. çağdaş olmayan kıyafetlerle gelenler, günlük sakal tıraşı olmamış ütüsüz ve kirli elbiselerle gelenler, yabancı uyruklu kişiler ordu evine giremezler” kuralı getirilmişti. Bu kural, Milli Savunma (http://semerkanddergisi.com/tag/milli-savunma/) Bakanlığı tarafından yönetmelikte yapılan bir düzenlemeyle kaldırıldı. Karar Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girerken, Türkiye bir ayıbından kurtuldu. Millete ait bu mekanlar yeniden millete açıldı.
Akla, vicdana, insan haklarına aykırı, çağdışı bir uygulamanın daha son bulmuş olması, Türkiye’de yaşanan zihniyet değişimini göstermesi bakımında oldukça önemli. Fakat bir yandan devletin zihniyetinde böyle olumlu bir gelişme yaşanırken, diğer yandan tam tersi tablolarla da karşılaşmıyor değiliz. Örneğin, Kütahya’nın Domaniç ilçesinde 19 Mayıs etkinlikleri kapsamında düzenlenen gençlik koşusunda yarışmayı üçüncü tamamlayan Şeyma Bilge isimli öğrencinin başörtüsü (http://semerkanddergisi.com/tag/basortusu/) nedeniyle ödülünü alamadığını, ödülünün başörtüsüz arkadaşına verildiğini öğrendik. Olayın basına yansıması sonrası Bilge’nin ödülü Kaymakam (http://semerkanddergisi.com/tag/kaymakam/) Mehmet Boztepe tarafından takdim edilirken, İlçe Milli Eğitim Müdürü Bayram Ali Kardeş hakkında disiplin soruşturması başlatıldı. Kardeş’in gazetecilere yaptığı açıklama ise sorunun temeline işaret eden cinstendi: “İmam Hatip Lisesi Müdürü ödül töreni öncesinde ‘Başörtüsünden dolayı sıkıntı olur mu?’ diye sordu. Bu soru üzerine geçmiş dönemlerde yaşadıklarımızdan dolayı sıkıntı olabileceğini söyledim. Bu yüzden o törende başka bir öğrenci ödülü aldı. Böyle bir şey olmasa daha iyi olurdu. Herkesten çok özür dilerim.”
Kardeş’in açıklamasındaki “geçmiş dönemlerde yaşadıklarımız” vurgusu, benzer tablolarla karşılaşmamamız açısından ne yapılması gerektiğini ortaya koyuyor. Doğuştan gelen hak ve özgürlüklerin yasak sebebi sayılamayacağı, yasalarla teminat altına alındığı ve her ne sebeple olursa olsun kişi ya da kurumların inisiyatifine bırakılamayacağı bir ortamın oluşturulması… Ülke olarak geçmiş dönemde yaşadıklarımızın tekerrür etmemesi için yasakların değil, hak ve özgürlüklerin kurumsallaştığı zihinler inşa etmemiz gerekiyor.
Sorunu Muhatabıyla Konuşmak
89 yıllık Cumhuriyet (http://semerkanddergisi.com/tag/cumhuriyet/) tarihinde devletin toplumla olan ilişkilerine “tepeden inmeci” bir anlayış hakimdi. Devleti yöneten siyasîler ile sivil ve askerî bürokratik elite göre halk cahil ve yönetilmeye muhtaç bir ‘sürü’ idi. Devletlü kesim en iyisini bilir, halk adına en doğru kararı verir, halkının inancını, kültürünü, kılık kıyafetini, yaşayışını beğenmez, değiştirmeye, modernleştirmeye(!), terbiye etmeye(!) kalkar, hatta kimi zaman halkın seçtiğini beğenmez, askerî bir darbe ile alaşağı ederdi. Kısaca, “halka rağmen…” ifadesiyle özetleyebileceğimiz seçkinci, baskıcı, dayatmacı bir anlayış devlete hakimdi. Son yıllarda bu anlayışta köklü bir değişime gidildiğine, siyaset kurumunun alacağı kararların şekillenmesi noktasında doğrudan ya da dolaylı olarak halka sıklıkla müracaat edildiğine tanık oluyoruz.
Bir örnekle devam edelim: Bundan birkaç yıl önce kadına yönelik şiddet konusunda çalıştığım bir haber nedeniyle, fikirlerini almak üzere bir kadın derneğinin yöneticisiyle kısa bir söyleşi yapmıştım. Görüştüğüm yetkili, sözün bir yerinde son dönemde kadına yönelik şiddetin önlenmesi ve kadın haklarının güvence altına alınması noktasında ülke olarak çok mesafe kat ettiğimizi, hatta uygulama noktasında çeşitli sıkıntılar yaşansa da, dünyada bu alanda en iyi yasalardan birine sahip olduğumuzu belirttikten sonra, en az bu konu kadar önemsediği başka bir noktanın altını şu sözlerle çizmişti: “Önceki dönemlerde siyaset kurumunun kadınlara yönelik yaptığı çalışmalarda, çıkardığı yasalarda fikrimizi pek soran olmazdı. Kadınlar olarak sorunlarınız nelerdir, sorunların çözümü noktasında neler düşünüyorsunuz, diyen çıkmaz, bir kez kapımız çalınmazdı.
Oysa yapılan son yasalarda kadın derneklerinin, bu alandaki sivil toplum kuruluşlarının kapısı sıklıkla çalındı, yapılan yasaların hemen hemen tamamı fikirlerimiz, taleplerimiz doğrultusunda şekillendi. Asıl önemli olan da buydu; sorunu muhatabıyla konuşmak ve çözmek… Bu sebeple ortaya bu derece başarılı yasalar çıktı.”
Bu örnekte de ortaya konulduğu üzere, sorunları muhataplarıyla konuşmak ve çözmek en doğru metod. Böylece taraflar arasında sağlıklı bir iletişim kurulacak, durum ve sorun tespiti yapılacak, daha doğru sonuçlara ulaşılarak kalıcı çözümler üretilebilecektir. Devlet-toplum ilişkilerinde bu yöntemin izlenmesi ve bunun kalıcı bir kültür (http://semerkanddergisi.com/tag/kultur/) haline gelmesi gerekiyor. Önümüzdeki süreçte bunun böyle olacağına dair pek çok işaret görüyoruz. Bunlardan birine geride bıraktığımız günlerde şahit olduk.
Bundan bir yıl önce kurulan Gençlik ve Spor Bakanlığı, kuruluşundan itibaren en önemli faaliyet olarak “Ulusal Gençlik ve Spor Politika Belgesi”ni hazırlamayı kendisine amaç edinmişti. Bu amaç doğrultusunda Türkiye’deki tüm üniversiteler ve gençliğe yönelik faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşlarından gençlerle temasa geçilerek, 14’ü ülkemizde, diğer ikisi KKTC ve Almanya’da olmak üzere toplam 16 çalıştay düzenlendi. Bu çalıştaylarda, gençlerin sorunları ve bu sorunlara yönelik çözümleri kendi ağızlarından dinlenerek bir yol haritası çıkarıldı. Bu çalıştayların sonunda 24 yıl aradan sonra 2. Gençlik Şurası gerçekleşti. Böylece siyaset kurumu gençlerle en üst düzeyde temas kurarak onların taleplerine kulak verdi. Türkiye’nin gençleri, kendi geleceklerini tayin edecekleri “Ulusal Gençlik ve Spor Politika Belgesi”ne bir adım daha yaklaşmış oldu. Uzun lafın kısası, olması gereken oluyor, nihayet sorunlar muhataplarıyla konuşularak çözüme kavuşturuluyor.
“Trafik Canavarı”yla Mücadele
Türkiye’de trafik, adı canavarla özdeşleşmiş bir kavram. 2011 yılında 131 bin 468 ölümlü ve yaralanmalı trafik kazası sonucu 3 bin 821 insanımızı kurban verdiğimizi, 238 bin 74’ünün ise bu sebeple yaralandığını göz önüne alınca, bu yakıştırmadaki haklılık payı ortaya çıkıyor. Kazalar sonucu oluşan 16,5 milyar liralık ekonomik kayıp ise cabası. Trafik kazalarının ortaya koyduğu bu bilanço ağır olsa da, toplum olarak kazalardan gerekli dersleri almaya başladığımız da bir gerçek. 2011 yılında bir önceki yıla oranla trafikteki araç sayısı yüzde 6,6, sürücü sayısı yüzde 5,8 artmasına rağmen, trafik kazalarından kaynaklanan ölüm oranlarında yaklaşık yüzde 23’lük bir azalma olmuş.
Bu rakamlar elbette daha da aşağı çekilebilir. Bu amaçla harekete geçen İçişleri Bakanlığı’nın, yeni bir “Karayolu Güvenliği 10 Yıllık Eylem Planı” hazırladığı açıklandı. Plan kapsamında, yol ve güzergâhla ilgili teknik sorunların giderilmesi, sürücü belgesi sınavlarının yeniden yapılandırılması, alkol, uyuşturucu (http://semerkanddergisi.com/tag/uyusturucu/) ve keyif verici madde kullananların direksiyon başına geçmesinin önlenmesine yönelik denetimlerin sıklaştırılması, emniyet kemeri ve kask kullanımı, aşırı hızın önlenmesi, yaya güvenliği, kırmızı ışık ihlallerinin önlenmesi, araç kullanırken cep telefonu kullanımının önlenmesi, acil ve ilk yardımın daha etkin hale getirilmesi gibi önlemler sıralanıyor.
İçişleri Bakanlığının açıklamasına göre, ölüm ve yaralanmaları yüzde 50 oranında azaltmayı hedefleyen bu eylem planının uygulamaya konulmasıyla, eğitimden denetime, altyapıdan sağlık hizmetlerine kadar trafikte hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yeni bir dönem başlamış olacak. Bu planın uygulanmasında vatandaşların yanı sıra kamu kurumları, özel sektör ve sivil toplum örgütlerinin, aynı güvenlik vizyon ve isteği doğrultusunda işbirliği içerisinde olması gerektiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Bu işbirliğini ve alınan kararların hayata geçirilmesini sağlayacak kurum ise Karayolu Güvenliği Yüksek Kurulu. Bu kurulun, kurulduğu 1997 yılından bu yana sadece iki kez toplandığı gerçeği ise insanı hayrete sevk edecek cinsten. Trafiğin canavarla özdeşleştiği bir ülke olmamız biraz da bu ihmalkârlığın altında gizli değil mi?
Kısa Kısa
Türkiye, acil ihtiyaç hissettiği yeni Anayasa’ya kavuşma noktasında kritik sürece girmiş bulunuyor. TBMM (http://semerkanddergisi.com/tag/tbmm/) Anayasa Uzlaşma Komisyonu 10 Mayıs itibariyle yeni Anayasa’nın yazımına başladı. Komisyonda temsil edilen dört siyasî parti de, olmazsa olmaz olarak gördüğü kırmızı çizgilere sahip. Siyasî partiler çatışan hassasiyetlerini aşma noktasında ne tür politikalar güdecekler, uzlaşabilecekler mi, bunu süreç boyunca göreceğiz. Fakat her parti masadan kalkan taraf olmayacağını sıklıkla ifade ediyor. Son noktada, masadan kalkanın kaybedeceği ama Türkiye’nin kazanacağı bir süreç bizleri bekliyor. Toplumsal beklenti tüm siyasî partilerin üzerinde uzlaştığı, toplumun tüm kesimlerini kucaklayan ve Türkiye’nin önünü her alanda açacak bir Anayasa yapılması yönünde.

Dünya değişiyor, Türkiye değişiyor. Kurumlar, kurallar ve kanunlar da bu değişimlerden nasibini az ya da çok alıyor. Değişim kimi zaman kolayca gerçekleşiyor, kimi zaman ise çeşitli engellere takılıyor, gecikiyor ama nihayetinde engelleri aşmayı başarıyor. Türkiye’deki mevcut Askerlik Kanunu’nun değişmesi ve çağın gereklerine uygun hale getirilmesi gerektiği yıllar boyunca konuşuldu durdu. Buna rağmen bir arpa boyu yol alınamamıştı. On yıllar önce yapılması gereken bir takım reformlar nihayet “Askerlik Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”nın TBMM’de kabulüyle gerçekleşti. Tasarıyla sivil ve askerlere uzun yıllar boyunca verilmesi istenen birçok yeni haklar, kolaylıklar sağlandı. Olan ise ülkenin onca yıl gereksiz tartışmalarla yoktan yere heba olan enerjisine, sıkıntı çeken insanına olmadı mı? Değişim er ya da geç kendisini kabul ettirmedi mi?

Dünyanın önde gelen kredi derecelendirme kuruluşlarının anlaşmalı olduğu ülkelerin ekonomileri hakkında verdikleri notlar, dış yatırımlar noktasında büyük önem taşıyor. Kredi notu yüksek ülkeler yabancı yatırımcılardan daha çok rağbet görüyorlar. Böylece ekonomiye sıcak para akışı/döviz girdisi sağlanıyor, yapılan kalıcı yatırımlar ülke gelirlerini ve istihdamı artırıcı rol üstleniyor. Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor’s’un (S&P) Türkiye’nin kredi notu görünümünü pozitiften durağana düşürmesi ekonomi çevrelerinde şaşkınlığa neden olurken, Başbakan Erdoğan kararın tamamen ideolojik ve siyasi olduğunu öne sürdü. 2011 yılında yüzde 8.5’luk büyüme ile dünyanın en hızlı büyüyen ikinci ekonomisi olan ve bu yıl da büyümesini sürdüren Türkiye’nin kredi notunun düşürülmesinin makul bir izahı yok. S&P adil bir karar mı verdi, yoksa Türkiye’ye geçen yıl gerçekleşen 16 milyar dolarlık dış yatırım miktarı birtakım küresel güç odaklarını rahatsız mı etti, bu sorgulanmaya değer bir konu.

Bir deprem ülkesi olduğumuz gerçeği, geçmiş tecrübelerimiz ve yaşadığımız acılarla sabit. Bu duruma rağmen gerek siyasî irade, gerek ilgili kurum ve kuruluşlar, gerekse bireyleriyle tüm toplum olarak depreme karşı önlem almakta hep ağır davrandık. Üstelik ülke genelinde depreme dayanıksız 7 milyon binanın varlığına rağmen… Nihayet depremi Türkiye’nin kabusu olmaktan çıkartacak en önemli hamle yapıldı, 7 milyon çürük konutu yenileyecek olan “Kentsel Dönüşüm Yasası” TBMM’de kabul edildi. Yasaya göre, bu yapıların malikleriyle anlaşma yoluna gidilerek riskli binalar yıkılacak, anlaşma ile tahliye edilen yapıların sahiplerine kira yardımı yapılarak hiçbir vatandaş mağdur edilmeyecek ve uygun kredi olanakları ile konut sahibi olabilecekler. Bu karar tüm ülke adına hayırlı olmadı mı, ne dersiniz?