+ Konuyu Cevapla
Toplam 16 sonuçtan 1 ile 16 arasındakiler gösteriliyor.

Konu: Eskişehir Gelenek ve Görenekleri

  1. #1
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart Eskişehir Gelenek ve Görenekleri

    Genel Bilgiler

    Yüzölçümü: 13.652 km² Nüfus: 706.009 (2000)
    İl Trafik No: 26

    İsa'dan önce birinci bin yılda Porsuk Nehri kıyılarında Frigyalılar tarafından kurulan Eskişehir Türkiye'nin en önemli yol kavşaklarından birisidir.Yunus Emre, Nasrettin Hoca gibi tarihi kişileri yetiştiren Eskişehir Lületaşı, çeşitli hastalıklara iyi gelen sıcak su kaynakları ile de ünlüdür.

    Eskişehir kültürel zenginliği kadar doğal güzellikleri, mutfağı ve alışveriş olanakları ile önemli bir turizm çekim merkezi olmayı hedeflemektedir.

    İLÇELER:
    Eskişehir ilinin ilçeleri; Alpu, Beylikova, Çifteler, Günyüzü, Han, İnönü, Mahmudiye, Mihalgazi, Mihalıcçık, Sarıcakaya, Seyitgazi ve Sivrihisar'dır.

    Alpu: Alpu İlçesi; doğuda Beylikova, batıda Merkez İlçe, kuzey batıda Sarıcakaya, güneyinde Mahmudiye, kuzeyde ise Ankara ile çevrilidir. Belediye teşkilatının kuruluşu 1955’tir. 1987 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 16.718 olup, nüfusun 11.003’ü (%65.9) köylerde, 5.715’i (%34.1) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının geçim kaynağı ağırlıklı olarak tarım, orman ve hayvancılıktır. Toprakların büyük bölümünde şeker pancarı ekilidir. Dereköy mevkiinde ocaklardan çıkarılan lületaşı ham veya işlenmiş olarak satılmaktadır.
    İlçede yaklaşık 250 aileden oluşan gümüş işleme ustaları “Savat” adı verilen sanatı sürdürmektedirler. “Savat” gümüş üzerine siyah savat çamuru ile yapılan bir süsleme tekniğidir. Siyah-Beyaz bir renk ile gümüş eşya ayrı bir güzellik kazanır. İlçenin 16 km. güneydoğusunda ki Uyuzhamam köyündeki kaplıca suyu deri hastalıklarına iyi gelmektedir.

    İlçe, ilk çağlardan itibaren Hititliler ve Friglerin yerleşimine sahne olmuştur. 1071’deki Malazgirt Savaşından sonra, Selçuklu Uç Beylerinden Bozhan, halen ismi Bozan olan kasabanın bulunduğu yere bir han yaptırır ve altı haneyi buraya yerleştirir. Altı-Altu-Alpu olarak değişime uğrayarak bugünkü adını almıştır.

    Beylikova: Beylikova ilçesi, doğuda ve kuzeyde Mihalıççık, güneyde Sivrihisar ve Mahmudiye, batıda Alpu ilçeleri ile çevrilidir. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 10.502 olup, nüfusun 5.069’u (%48.2) köylerde, 5.433 kişi (%51.8) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli geçim kaynağı , tarım ve hayvancılıktır. Toprakların büyük bölümünde şeker pancarı ekilidir.
    Her yıl Haziran-Temmuz aylarında Süt Şenliği yapılır. Porsuk Nehri kıyısında yer alan ilçenin içinden Eskişehir-Ankara demiryolu hattı geçmektedir. İlkçağda Frig ve Roma egemenliğindeki ilçe, Selçuklular döneminde büyük bir at yetiştirme merkezi olduğu için Beylikahır olarak adlandırılmış, 1985 yılında ismi Beylikova olarak değiştirilmiştir.

    Çifteler: Çifteler ilçesi; doğuda Sivrihisar, batıda Seyitgazi, güneybatıda Han, kuzeyde Mahmudiye, güneyde Afyon ile çevrilidir. 1951 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 18.576 olup, 6.674’ü (%35.9) köylerde, 11.902 kişi (%64.1) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli kaynağı tarım ve hayvancılıktır. İlçedeki su ürünleri istasyonunda aynalı sazan, alabalık ve pekin ördeği yetiştirilmektedir.
    İlçeye yerleşim antik çağlarda Frig ve Roma uygarlıklarına kadar uzanır. İlçe sınırları içerisinde çok sayıda höyük bulunmaktadır. Osmanlı Devleti zamanında tahıl gereksinimini karşılayan önemli merkezlerden biriydi. 1795 yılında düzenli yerleşim ile Çifteli adı Çiftlük-ü Humayun olur. 19. yüzyılın başlarında Çifteevler olarak değişen isim zamanla Çifteler olur.
    Sakarya Nehrinin doğduğu yer olan Sakaryabaşı Çifteler’in 2 km. güneyinde yer alır. Kaynak güzel bir göl oluşturur. Rengarenk bitkileri ve balıkları ile doğal bir akvaryum gibidir. Sakaryabaşı’nda turizm hareketliliğine cevap verebilecek konaklama, balık lokantaları, çay bahçeleri, günübirlik piknik ve mesire alanları ve doğal yüzme havuzu vardır.

    Günyüzü: Günyüzü ilçesi, doğuda Ankara, batıda Sivrihisar, güneyde ise Konya ile çevrilidir. Belediye teşkilatı 1972 yılında kurulmuş, 1990 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 16.435’tir. Nüfusun 11.737’si (71.4) köylerde, 4.698’sı (%29.6) ilçe merkezinde yaşamaktadır. En önemli geçim kaynağı, tarım ve hayvancılıktır. İlçeye bağlı Kayakent Kasabası, Kuzuören,Kavacık ve Gecek köylerinde kök boya kilim dokumacılığı yapılmaktadır. İlçe’deki Arayit Dağı eteklerindeki küçük vadilerde Frig yerleşmeleri ve kaya anıtları bulunmuştur.
    Daha sonra ilçe Roma-Bizans yerleşimine sahne olmuştur. 1071 yılındaki Malazgirt Savaşı’ndan sonra 1150 yıllarında ayrı bir yerleşim merkezi olarak (Kozağacı) adı ile anılmaktadır.

    Han: Han ilçesi; doğuda Çifteler, kuzey ve batıda Seyitgazi, güneyde Afyon iliyle çevrilidir. Belediye teşkilatı 1967 ‘de kurulmuş, 1990 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 3.706 olup, nüfusun 1.634’ü(%44.1) köylerde, 2.072’si (%55.9) merkezde yaşamaktadır. En önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.
    İlçe hayli yoğun bir tarihi yerleşime sahne olmuştur. Yazılıkaya-Midas Kenti dahil birçok Frig eserine, Roma-Bizans , Osmanlı Uygarlıklarına ait yerleşim yeri ve kültür varlıklarına sahiptir.
    IV.Murat döneminde, Vezir-i Azam Hüsrev Paşa Bağdat Seferi’ne giderken bölgenin önemini kavramış ve buraya bir kervansaray, cami, hamam ve çeşmeler yaptırılmasını istemiştir. Han-i Hüsrevpaşa olarak adlandırılan ilçe, adını buradan almıştır.
    Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde: “... Eskişehir’i geçip menzil-i Seyitgazi’ye ondan sonra Han-i Hüsrevpaşa’yı geçip...” ifadesi o dönemin kervan yolunda Han’ın Seyitgazi’den sondaki önemli bir konaklama noktası olduğunu göstermektedir.

    İnönü: İnönü ilçesi doğuda merkez ilçe, güneyde Kütahya, güneybatı, batı ve kuzeyde Bilecik iliyle çevrilidir. Belediye teşkilatının kuruluşu 1884 yılına uzanır. 1987 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayınına göre 9.328 olup, nüfusun 4.157’si (%44.5) köylerde, 5.171 kişi (%55.5) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır. İlçenin, yoğurt ve kaymağı meşhurdur. İnönü ovasına hakim tepelerin üzende yer alan in’ler, korunma kolaylıkları dolayısıyla doğal birer kale görevi görmekteydi. Kanuni Sultan Süleyman 1533-1536 Irak Seferi’ne giderken İnönü’de konaklar.Matrakçı Nasuh; altta İnönü, ortada Bozüyük ve Derbend-i Ermeni(Osmanlı döneminde Ermeni Derbendi denen dağ geçidi, günümüzde ilçe merkezi olan Pazaryeri kasabasının bulunduğu yer), üstte Zincirlikuyu olmak üzere minyatür resmeder. Bu minyatür bize İn’lerin o tarihte bile önemini koruduğunu göstermektedir.
    Atatürk’ün emirleriyle kurulan Türk Tarih Kurumu, Anadolu’nun karanlıkta kalan geçmişini ortaya çıkarmak için başlattığı çalışmaların bir kısmını da İnönü civarında sürdürmüştü. Bu mağaralarda 1938 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından yapılan kazılar sonucunda Bakır Çağı’nda tarihlenen kap-kacak ve Frig, Bizans ve Osmanlı dönemi keramikleri bulunmuştur. Kurtuluş Savaşı sırasında, I.İnönü(9-10 Ocak 1921) ve II.İnönü(31 Mart – 1 Nisan 1921) zaferlerinden sonra Atatürk tarafından, savaşları idare ettiği yer olan İnönü beldesinin adı, İsmet Paşa’ya soyadı olarak verilmiştir.

    Mahmudiye: Mahmudiye ilçesi; kuzeyde Merkez İlçe, Alpu, kuzeydoğuda Beylikova, doğuda Sivrihisar, güneyde Çifteler, batıda Seyitgazi ile çevrilidir. 1940 yılında Belediye Teşkilatı kurulmuş, 1954 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 10.093 olup, nüfusun 4.982’si (%49.3) köylerde, 5.111’i(%50.7) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.
    Eski çağlarda Hitit ve Frig uygarlıklarının yerleşimine sahne olan ilçede Roma-Bizans dönemlerine ilişkin kalıntılar bulunmuştur.
    İlçe Osmanlı döneminde önem kazanmış, orduya at yetiştiren hara’nın kurulması ile daha da gelişmiştir. 1815 yılında II.Mahmud’un emri ile kurulan Çiftlik-i Hümayun’da tarımsal faaliyetler, at ve koyun yetiştiriciliği ağırlık kazanmıştır. Bu nedenle ilçeye Mahmudiye adı verilmiştir. Günümüzde Anadolu Tarım İşletmesi adını alan kuruluş ülkenin yarış atı ihtiyacını karşılayan önemli birkaç merkezden biridir.

    Mihalgazi: Mihalgazi ilçesi; doğuda Sarıcakaya İlçesi, batı ve kuzeyinde Bilecik, güneyinde Merkez İlçe ile çevrilidir. Belediye teşkilatı 1967 yılında kurulmuş, 1991 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımlarına göre 14.057 olup, nüfusun 6.444’ü (%45.8) köylerde, 7.613’ü (%54.2) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli geçim kaynağı meyve ve sebze üreticiliğidir. Coğrafi konumu nedeni ile ilçe yazlık ve kışlık sebze yetiştiriciliğinde ve seracılıkta gelişme kaydetmiştir.
    Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun öncesinde Ertuğrul Gazi’nin yönetiminde Sakarya Nehri boylarındaki yöre 1292’de müslümanlığı seçerek Osmangazi ile birlikte çok sayıda sefere katılan eski Harmankaya Tekfuru Köse Mihal’in yönetimine verilmiştir. Köse Mihal’in halk arasında bilinen adı olan Abdullah Mihalgazi ilçeye ad olarak verilmiştir. Sakarılıca Kaplıcaları 55 derece ısısı ve 11lt/sn.su debisi ile romatizma ve birçok hastalıklara iyi geldiği için çok sayıda ziyaretçi ağırlamaktadır.

    Mihalıççık: Mihalıççık İlçesi, kuzeyde ve doğuda Ankara, batıda Beylikova ve Alpu, güneyde ise Sivrihisar ile çevrilidir. 1925 yılında Eskişehir’e bağlanmıştır. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 18.696 olup, nüfusun 13.990’ı(%74.8) köylerde, 4.706’sı(%25.2) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.
    İlkçağlarda ki Frig yerleşiminin izleri olmasına karşın ikincil derecedeki yollar üzerinde bulunması nedeniyle ancak Osmanlı döneminde önem kazanmış, Osman Bey tarafından Köse Mihal’in yönetimine verilen ilçe, torunu Gazi Mihal dolayısıyla Mihalıççık adı ile anılmaya başlandı. Anadolu’nun en önemli ozanlarından Yunus Emre ‘nin doğduğu yer olan Sarıköy(bugünkü Yunus Emre Köyü) Mihalıççık İlçesi sınırları içerisindedir. 6-10 Mayıs Yunus Emre Kültür ve Sanat Haftası olarak kutlanmaktadır.
    Mihalıççık’a 12 km. uzaklıktaki Sorkun köyünde halkın tümü çömlekçilikle uğraşmaktadır. Yüzyıllar öncesinin yöntemlerini kullanmaları dolayısıyla dünyanın her yerinden gelen bilim adamlarınca araştırmalar yapılmaktadır.

    Sarıcakaya: Sarıcakaya ilçesi, doğudan Ankara, batıda Mihalgazi,kuzeyde Bolu, kuzey batıda Bilecik, güneyde ise Merkez İlçe ile çevrilidir. 1958 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 11.470 olup, nüfusun 6.024’ü (%52.5) köylerde, 5.446’sı (%47.5) ilçe merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli geçim kaynağı sebze ve meyve üretimidir. Seracılık ve ipek böceği yetiştiriciliği de yaygındır. İlçe merkezinin 13 km. doğusundaki Laçin Köyü’nde maden suyu kaynakları bulunmaktadır.
    Sakarya Nehri boyunca düzenli yerleşim 1460 yıllarına kadar uzanır. İlçe merkezindeki bu günkü Sarıkaya ve Camikebir mahallelerinin birleşmesiyle bugünkü Sarıcakaya ilçesi oluşmuştur.

    Seyitgazi: Seyitgazi İlçesi; kuzeyde Merkez ilçe, kuzeydoğuda Mahmudiye, batıda Kütahya, güneyde Afyon, doğuda Çifteler ve Han ile çevrilidir. 1922 yılında ilçe olmuştur. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 21.671 olup, nüfusun 18.379’u(%84.8) köylerde ve beldelerde, 3.292’si (%15.2) ilçe merkezinde yaşamaktadır. En önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.
    İlçe ilkçağlarda hayli yoğun bir Hitit-Frig yerleşimine sahne olmuştur. Nakoleia adı ile Roma-Bizans döneminde önemli bir karakol haline gelmiştir. M.S. 740 yıllarında bölgeye yapılan Arap akınları sırasında İslam kahramanlarından Seyyid Battal Gazi Şehit olmuştur. Ve adı İlçeye verilmiştir. Kanuni Sultan Süleyman 1533-1536 Irak Seferine giderken ordu Seyitgazi’de konaklar ve Matrakçı Nasuh, Seyitgazi’nin minyatürünü resmeder. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde(17.yüzyıl ortaları) Seyitgazi hakkında şu bilgiler geçer.”... burada Seyyid Battal Gazi de gömülüdür. Rum harplerinde şehit olmuştur... Hacı Bektaş Veli’nin onayı ile bin adet ev halkı iskan edilerek, büyütülmüştür...”
    Seyyid Battal Gazi Kimdir? Ünlü İslam Komutanının 8.yüzyılda yaşadığı tahmin edilmektedir. İslam ordularının Bizans’a karşı savaşlarında destanlaşmış varlıklar göstermiştir. Antakya,Şam yada Malatya doğumlu olduğu söylenir. İstanbul kuşatmasında (M.S.717-718) ve M.S.740’a değin seferlerdeki kahramanlıkları halk tarafından destanlaştırılarak anlatılmıştır. Afyonkarahisar yakınlarındaki bir savaşta şehit düşmüştür. İki büyük destana konu olmuştur. Arapça, “Zatü’l-Himme” ve Türkçe “ Battalname” adına 1207-1208 yıllarında alaaddin Keykubat’ın annesi I.Gıyaseddin Keyhüsrev’in eşi olan Ümmühan Hatun tarafından Bir külliye yaptırılmıştır. Ve kasabaya Seyitgazi adı verilmiştir.

    Sivrihisar: Sivrihisar ilçesi, doğuda Günyüzü ve Ankara, batıda Çifteler ve Mahmudiye, kuzeyde Beylikova ve Mihalıççık, güneyde ise Konya ve Afyon ile çevrilidir. Nüfusu 2000 yılı sayımına göre 31.664 olup, 21.117’si (%66.7) köylerde, 10.547’si (%33.3) İlçe Merkezinde yaşamaktadır. İlçe halkının en önemli geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktır.
    Sivrihisar ilçesinde yerleşim Hititler zamanına kadar iner. O dönemde adı Sallopa olan ilçede Milattan önce 700’lerde Frigler yerleşmeye başlamıştır. İlçe merkezinin 16 km. yakınında olan Pessinus (bugünkü Ballıhisar) önemli bir kült merkezdir. Friglerle birlikte Ana Tanrıça Kibele kültünün de yok olması Pessinus’un giderek önem kaybetmesine yol açmıştır. Roma döneminde ticari ve askeri önemi artmaya başlayan Sivrihisar, Bizans İmparatoru Justinianos (M.S.527-565) tarafından yeniden onarılmış ve Justinianopolis adını almıştır.
    1074 yılında Selçuklu’ların eline geçen ilçe Karahisar adını alarak bir imar hamlesi başlatılmıştır. Camii, han,hamam,medrese gibi yapılar ilçenin önemli bir kültür merkezi olmasını sağlamıştır. 1289 yılında Osmanlıların eline geçen Sivrihisar’da 1684 yılında kaza teşkilatı kurulmuş, 1912’de Eskişehir iline bağlanmıştır. Günümüzde Sivrihisar kültürel ve tarihi bir merkez olarak önemini korumaktadır. Ünlü mizah ustası ve filozof Nasreddin Hoca’nın doğum yeri olmasıyla da ünlüdür.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  2. #2
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    Madenler

    Bor-Boraks: Eskişehir Bor Mineralleri açısından zengin yataklara sahiptir. Seyitgazi İlçesi Kırka Bucağı Sarıkaya mevkiinde boraks yatakları bulunmaktadır. Boraks kütlesinin en fazla bulunduğu alan Sarıkaya köyü çevresidir. Boraks: Cam, seramik, lehim ve borikasit üretiminde, jet füze yakıtlarında, ateşe dayanıklı cam mutfak ve labaratuvar malzemeleri yapımında, cam elyaf, kimya, ilaç ve kağıt sanayinde kullanılmaktadır.
    Bölgemizdeki Bor tuzları rezervi 174.722.103 ton olarak tespit edilmiştir. Türkiye çok büyük bir bor üreticidir. 1993 yılı rakamlarına göre dünya üretimi 2.794.000 ton iken, Türkiye üretimi 1.241.000 ton olarak gerçekleşmiştir.Türkiye üretiminin ise 620.000 ton’u Kırka’dan sağlanmıştır. Bor mineralleri Türkiye için çok önemlidir. Ülkenin toplam maden ihracat gelirinin %50 ‘si borla karşılanmaktadır.

    Perlit: Perlit inci taşı anlamına gelen grinin tonlarından siyaha kadar değişik renklerde camsı volkanik bir kayadır. Perlit kayası kırılarak 0-2,5 mm lik değişik aralıklı eleklerden geçirilerek tasnif edilir.Tasnif edilmiş perlitin 850-1150 derecedeki alev şokunda bünye suyunu kaybederek, patlama sonucunda tane hacminin 35 misline kadar büyümesi haline genleştirilmiş perlit denir. İlimizde Merkez İlçe ve Seyitgazi İlçelerinde perlit yatakları mevcuttur. Kırılmış, elenmiş ve genleştirilmiş perlitin kullanıldığı alanlar şunlardır:
    İnşaat Alanında; Perlit sıvaları, perlit agregalı hafif yalıtım betonu, perlit agregalı hafif yapı elemanları, ısı ve ses yalıtım betonu, ısı ve ses yalıtıcı yüzey panoları ve özel amaçlı perlit betonları yapımı,Tarım Sektöründe; Mantar yetiştiriciliğinde, bahçecilik ve seracılıkta, çim sahaların canlılığının korunmasında, tarla ziraatinde, Sanayi Sektöründe; Metalurji alanında, katkı maddesi olarak seramik ve cam üretiminde, dolgu maddesi olarak ilaç ve kimya alanında, sıvılaştırılmış doğalgaz tanklarının sıcağa karşı korunmasında, yardımcı madde olarak süzme işlemlerinde, su kaçaklarının önlemek üzere petrol sondaj çamurunda, petrol ve diğer kimyasal atıklarla kirlenmiş ortam suyunun temizlenmesinde, montaj işlerinden doğan titreşimlerin azaltılmasında, yangın ortamına girebilecek değerli çelik eşyanın yalıtılarak sıcağa karşı korunmasında kullanılır.
    Lületaşı: Lületaşı, Türkiye’de Orta Anadolu’da yalnız Eskişehir’de bulunan değerli bir taştır. Beyaz altın, Deniz köpüğü ve Eskişehir taşı gibi adlandırmalar lületaşının değerini, rengini, çıkış merkezini ve ağırlıkla kullanıldığı yerleri anlamlı bir biçimde ortaya koymaktadır.Eskişehir’in tanınmasında önemli rolü olan lületaşı yatakları şehre değişik uzaklıktaki Sarısu, Yenişehir; Türkmentokat, Gökçeoğlu, Karaçay, Söğütçük, Kozlubel(Margı), Sepetçi, Nemli, Kümbet, Yeniköy, Yörükçayır, Kepeztepe, Başören, Karatepe ve Karahöyük Köylerinde bulunmaktadır. Lületaşının özellikleri ve kullanıldığı yerler şöyle sıralanabilir:
    pipo, ağızlık, kolye, bilezik, küpe, iğne, saksafon, nargile, tespih, cami maketleri, leke çıkarmada, elektrik makineleri ve motorlu ulaşım araçları için de katalizör yapımında ve Otomobil sanayinde ise motorla ekzos borusu arasına emici olarak nohut yada mercimek iriliğinde parçalanarak yakıt temizlemede kullanılır. Lületaşının bu özelliğinden ülke ekonomisinde da yararlanılmaktadır. Füze ve öbür uzay araçlarının başlık iç kaplamalarının yalıtılmasında da kullanılır.

    Manyezit: Manyezit içeren alanlar Eskişehir, Kütahya ve Konya bölgelerindedir. En yüksek kaliteli manyezit Eskişehir-Kütahya arasında bulunmaktadır. Bu bölgede kazanılabilir tüm manyezit rezervi 5-10 milyon ton civarındadır. 1963 yılında kurulan MAGNESİT A.Ş. Eskişehir’e 30-35 km uzaklıkta Nemli Köyünü’nün kuzeybatısındadır. Magnesit A.Ş.’nin 5 tane ocağı bulunup bunlar; Koçbal, Kömürlük, Tutluca, Bahtiyar ve Beylikova ocaklarıdır. Bu ocaklardan yıllık 350-400 bin ton ham cevher üretilmektedir. Yıllık 35 milyon $’lık ihracat yapılmaktadır.Sinter manyezit üretiminin hemen hemen tamamına yakın kısmı refrakter endüstrisinde bazik refrakter tuğla monolotik malzeme olarak tüketilir. Bazik refrakter tuğla metalürji Sanayinde fırınlar, çimento döner fırınları ve çelik endüstrisinde toplam üretimin en az %70’i oranında tüketilmektedir. Tarım Endüstrisinde, İnşaat Sektöründe, İlaç endüstrisinde ve tıpta, genel kimya endüstrisinde, lastik ve plastik endüstrisinde, kağıt endüstrisinde, otomotiv yağlama yağlarında kullanılmaktadır.
    Kalsedon: Brezilya, Nijerya ve Türkiye’de bol olarak bulunan kalsedonlar, sıcak mavi veya parlak beyazdır; menekşe renkliler veya kımızımsı morlar istisnadır. Kalsedon Türkiye’de en çok Batı Anadolu’da bulunmaktadır. 1996 verilerine göre arama hakkı sayısı 73 olup, bunun 50’si Eskişehir’de, 6’sı Bursa’da, 5’i Çanakkale’dedir. Eskişehir ve Bursa’daki 7 işletme sahasında üretim yapılmaktadır. Türkiye’nin kalsedon üretiminin, yaklaşık 50 bin ton olduğu söylenebilir. Kalsedonlar,seramikdeğirmenlerinde vazgeçilmez bir madde olarak kullanılmaktadır. Ayrıca süs eşyası yapımında da kullanılır.

    Krom: Dericilikte ve tekstil sanayide, Kromaj adı verilen kaplamacılıkta, boya endüstrisinde pigment olarak, Paslanmaz çelik üretiminde,Korozyonu engellemek amacı ile kaplamacılıkta,Katalizör olarak,Ateşe dayanıklı tuğla üretiminde kullanılmaktadır. Mihalıcçık İlçesi Kavak ve Bahtiyar köyleri ile Merkez İlçeye bağlı Gündüzler, Kireç, İmişehir, Kuzfındık, Yeşilköy ile Sivrihisar İlçesi Bahçecik ve Dumluca köylerinde önemli Krom yatakları bulunmaktadır. Korm rezervi 1.336.168 ton olarak ölçülmüştür.

    Toryum: 1828 yılında Jöns Jacob Berzelius tarafından keşfedilen ve periyodik tabloda aktinit serisinin ikinci üyesi olan toryum, yer kabuğunun %0,0007'lik kısmını oluşturmaktadır. Toryum, uranyum gibi doğada serbest halde bulunmayıp 60 civarında mineralin yapısı içinde yer almaktadır. Bunlardan sadece monazit ( (Ce, La, Nd, Th, Y)PO4) ve torit ( (Th, U) SiO4) toryum üretiminde kullanılmaktadır. Bu mineraller de genellikle nadir toprak elementleri (NTE) ile birlikte bulunmaktadır.

    Torit (Kristal) Torit : Toryum, yüksek sıcaklıklarda magnezyumun direncini artırmak amacıyla alaşımlarda, Elektronik cihazlarda ve aydınlatmada tungsten filamanların kaplanmasında, Yüksek ısıya dayanıklı potaların yapımında, Yüksek kaliteli kamera merceklerinde, Nükleer teknolojide kullanılmaktadır.
    Toryum tek başına nükleer yakıt olarak kullanılamaz. Fertil bir izotop olan Th-232'nin bir nötron yutarak fisyon yapabilen bir izotop olan U-233'e dönüştürülmesi gerekir. Th-232'nin düşük enerjili nötronlarla tepkimesi (nötron yutumu) sonucunda önce daha az kararlı olan Th-233 oluşmaktadır. Th-233 ise, 23 dakika içinde, bir beta parçacığı yayarak Pa-233'e (protaktinyum) dönüşmektedir. Pa-233, 27 gün içinde, yarılanma süresi 163.000 yıl olan fisil U-233'e dönüşmektedir. Böylece aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi Th-232, U-235 veya Pu-239 gibi başka bir fisil maddeyle üretkenlik döngüsüne başlamaktadır.
    Toryum - uranyum karışık yakıtlar, uranyum yakıtına göre daha az plütonyum üretir. Ayrıca yüksek yanma oranında çalışabilir, bu da yakıtın reaktörde kalma süresini yani yakıt yeniden yükleme periyodunu uzatarak tesis kapasite faktörünün artmasına katkı sağlar.
    Toryumlu yakıt denemeleri 1960 yıllarının ortalarında başlamış olmasına rağmen güç reaktörlerinde kullanılmasına 1976 yılında başlanmıştır. Almanya, Hindistan, Japonya, Rusya Fed., İngiltere ve ABD'de araştırma/geliştirme çalışmaları bulunmaktadır.
    1959 yılı sonlarına doğru MTA tarafından havadan prospeksiyonla bulunan radyoaktif anomali üzerinde uranyum ve toryum için etütler yapılmış ve Sivrihisar ilçesinin kuzey batısında Kızılcaören, Karkın ve Okçu Köyleri arasında 15 km2'lik bir sahanın toryumun yanı sıra Nadir Toprak Elementleri (NTE) de içerdiği saptanmıştır. MTA tarafından yapılan çalışmalar sonunda 1977 yılında, "Eskişehir-Sivrihisar-Kızılcaören Köyü Yakın Güneyi Bastnazit-Barit-Florit Kompleks Cevher Yatağı" Nihai Etüt Raporu hazırlanmıştır [4]. Bu rapor sonuçlarına göre bölgedeki cevherin ortalama tenörü %0,2 ThO2 olup, toplam rezerv yaklaşık 380.000 ton civarındadır. Toryum ihtiva eden Eskişehir-Sivrihisar cevher yatağındaki, Yaylabaşı ve Kocayayla sektörlerinde yeterli sayıda sondaj yapılamadığından bu bölgelere ait kesin rezerv tespiti mevcut değildir. söz konusu sahada (Eskişehir-Sivrihisar) yaklaşık 380.000 ton görünür ThO2 ve önemli miktarda nadir toprak elementi rezervi belirlenmiştir. 2003 yılı için DPT'ye verilen "Eskişehir Sivrihisar yöresi Kompleks Cevherinde Bulunan Mineraller ile Nadir Toprak elementleri ve Toryumun Ayrılma/Saflaştırma Teknolojisinin Geliştirilmesi" konusunda TAEK'in koordinatörlüğünde ETİ-Holding A.Ş ve MTA Genel Müdürlüğü ile birlikte yürütülecek proje teklifinin kabul edilmemesi üzerine bu kapsamda yürütülecek olan faaliyetlerden;Eskişehir-Beylikova kompleks cevherinden florit, barit konsantreleri ile nadir toprak elementlerinin ayrı ayrı oksitleri halinde ve toryum oksidin kazanılmasının amaçlandığı çalışmaların ETİ-Holding A.Ş nin 2003 yılı yatırım programında yer alan 1991.B.01.0050 nolu "Nadir ve Soy Metaller" Projesi altında TAEK, MTA ve ETİ-Holding tarafından ortaklaşa yürütülmesine karar verilmiştir. Bu çalışmalar sonucunda elde edilmesi planlanan toryum oksidin, ayrılma/saflaştırma teknolojisinin geliştirilmesi ile enerji sektöründe kullanılabilirliği araştırmalarının ise Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Yatırım Projeleri arasında yer alan "Nükleer Yakıt Teknolojisi Geliştirilmesi" projesi kapsamında yürütülmektedir
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  3. #3
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    Coğrafya

    Eskişehir'in topografik yapısını, Sakarya ve Porsuk havzalarındaki düzlükler ile bunları çevreleyen dağlar oluşturur. Havza düzlüklerini kuzeyden Bozdağ, Sündiken sıradağları, batı ve güneyden ise İç Batı Anadolu eşiğinin doğu kenarında yer alan Türkmen Dağı,Yazılıkaya Yaylası ve Emirdağ kuşatır.

    İlin dörtte birini çam, meşe, gürgen, ardıç, katran ve köknar ağaçlarının oluşturduğu ormanlar teşkil eder. Orman olmayan arazilerde, su kenarlarında söğüt,ahlat ve kavak ağaçlarına rastlanmaktadır.

    Eskişehir, İç Anadolu Bölgesi'nde olduğundan karasal iklime sahiptir. Yazları sıcak ve kurak,kışları soğuk ve yağışlı geçmektedir.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  4. #4
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    Tarihçe


    Antik Çağda Eskişehir: Eskişehir, Sakarya Irmağı ve kollarının suladığı verimli ovada yer aldığı için, her çağda yerleşime elverişli bir alan olmuştur. Anadolu ve Ege kültür merkezlerine yakınlığı, bu kültürlerin kavşak noktasında olması, yöreyi kültür potası durumuna getirmiştir. Zaman zaman bu kültürlerin bazı öğeleri gelişerek yöreye özgü nitelik kazanmış ve bölgeyi kendi başına bir kültür merkezi yapmıştır. Antik devirdeki “Phrygia Epiktetos" un Eskişehir – Afyon - Kütahya illerinin büyük bölümünü içine alan " Dağlık Frigya" bölgesi bu kültür merkezi olgusunun en karakteristik örneğidir.
    Antik Eskişehir, Dağlık Frigya' nın din merkezidir ve bu dini konumunu sonraki dönemlerde de devam ettirmiştir.

    Şehrin Adı : Bugünkü Eskişehir ili, eski ve orta çağlarda Yunanca Dorylaion, Latince Dorylaeum ismi ile tanınan bir kentti. Arap kaynaklarında ise şehrin adı Darauliya, Adruliya ve Drusilya olarak verilmiştir. Dorylaion, antik kaynaklarda önemli yolların kavşak noktasında kaplıcaları ile ünlü, ticaret ile zenginliğe kavuşmuş bir Frigya(Phrygia) şehri olarak geçer ve şehrin kurucusu olarak Eretrialı Doryleos gösterilir. Özellikle Bizans çağında önem kazanan kentte imparator Justinianos’un yazlık sarayının varlığından söz edilir.19. yüzyılda birçok gezgin ve bilim adamı, bölgeye yaptıkları gezilerin ve araştırmaların sonucunda Eskişehir’in 3 km kuzeydoğusunda, Porsuk Çayı’nın kuzeyinde yer alan bugünkü adıyla Şarhöyük ören yerinin antik Dorylaion şehri olduğunu saptamışlardır. Burası 17 m yüksekliğinde, 450 m çapında Orta Anadolu’nun orta büyüklükteki höyüklerinden biridir. Dorylaion-Şarhöyük, Bizans’ın Selçuklulara karşı korunmasında büyük rol oynamış, ancak 1176’da Selçuklu Sultanı II . Kılıçaslan’ın Bizans İmparatoru Manuel Komnenos’u mağlup etmesinden sonra kent, Selçuklular’ın egemenliği altına girmiştir. Bundan sonra uzun bir zaman yıkık ve terkedilmiş olan Dorylaion-Şarhöyük’ün yakınında, harabenin güneyinde yeni bir yerleşme kurulmuştur. W.M.Ramsay’ın bildirdiğine göre, büyük olasılıkla Dorylaion harabelerine Eskişehir adı verilmiş ve bu ad o zamandan günümüze uzanmıştır.

    İlk Çağlarda Eskişehir: Eskişehir toprakları, Taş Devri’nden günümüze kadar binlerce kültürü yaşatmıştır. M.Ö.4000 yıllarında Eskişehir, nüfusun en yoğun olduğu bölge olarak kabul edilmiştir. Yapılan araştırmalarda, kasaba ve şehirler bulunmuştur. Ayrıca Asurlu tüccarların ticaret hayatını canlandırdıkları bir merkez olmuştur.
    Eskişehir, Frigya’nın batı sınırı içindedir. Bu nedenle Frig Çağı, Eskişehir’in tarihinde önemli bir yer tutar.
    Arkeolojik araştırmalar, yöredeki ilk yerleşimin M.Ö.3500 yıllarında, Şarhöyük çevresinde yoğunlaştığını göstermektedir. Kalkolitik ve Bakır Çağlarında (M.Ö.3500-2500) nüfusun en yoğun olduğu bölgeler Porsuk-Seydisu ve Sarısu Çaylarının kenarları olarak belirlenmiştir. Demirci Höyükteki buluntular Eskişehir çevresinde tarih öncesi yerleşimin ve kültürün erken Kalkolitik (M.Ö.5500) Çağı’nda başladığını göstermektedir. Pek çok Anadolu Efsanesi Frigya’yı madenciliğin beşiği olarak gösteren kanıtlardır. Ayrıca Midas Şehri’nde (Yazılıkaya) yapılan diğer kazılarda, yüzlerce yeni höyük tespit edilerek, bölgenin ilk çağlardan bu yana yaygın bir kültüre sahip olduğu saptanmıştır.
    Yazılıkaya’da yapılan kazılarda tespit edilen höyüklerin büyük bir kısmı da Hitit Çağına ait kültür belgeleri bulunmuştur. M.Ö. 1200 yıllarında, Anadolu’daki Hitit egemenliğine son vererek, geniş bir alana yayılan Frigler, Eskişehir Ovası, Sakarya Nehri kolları ile Ankara’nın doğu ve batı bölümlerini kapsayan bir krallık kurmuşlardır. Merkezi, Polatlı yakınındaki Gordion olan bu krallığın, güçlü bir siyasi yapısı olduğu görülmektedir. Bu tarihlerde kurulan Pessinus (Ballıhisar), Midaeum(Karahöyük), Dorylaeum(,Eskişehir), Yazılıkaya(Midas) şehri gibi Frig şehirleri de Eskişehir’in il sınırları içindedir. Frigya tarihinin en bilinen kralları, Gordion ve Midas’tır. Kral Midas, Firigya İmparatorluğu’nu kurmuş ancak bu imparatorluk kısa ömürlü olmuştur. (M.Ö.725-675)
    Kafkasya üstünden gelen Kimmerler, 7.yüzyılın ilk yarısında, Frigya egemenliğine son vermiştir. Frig Çağı’ndaki bu şehirler, Kimmer istilaları sırasında yakılıp yıkıldıktan sonra, gücünü arttırmış olan Lidya Kralı Kroizos’un egemenliği altına girmiştir. Tarihçilere göre Midas, Kimmer akınına karşı koyamadığı için kendini öldürmüştür. (M.Ö.546-333)
    Büyük İskender’in Anadolu’ya girdikten sonra, Gronikos Savaşı’nda (M.Ö.334) zafer kazanmasıyla, Frigya bu kez de Büyük İskender’in egemenliği altına girdi. İskender, önce Pessinus ve Gordion’u ele geçirdi. Aynı zamanda Frigya’ya Hellenizm Çağı ve kültürü taşınmış oldu. Bu arada Frigya’ya Grekler yerleştiler. Pessinus’ta yapılan kazılarda Frig Tanrıçası Kibele’ye ithaf edilen mabet, tiyatro ve bir çok mimari yapı ortaya çıkartılmıştır. Frigler’in dini, Anadolu’nun çok eski bir tapımı olan ana tanrıça Kibele’ye bağlıdır.
    Büyük İskender’in ölümünden sonra Frigya, Galatlar’ın sürekli akınlarına uğramıştır. Ardından Romalılar’ın idaresine geçmiştir. En parlak dönemini ise, Romalılar’ın egemenliği altında olduğu yıllarda yaşamıştır.

    Orta Çağlarda Eskişehir : M.S. 395 yılında Roma’nın ikiye bölünmesiyle, Frigya, Bizans toprakları bölümünde kalmıştır. Eskişehir ve çevresindeki şehirler, bu dönemde eski önemlerini yitirmişlerdir. Sadece Pessinus ticaret yolu üzerinde bulunan Dorlion Kaplıcaları varlıklarını sürdürebilmiştir. Bizans topraklarını istila eden Arap orduları, Eskişehir yakınlarına kadar gelmişlerdir. 708 yılında Abbas Bin Velid ve 778 yılında Hasan Bin Kataba burayı işgal etmiştir. 7.yy.’ın sonundan, 10.yy.’ın sonuna dek 300 yıl Bizans-Arap Savaşları sürmüştür.
    Antik Çağ’da Nakoleia adıyla anılan Seyitgazi, o dönemde önemli bir durumundadır. Ancak Hıristiyanlık Çağı’nda, kent eski gücünü yitirir ve Synnada Metropollüğü’ne bağlanır. 198 yılında ise tekrar Metropollüğe yükselir. 9.yy.’dan sonra artık Nakoleia adına rastlanmaz. Bu arada Bizans eyaletlerine yayılan Selçuklular, 1074 yılında Frigya sınırına kadar gelirler. Daha sonra arka arkaya gelen akınlar nedeniyle Nakoleia önemini kaybeder. Haçlılar’ın 1079’da Nakoleia üstünden, Anadolu’nun içlerine kadar girdikleri rivayet edilir.
    1071 Malazgirt Meydan Muharebesi’nden sonra doğudan gelen Türkler, 1074 yılında Eskişehir’i alırlar. Şehrin alınmasının ardından, doğudan gelen Türk boylarını durdurmak isteyen Manuel Kommenos, bunda başarılı olamayınca batıya doğru çekilmek durumunda kalır. Alparslan ve I.Kılıçarslan zamanında Eskişehir, Haçlı Orduları’nın geçiş yeri olmuştur. Eskişehir il merkezinde, bu çağa ait fazla bir eser yoktur.

    Yeni ve Yakın Çağlarda Eskişehir: Eskişehir yöresi, Osmanlı İmparatorluğu’nun beşiği ve doğu seferleri yolu üstündeki önemli merkezlerinden biridir. Ertuğrul Gazi’nin ölümünün ardından, yerine oğlu Osman Bey geçer. Osman Bey, uçbeyi olduktan kısa bir süre sonra kuvvetlenerek 1298 yılında, önce Eskişehir’i sonra İnönü, Seyitgazi ve Sivrihisar’ı topraklarına katar. Osman Bey’in Ahi Reisleri’nden Şeyh Edebali’nin kızı Malhatun ile evlenmesiyle, Eskişehir ve çevresi daha kuvvetlenir. Osman Bey sağlığında fethetmiş olduğu toprakları yakınlarına bölüştürür. Buna göre, Eskişehir’i kardeşi Gündüzalp’in idaresine bırakır. Son araştırmalar; Sultan-Öyüğü İnönü yöresinin Osmanlı alanının dışında, Germiyanlar’a ait olduğunu göstermektedir.
    14.yy.’da Orhan Bey döneminin sonlarına doğru, Sultanönü, Karamanoğulları’nın eline geçer. Orhan Bey’in oğlu I.Murat döneminde de burası, iki güç arasında sorun oluşturmaktadır. I.Murat tahta çıktığı zaman, Rumeli’ye bir sefer düzenlemeye karar verir. Bunu fırsat bilen Karamanoğulları; Varsaklar, Turgutlar, Türkmen Beyleri ve Sivas Beyi ile I.Murat’a karşı birleşirler. Bunu öğrenen Sultan hemen Anadolu’ya döner. Onları yenerek Ankara’yı ele geçirir. Bu seferden dönerken de Sultanönü’nü 1363 yılında Karamanoğulları’nın elinden alır. Osmanlı sınırları, Karamanoğulları topraklarına, güneyde, Hamitoğulları Beyliği’nin kuzeyine dayanır. 1381 yılında Germiyan Beyi’nin kızı Devlet Hatun’un Şehzade Bayezit ile evlenmesiyle, Germiyan Beyliği topraklarının kuzeybatısı Osmanlılar’ın eline geçer.
    Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında, özellikle savaşlarla ilgili eldeki kayıtlarda, Seyitgazi veya Sivrihisar’ın adına pek rastlanmamaktadır. Bunun nedeni, ilk yıllarda fetihlerin kuzey-batıya, Bizans’a doğru olmasındandır. Seyitgazi adı bu dönemde, sadece önemli bir Bektaşilik merkezi olarak anılmaktadır.
    Sivrihisar ise, 14.yy.’ın ilk yarısında Karamanoğulları Beyliği’nin sınırları içindedir. I.Murat’ın Ankara seferinden sonra Osmanlı topraklarına katılmıştır.
    1402 yılında Ankara Savaşı sırasında, Sultan Yıldırım Bayezit’in Timur Han’a yenilmesi üzerine; Osmanlı egemenliğini yok etmek isteyen Timur, beylikleri yeniden güçlendirmek için diğer bir çok yer ile birlikte Sivrihisar’ı Karamanoğulları’na verir. Bir süre Timur’un karargahını Sivrihasar’da kurduğu da söylenir. Yıldırım Bayezit’in ölümünden sonra Sivrihisar, yeniden Osmanlı egemenliğine geçer.
    15.yy.’ın sonunda, II.Bayezit ile Cem Sultan arasındaki mücadele Eskişehir, yani Sultanönü yöresinde önemli olaylara neden olmuştur. 1481 yılında Bursa’ya giren Cem Sultan, orada II.Bayezit’in üzerine gönderdiği Ayas Paşa’nın ordusunu bozguna uğratır. Bunun üzerine II.Bayezit, Bursa üzerine yürür ve Cem Sultan’ı yener. Cem Sultan önce Eskişehir’e sonra Konya’ya kaçar. 1482 yılında Mısır’a gider.
    16.yy.’ın Kanuni Döneminde, Eskişehir’in konumu dolayısıyla önem kazandığını görmekteyiz. Fatih’in ilk zamanlarına kadar Eskişehir, Ankara Beyliği’ne bağlı bir sancak ve 1451-1831 yılları arasında Kütahya Beylerbeyliği’ne bağlı bir sancaktır. 1831-1841 yılları arasında da Miralaylarla idare edilen Eskişehir, 1841 yılında Hüdavendigar(Bursa) eyaletine bağlanan bir şehir olmuştur. Eskişehir ancak 1925 yılında il olarak kendi kimliğini kazanmıştır.

    Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Döneminde Eskişehir : Eskişehir, Milli Mücadele yıllarında, uzun süre gündemde kalan bir şehir olmuştur. İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan demiryolu üzerindeki stratejik konumu, iç çatışmalardaki rolü, Anadolu’yu istila etmiş olan Yunan Ordusu’nun Orta Anadolu’ya geçişinin eşiğini oluşturması ve yeni devletin kuruluşuna katkılarıyla önem kazanmıştır.
    Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında toplanan Sivas Kongresi’ne (4 Eylül 1919) Eskişehir’den; Siyahizade Halil İbrahim Efendi, Bayraktarzade Hüseyin Bey ve Hüsrev Sami Bey katılır.
    Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, Eskişehir’de toplantı yapmaya karar verirler. Ancak Eskişehir-Ankara tren yolunun işletilmesinin itilaf devletlerince yasaklanmasından dolayı toplantı Ankara’da yapılır.
    Atatürk, ünlü Nutku’nda, Kurtuluş Savaşı sırasında Eskişehir’e 520 kişilik bir İngiliz taburuyla,100 kişilik bir başka müfrezenin gönderildiğinden söz eder. Bu kuvvetler Eskişehir’de istasyon çevresine yerleşirler.
    15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkan Yunanlılar, kısa süre içinde Menderes, Salihli, Akhisar ve Ayvalık’a kadar uzanan bir hat üzerinde ilerlediler. Yunan kuvvetleri ayrıca, İstanbuldaki İngiliz Generali Milne ve kuvvetleri tarafından desteklenmekteydi. İngiliz Generali Milne, görünüşte iki tarafa da saldırıyı yasaklamıştı. Ancak Yunanlılar, 22 Haziran 1920’de saldırıya geçerek Bursa, Uşak,Alaşehir ve Nazilli’yi aldılar.
    1921 yılında Eskişehir’e 40 km uzaklıktaki İnönü’de, Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri yapıldı. Stratejik konumu bakımından önem taşıyan Eskişehir’in Yunanlılar tarafından elde tutulması son derece önemliydi. Bu yüzden Türk-Yunan Savaşlarının beş muharebesinin üçü (Birinci İnönü, İkinci İnönü ve Kütahya-Eskişehir Muharebeleri) Eskişehir de gerçekleşmiştir.
    Eskişehir-Kütahya Savaşları sonunda Türk Ordusu Sakarya’nın doğusuna çekilir. 23 Ağustos 1921’de Yunanlılar yeniden saldırır. 30 Ağustos 1921’de ise düşman ordusu, en ağır yenilgiyi alarak geri çekilmeye başlar. 2 Eylül 1922 günü, Seyitgazi yönünden gelen Türk Süvarileri Tekkeönü’nden Eskişehir’e inerler ve düşman kuvvetlerini Eskişehir’den çıkartırlar.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  5. #5
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    El Sanatları

    Eskişehir’de bugün yaşatılmaya çalışılan el sanatlarından bazıları şunlardır:

    LÜLETAŞI İŞLEMECİLİĞİ

    1940’lı yıllarda gelişmeye başlayan Lületaşı işlemeciliği 1950’li yıllardan başlayarak bir el sanatı olarak kendini göstermeye başlar. Önceleri yalnızca pipo yapımı konusunda gelişme kaydeden Lületaşı, kolye, bilezik, küpe ve biblo gibi süs eşyalarında da aranılan bir taş olmaya başlamıştır.
    Lületaşı ustalarının Lületaşının bulunuşu ve ilk kuyunun açılışı ile ilgili anlattıkları bir hikayeye göre bir gün çobanın biri koyunlarını otlatırken dinlenmek için bir ağacın altına oturur. O sırada bir köstebeğin topraktan beyaz taş parçalarını çıkarmaya çalıştığını görür. Çoban taş parçasını eline alır, çakısıyla yontmaya başlar ve bir peri kızı çıkarır ortaya. Kız dile gelir “-Yaktın beni insanoğlu” diye bağırarak delikten içeri girip kaybolur Çoban da arkasından gider ve kızı ararken derin bir çukurun içinde ölür. Böylece ilk kuyu açılmış olur. Bu hikayeye göre lületaşı ustaları da kendi pirlerinin Köstebek olduğuna inanırlar.
    Toprağın 1 metre altından başlayarak 140-150 metre altına inen kuyulardan oldukça güç koşullarda çıkarılan Lületaşı, diğer adıyla Eskişehir taşı beyaz renkte olup gözeneksiz ve hafif olması aranan özellikleridir. İyi nitelikte taşlar “Boz” ve “Devetüyü” adı verilen topraktan çıkarılır.
    Eskişehir’in Sarısu, Yenişehir, Türkmentokat, Gökçeoğlu, Karaçay, Söğütçük, Margı, Sepetçi, Nemli, Kümbet, Yeniköy, Kepeztepe, Karahöyük ve Başören köylerinden çıkarılan lületaşı büyüklüğüne göre sıralanarak yapılacak eşyanın türü seçilir. Yalnızca kolye ve tespih yapılabilen en küçük boy lületaşına “Dökme” denir. Küçük boy pipo yapımında “Orta”, orta boy pipo yapımında ise “Daneli” kullanılır. Büyük boy pipolar “Pamuklu” dan yapılır. Taşın büyüklüğü on pamuklu boyuna eriştiğinde “Birimbirlik” adını alır. En büyük boy taşa ise “Sıramalı” adı verilir. Ancak nadiren bulunan ve 30 ile 80 pamuklu boyları arasında değişen taşlara da rastlanır. Bunlara ise “Omuzlama” ve “Budama” denir.
    Taş işlemesinde “Tahra” adı verilen keski ile taşın dış yüzeyi temizlenir. “Kaba Bıçak” ile pürüzler giderilir ve yapılacak eşyaya göre yontulur. Bu işleme “Saykalı” adı verilir. İşlemeyi kolaylaştırmak için ıslatılan taş üzerinde “İş Bıçağı” ile taslak çıkarılır. “Sıyırgı” ile yüz düzeltilir, gözler açılır. “Sakal Tarama Bıçağı” ile sakal taranır. “İskarpile” ile piponun tütün konulacak yeri oyulur. Pipo elektrikli fırına kurutulmaya konur. Kuruma süresi iki saattir. Kurutulduktan sonra, matkapla piponun ağız deliği delinir. “Kılavuz” ile ucuna sap takmak için diş açılır. Zımparalanıp düzeltilen taş, eritilerek beyazlatılmış kaynar haldeki balmumu cilaya atılır. Taşın cinsine göre birkaç dakika bekletilir. Ciladan alınan pipo soğuyunca bezle kurulanır rötuşlanıp kadife bezle parlatılır ve sap takılır.
    Pipolar üzerindeki desenler ve figürler çok çeşitlidir. Baş figürlü pipolardan Osmanlı başları (Sarıklı, Barbaros, Betaşi, Sultan, Fesli, Efebaşı ve Mihrace...),Arslan Başı, Baküs Başı, Genç Kız Başı en çok kullanılanlardır. Bunların yanısıra stilize hayvan figürleri, soyut şekiller üzerinde değişik desenler, Romalı Asker, Denizkızı, Fil, At, Kartaltırnağı ve El figürleri ile birlikte tanınmış kişilerin başlarına da rastlanır.
    Lületaşı işlemeciliği alanında son yıllarda verilen önem doğrultusunda 1989 yılında açılan Lületaşı Meslek Okulu’nun da bu sanata katkılarını unutmamak gerekir.

    ALPU GÜMÜŞ İŞLEMECİLİĞİ
    Son yıllarda gün ışığına çıkarılan Alpu ilçesindeki bu önemli el sanatı evlerde aileler arasında sürdürülmektedir. İşlemelerde geleneksel Türk ve Osmanlı desenlerinin yanısıra Osmanlı Padişahlarına ait tuğra ve mühürlerin illüstrasyonları da kullanılmaktadır.
    Gümüşten yapılan eşyalar arasında kama, tütün tabakası, kamçı, enfiye kutusu, at koşum takımları süsleri, ağızlık, bilezik, muskalık, kemer, kolye, yüzük, küpe, kravat iğnesi, tabanca kabzası, yaka iğnesi, kol düğmeleri, çeşitli rozetler bulunmaktadır. Bu eşyalar üzerinde işlenen desenleri oluşturma işine “SAVAT” adı verilir. Savat kurşun, gümüş, bakır ve kükürt karışımından oluşan bir çamurdur. Cilalanarak parlatılan gümüş eşya üzerine oyma kalemleriyle işlenerek oyulan desenlerin üzerine savat çamuru doldurularak eşya ateşe tutulur. soğuduktan sonra eğe ve zımpara ile tesfiyesi yapılıp keçe cilası ile parlatılarak satışa sunulur.

    DOKUMACILIK
    Yerleşik yaşama geçmiş olan Yörük ve Türkmen köylerinde kilim, cicim, zili, sumak ve pala dokumacılığı ile heybe, çuval, yastık yapımı oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle Sivrihisar ilçesi Kuzuören. İlyaspaşa, Yörme, Holanta Köyü Türkmenleri, Günyüzü Türkmenleri, Han Kasabası ile Seyitgazi-Kırka Karakeçili Türkmenlerinin kilim dokumaları ilginçtir.
    Kilim dokumacılığı son derece özgürdür. Türkmen deyişiyle “Halı işi deli işi, Kilim işi kimin işi” sözü, kilim dokumacılığının özgürlüğünü vurgulamaktadır. Kilim dokumacılığında önceden hazırlanan bir model bulunmaz. Ancak gelenek kalıpları içerisinde ve dokuma anıda, desenlerin özelliğine göre dik ve yan taşmalar yapılıp boşluklar doldurularak çalışılır. Halıda olduğu gibi sıra takibi yapılmaz.
    Yörede kilim benzeri el dokumaları arasında yer alan cicim, zili, sumak... gibi değişik biçimlerdeki süsleme teknikleri de geliştirilmiştir.
    Cicimde, gergin çözgü iplik sistemi üzerine bezayağı zemin örgüsü işlenirken, renkli ekstra iplikler çözgü üzerinden belirli atlamalarla desenleri meydana getirirler.
    Zili dokumada, bezayağı zemin örgüsü üzerine renkli iplikler, deseni oluşturacak biçimde, belirli atlamalarla işlenir. Yüzeyde deseni işleyen iplik, dokumanın arka yüzüne geçer ve o renk motifi yüzeyde tekrar işleyinceye kadar bağlantısız durur.
    Sumak, gergin çözgü iplikleri üzerine renkli ipliklerin dolanarak desenleri oluşturduğu bir dokuma çeşididir.
    Bu dokumalardan ihtiyaca göre de çuval, yastık yüzü, hurç, heybe, yatak örtüsü ve sedir örtüsü hazırlanır.
    Bu dokumaların üzerlerindeki desenler de değişik adlar alırlar: İskambilli, Karakilim, Gülbudağı, Gelintaşı, Elibelinde, Atkaçtı, Akrep, Koçboynuzu, Kocabaş, Parmak, Merdiven, Ejder, Pençe, Çomça, Top, Ayna ve Bıtrak...gibi.
    Son yıllarda ilimizde kilimciliğin geliştirilmesi amacıyla Seyitgazi-Kırka, Çifteler-Han ve Sivrihisar-Kayakent’te kilim dokuma okulları açılmıştır.

    İşlemecilik: Eskişehir’de işleme sanatı oldukça ileri düzeydedir. Seyitgazi ve yöresindeki boncuk oyaları, tığ oyaları ve mekik oyaları anılmaya değer niteliktedir. Bu oyalara harcanan boncuk sayıları bazen 75 dizi gibi şaşırtıcı düzeylere varır. Sümbül, karanfil, gül, lale, domates.biber gibi meyve ve sebze motifleri biçiminde işlenen oyalar, yerel olarak çok çeşitli adlar alırlar; arap küpesi, müren kirpiği, çitirik, tırtıl kurdu, mini etek, saray süpürgesi, piliç ayağı, barak oya, hanım çantası, altmış akıl yetmiş fikir, saat kordonu, maydanoz yaprağı, peri bacaları, gelin tacı, subay sırması… gibi. Bu oyaların her birinin de yöredeki genç kızlar tarafından yapılmış ayrı ayrı manileri var:

    “Oyalarım dizi dizi
    Seni andım peri kızı
    Yazıklar olsun sana
    Yine aldattın bizi.”

    “ Oyalı da yazma yakışmaz mı güzele
    Yana yana benzim döndü gazele
    Ben ölürsem sen yarini tazele”
    Oya işlemeciliğinin yanı sıra dantel, kanaviçe, sarma, gergef, hesap işi, Türk işi, İğne ucu işlemeleri, yöre genç kızlarının el hünerlerinin ürünleridir.
    Eskişehir ve yöresinde çorap işlemeciliği de yaygındır. Yörede işlenen çorapların motiflerine ve işleme biçimlerine göre değişik adlar verilir. Bunlar sümbül, karanfil, lale, papatya, su yolu, gibi çiçeklerin yanı sıra özellikle gül motiflerinin işlendiği çoraplar Sivrihisar yöresinde oldukça değer taşır. “Ak çoraplar” özelliği taşıyan bu çoraplar beyaz ya da krem renginde olup genellikle ajurların konçlarda yer aldığı çoraplardır. Bu çorapların ajurlu olmasının nedeni çorabı tek düzelikten kurtarma amacını taşır. Böylece çorap desenli ve dekoratif bir görünüme sahip olur. Üzerindeki desenlerde bulunan işlemelerin biçimlerine göre; arpalı, baklava dilimi, sığır suyu, sıçan dişi, sineli, terleme, elmas eli,düz örgü, kestane kabuğu, İngiliz iğnesi, süpürge sapı, bal peteği, fincan göbeği, sarhoş yolu, bıçak burnu gibi adlarla anılırlar.
    Bunun dışında, Dağküplü bez dokumacılığı ve İnönü’de geleneksel kıyafet olarak adlandırılan sarka işçiliği halen sürdürülmektedir.

    ÇÖMLEKÇİLİK
    Atalardan kalma çömlekçilik mesleğini sadakatle yürüten insanı sayesinde Eskişehir iline bağlı Mihalıççık ilçesi sorkun köyü, çömlekçilik adına önemli bir yerdedir.
    (sorkun çömlekçiliği broşüründeki resİmler konulacak)
    Sorkunlular çömlekçilik mesleğine karşı ilgilerini tarih boyunca hiç azaltmadan devam ettirmişlerdir. Endüstri çağının etkisi altına girmeyerek ellerindeki değerin farkına varmışlar ve neolitik dönemde uygulanan teknikle yöresinden çıkardığı kızıl ve ak topraktan oluşturdukları çamuru şekillendirerek ve aynı dönemin yöntemiyle açıkta pişirerek, toprağı altın ışıltılı çömleklere dönüştürmüşlerdir. Patates ve büyükbaş hayvan yetiştirerek geçim kaynaklarını çeşitlendiren sorkun köylüsü, en gencinden en yaşlısına kadar çömlekçilikle uğraşmaktadır. Atölye ev diyebileceğimiz bu hanelerin hemen tümünde çömlek yapımına tanık olabilirsiniz. Karasal bir iklimin hakim olduğu bu köyde, sadece yaz aylarında çömlekçilik yapılır. Köylerine gelen yerli ve yabancı turistlere alışık olan sorkunlular gelen konukları Türk misafirperverliğine yakışır şekilde ağırlarlar
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  6. #6
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    Giyim-Kuşam

    Bölgedeki yerleşim yerleri ve coğrafi konum nedeni ile giyimde değişiklikler gözlenmektedir. Eskişehir, Ege, Marmara ve İç Anadolu Bölgelerinin kavşak noktasındadır. Bu konumundan dolayı çevre bölgelerden Ankara, Bilecik, Kütahya ve Konya giyiminden etkilenmeler görülür.Bölgedeki yerleşim yerleri ve coğrafi konum nedeni ile giyimde değişiklikler gözlenmektedir. Yöredeki kadın giysileri genel olarak ağır esvap diye adlandırılır.
    Yörede giyilen giysilerin hemen hemen tümü cepken-şalvar biçimindedir. Cepkenler biçim olarak birbirinden farklılık göstermesine karşın, şalvarlar biçim olarak birbirinin aynıdır. Sadece kumaş ve işleme olarak birbirinden farklılık gösterir. Yörede giyilen giysiler ile göçmen olarak yöreye yerleşen muhacirlerin getirdiği giysiler, biçim olarak, hatta motif olarak oldukça benzerlik göstermektedir. Rumeli giysilerinin yapımında atlas kumaş daha çok kullanılmıştır. Atlas, yüzü ipek, tersi parlak yüzlü, düz bir kumaş türüdür. Üzerine işleme yapılmaya çok uygundur. Bursa ipeklileri içinde kırmızı ve yeşil renkli atlaslar çok değerlidir. Osmanlı sarayında kışın giyilen giysi ve kürklerde atlas çok kullanıldığından kış mevsimine sarayda “Atlas Mevsimi” denmiştir.
    Yörede 12 çeşit yöresel kadın giysisi bulunmaktadır. Bunlar Sarka-pesent, Canfes, altıparmak, cezi, hint kumaşı, sevai, kıron, elmasiye, bindallı, tamaşa, dizbağlı, meydani olarak adlandırılmaktadır
    Tüm giysiler birbirini andırmaktadır ve bunların en değerlisi, en çok seçileni sarka-pesent’tir.

    Sarka-Pesent : Biçim olarak birbirinden fazla bir farklılık göstermemelerine karşın motif işlemelerine göre değişik çeşitleri vardır. Genelde sarka altına giyilen işlemeli şalvara pesent denir. Bu şalvara çakar, don, kasnak da denmektedir. Sivrihisar yöresinde sarka altına Sefavıl (sevai) şalvar giyilir. Giysiler arasında en ağır işli olan cepken modelidir. Uzun kollu ve önü açıktır. Yörenin değişik alanlarında motif, renk (kırmızı, mor, lacivert, vişne çürüğü, siyah) ve işleniş açısından farlılık gösterir. Sözgelimi merkezde giyilen sarkalarla, Sivrihisar yada İnönü bölgesinde giyilenler farklıdır. Bir de İzmir Sarkası denen örneği vardır. Pesent, eskiden adı kasnak olan bir şalvar modelidir. Sarkadan bir iki ton açık bordo ipekten yapılır. Kırmızı ve pembe renkleri de vardır. Pesentin tümü sim, pul ve boncuklarla işlenmiştir. Tüm desen aynı motifin yan yana sıralanmasından oluşmuştur. Motifin ortasına yeşil ipek aplike edilmiş, etrafına sim tırtıllarla çiçek ve yaprak desenleri işlenmiştir. Bunun çevresinde ise blonga iğnesi tekniği ile işlenmiş yaprak ve dal motifleri vardır. Motifin büyük dallı yapraklı ve çiçekli kısımları mavi, beyaz, sarı, yeşil, pembe kordonlarla birbirine tutturularak dantel gibi hazırlanan bordür geçirilmiştir. Kumaş önce astarla duble edilmiş, nakış ondan sonra işlenmiştir. Daha sonra pesentin içi beyaz mermer şahi ile astarlanmıştır. 8-10 metre kumaştan yapılır.
    Eskişehir’de geleneksel erkek giysileri potur, dokuma gömlek ve cepken ‘ dir. Seyitgazi İlçesi Kırka yöresindeki giyim kuşam diğer yörelere göre biraz farklılık göstermektedir.Dizbağlı olarak adlandırılan bu yöresel kıyafet günümüzde de düğünlerde kullanılmaktadır.

    DİZBAĞLI

    Yöre : Eskişehir – Seyitgazi Kırka
    Giysinin üst kısmı iki parçadan oluşuyor. İç kısma giyilene enteri ya da kapaklı deniliyor. Enterinin üstüne sarka giyiliyor. Her iki giyside kadifeden yapılmıştır. Bu giyside üste giyilen sarka ile giysinin alt kısmını oluşturan şalvar simle yapılmış nakışlarla bezenmiştir.
    Yörenin geleneksel erkek giyimi zeybek giysisidir. Zeybek giysisi eskiden yörede yaz, kış giyilen bir günlük giysiymiş. Siyah ve mavi renkte olanları varmış. Bunlar dimiden yapılırmış. Alta, dizlere kadar örülmüş yün çoraplar giyerlermiş. Bu giyimle ilgili bir gelenek de donun paçalarına,ilgi duydukları kızların ördükleri oyaların çekilmesiymiş. Zeybek giysisi eskiden günlük bir giysiyken, bugün bir tören giysisi durumundadır. Zeybek oyunu oynanırken giyiliyor.

    GELİNLİK (Kıron yada ağır esvap)

    Yöre : Eskişehir
    Yıl : Takiben 100 Yıllık
    Kaynak kişi bilinmiyor bağış yoluyla okula verilmiş
    Özellikleri: Krem rengi atlas üzerine sim sırma ile Maraş işi tekniği uygulanarak işlenmiş. Gelinlik 4 parçadan oluşmaktadır. Ceket, etek, yaka ve kemer. Gelinliğin tüm yüzeyi nakışlarla bezenmiştir.

    Desen Özellikleri: Bitkisel bezemeler kullanılmıştır.

    MANTO
    Yöre : Eskişehir Kırka
    Yıl: 35
    İplik Özelliği: Yün
    Özellikleri: Cicim tekniği ile kilim desenleri ile dokunmuştur. Mantonun tamamı desenlidir.

    Sivrihisar’da Sarka don,uzun entari, maher, futa,bindallı gibi tamamen Sivrihisar işi kıyafetler bulunmaktadır.Bu kıyafetler özellikle düğünlerde, özel günlerde giyilmektedir.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  7. #7
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    Hayatın Dönüm Noktaları

    Eskişehir ve yöresinde çeşitli dönemlerdeki göçler nedeniyle çok değişik geleneklerin yerleştiği bilinmektedir. Yerleşimin ilk dönemlerinden bu yana varlığını sürdüren Merkez ilçe, Odunpazarı, Muttalıp köyü, Aşağı söğütönü, Yukarı söğütönü, Sultandere, Çukurhisar, Keskin, İnönü gibi bölgelerin ortak kültürel özellikleri Eskişehir’in gelenek ve göreneklerini oluşturmuştur.

    DOĞUM GELENEKLERİ

    Doğum bir şenlik, sevinç nedeni olarak karşılanır. Kırsal kesimlerde doğumlar genellikle evde olur. Doğumu ebe yaptırır. Doğum sırasında, ebeye yaşlı kadınlar yardımcı olur. Doğum evlerde yaptırıldığından oğlan olunca göbek bağı kesilerek cami avlusuna gömülürse “ okuyup adam olacağına”, kız olunca evin bir köşesine gömülürse “ evcimen” olacağına inanılır. Doğum sonrasında al basmaması için anneyi yalnız bırakmazlar. Başına “ al yazma” veya kırmızı kurdele bağlarlar, nazarlık takarlar. Kırkıncı gün kaynamış suya altın batırarak bu suyla anne ve çocuğu yıkarlar. Buna “ “kırklama” denir, “kırkı çıkmış” olur. Ertesi gün sabah çocuk ve annesi bir akrabaya gezmeye ya da pikniğe götürülürler. Bu arada iki yeni doğum yapmış kadının birbirlerini görmemeleri gerekir. Yoksa “kırk basmasına” uğrayacağına inanılır. Eğer yinede karşılaşırlarsa, kırk basmaması için öpüşüp kucaklaşarak iğne değişmeleri gerekir.


    SÜNNET GELENEKLERİ

    Sünnet günü geldiğinde bir at temin edilir, ayrıca yeter sayıda fayton bulunur ve sünnet çocuğu ata sünnet kıyafeti ile bindirilir. Şapkanın üzeri altınlarla ve ailenin durumuna göre daha değişik mücevherlerle süslenir. Çocuk atın üzerine bindirildikten sonra akrabadan bir delikanlı atın başını tutar ve arkadaki faytonlarda çocuğun arkadaşları, akraba çocukları olduğu halde yola çıkarlar. Atın arkasındaki faytonda çalgıcılar (davul- zurna ya da cümbüş, keman, klarnet, darbukadan oluşan ince saz) ve zeybekler bulunur. Şehir gezisi bitip eve dönülürken faytonlardaki çocuklar “ beş dakika kaldı, Ahmet fitili aldı” diye hep bir ağızdan bağırırlar. Sünnet alayı eve gelir. Bu sırada evde okunan mevlit bitmiştir. Baba, anne ve akrabalar kapının önüne çıkarak çocuklarını karşılarlar. Çocuk babasından büyükçe bir hediye almadan attan inmez. Diğer akraba ve yakınları da çocuk attan inmeden önce bir takım hediyeler, altın ve para verirler. Paralar ve altınlar genellikle çocuğun elbisesine iğnelenir. Bu törenler sırasında çalgılar sürekli çalarlar. Çocuk attan iner, babası ve diğer akrabaları ile oynar, zeybekler gösteri yaparlar, çocuğu oynatırlar. Çocuk anne ve babası ile diğer akrabalarının ellerini öptükten sonra kirve tarafından kucaklanan çocuk içeriye alınır. Tekbirler eşliğinde sünnet edilir. Gelen misafirlere ve yoksul kişilere ikram olarak toğga çorbası ve sünnet pilavı verilir. Konuklar dağılana kadar eğlence devam eder.

    EVLENME GELENEKLERİ

    Önceki yıllarda evlenmek isteyen kız ve erkek bunu anne ve babasına söyleyemezdi ve evlilikler genellikle görücü usulü ile olurdu. Şimdi ise gençler kendi eşlerini kendileri seçmektedir. Görücü usulü bile olsa gençler birbirlerini tanıdıktan sonra evlenmeye karar vermektedir.

    Dünür gitme, kız İsteme : Oğlan evinden oğlanın annesi, babası, amcası, dayısı, yakın akrabaları beş altı kişi toplanır bir kutu şeker, yemiş alır giderler. “Allahın emri, peygamberin kavli ile” kızı ister ve bir “mendil günü” tayin ederek ayrılırlar.

    Söz kesme, söz mendili, mendil günü : Mendil gününde oğlan tarafının akrabaları toplanır, kız tarafına mendil almaya gidilir. Kız tarafında da toplanılır, gelen konuklar karşılanır, ağırlanır. Yemek yenilip eğlenildikten sonra, oğlan babası “ şu bizim emaneti verinde gidelim” der. Kız tarafından damada hazırlanan, gömlek, kravat, iç çamaşırı ve söz mendili ( bu mendil pullu, sim işlemeli, büyükçe bir mendildir.) bir bohçaya konur, ayrıca büyük bir tepsi içinde de gelen konuklar sayısınca mendil konularak oğlan babasının önüne getirilir. Oğlan babası tepsinin içine para atarak bir mendil alır ve bütün konuklara tepsi, sıra ile dolaştırılır. Mendili alan tepsiye bir miktar para atar. Bu iş bittikten sonra nişan günü tayin edilerek kız evinden ayrılınır.

    Nişan : Kız ve oğlan anneleri nişan gününe kadar kızın takılarını alır. Nişan günü, oğlan evi kız evine nişan için “davet harcı” gönderir. Bu harçta bulgur, nohut, yağ, şeker,un ve bir de koyun bulunur. Davet harcının yanında bir de yemek pişirecek aşçı gönderilir. Kız evi davet yemeği olarak nohutlu bulgur pilavı, un helvası, yufka ekmeği yapar. Oğlan evi tüm yakınlarını nişana davet eder, hediyelerini sandıkla getirir, ortaya koyar. Kızla oğlan gelir, nişan yüzükleri oğlan evinin en yaşlısı tarafından takılır. Oğlan babası kıza takacaklarını takar, elini öptürür. Sonra kız oradaki herkesin elini sırayla öper. Eli öpülen hediyesini takar. Sonra erkekler evi terk eder, eğlenmeye giderler. Kaynana sandığı açar, oğlan evinden iki yenge hediyeleri gösterir. Kız evinden bir yenge de “bu sarkası, bu gelinliği, bu ayakkabısı, bu havlusu, bu divan örtüsü” diye bağırarak gösterilenleri söyler. Sonra kız tarafı takacaklarını takar ve nişan sona erer. Nişandan on gün sonra kız tarafı oğlan tarafına nişan karşılığı götürür. Nişan karşılığında başta damat olmak üzere yakın akrabalara nişan bohçası ve bir iki tepsi baklava getirir. Oğlan evi bunları taşıyanlara bahşiş verir.

    Düğün Töreni: Oğlanın anne ve babası, akrabaları, kız evine gelip ağırlık (başlık) konusunu görüşürler. Pazarlık yapılır. Evin diğer eşyaları kararlaştırılır. Resmi nikah kıyılır. Daha sonra düğün günü saptanır. Düğün gününden bir hafta önce kız evinden kardeş kızları, oğlan evinden de arkadaşları tarafından bir tepsiye şeker, fındık, fıstık, leblebi, üzüm vb. çerez doldurularak ev ev dolaştırılır, dağıtılır. Düğün günü haber verilir, köy davet edilir. Buna “ Oku dağıtma” denir. Oku dağıtıldığı gece kardeş kızları kız evinde toplanır, yemek yer eğlenirler. Birkaç gece sonra kına gecesi için bütün konu-komşu akraba kadınları toplanır. Kızın başına kına yakılır. Kına türküsü söylerler, yas tutar, ağlaşırlar. Kına yakılırken oynayan kızların kollarına yazma bağlanır. En çok bilinen kına türküsü:
    “Ağlama koyun, meleme de vazgeç kuzundan
    Çok anneler ayrı düşer kızından”
    Kına gecesinden sonraki günlerde akrabaları kızı sırasıyla yemeğe çağırırlar. Kardeş kızları düğünden üç gün önceden komşuları, akraba kadınları, kızlarını”…şu gün hamamımız var” diye davet ederler. O gün oğlan tarafı hamamda yemek verir, eğlenilir. Kardeş kızları ertesi akşam yine”.. bu gece çeniz sercez, çeniz görme gelin” diye komşuları dolaşırlar. Kız evinde çeyiz odası hazırlanır, gösterilir. Ertesi günde çeyiz oğlan evine götürülerek orada serilir. Oğlan evinde de oğlanın “Oku”su dağıtılınca, düğünden üç gün önce akraba ve komşulara “ danışık yemeği” verilir. Danışık yemeğine gelenlere oğlan babası düğün gününü hatırlatarak, dışardan çağrılan konukları herkese paylaştırır. Her ev kendine düşen konuğu düğün süresince ağırlar. Çeyiz serildikten hemen sonraki gün kardeş kızları”.. bu akşam gelini görme gelin” diye gezerler. Gelin alıcılar gelmeden bir gün önce kardeş kızları gezerek akşama kız kınasına çağırırlar. Oğlan tarafıda çağrılır. Kınayı kocasıyla en iyi geçinen yengelerden biri hazırlar. Gelin kıbleye döndürülür, abdest alır. Türkü eşliğinde gelinin ellerine ve ayaklarına kına yakılır. Kına günü sabah ezanı ile birlikte gelin suya götürülür, iyi olsun diye türkü söyletilir. Danışık yemeğinden bir gün sonra oğlan evinin üstüne davullu zurnalı, çalgılı bir törenle bayrak dikilir ve kurban kesilir. Bu, düğünün başladığının işaretidir. Gelin alma günü oğlan tarafı çalgıcıları getirir, konuklar gelir, eğlenmeye başlarlar. İki gün eğlenildikten sonra Pazar günü üstü kilim örtülü bir araba ile kafile halinde gelin almaya gidilir. Arabalara ve oğlan sağdıçlarına basma yemeni ve havlu bağlanır. Gelin evden çıkarılırken kardeş kızları önüne dikilirler, hediye almadan gelini vermezler. Dua edilir, gelin arabasının üstüne yemiş, bozuk para atılır, arkasından su dökülür, üç defa mezarlık dolaştırılarak oğlan evine yollanır. Gelin oğlan evine gelince içeriye girmeden önce ayağı kazana bastırılır. İçerde üç kez döndürülür. Bu arada türküler söylenir:
    “Durnam gelir gona gakla
    Ganadında gümüş halka
    İşte geldim gidiyorum
    Durnalar hey…”
    Daha sonra koltuğunda üç kere ekmek çevrilir. Akrabalarına yarımşar dilim verilir. İkindiden sonra imam nikahı kıyılır. Akşamüzeri damat imam nezaretinde dua ile giydirilerek, sağdıcı ve arkadaşları ile yatsı namazını kılmak üzere camiye gider. Camiden dönüşte bütün cemaat, oğlan evine otuz-kırk adım kala tekbir getirmeye başlarlar. Cemaatle birlikte kapıya gelindiğinde hoca dua eder. Sonra arkadaşları, damadın sırtını yumruklayarak içeri iterler. İçeriye girerken ip gerilir, bir tas su konur. Damat ipi koparıp, tası devirerek içeriye girer. İçeride oğlan yengesi vardır, damatla gelini el ele tutuşturur çıkar. Birkaç gün sonra gelin, kaynanası ve evin diğer gelinleriyle oğlan akrabalarının elini öpmeye, tanışmaya çıkar. Gelin oğlan evine geldikten birkaç gün sonra su almaya götürülür. O gitmeden önce iki yenge suyun kenarına tarak ve bıçak bırakırlar. Gelin tarağı bulursa kızı, bıçağı bulursa oğlu olacağına inanılır. Suya gidenler eğlenirler, geline arpa, buğday saçtırılır. Herkes eve bereket getirsin diye toplar. Sonra eve dönülür ve gelinin çeyizinden birer hediye alınır.

    ASKERLİK:
    Askere gidecek gençler, gitmelerine az bir süre kala yakınları tarafından yemeğe davet edilir. Gencin cebine harçlık koyup, hediyeler verirler. Arkadaşları ile birlikte eğlenceler düzenlerler. Gideceği gün akraba ve komşularını gezerek helalleşir. Aynı gün tüm akraba ve arkadaşları tarafından davul ve zurna eşliğinde asker ocağına uğurlanır. Gencin akrabaları vedalaşma sırasında harçlık olusun diye cebine para koyarlar.

    ÖLÜM GELENEKLERİ
    Komşuların karşılıklı dayanışmasını ortaya çıkaran bir olaydır. Böyle durumlarda, genellikle ölenin yakınlarına hiçbir iş yaptırılmaz. Ölü evinde üç gün yemek pişmez. Cenaze alayı çok kalabalık olur. Duyan herkes cenaze namazına katılmayı sevap ve ödev sayar. Kabristandan gelen halka lokma ve helva ikram edilir. Kadınlar yedi gün boyunca ölü evinde Tebareke Sûresini okurlar. Evde veya camide kırkıncı ve elli ikinci günüde mevlit okunur.

    BAYRAM GELENEKLERİ
    Bayram telaşı arife gününden başlar. Arife günü hamur yoğrulur ve yağda pişirilir. Komşulara ve fakirlere dağıtılır. Kabristan ziyareti yapılır. Bayram sabahı her ailenin erkeği bayram namazına gider. Evde çocuklar ve kadınlar giyinirler ve erkeklerin camiden çıkmasını beklerler. Ailenin reisi kapıda karşılanır. Aile içinde önce büyüklerle, sonra küçüklerle bayramlaşılır. Anne ve baba varsa dede, nine evde gelen gidenleri bekler, onlara ikramda bulunurlar. Çocuklar ve gençler akrabalara, komşulara ve tanıdıklara giderek bayramlaşırlar. Büyüklere şeker, baklava, çay, kahve; çocuklara ise çeşitli yemişlerden ikram edilir. Çocuklar da ellerinde tuttukları naylon torbalara bunları doldururlar.


    HIDRELLEZ :

    Eskişehir’deki hıdrellez eğlencelerinin kökü Friglere dayanır. Eskişehir ve yöresini başşehir edinmiş olan frigler pesinus (Ballıhisar) köyünde bahar tanrısını karşılamak üzere şenlik yaparlar, kırlara çıkarlar, tanrıça kibele mabetini dönerler, ateş üzerinden atlayarak günahlarının döküleceğine inanırlar, kapalı bir kaptan niyet çekerek kaderleri üzerinde tahminde bulunurlardı. Günümüzde ise yeşile olan tutkudur hıdrellez. Bu büyük halk bayramını karşılamak için daha güneş doğmadan on binlerce Eskişehirli çay ve dere kıyılarına, kırlara akın eder. Törensiz, programsız içtenlikle kutlanan bu şenliğin tarihi 6 Mayıs'tır. 5 Mayıs gecesi ateşler yakılır. Yakılan bu ateşten en az üç kez atlanılır. Ateşten atlarken dilek tutulur. Eğlenceler yapılır. Hep birlikte çalınır, söylenir, oynanır. Yapılan bu eğlenceler geç saatlere kadar sürer. Diğer eğlenceleri görmek için gruplar halinde gezintiye çıkar. 6 Mayıs sabahı erkenden çay ve dere kıyılarına gelinir ve bu sularla yüz yıkanılır. Piknik yapılır. Sabahın alaca karanlığında söğüt dalları ile birbirlerinin başına vuran gençler nasiplerinin açılmasını, muratlarının yerine gelmesini dilerler. Bahçe kapılarına yeşillikler asılır. Gençler niyetleri yazılı kağıtları porsuk çayına atarlar. Büyükler niyetlerini gül dalının altına koyarlar. Ayrıca hıdrellez dolayısıyla çeşitli oyunlar tertiplenir. Bunlardan biri "Küpten kader çekme oyunudur." Akşamdan hazırlanan içi su ve yeşillik dolu küpün içine herkes, bilezik, toka gibi madeni şeyler atar. Küp bir gül ağacının yanına konur. Sabah kır eğlencelerinden dönülünce, küpün başında toplanılır. Mani söyleyecekler hazırlanır. Küpün başındaki çocuk elini içeri uzatır. Ne denk gelirse çeker. O sırada ilk mani söylenir. Çocuğun tuttuğunu küpten çıkarmaz. Mani biter bitmez elindekini çıkarır. Böylelikle kişinin niyeti ortaya dökülür. Hıdrellez; yalnız Hızır ile İlyas'ın buluştuğu anı görebilmek için insanların kırlara koşuşması değil, biraz da yeşile özlem ümitlerinin doğuşu, kadere inanış, geleneklere bağlılıktır.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  8. #8
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    Halk Oyunları

    Eskişehir yöresi halk dansları yerleşim evreleri, yöre halkının yapısı ve coğrafi konumun gereği değişik karakterler gösterir.
    Tür olarak karşılaştırıldığında erkek ve kadın dansları ayrı nitelikler taşımaktadır. Erkek dansları “Kaşıklı Zeybek” türü özelliği gösteren danslardır. Kadın dansları ise “Kaşıklı Karşılama” türü danslardır. Kadın danslarında zeybek adıyla oynanan danslar türün özelliklerini taşımazlar. Sözgelimi danslarda çok az daire yapılır. Dansçılar genellikle karşı karşıya oynarlar.
    Genel olarak Eskişehir yöresi halk danslarında zeybek ve kaşık danslarından etkilenmeler söz konusudur. Başka bir deyişle yöre dansları doğudan batıya, güneyden kuzeye geçiş özelliği gösterirler.
    Anadolu insanının dansları üzerinde, İslamiyet’in etkisiyle kadın ve erkek birlikteliğinin kısıtlayıcı etkisi pek görülmemesine karşın, Eskişehir yöresinde bu etkilenme açıklıkla görülebilir. Eskişehir yöresinde bu güne kadar derlenmiş bütün danslarda kadınların ve erkeklerin ayrı ayrı oynadığı görülmektedir. Müzikteki benzerliğe karşıt olarak dans uygulamalarında hiçbir benzerlik yoktur.Genel olarak kadın danslarında farklılık gözlense de birbirlerinden etkilenmeler söz konusudur. Bu etkilenmede coğrafi konumun özellikleri de yadsınamaz. Sözgelimi <Yoğurdum Var > oyunu bugün Afyon, Kütahya ve Bilecik’te ayrı ayrı varyantlarla oynandığı gibi, Bilecik ve yöresinde erkekler tarafından da oynanabilmektedir.
    Erkek danslarında ise genel tür özelliklerinin zeybek olmasının yanı sıra kadın danslarındaki gibi farklı dönem özelliklerinin saptanması söz konusu değildir. Olsa olsa coğrafi konum gereği Kütahya ve Bilecik yöresi etkilenmelerinden söz edilebilir. Bunun nedeni kadın danslarının, kapalı toplum içerisinde kadının yapısı gereği etkilenmeye ve değişmeye açık olmayışıdır. Erkek danslarında ise bu etkilenme ve değişme daha hızlı ve belirgin olabilmektedir.
    Kadın Dansları: Eskişehir yöresi kadın dansları “Karşılıklı karşılama” türü danslardır. Yöre danslarının tümü türkülüdür. Türkü söyleyen kadınlar, danslara zilli ya da zilsiz def ile katılırlar. Bu danslar bu gün köylerde ve şehrin eski yerleşim mahallelerinde biçim farklılıkları gösterse de oynanmaktadır. Bu danslardan “Kırka kadın zeybeği ” adlı oyun ise şöyledir.

    (3.2.2.)’lik ritimle oynanır. Karşılıklı dairede ve kendi çevresinde dönerek oynanır. Dansta omuz vuruşlar da kullanılır. Yörede dans “Yörük yürüyüşü” diye de tanımlanmaktadır. Sol ayak üzerinde yinelenen köşe dönüşleri dansın özgün yanıdır. Gürsel YAKTIL tarafından derlenen dansın türkü sözleri şöyle:
    Zeybek derler adına
    Şeker uymaz tadına
    Uyma dedim uymuşsun
    O dürzünün ardına
    Haydin di zeybek havası
    Benim ile yarin arası
    Kavuşuruz bayram haftası
    Arpa buğdaş çec olur
    Güzeller güleç olur
    Meyil verme güzele
    Ayrılması güç olur
    Haydin di zeybek havası
    Benim ile yarin arası
    Kavuşuruz bayram haftası
    Yörede oynanan diğer kadın oyunları ise şunlardır:

    Goc’öküz ‘Goc’öküzün Dizindedir Dermanı
    Zeybek Entarisi Kırmızı
    Düz Oyun ‘ Çeşmeler Yaptırdım
    Yoğurdum var yeşil meşil
    Ters Oyun Sel Önüne Söğüt Diktim Bir Sıra
    İndim Dereleri Yarelem
    Kahveyi Kavururlar
    Kara Kuş Gara Guşum Havada (Galtınma)
    Erkek Dansları: Eskişehir yöresi erkek dansları “Kaşıklı zeybek” türü danslardır. Zeybeklerden ve kaşıklı danslardan açık etkilenmeler görülür. Sırt ve diz vurmalar yöre danslarının en belirgin özellikleridir. Kaşık vuruşları aksak ve kuvvetlidir. Öyle ki yörede iyi oynayanlara “Kaşıkkıran” adı verilir. Kaşıkları kırarcasına vurmak hatta kırmak iyi oynamanın ön koşulu haline gelmiştir. Eski yerleşimin oluştuğu bölgelerde (İnönü)danslar daha ağır, buna karşın Seyitgazi ve Kırka’da danslar daha hareketlidir. Türkülü olanların yanı sıra türküsüz olarak oynananlar da vardır. Türkülü olanlar genellikle bağlama eşliğinde, türküsüz olanlar ise açık havada davul-zurna ya da davul-klarnet ile oynanır. Danslar yiğitlik ve kahramanlığı simgeler. Bu danslardan halkalı şeker ise şöyle oynanmaktadır:
    2.2’lik ritm özelliği vardır. Yöreye has kıvrak ve hareketli bir danstır. İleri-geri çabuk yürümeler ve sağ ayak ucuna basarak topuk döndürmeler başlıca özelliğidir. Satılmış Kılınçtan alınan dansın türkü sözleri şöyle:
    Halkalı şeker şam fıstık
    Aman arpalar gara gılcık
    Eğer beni seversen
    Aman al gel çeyizi yola çık
    Halkalı şeker hasiretlik çeker
    Çok salınma sevdiğim cahilim aklım gider
    Ben bu yerde haneyim
    Aman yel vurur pervaneyim
    Gidin söylen o yare
    Aman derdinden divaneyim
    Halkalı şeker hasiretlik şeker
    Çok salınma sevdiğim cahilim aklım gider
    Galabak dereleri
    Aman yayılır develeri
    Galgı da vermiş oynarlar
    Aman şu gırka efeleri
    Halkalı şeker hasiretlik şeker
    Çok salınma sevdiğim cahilim aklım gider.

    Yöre de oynanan diğer erkek oyunları ise şunlardır:


    İnönü Karşılaması Yoğurdum Var
    Galkı da Vermiş Atatürk Zeybeği
    Kralın Kız

    Kırka Zeybeği
    Küstüm Kesik Çayır-İnce Çayır
    Halkalı Şeker
    Sultan Seccades
    HALK TİYATROSU (SEYİRLİK OYUNLAR)
    1- EL KUKLASI(BEBEK OYUNU) Anadolu’da kukla geleneğinin yaygın olduğu bilinmektedir. Bir çok biçimleri olmasına karşın, Eskişehir yöresindeki “bebek kuklasına” başka bölgelerde rastlanmamıştır. Oyun Seyitgazi İlçesi Kırka Kasabasında Kamalı Efe (Ahmet Kurt)’tan derlenmiştir. Yörede bebek kuklasını en iyi yapanın Kamalı Efe olduğu söylenmektedir.

    Oyun, bir oynatıcı ve bir de yardımcısından oluşan iki kişiyle yapılır. Hazırlık sırasında izleyiciden gizlenmek ön koşuldur. Yardımcı önce oyun alanına izleyicilerin ortasına büyükçe bir masa getirip koyar. Düz tahtalardan yapılan bir sedye yatırılan oynatıcının üzerine büyükce ve kalınca bir örtü, yüzüne de bir tülbent örter. Oynatıcı tülbent sayesinde hem izleyicilere görünmeyecek, hem de onları rahatça görebilecektir. Oynatıcının elerinin üç orta parmağına birer kız ve erkek plastik bebek başı yerleştirerek dirseklerine kadar uzanan elbiseler giydirir.Her iki elinin serçe ve baş parmaklarına sıkıca iki kaşık bağlar. Böylelikle oynatıcı, dirseklerine kadar kollarını kaldırdığında bir erkek ve bir kız kukla elde etmiş olur. Bütün bu işlemler bittikten sonra, oynatıcı sedyeyle bir ölü gibi getirilerek oyun alanındaki masanın üzerine yatırılır. Yardımcı masanın yanına yakın bir yerde durarak oyunu başlatır.

    2- GÖBEK KUKLASI: Anadolu’nun hemen her yöresinde değişik biçimlerde yapılan bu dans Anadolu Üniversitesi Halk Bilim Araştırmaları Merkezince 1981 yılında günışığına çıkarıldı. Oyun, Seyitgazi İlçesi emekli müze memuru Mehmet Mutlu’nun aracılığı ile, ilçe de bu işi yapabilen tek kişi olan Kadir Onuk’tan derlenmiştir.
    Üst kısmı çıplak ve elleri ensesine kenetlenmiş bir kişi, vücuduna insan başı çizer. Vücuda çizilen insan başının ağız kısmının tam göbek çukuruna, gözlerin de göğüslerin üzerine gelmesine özen gösterilir. Böylelikle göbek hareket ettirildikçe ağzı-yüzü oynayan, gülen, somurtan bir insan görüntüsü ortaya çıkar. Oyuncu, ayağına insan gövdesini andıran pantolon giyer. Kolları ağaçtan ya da pamuk doldurularak kalçadan uzatılır. Ensesine kenetlediği elleri ile yüzünü de, koltuk altlarından başlayarak kapattığı bir torba ile insan başı haline getirir. Belden itibaren öne-arkaya, sağa-sola doğru yaptığı hareketlerle de selam verme, kızgınlık ifadelerini gerçekleştirir.
    3- ARAP OYUNU: Anadolu’da genellikle Türkmen boylarında ve Tahtacılarda yapılan bu oyun, Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinden derlenmiştir. Oyunun kaynak kişisi İbrahim Çelikten başka artık bu dansı yapabilen kişinin olmadığı sanılmaktadır.
    Üzerine oldukça bol ve uzun bir giysi giyen oyuncu, arkasına da bir süpürge bağlar. Ellerini, ayaklarını, yüzünün tamamını siyaha boyayan oyuncu:
    Araballallahi kumpani
    Arabalallahi kumpani
    Araballahi . (…)
    Tekerlemesiyle bağıra çağıra, ağzını yüzünü buruşturup sıçraya sıçraya koşarak, ağzına aldığı suyu izleyenlere fışkırtarak çocukların, izleyenlerin üzerine yürüyüp onları korkutarak müziğe uygun hareketlerle dansını yapar.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  9. #9
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart Anlatmalar

    Destanlar

    Toprağın bin destan, tarih bir mazi
    Bin yıllar öteden hep seni söyler
    Sakarya şehittir, Boz Dağlar gazi
    Ufuklardan öte, hep selam eyler
    Kuruluşun eski çağlar içinde,
    Zaman bir bilmece, hep kentler, köyler
    Bulunmaz bir eşin, ne Hint’te, Çin’de
    Gelmiş geçmiş bütün, ağalar, beyler
    İlk temel Osman Bey, Türkmen Dağında
    Boz kısrak üstünde, şöyle irkilmiş,
    Ün salmış, boy vermiş, Osmanoğlu’nda.
    Altıyüz yıl zaman, sana dikilmiş.
    Yunus’un burada, erenler eri,
    Birliği dirliği bize söylemiş
    Manadan ötede kalplerde yeri,
    Can penceresinden selam eylemiş
    Nasrettin Hocamız fikir içinde
    İnsanlık için bir ışık aramış
    Gerçek güldürmenin düşünce üstünde
    Yüzyıllar boyunca halkı taramış
    Şehit Battal Gazi Üçer Tepesi
    Yurdun bir ucundan başka bir uca
    Destan destan dağlar sihir köşesi
    Yiğitler içinde yüceden yüce.
    Cenk tutmuş ün salmış bütün vatana
    Bayrak bayrak toprak şehitler kanı
    Bir anı defteri yerde yatana
    Söylenip duruyor zaferi şanı
    Kara bulut bir gün bürümüş ufku
    Analar bacılar giymiş karalar
    Yediden yetmişe tutulmuş nutku
    Acımasız zaman yaşamak az dar
    Bunalmış insanlar kentler tutulmuş
    Uygarlık bir rüya.Boz dağ kara.
    Yediden yetmişe cephe koşulmuş
    Başlamış bir savaş bütün ağyara
    İnönül’ler birer, zafer sayfası,
    Dumlupınar, Afyon altında yaprak
    Silaha sarılmış eri tayfası
    Cehennem misali kan ateş toprak
    Sakarya’da bir gün Mustafa Kemal,
    Zaferi yeniden yazmış toprağa
    Bu bayrak, bu toprak Türklüğe helal
    Yakalamış düşman çelikten ağa
    Çatak Boğazından yiğit Mehmetler
    2 Eylül günü şehri kuşatmış
    Şehitler ulular nöbetle bekler
    30 Ağustos’a bir kapı açmış
    Param parça olmuş bütün ordular
    İzmir körfezinde düşmanın kanı
    Süngünün ucunda zafer parıldar
    Yazar yol boyları Fazi’nin şanı
    Toprağın bin destan geçmiş bir mazi
    Bin yıllar öteden hep seni söyler
    Sakarya şehittir, Türkmen Da Gazi
    Bozkırlar öte, bin selam eyler



    Efsaneler

    Çağlar boyunca Halk Edebiyatı ve folklor bakımından Eskişehir ve çevresinin yaşantısına kuş bakış bakılırsa, bu açının gerek eser, gerek şahsiyet, gerekse çeşitli örnekler bakımından büyük bir alanı kapsadığı görülür.
    Halk Edebiyatımızın biricik siması Yunus Emre, çağlar boyunca bu topraklardan seslenmiştir.
    Sarıköy’de ekincilikle geçinen ve gayet yoksul olan Yunus Emre, bir kıtlık yılında buğday istemek üzere, Suluca Karahöyük’te Hacı-Bektaş Veli Dergahı’na giderken, eli boş gitmemek için dağdan alıç toplayıp götürür. Geldiğini ve ziyaret sebebini kendisine bildirdiklerinde Hacıbektaş Veli, adamaları vasıtası ile sordurur:
    - Buğday mı verelim, nefes mi?
    Yunus:
    - Nefesi ne yapayım bana buğday gerek.
    Hacıbektaş:
    - Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın her tanesine bir nefes verelim.
    Yunus yine:
    - Nefes neme gerek, der.
    Hünkar bu kez de:
    - Buğday gerekse verelim. Fakat nefes gerekse getirdiğin alıçın çekirdeği başına on nefes verelim.
    Yunus bu söze karşı dayatır. Çoluk çocuğu olduğunu, nefesin onların karnını doyurmayacağını söyler.
    - Ben nefesi neyleyim? İhsan ederlerse bana buğday versinler, der.
    Hünkar’ın emriyle öküzünün götürebileceği kadar buğday yüklenir. Yunus veda edip yola koyulur, fakat köyden biraz uzaklaşınca aklı başına gelir.
    - Eyvah ben ne olmayacak iş ettim. Bana nasip sundular kabul etmedim. Hem de alıçın her çekirdeği başına on nefes sundu da kabullenmedim. Buğday bir nice gün sonra tükenir. Nefes ölünceye dek tükenmez. Geri dönüp erenlerin eşiğine varayım. Belki bana himmet ettikleri nasibi verirler.
    Diyerek dönüp dergaha gelir. Öküzüne yüklediği buğdayı indirir.
    - Erenler bana himmet ettikleri nasibi versinler, der.
    Halifeler bu hali hünkar’a bildirirler. Hacıbektaş Veli buyurur ki :
    - Bundan artık bu iş burada olmaz. Biz onun kilidi anahtarını Tapduk Emre’ye verdik.Varsın nasibini ondan alsın.
    Yunus tekrar yola düşüp Sarıköy’e gelir. Araya araya Tapduk Emre’yi bulur. Hünkar’ın selamını söyler. Tapduk Emre:
    - Safa geldin, kadem getirdin. Olanı biteni biliyoruz. Hizmet et emek yetür, nasibini al, der.
    - Yunus kırk yıl Tapduk Emre’ye canla başla hizmet eder. Dağdan sırtı ile dergaha odun taşıya taşıya sırtı kabarır, hatta yara olur. Fakat kimseye bir şey demez. Tapduk Emre de Yunus’u sever. Bu hal öteki dervişleri kıskandırır. Şeyhin kızını seviyor da ondan bu derece hizmet ediyor gibi sözler alttan alta söylenmeğe başlar.
    Yunus’ta böyle bir art düşünce yoktur. Şeyhi de bunu bilir. Bir gün Yunus tekkeye yine odun getirmiştir. Tapduk Emre sorar:
    - Bunlar ne düzgün odunlar. Yunus dağda eğri odun yok mu?
    - Var amma kapınızdan içeri eğri girmez. Bu kapıya eğri yaraşmaz.
    Soru da cevabı da aslında, o yersiz düşünce ve dedikodulara karşıdır.
    Bir gün dağda hazırladığı odunları sarmağa elindeki kıldan ip yetişmez. Yılanlar gelip birbirine düğümlenir, boylu boyunca ip gibi uzanırlar. Yunus onlarla odunları sarıp sırtlar ve Tapduk Emre’nin dergahına getirir. Odunları yere bırakınca yılanlar çözülür, kaybolup giderler.
    Tapduk, Yunus’un doğruluğunu biliyor, ondan şüphe etmiyordu. Bu gerçeği belirtmek için Yunus’u konuşturmuştu. Bir gün kardeşler yalancı çıkmasın diye kızını Yunus’a verdi. Tapduk Emre’nin kızı bilgili, iyi yetişmiş bir kızdı. Ulu mertebelere ulaşmıştı. O Kur’an okurken akan sular durur, dinlerdi. Yunus:”Ben bu nimete layık değilim.” diyerek ömrü boyunca kıza dokunmadı.
    Yunus yıllar yılı şeyhine hizmet etti. Fakat beklediği himmeti bulamadığı ve bulamayacağı sanısına kapıldı. Kaçıp dağlara düştü. Bir rivayete göre bir mağarada, bir başka rivayete göre de yolda yedi erle buluştu. Her gece onlardan biri dua ediyor, ortaya bir sofra yemek geliyordu. Sıra Yunus’a gelince düşündü: <Ne ideyim, ne diyeyim?> diye. İçinden onlar kimin adını vererek dua etti ise ben de öyle yapayım dedi ve öyle yaptı. O gece önlerine iki sofra yemek geldi. Erenler şaşırıp sordular:
    - Kimin yüzü suyu hürmetine dua ettin?
    Yunus:
    - Önce siz söyleyin, dedi.
    - Tapduk Emre’nin kapısında kırk yıl hizmet eden erin yüzü suyu hürmetine dua ederiz.
    Yunus bu cevabı alınca koşa koşa tekkeye dönüp Tapduk Emre’nin karısına sığınır:
    - Beni bağışlat, diye yalvarır.
    Ana Bacı :
    - Tapduk birazdan sabah namazına abdest almak için kalkar. Kapının eşiğine yüzükoyun yat uzan, üstüne basınca:
    - Bu kim? diye sorar.
    Ben:
    -Yunus, derim.
    - HangiYunus, diye sorarsa bil ki gönlünden çıktın. Artık buralarda eğlenme, durma git.
    - Yok, bizim Yunus mu, derse ayaklarına kapan kendini bağışlat.
    Yunus, Ana Bacının dediği gibi yapar.
    Tapduk’tan:
    - Bizim Yunus mu? Sözünü işitince davranıp ayaklarına kapanır, kendini bağışlatır.
    Tapduk elindeki asayı uzağa doğru fırlatıp atar.
    - Git asayı nerede bulursan oraya yerleş, der.
    Yunus yola çıkar. Asayı Sarıköy’de bulur. Oraya yerleşir. Halkı irşada başlar.Yunus Emre göçtükten sonra bir gün Molla Kasım adında biri su başına oturmuş Yunus şiirlerini okuyor, düşüncesine aykırı gelenleri yanan ateşe atıp yakıyormuş. Böylece bin tanesini yakmış, bin tanesini yel uçurmuş. Bin tanesini de suya atmış. Geride kalanları okumağa devam ederken:
    Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
    Seni sıygıya çeker bir Molla Kasım gelür
    Beyitine gelince aymış ve Yunus’un mertebesini anlamış. Fakat olan olmuş. Ateşte yanıp duman halinde göğe ağanlar meleklere, havaya uçanlar kuşlara, suya atılanlar balıklara gitmiş. Elde kalanlar da ademoğullarına kalmış. Yunus’un şiirlerinden herkes nasibini almış.
    Yine rivayet olunur ki;
    Mevlana bir gün yanındakilere:
    - Manevi mertebelerden hangisine vardımsa Türkmen kocasını önde buldum.
    Diyerek Yunus’u övmüş, kadrini yüceltmiş.
    Halk efsaneleri, destanlar konuşma dili ile oluşturulmuş bir anlatı türüdür. Anlatılanın gerçek olduğuna inanılır. Geçmişte bir gerçeği vardır. Ancak zamanla hayal mahsulü bilgilerle değişikliğe uğramıştır. Türbesi Seyitgazi ilçesinde bulunan Baba İlyas efsanesi halk efsanelerine bir örnektir.
    Baba İlyas Efsanesi: Şücaeddin-i Veli Horasan’dan geldiği zaman su yokmuş. Halk suyun olmayışından çok zorluk çekiyormuş. Veli’nin başparmağını soktuğu yerden sular akmağa başlamış. Buraya Çille Han demişler. Şimdi burada beş koldan su akmaktadır.
    Şücaeddin-i Veli Hazretleri bir gün dışarı çıkmış. Çimenliğe oturmuş. Yanına bir tabur asker gelmiş. Aç kaldıklarını söylemişler. Bunu duyan Veli Hazretleri, şimdi Bal Pınarı olarak anılan yere gitmiş. İki parmağını yere sokmuş <<Ya Mubarek birinden yağ aksın, birinden bal>> demiş. Dediği olmuş. Birinciden yağ, diğerinden bal akmağa başlamış. Gelen tabur karnını doyurup gittikten sonra, buranın başında kavga olmasın diye << Ya Mubarek su ol>> demiş. İşte o zamandan beri buradan su akar.
    Kenara çekilmiş. Altına bir post yaymış oturmuş. “Bunun altından çıkan arpaları askerin atları yesin” demiş. Bir de baksalar ki bir yılan ağzından arpa akıyor. Yüzlerce hayvan yemiş, bitirivermiş. Sonra arpalarda ortadan kaybolmuş.
    Balpınarı yanında bir su vardır. Veli “Bu su hastalara şifa olsun” demiş. Şifa olmuş. Suyun adı Sıtma Suyu kalmış.
    Şücaeddin-i Veli gelen bir tabur askere iki tencere yemek kaynatıyormuş. Altında ise iki mum yanıyormuş. Bir taburla gelen Mürüvvet Ali Paşa bu duruma kızmış. “Bu kadar yemek hangimize yetecek” diye söylenmiş. O zaman Veli “Yettirecek ben değil miyim? “ karşılığını vermiş.Askerden et isteyene et, pilav isteyene pilav vermiş. Böylece askeri doyurmuş. Bu duruma hayret eden Mürüvvet Ali Paşa Şücaeddin-i Veli’nin elini öperek ayrılmış.
    Bu ayrılıştan kısa bir süre sonra Paşayı ve ordusunu düşmanları bir kulede sıkıştırmışlar. Önü düşman, arkası ise uçurum imiş. Paşa çaresiz kalınca, atını uçuruma sürmüş. Kaleden onu salimen yere indiren Şücaeddin-i Veli’nin eli imiş. Elini öperken parmağında gördüğü yüzüğünden tanımış.
    Paşa görevini yaptıktan sonra Veli’nin yanına gelmiş. Veli’ye şükranlarını “Senin mezarını altın ve gümüşten yaptırsam azdır.” şeklinde belirtmiş. Paşa ölünceye kadar Veli’nin yanında kalmış. Veli ölünce onun türbesini ve mezarını yaptırmış. Türbe bir sıra sarı taş(altın), bir sıra beyaz taş(gümüş) tır. Kendi mezarı da Veli’nin yanındadır. Veli’nin yüceliğine izafeten türbesi büyük olarak yapılmıştır.
    Lületaşı Efsanesi Efsaneye göre lületaşını ilk bulan ve bu taşın yer altı yolunu ilk ortaya çıkarının bir köstebek olduğu söylenir. Anlatılan efsane şöyledir:
    Bir gün genç bir çoban bölgenin Karatepe yöresindeki köylerine gitmektedir.Genç çoban yorgun düşer,acıkır,oturur;azığını çıkarıp yemeğini yemeye başlar.O sırada,topraktaki bir delikten bir canlının aktaş toprakları yüzeye çıkarmaya çalıştığını görür.Çoban bunlardan birine eline alır ve çakısıyla yontmaya başlar. İlk çakı darbesiyle taş birdenbire ayın on dördü gibi güzel bir kız oluverir. Kız dile gelir ve "Ah insanoğlu bana kıymasaydın!" diye bağırarak köstebeğin açtığı delikten içeri girip kaybolur. Delikanlı da kızın ardından başlar deliği eşelemeye. Günler geçer delikanlıdan haber alınamaz. Delikanlıyı arayan köylüler yerin yedi kat altında bu daracık kuyuda boğulmuş olarak bulurlar. Elinde sıkı sıkı tuttuğu ak taşları ile birlikte avuçlarında sımsıkı tuttuğu bir parça lületaşı varmış. O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne sürüklendiği sevdanın izlerini görmüş köylüler.
    Lületaşı işleyenler için bu efsanenin anlamı büyük. Lületaşını yedi kat yerin dibinden çıkaran köstebeği, sanatlarının öncüsü ve pirleri olarak kabul ediyorlar.

    masallar

    Eskişehir Halk Edebiyatı ürünleri bakımından da oldukça zengin bir yapıya sahiptir. “ Göçmen kültürü”nün bu zengin birikimde payı büyüktür. Eskişehir’deki her yerleşim bölgesinde bu etkileşimi görmek mümkündür. Ancak, Eskişehir’in eski yani yerli (manav) yerleşim birimlerinde yine kendine özgü ağız özellikleriyle, Eskişehir bölge özelliklerini koruyan ve bu bölgeyi simgeleyen Halk Edebiyatı ürünleri de oldukça zengindir. Bu edebiyat ürünlerinin ağız özelliklerini de olduğu gibi aktarmak yerinde olacaktır:

    NARDENESİ
    Bi padışan bi gızı vamış. Bi gün camda nar yiyomuş. Aşşa bi dene nar düşmüş. Garşıdan da üş dene delikanlı geliyomuş. O gızın düşürdü nar denesi işlerinden biri azına atmış.
    “-A!” demiş gız da
    “-Bi nar denesine tenezzül ettim” diye gülmüş. Oolan da:
    “- Bi günüm galırsa da sana galsın” demiş.
    Ertesi gün çocuk paltacı gıyafetine girmiş uralarda dolşıyormuş. Urdan ünlemişler:
    “- Ge bu odunları kes”. Demişler.Oolancık kesmiş emme alışkın olmadına az kesmiş, yorulmuş. Aacın altına uzanmış. Demişle ki:
    “- Galbah bunu garnı acıkmış, yimek verem”. Gız da :
    “- Virin ben götürem”. Demiş. Götürünce oolana aşık olmuş.
    “- Ben seni seviyom, beni alın mı?” Oolan da :
    “- ben paltacıyım sen padşaa gızısın, heç olur mu? Sen bana gelin mi?”
    “- İlla varcan.” Diye başlamış gız.
    Gızla oolan kimsenin görmedii bi taraftan çıkmışlar. Bi çöplüe rastgelmişler. Bi dene gırık darak bulmuşlar. Gıza:
    “- Bunu al saçını dararsın.” Demiş. Bi delik hamam tası bulmuşlar:
    “- Bunu al da hamama gidersin.” Demiş. Gız unu da almış. Bi dene kırık gaşık bulmuşlar:
    “- Unu da al çorba içeriz”. Demiş. Bi de gıyısı gırk çömlek bulmuşlar:
    “- Bunu da al aş bişirirsin.” Demiş.
    Sora varmış gapsı yok, penceresi yok bi gülübeye :
    “- İşte burası benim evim.” Demiş. Urası evleri olmuş.
    Zabahlin adam paltayı almış geri çıkmış. Aaşam olmuş geri gelmiş. Peenir, ekmek getmiş. Yemişle.

    “- Yarın” demiş, “ ben bi aaya odun kesiyom, urda da düyün va. Urda da pirinç ayıklanacak, seni götcen” demiş.
    “- Unlardan asçık çalarsın goynuna saklarsın da pilav pişiririz”. Demiş. Gitmişler, vamışlar uraya. Bırakmış unu, gız piriç ayaıklaya dursun, çaladursun. Oolan gitmiş üstünü başını deniştirmiş. Temiz esbablarını geymiş.
    Gız piriç ayıklamış, gece olmuş ev sabi “ her keşin goynu arancak” demiş. Aramışla, gızın goynudan piriçle çıkmış. Oolan da:
    “- Ellemen paltacı gocasına pilav pişirecektir.” Demiş. Gız gapının önüne çıkmış, gocasına bekliye Durukan oolan esbabını deniştirmiş, gelmiş.
    “- Hadi gidem.” Demiş. Paltayı eline almış gitmişler.
    “- Beni öyle mahçup ettiler, herkeşin goynunu aradılar, goynunda piriçleri buldular.” Demiş gız.
    “- Ellemen, paltacı gocasına pilav pişircektir.” Dedi birisi. “ Beni goyverdiler.”
    “- Olsun eğer gızzalardı, yarın üzüm ayıklamaya gelsin, demezlerdi.”
    “- Yarın acık da üzüm çal, pilavın yanına bi de hoşaf pişiririz.” Demiş.
    Ertesi gün üzüm de çalmış, gine üzümü aramışlar, gızın goynundan çıkınca, oolan:
    “- Ellemen dün piriç çaldı, bu gün de üzüm çaldı. Pilavın yanına hoşaf pişiricekle.” Demiş.
    Gene gızı paltacı gocası almış gulübeye vamış. Pilav pişirmiş, hoşaf pişirip yemiş, yatmışla. Zaba olmuş, paltacı demiş ki:
    “- Gırık taraanla delik tasını al da bu gün seni hamama götürecekle.” Demiş. U da almış hamama gitmişle. Bi genara otumuş. Gırık tarakla darayamamış, aalamış. Delik tasla dökünememiş aalamış. Her keş yıkanmış çıkmış u urada galagalmış. Damat olcak oolan
    Hamamanın gapısına gelmiş:
    “- Kimse galmadı mı? Her keş çıttın mı” demiş.
    “- Çıttı” demişler. Damat olcak bi gümüş tepsi içine bi altın tabak, taban içine de bi nar denesi goymuş gızlara göndermiş.
    “- Bunun manasını kim bilirse unu alcam ben” demiş. Gelin gıza götürmüşle bilememiş. Başkaları da bilememiş. Demişle:

    “Hamamda paltacının garısı va.”
    “- Peştemallan getirin buraya” demiş. Getimişle. Oolan:
    “- Bunun manası nedir?” demiş. Gız demiş ki:
    “- Gümüş gibi dururdum, altın gibi arıydım, ne çektimse şu nar denesinin yüzünden çektim” demiş. Oolan:
    “- Bunu yıkan, paklan” demiş. Gızı gümüş taslan yıkamışla. Gümüş darakla daramışla. Oolan demiş ki:
    “- Ben paltacı değil, beyooluyum. Çektirdiimin garşılıını seni almakla ödeyom” demiş.
    Unlar ermiş muradına
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  10. #10
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart Kalıplaşmış Sözler

    Atasözleri

    Atasözleri : Kimlerin ne zaman ortaya attığı, ilk defa kimin ağzından çıktığı belli olmayan on bini aşkın atasözümüz olup, yörede söylenenlerden bazıları aşağıda örneklenmiştir.
    - Eski dost düşman olmaz.
    - Yime tetimin akçasını, götürü malın olancasını.
    - Baş, başa balıdır.
    - Balık baştan kokar.
    - Keskin sirke küpüne zarar.
    - Eyi adını bildir de caminin kimlini çal.
    - Etme bulursun, inleme ölürsün.
    - Hayrın başı sarı altındadır.
    - Bi tabansız yüzünden bi ordu esir olur.
    - Eniş yokuşun kardaşıdır.
    - Akılsız köpee yol gocatır, yol gocatmazsa el kocatır.
    - Sürüden ayrılan guzuyu gurt yir.
    - Aaca dayanma gırılır, insana dayanma ölür.
    - Su bulanmayınca durulmaz.
    - Peniri yiyen suyunu bulur.
    - Geçi, başı içinden kokar.
    - Gurt bunalır aala düşer, insan bunalır insana düşer.
    - Hayrın başı sarı altındır.
    - Misafir ev sahibinin danasıdır. İsterse ahıra, isterse samanlığa bağlar.
    - Ormana kesiliyorsun demişler, sapı içimizde demiş.
    - Bin işçi, bin başçı.
    - Hacı hacıyı Mekke’de, derviş dervişi tekkede bulur.
    - Denginde olan deveyi görmez.
    - El atına binen tez iner.
    - Kibardır katır, çarşafsız yorganda yatır.
    - Dostun kahrı, düşmandan zor olur.
    - Çam dalları ağıl olmaz, elin oğlu oğul olmaz.
    - Yabancı köpeğin kuyruğu apış arasında olur.
    - Eğri mastardan, doğru çizgi olmaz.
    - Beylik çeşmesinden su içme.
    - Borcun iyisi vermek, derdin iyisi ölmektir.



    Bilmeceler

    Kat kat katmer değil
    Kırmızı eşarplı
    Sakalı var dede değil
    Kırmızıdır elma değil
    (Soğan)
    Etten gantar
    Altın dartar
    ( Küpe)

    Yeşil mantolu
    Kuyruğu var sıçan değil
    Siyah düğmeli
    (Karpuz)
    Akşam baktım yeşil
    Sabahtan kalktım kırmızı
    (Kına)
    Yer altında küçük asker
    (Karınca)
    Dağa gider yalın gibi
    Eve gider gelin gibi
    (Balta)
    Dam üstünde develer
    Birbirini geveler
    (Kiremit)
    İki kanat bir kuyruk
    Budu başına buyruk
    (Tavuk)
    Ezan okur namaz kılmaz
    Karı alır nikah kıymaz
    (Horoz)
    Sarıdır sarkar
    Düşmekten korkar
    (Ayva)
    Gökte durur paslanmaz
    Suya düşer ıslanmaz
    (Güneş)
    Dört köşe beş değil
    Arkasında tozu yok
    (Sabun)
    Bilmece bildirmece
    Resim çeker gündüz gece
    (Ayna)
    Kara tazıyı nalladım
    Köyden köye yolladım
    (Tüfek)
    Garşıdan gördüm bi daş
    Yanına geldim dört ayak bi baş
    (Tospaa)
    Nar nar nallaadı
    Nar duvarda pallaadı
    Narcın gadın gelmedi
    Nar duvardan inmedi
    (Kilit)
    Dışı gön pazarı
    Onun içi un pazarı
    Onun içi
    Odunpazarı
    (İğde)



    Maniler



    Halk Edebiyatımızın zengin ürünleri arasında toplumsal hayatımızı ifade eden dört mısralı manzumelerimiz olan manilerimizin yazarları, şairleri belli değildir. Genellikle dört mısradan kurulur ve hece vezniyle yazılır. Köy hayatında maninin büyük bir yeri ve değeri vardır. Mangal başlarında, kına gecelerinde, sıkışan duyguların yüreklerini mani söyleyerek hafifletirler. Eskişehir’de Kırım göçmenlerinin getirmiş olduğu “şın” denilen bir mani söyleme geleneği vardır. İlimiz köylerinde söylenen, bilinen manilerimizden bazıları aşağıda örneklenmiştir.
    Ayva sarılarına
    Gece yarılarına
    Mevlam sabırlar versin
    Asker karılarına
    Serenlikte zincirler
    Fiske vursan iniler
    Gurbetteki nazlı yarim
    Kulakları çiniler
    Kuru kına yaş kına
    Ölüyorum aşkına
    Allah nasip etmesin
    Onun gibi şaşkına
    Bir dalda iki ceviz
    Yarimin adı Cengiz
    Cengiz benim olursa
    Eskişehir’e gideceğiz
    Öküz aldım pazardan
    Çatladı gitti nazardan
    Konuşmuyorsun kız Fadime
    Yeni mi çıktın mezardan
    Kör Hasandır köyümüz
    Zemzem akar suyumuz
    Sevip sevip ayrılmak
    Yoktur öyle huyumuz
    Astepe bayırları
    Silkerim çayırları
    Kırka’dan kız alan
    Çift vursun davulları

    Entarisi dört enden
    Ne tez usandın benden
    Evi tenha bulursam
    Öcümü alırım senden

    Gayanın altı pınar
    Elimi soksam donar
    Ne gız oldum ne gelin
    Yüreem ona yanar

    Nargilenin markucu
    Gınalı barmek ucu
    Ramazanda yar sevenin
    Gabul olmaz orucu

    Bir tas içinde pekmez
    Sen yesen bana yetmez
    Delikanlı kazancı
    Şimdiki süse yetmez

    Garanfili gurutman
    Suya goyup unutman
    Cennetten huri çıksa
    Ben yarimi unutman

    Mezarlıkta Gezerim,
    Çıkı Buldum Çözerim,
    Vallah Billah Kaynana,
    Ben Oğlundan Güzelim.
    Fasulye Fasıl Olur,
    Yemesi Nasıl Olur,
    Ver Baba Sevdiğimi,
    Bak Geçimim Nasıl Olur.
    Bakkalda Yumak Buldum
    Dantel Öreyim Diye,
    Mahallede Yar Sevdim,
    Hergün Görevim Diye.



    Tekerlemeler

    Halk Tekerlemeleri: M.Arıkaya’nın, Karakuşçukuru köyünden derlediği tekerlemeler örnek gösterilebilir:
    Bekir Bekir ben var
    Şu derede nen var
    Uzun uzun çamlar
    Kısa kısa mumlar
    Gel öküze yem ver
    Ben veremem sen ver
    Ben ağama giderim
    Yedi deve güderim
    Yedi de bu mudur
    Kervan yolu su mudur
    Ben bu sudan geçemem
    Alaca boncuk saçamam
    Alaca boncuk kaç boncuk
    İnek sağar bir çocuk
    Memeleri terlemiş
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  11. #11
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    İnanışlar

    Halk bilimi birçok bilimle konularını paylaşır. Ruh, toplum, tarım, hekimlik, tarih ve din bilimleriyle ilişkisi vardır. Çok eski yıllardan getirilen ve halen unutulmayan batıl itikatlar, dini ve geleneksel inanışlar vardır.
    - Baykuş, bir evin çatısında öter ise, o eve muhakkak kötülük uğrar veya o evden ölü çıkarmış.
    - Bir evin çatısında alakarga öterse o eve iyi güzel haber gelirmiş.
    - Bebeği uyurken öpersek ömrü kısalırmış.
    - Bir kimse yemek yerken ağzından ekmek düşerse o kimsenin ömrü kısalırmış.
    - Bebeğin tırnağı kesilirse hırsız olurmuş.
    - Yılan gören kimse yılanın arkasından üç tane taş atarsa sevap kazanırmış.
    - Salı günü işe başlanmaz yoksa iş sallanır kalırmış.
    - Pazartesi günü lambayı geç yakmak sevapmış.
    - Yün yumağını havaya atıp oynarsan iş geç bitermiş.
    - Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirirmiş.
    - Bir günde bir evden iki gelin çıkarsa gelinlerden biri ölürmüş.
    - Katır yavrularsa kıyamet koparmış.
    - Horoz civciv çıkarırsa dünya batarmış.
    - Kulak çınlarsa veya hıçkırık tutarsa birisi anarmış.
    - Göz seyirmesinde biri gelirmiş.
    - Avuç kaşınması para çıkacağına veya gireceğine delaletmiş.
    - Horoz vakitsiz öterse uğursuzluk getirirmiş.
    - Ayak altı kaşınması veya çıkarılan ayakkabıların üst üste binmesi bir yolculuk belirtisiymiş.
    - Ekmeğin gelişi güzel konduğunda dik olarak oturmasında, misafir gelirmiş.
    - Cuma günü tırnak kesmek bir deveyi kurban etmek kadar sevapmış.



    Nazar : Bakış anlamında Arapça nazar kelimesi, kimi insanların bakışlarındaki zararlı güç ve bu nitelikleriyle bir kişiye, bir hayvana yada bir nesneye bakmakla, canlı üzerinde hastalık, sakatlık, ölüm, nesne üzerinde sakatlanma, kırılma gibi olumsuz bir etkinin oluşması anlamındadır. Herhangi bir zararlı olay böyle bir nedene bağlandığı zaman “ nazar değdi “ deyimi kullanılır. Açık, çiğ mavi gözlülerin kötü niyetli, kıskanç, başkalarına zarar vermekten hoşlanan kimseler olduğuna inanılır. Kıskançlık duygusunun nazara yol açacağı inancı da yaygındır. Nazara uğramaya en uygun kişiler, çocuklarla, güzellikleri, hünerleri herkesin hayranlığını uyandırmış kişilerdir. Çünkü çocuklar zayıftır, çabuk etkilenirler; güzeller, hünerliler, mutlular da insanların kıskançlık duygularını kamçılarlar. Bu kötü duygular göz yolu ile hedefi etkiler ve sakatlar. Nazar, kıskançlık ve olumsuz duygulardan gelebileceği gibi, özellikle kişinin yakınlarının fazla hayranlık ve sevgi duygularından da gelebilir; bu türlü nazardan en çok çocuklar etkilenir. Onun içindir ki ananın, babanın çocuğa fazla düşkünlüğü iyi sayılmaz. Nazardan korunmak için, zarar görmesi olasılığı olan kişiyi, kem gözlerden kaçırmak gereklidir. Çok sağlıklı ve güzel çocuklar, hatta kırkı geçtikten sonra da yeni doğmuş bebekler mümkün olduğunca nazarı dokunacağı düşünülen kimselere gösterilmemeye çalışılır. Çocukların en yakınlarının sevgi ve hayranlık bakışlarının, aşırı okşamalarının kötü sonuçlar verebileceği inancı ile, tatlı sözler yerine maskara, çirkin... gibi kötüleyici sözlerle sevmeleri önerilir. Arada bir maşallah demek gerekir. Bununla kötü gözlerin etkisini ürkütüp kaçırmak amacı güdülür. Nazara karşı çocukları koruma araçları arasında en yaygını nazarlıktır. Bu çoğu kez sadece bir mavi boncuktur. Kimi zaman büyük bir boncuğun üstünde bir göz resmi olur.



    Bayramlar-Kutlamalar

    Bayram Adetleri : Bayram telaşı arife gününden başlar. Arife günü hamur yoğrulur ve yağda pişirilir. Komşulara ve fakirlere dağıtılır. Kabristan ziyareti yapılır. Bayram sabahı her ailenin erkeği bayram namazına gider. Evde çocuklar ve kadınlar giyinirler ve erkeklerin camiden çıkmasını beklerler. Ailenin reisi kapıda karşılanır. Aile içinde önce büyüklerle, sonra küçüklerle bayramlaşılır. Anne ve baba varsa dede, nine evde gelen gidenleri bekler, onlara ikramda bulunurlar. Çocuklar ve gençler akrabalara, komşulara ve tanıdıklara giderek bayramlaşırlar. Büyüklere şeker, baklava, çay, kahve; çocuklara ise çeşitli yemişlerden ikram edilir. Çocuklar da ellerinde tuttukları naylon torbalara bunları doldururlar.

    Hıdrellez Kutlamaları : Yeşile olan tutkudur hıdrellez. Bu büyük halk bayramını karşılamak için daha güneş doğmadan on binlerce Eskişehirli çay ve dere kıyılarına, kırlara akın eder. Törensiz, programsız içtenlikle kutlanan bu şenliğin tarihi 6 Mayıs’tır. 5 Mayıs gecesi ateşler yakılır. Yakılan bu ateşten en az üç kez atlanılır. Ateşten atlarken dilek tutulur. Eğlenceler yapılır. Hep birlikte çalınır, söylenir, oynanır. Yapılan bu eğlenceler geç saatlere kadar sürer. Diğer eğlenceleri görmek için gruplar halinde gezintiye çıkar. 6 Mayıs sabahı erkenden çay ve dere kıyılarına gelinir ve bu sularla yüz yıkanılır. Piknik yapılır. Sabahın alaca karanlığında söğüt dalları ile birbirlerinin başına vuran gençler nasiplerinin açılmasını, muratlarının yerine gelmesini dilerler. Bahçe kapılarına yeşillikler asılır. Gençler niyetleri yazılı kağıtları porsuk çayına atarlar. Büyükler niyetlerini gül dalının altına koyarlar. Ayrıca hıdrellez dolayısıyla çeşitli oyunlar tertiplenir. Bunlardan biri “Küpten kader çekme oyunudur.” Akşamdan hazırlanan içi su ve yeşillik dolu küpün içine herkes, bilezik, toka gibi madeni şeyler atar. Küp bir gül ağacının yanına konur. Sabah kır eğlencelerinden dönülünce, küpün başında toplanılır. Mani söyleyecekler hazırlanır. Küpün başındaki çocuk elini içeri uzatır. Ne denk gelirse çeker. O sırada ilk mani söylenir. Çocuğun tuttuğunu küpten çıkarmaz. Mani biter bitmez elindekini çıkarır. Böylelikle kişinin niyeti ortaya dökülür. Hıdrellez; yalnız Hızır ile İlyas’ın buluştuğu anı görebilmek için insanların kırlara koşuşması değil, biraz da yeşile özlem ümitlerinin doğuşu, kadere inanış, geleneklere bağlılıktır.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  12. #12
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart Yöresel Yemekler

    Yöresel Yemekler

    Toğga Çorbası: Et suyu ile pirinç kaynatılır. Yumuşayınca ayrı bir kapta un, yumurta ve yoğurt suyla ezilerek çorbaya katılır. Kaynayınca tereyağ, kımızı biber ve nane kızdırılarak dökülür. Aynı çorba göce kaynatılarak yapılırsa göce çorbası adını alır.

    Miyane Çorbası : 2 çorba kaşığı kadar tereyağında 1.5 kahve fincanı ölçüsünde un hafif kavrulur. 4 bardak tavuk suyu, bu una yavaş yavaş eklenir. Karıştırılarak kaynatılır. Tuzu konur. Limon sıkılarak içilir yada çorbanın üzerine çiğ domates rendesi konur.

    Düğü Köftesi Çorbası : Düğü, tuz ve un hamur yapılır. Fındıktan biraz ufak elde yuvarlanır. Yağda kıyılmış biberler hafif kavrulur daha sonra domates rendesi ilave edilir, biraz çevirdikten sonra 1 yumurta kırılır ve karıştırılır ve üzerine kaynar su ilave edilir. Kaynayan suya hazırlanan hamurlar salınır. 10 dk. beraber pişirilir ve servise sunulur.

    Tutmaç : Ayıklanıp yıkanmış olan yeşil mercimek biraz suda iyice haşlanır. Üzerine 4 bardak su veya et suyu ilave edilerek kaynatılır. Kaynamakta olan mercimeğe iki su bardağı erişte (ev makarnası) ilave edilerek pişirilir, kabarmaya bırakılır. 4 çorba kaşığı tereyağ veya margarin eritilerek yarpız içine atılıp kavrulur ve yemeğe dökülür. İki diş sarmısak katılıp üzerine yoğurt ilave edilip karıştırılarak servis yapılır.

    Bamya Çorbası : Bamyalar 1 peçete arasında ovulur. (Kenar kılçıklarının çıkması için) 1 tencere üzerine çıkacak kadar su konur. Bir tutam tuz atılıp yarım saat haşlanır. İplerinden sıyrılıp hazırlanır, kuşbaşından küçük doğranmış etlerde ayrı bir kapta haşlanır soğan yağda pembeleştirilir. Sulandırılmış salça ilave edilir, 1 taşım kaynatılıp et suyu dökülür kaynamaya başlayınca limon suyu dökülür. Haşlanmış bamya ve etlerde dökülür. Tuz koyup yarım saat pişirilir. Servise hazırlanır.

    Harşıl : Ispanak yıkanıp süzülür ve haşlanır, haşlanmış ıspanak püre haline getirilir, yoğurt ince kıyılmış taze soğan ve çerkez tuzu ilave edilerek karıştırılır, bu karışım ıspanakla karıştırıldıktan sonra haşlanmış iki adet yumurta ile süslenip servise sunulur.


    Kelem Dolması (lahana Dolması) : Lahanalar bir tencerede tuzlu suda erimeyecek şekilde haşlanır suyu süzülüp sıkılır. 1 cm. eninde boyuna ince şeritler halinde getirilir. Ayrı bir kapta soğan rendelenir. Kıyma, bulgur, salça, tuz, karabiber ile bir avuç su katılarak içi yoğrulup hazırlanır. İçten fındık büyüklüğünde parçalar alınıp şerit haline getirilmiş lahanalara döndürerek sarılır. Pişeceği tencerenin dibine acı biber çıtlatılıp yerleştirilir. Dolmalar dizilip kenarlarına sarmısaklar konur. 1 su bardağı su konup kısık ateşte pişirilir.

    Katlama Böreği : Un, yoğurt, sıvı yağ, su ve tuz karıştırılarak yumak haline getirilip dinlendirilir. Biraz un ve nişasta ile tavlanıp, yedi pazı (yufka) açılır. Açılan her pazı yağlanır. Sonra bu pazılar rulo haline getirilir ve birer parmak arayla kesilir. Kesilen hamurlar tekrar açılır ve bol yağda kızartılır. Kabarması için de göbek kısmına kaşıkla hafifçe vurulur. Piştikten sonra üzerine bir miktar toz ya da pudra şeker ilave edilerek servis yapılır.

    Çerkes Sofrası (Abısta) : Süt ve su büyükçe bir tencereye konularak tuz ilave edilip 90 derece kaynatılır, kaynar suyun içerisinde mısır unu ilave edilerek tahta kaşıkla kaynatılmak suretiyle pişirilir. Karışım sertçe bir hamur haline gelinceye kadar pişirildikten sonra sofraya alınır ve yuvarlak bir şekilde sofra üzerine yerleştirilir, ortası kaşıkla oyulduktan sonra içerisine tereyağı konulur, etrafına çerkes peyniri dizilir ve ayrı bir tabak içerisinde önceden hazırlanan çerkes tavuğu ile birlikte sıcak olarak servise sunulur.

    Yufkalı Büryan (Börek) : Piliç haşlanarak, kemiklerinden ayrılarak, iri olarak parçalanır. Diğer tarafta zeytinyağında önce bademler kızartılarak bir tabağa alınır. Soğan aynı yağda sarartılır. Haşlanmış pirinç ilave edilerek 1-2 dakika karıştırılır. Tavuk suyu 3 bardak ilave edilir. Pilav gisi pişirilir. Suyunu çekince üzerine diğer iç malzeme eklenir. (et, badem, baharat). Yoğrulan hamur baklava usulü nişasta ve un ile tek tek açılarak ve araları yağlanarak 4 yufka tepsiye kenarları taşırılarak döşenir. Ortasına hazırlanan iç konur. Diğer 4 yufka buruşturularak, üstüste yağlanarak konur. Alttan taşırılan yufkalar kenarları kıvrılarak kapatılır. Üzeri yağlanır. Sıcak fırında üzeri pembeleşinceye kadar pişirilir. Sıcak olarak servis yapılır.

    Arabaşı : Una su ve tuz katılarak bulamaç halinde pişirilir. Tepsiye dökülüp, dondurulur. Küçük küçük kesilir, tepsinin ortası açılır. Bir tas içinde tavuk suyuna limon ve acı biber konur. Yerken hamur, tavuk suyu ile beraber çiğnenmeden yutulur.

    Mercimekli Bulgur Pilavı : Soğan ince doğranır, tereyağında pembeleştirilir. 1 yemek kaşığı salça ve domates rendesi de eklenir. Et suyu konur. 1 ölçü su, 1 ölçü bulgur göz önünde bulundurularak, su kaynayınca bulguru atılır. Tuz, karabiber konur. İnmesine yakın içine haşlanmış mercimek, bir su bardağı ölçüsünde eklenir.

    Düğün Pilavı : 1 ölçü pirinç tuzlu sıcak su ile haşlanır, bekletilir. Öte yandan tavuk yada kuşbaşı et haşlanır, pişirilir. 1 avuç nohut haşlanır, hazırlanır, Pirinçler bol suyla yıkanır. Tencerede tereyağ eritilir, yağ kızınca pirinçler içine atılır, kavrulur. Sonuna doğru nohutlar, en son etler yağda kavrulur. Pirinçler parlayınca 1 ölçü pirince 2 ölçü su ölçüsünde et suyu konur. Tuz, karabiber, türlübahar konur. Hafif ateşte demlendirilir.

    Haşhaşlı Gözleme : Un, su, tuz ile kulak memesi kıvamında hamur yoğrulur. Kavrulmuş, çekilmiş haşhaş sıvı yağla inceltilir. İçine biraz tuz konur. Hamurdan elma büyüklüğünde bezeler yapılır. Oklavayla, çok ince olmayan 25-30 cm. çapında yufka açılır. Üzerine hazırlanan haşhaş sürülür. Bir kenarından başlayarak ve aralara da haşhaşlı karışım sürülerek 3-4 kat olarak katlanır. Aynı işlem enine olarak da yapılır. Böylece kare biçiminde, katı bir gözleme elde edilir. Bu gözleme, oklavayla, kare biçimi korunarak açılır. 20x20 cm. büyüklüğüne ulaşır. Toprak saçta, meşe odunuyla, yağlayarak, orta ateşte yavaş yavaş pişirilir.

    Mercimekli Mantı : Un, tuz, 1 yumurta ve suyla hamur yoğrulur. Yufka açılır. Kareler şeklinde kesilir. İçine haşlanmış mercimek, tuz, karabiber karışımı konur. Her kare ayrı ayrı mantı biçiminde kapatıldıktan sonra yağlanmış tepsiye dizilir. Ocağın üzerinde çevire çevire altı kızartılır. Sonra üzerine kaynayan su konup pişirilir. Sarmısaklı yoğurtla servis yapılır. Üzerine yağ gezdirilir.

    Ağzı Açık : Yukarıda anlatılan katmer hamuru son kez iyice açıldıktan sonra kareler şeklinde 10x10 cm. boyutunda kesilir. İçine haşlanmış mercimek, tuz, karabiber karışımı konur. Karenin iki kenarı, dikdörtgen olacak biçimde kapatılır. Alt ve üst kenarları açık kalır. Bunlar, yağlanmış tepsiye dizilir. Fırında pişirilir.

    Çiğbörek(Çibörek-Şırbörek) : Kırım tatarlarına özgü olan yemeklerin başında gelmektedir. Un, su, tuz karıştırılarak hazırlanan hamurun içerisine, soğan, baharat ve kıyma ile hazırlanan iç konulup kızgın yağda kızartılır.

    Met Helvası : İsmini, met(çubuk) ve aşık kemiği ile birlikte oynanan bir sokak oyunundan almıştır. Met Helvası, met oyunu sonucunda yenilen tarafın uzun kış gecelerinde helva çekmesiyle oluşan bir geleneğin ürünüdür. Özel karışımlı bir hamurun şekerle birlikte lifli hale dönüştürülmesi ile oluşur.

    Boza: Sarı mısırın suyla kaynatılarak mayalandırılması daha sonra soğutularak süzülüp şekerle karıştırılarak birkaç gün bekletilmesiyle oluşan içecektir. 1955 yılında özel karışımlı bozalarına Kara Kedi Bozacısı adıyla patent alan firmanın merkezi köprübaşı caddesindedir. Çevre illerden bile boza almak isteyenler görülür.

    Göbete : İlk önce un maya kullanılmadan yoğurt ve margarinle yoğrulur. Elde edilen hamur ikiye ayrılır. Hamurun yarısı açılarak siniye yerleştirilir. Daha önceden hazırlanan iç malzeme, kavrulmuş kıyma, karabiber ve haşlanmış pirinç hamurun üzerine sürülür. Hamurun öteki yarısı ise iç malzemenin üzerine serilir. Hamurun kenarları birleştirilir. Üzerine yumurta sarısı sürülür. Hamur baklava dilimleri haline geldikten sonra tepsi içerisinde fırında pişirilir.

    Acı-gıcı: Acı- gıcı denilen (ısırganotu) otun uzun yapraklarından yapılır. Dolma içi gibi bulgur, kavurma, tuz, baharat atılıp hazırlanan iç, yaprak sarar gibi sarılıp tencereye yerleştirilerek pişirilir.

    Bıt-bıtı çorbası : Çok ince bulgur yoğurt ve tuz atılarak harlı ateşte karıştırılarak pişirilir, üzerine kızarmış yağ dökülür.

    Pasa : Pancar yapraklarından yapılır. Pancar yaprakları yıkanıp haşlandıktan sonra kıyılır, yağda kavrulup üzerine yumurta kırılır.

    Haside : Nişasta, şeker, su karıştırılarak yapılır. Katılaştıktan sonra indirilir. Üzerine tuzsuz tereyağı dökülür.

    Ekmek çeşitleri : Ekmek benzeri yapılan hamur işleri ise şunlardır. Yufka, kalınca, bazlama, gözleme, pide, yağlı ekmek, delikli, simit, haşhaşlı-cevizli ekmek… gibi.

    Halkalı şeker ve akide şekeri: şeker sıcak hamur halinde iken duvardaki kancaya elle atılıp, yoğrularak beyazlatılması ve ardından renkli şeritlerle süslenip fitil halinde çekilmesi ile yapılır.
    Nuga helvası , cevizli yaz helvası , tahin helvası, tahin ve çövenden bir kürek yardımı ile yapılan Kürek helvası Eskişehir’in geleneksel tatlarındandır.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  13. #13
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart Sivil Mimari Örnekleri

    Sivil Mimari Örnekleri

    Mimari: Eskişehir’in Odunpazarı semti kentin güney kesimindeki tepelerin üzerine kurulmuştur. Osmanlı sivil mimari örneklerini koruyan kent, kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları, ahşap süslemeleri bitişik düzenli, cumbalı evleri ile örf, adet ve geleneklerini koruyarak bir bütün olarak günümüze kadar gelmiştir.
    Odunpazarında dinsel ve sosyal amaçlı yapılar, kamu yapıları ve ticari yapılar bulunmaktadır. Kurşunlu Camii ve Külliyesi, Çoban Mustafa Paşa tarafından 1525’de bir külliye halinde yapılmıştır. Akoğlan Camii, Müftü Camii, Tiryakizade Hasan Paşa Camii, Sivrioğlu Camii, Şeyh Şehabettin Türbesi, dini yapıların en önemlileridir. Kamu yapılarının başında Birinci Ulusal Mimarlık Dönemi üslup ve yapısal özellikleri taşıyan Atatürk Lisesi, Cumhuriyet Tarihi Müzesi (Eski Askerlik Şubesi) ve Mal Hatun İlkokulu gelmektedir. Odunpazarı Semti, “Odunpazarı Tarihi ve Kentsel Sit Alanı” olarak tescil edilerek korunmaya alınmıştır.

    Odunpazarı konutları genelde iki tip olarak yapılanmıştır. İlk tip konutların girişleri sokaktan, bahçeleri arkadadır. İkinci tip konutlar ise bahçeler önde, konutları bahçe içinde olacak şekilde; 1,2 veya 3 katlı olarak yapılmışlardır. Konutlar genelde bir sofa ve etrafındaki odalardan oluşmaktadır. Çok katlı konutlarda zemin kat, mutfak, depo gibi servis hizmetlerine ayrılmış olup, yaşam üst katta sürmektedir. Konutların ön cephelerindeki iki tarafı pencereli köşe odası, daha büyük ve önemlidir. Odalarda genelde pencerelerin önünde oturma sedirleri vardır. En az bir duvar, ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini veren dolaplardan oluşmaktadır. Ayrıca, duvarlarda günlük kullanım eşyaları için raf ve nişler vardır. Katlar arasındaki hareketliliği sağlayan sofa, aynı zamanda konutların en büyük mekanıdır. Misafirlerin ağırlanması için, selamlık denilen bir mekan bulunur. Konutlar harem ve selamlık kısımları ile çift bir evi andırmaktadır. Geniş saçakları, kapıları, pencereleri, konsolları, tavanları, dolapları ve diğer ahşap işlerinde büyük bir ustalık ve zevk örneği gösteren konutlarda yapı malzemeleri olarak ahşap, kerpiç ve moloz taş kullanılmıştır. Çatı örtüsü genelde oluklu kiremittir. Eskişehir merkezdeki Odunpazarı semtindeki konutlar geleneksel Türk evi plan özelliklerini göstermektedir. Odunpazarı konutlarının tümünde ahşap iskele arası tuğla yada kerpiçle doldurulmuş duvarlar biçiminde ‘ hımış’ tekniği uygulanmış, yüzeyler bağdadi sıva ile kaplanmıştır. Dar sokaklarda konutların alt kat köşeleri pahlanarak yer yer geçişin kolaylaştırılmasına çalışılmıştır. Hemen her konutta dikdörtgen, çokgen eğrisel çıkmalar vardır. Çıkmalar ya da geri kalan yüzeyler alınlıklarla belirginleştirilmiş ve bezenmiştir. Geniş saçakların altı ahşap ya da profilli bağdadi sıvayla kapatılmıştır. Çıkmalar, oymalı payandalar ve kıvrımlı ahşap ya da bağdadi kaplamalı özgün konsollarla desteklenmiştir. Konutlar koyu sarı, pembe, yeşil, mavi gibi parlak renklere boyanmıştır. Tüm bu özellikler yer yer bozulmuş Arnavut kaldırımlarıyla birleşerek Odunpazarına özgün bir Türk kenti görünümü vermektedir.

    Odunpazarı konutlarının büyük çoğunluğu dört odalı, iç sofalı plan tipindedir. Alt kat çoğunlukla çamaşır yıkama, yemek pişirme gibi günlük işlere ayrılmıştır. Ancak Türk evindeki yazlık ve kışlık kat ayrımı bu konutlarda gözlenmemektedir. Açık sofalı ana katlar bile kapatılıp iç sofalı biçime dönüştürüldüğü için yaşam ve yatma eylemleri hep birinci kat da çözümlenmektedir. Kare yada kareye yakın dikdörtgen odalarda şilte, yastık ve yorganların yerleştirildiği bezemeli yerli dolap (yüklük) vardır. Dolap kapakları çok sık kullanılmış selvi motifli, ahşap-geçme bezemelidir. Ayrıca kaş kemerli, kedigözü denilen küçük raflar alçı ya da ahşap ocak yaşmakları, pencere duvarı dışındaki yüzler, hem kullanım hem de bezeme olarak değerlendirilmiştir. Odunpazarındaki evlerin sofa ve oda tavanları Anadolu’ daki geleneksel konutlarda görülen göbekli, bezemeli pervazlı ya da çıtakari işlemeli süsleme yüzeyleridir. Göbekler, çok köşeli ve küçüktür. Geriye kalan alan çıtakari, dört köşeli geometrik örgeler ya da oymalı parçalardan oluşan pervazlarla doldurulur. 1922 Yunan yangını ardından yapılan ‘ neoklasik’ kamu yapıları, geleneksel konutlarla uslub ve boyut açısından önemli ayrılıklar gösterirler. Belediye Binası, Atatürk Lisesi, Askerlik Şubesi, Odunpazarı Karakolu ve Malhatun İlkokulu bu üslubun ilginç örnekleridir. Odunpazarı meydanı, parkı, meydana açılan kahvehane ve lokantaları birçok evin alt katındaki özgün dükkanlarıyla yerleşim ve ticaret açısından canlılığını çok iyi koruyabilmiş bir ‘eski kent çekirdeği’ dir. Konutların çok yıkık olanlarına rastlanabilmektedir. Ancak içinde yaşayanlar bu yerleşime olan bağlılıkları, komşuluk ilişkileri ve bahçe geleneğine düşkünlükleri nedeniyle evlerinden ayrılamamaktadırlar. Bu evler küçük onarımlarla daha uzun yıllar özelliklerini koruyabileceklerdir. Kentsel Sit Alanı olan bu bölgede kamu yapıları dışında 154 adet konut için koruma kararı mevcuttur. Evlerin bir kısmında restorasyon çalışmaları sürdürülmektedir.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  14. #14
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart Ünlü Kişiler ve Eserleri

    Ünlü Kişiler ve Eserleri

    Yunus Emre: Hak ve halk şairi Yunus Emre, 1240 (Hicri 638) yılında Eskişehir’in Mihalıççık ve Sivrihisar ilçeleri arasında kalan ve bugün kendi adıyla anılan Sarıköy’de doğmuştur. Pek çok önemli şiirini içinde bulunduran Risalet-ün Nushiyye isimli mesnevisini 1307 – 1308 (Hicri 202) yıllarında yazdığı anlaşılmaktadır. Şiirlerini bir araya getiren Divan’ı ölümünden sonra sevenleri tarafından düzenlenmiştir. Şiirlerinden Mevlana Celalettin Rumi’nin çağdaşı olduğu, onu tanıdığı, toplantılarına katıldığı ve kendi deyişiyle onun ‘ görklü nazarından ‘(güzel ve gösterişli bakış açısından) ilham aldığı anlaşılmaktadır. 1320 (Hicri 270) yılında Sarıköy’de vefat eden Yunus Emre, Anadolu Selçuklu Devleti’nin son yılları ile Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş yıllarına denk düşen önemli bir dönemde yaşamıştır. Türk-İslam halk düşüncesinin en önemli yapı taşlarından birisi olan Yunus Emre, şiirlerinden de anlaşıldığı üzere, Mevlana, Ahmed Fakıh, Geyikli Baba ve Seydi Balum ile de çağdaştır. Mezarı Eskişehir Sarıköy’dedir. Demiryolu hattı, mezarının yakınından geçmesi nedeniyle 1946’da yeni bir mezar ve anıt çeşme yapılmaya başlanmış, naşı 1949’da buraya taşınmıştır. 1964’te başlayan son mezar yeri inşaatı 1970’te bitirilmiş ve naşı tekrar taşınan Yunus Emre, o tarihten beri bu anıt mezarda yatmaktadır.
    Nasreddin Hoca: Türk-İslam kültürünün büyük bilgesi ve gülmece ustası Nasreddin Hoca, 1208 yılında Eskişehir’in Sivrihisar ilçesine bağlı, adı sonradan ‘Nasreddin Hoca Beldesi’ olarak değiştirilen ‘Hortu’ köyünde doğdu. Babası Abdullah Efendi, annesi ise Sıdıka Hanım’dır. Nesreddin Hoca, ilk bilgilerini din görevlisi olan babasından öğrendi. Daha sonra Sivrihisar ve Konya medreselerinde öğrenim gördü. Kendi köyünde ve Sivrihisar’da imamlık ve vaizlik yaptı. Bilgisini artırmak amacıyla daha sonra Akşehir’e gitti. Burada Seyyid Mahmut Hayrani, Seyyid Hacı İbrahim Veli gibi devrinin tanınmış bilgin ve arif kişilerinden dersler aldı. Öğrenimini bitirdikten sonra Akşehir’e yerleşti. Asil görevi hocalık olmasına rağmen, katiplik, müderrislik, kadılık, mahkemelerde bilirkişilik de yaptı. Kimi zaman geçimini çiftçilikle, bahçıvanlıkla, pazarcılıkla kazandı. Durumun böyle olmasında Hoca’nın bir halk adamı olarak yaşamak istemesinin yanı sıra devrin ekonomik şartlarının da etkisi vardır. Hocanın ilk evliliği Akşehir’de olmuştur. Hoca, bu hanımının ölümünden sonra ikinci defa evlenmiş ve bu evlilikten Fatma isimli bir kızı olmuştur. Hoca’nın diğer bir kızı ise Dürri-i Melek Hatun’dur. Fıkralarından bir de Ömer isimli oğlu olduğu anlaşılmaktadır. Nasreddin Hoca, 1284’de 76 yaşında iken Akşehir’de vefat etti ve Akşehir’in en eski Selçuklu mezarlığına gömüldü. Mezarı, daha sonra türbe haline getirildi. Unesco, 1996 yılını Nasreddin Hoca Yılı olarak ilan etti. Çeşitli etkinlikler, özel yayım ya da dergilerin özel sayılarıyla kutlanan yıl kapsamında, ülkemizde sempozyumlar düzenlendi:

    Seyyid Battal Gazi: 8. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen ve hakkında çeşitli inanışlar bırakmış bir liderdir. Farklı kaynaklarda etnik kökeni Türk, Arap veya Anadolu yerli halkından olarak belirtilmiştir. Babası Arap kökenli ve annesinin Adıyaman(?) kökenli olduğu halde, kendisinin Malatya'da doğduğuna ve yetiştiğine yeterince kaynak var. Doğduğu ve yaşadığı evin yeri halen mevcuttur. Yıkıntı halinde korunmaktadır. Uzun yıllar halka yemek dağıtılan hayrat yeri olarak kullanılmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde bahsedilmektedir.
    Battal Gazi hakkında bugüne ulaşabilmiş kaynaklar sadece mesnevi tarzı yazılmış, birbirini hem destekleyen hem de çelişen olgular içeren destanlar ve halkın hafızasında kalmış olan bilgilerdir.
    Battal Gazi Destanı'nda ve halk hikayelerinde, Emeviler zamanında Arap ordusuyla birlikte İstanbul'u kuşattığı anlatılmaktadır. Kuşatma hem denizden hem karadan yapılmış, fakat başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Destanda Battal'ın düşmanı, Arap komutanına oyun oynayıp kuşatma başladığında İstanbul'a geçerek imparatorluğunu ilan eden İmparator Leon'dur. Arap tarihinde II. İstanbul kuşatmasının tarihi (717-718) olarak belirtilmektedir. Bizans tarihindeki veriler de bu tarihi doğrular niteliktedir. Ayrıca Bizans tarihinde İmparator III. Leon'un tahta çıkma tarihi 717 olarak belirtilmiştir, bundan dolayı destandaki Leon'un İmparator III. Leon olma olasılığı üzerinde durulmaktadır. Destanda Battal Gazi'nin kuşatma sırasında yirmili yaşlarında olduğu söylendiği için, Battal Gazi'nin doğum yılının (690-695) civarı olmasının olası olduğu düşünülmektedir. Battal Gazi'nin ölüm yılının 740 olduğunda tarihçiler mütabakata varmışlardır.
    740 yılında Eskişehir'in Seyitgazi ilçesi yakınlarında savaşta aldığı yara sebebiyle şehit olmuştur. Anadolu'da İslam’ın yayılmasına büyük katkıları olmuştur.

    Şeyh Sücaeddini Veli : Hacı Bektaşi Veli Halifelerinden olup, yaşadığı tarihler bilinmemekle birlikte türbesinin 1515 yılında, Yavuz Sultan Selim zamanında Mürvet Ali Paşa tarafından yaptırıldığı kesindir. Bir adı da “Varlıklı Sultan” dır. Horasan’dan geldiği ve Anadolu’da birçok yer gezdikten sonra Seyitgazi İlçesi Arslanbeyli Köyüne yerleştiği söylenir. Sekizinci İmam Rıza soyundan, dünyadaki dört Veli’den birisi olarak kabul edilmektedir. Külliyesinde kendisi dışında Mürvet Ali Paşa Türbesi, aşevi, cem evi gibi bölümler vardır. Adına her yıl Haziran ayında şenlikler düzenlenir.

    Dursun Fakih : Karaman’da doğmuş, Şeyh Edebali’nın öğrencisidir. Dursun Fakih; tefsir, hadis, fıkıh bilimlerini okumuştur. Osmanlı Devletinin kuruluşuna şahitlik etmiş bir Türk Bilginidir . Şeyh Edebali’nın kızını alarak damadı ve Osman Gazi ile de bacanak olmuştur.
    28 Eylül 1299 yılında Karacahisar fethedildikten sonra, Osman Gazi adına Cuma Hutbesini okuyup, Cuma Namazını kıldırmıştır. Böylece, hem Osman Gazi’nin hür ve tam İstiklal sahibi bir Devlet Başkanı olduğunu, hem de Osmanlı Devletinin İstiklalini dünyaya ilan etmiştir.
    Dursun Fakıh, Osmanlı Devletinin ilk imam-hatibi ve ilk kadısı olma şerefine elde etmiştir. “Gazavetname” adlı bir eseri bulunmaktadır. Anadolu’da milli birlik ve milli kültür birliğinin oluşmasına hizmet eden bir Türk Büyüğüdür.1327 yılında vefat etmiştir.

    Şeyh Edebali: (1206 - 1326) شيخ ادب علي, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında yaşamış bir İslam ilahiyatçısı-din bilgini, Ahi şeyhi, Osman Gazi'nin kayınpederi ve hocası, Orhan Gazi'nin dedesi bir anlamda da sonradan imparatorluk olacak Osmanlı Devleti'nin fikir babasıdır.
    Ciddi kaynaklara göre, aslen Karamanlı’dır. İlk tahsilini memleketinde yapan Edebali, tahsilini Şam’da tamamlamıştır. Tefsir, hadis ve özellikle İslam hukukunda uzmanlaşmıştır. Mevlana gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulunmuştur. Tasavvuf yoluna girdiği, Baba İlyas halifelerinin ileri gelenlerinden olduğu belirtilmektedir. Doğum tarihi kesin olmamakla beraber, 1206 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.
    Alim, faal, varlıklı, çevresi için örnek teşkil eden bir kişi olan Şeyh Edebali, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirir ve halkı aydınlatırdı. Bilecik’te bir dergah yaptırmış, Osman Gazi'yi de birçok defa burada misafir etmiştir.
    Rivayete göre, Osman Gazi’nin dergahta bulunduğu bir gece, rüyasında Şeyh Edebali'nin göğsünden bir ayın çıkıp kendi göğsüne girdiğini ve göğsünden bir büyük ağaç bitip dallarının alemi kapladığını, altından birçok nehirlerin çıkıp insanların bu sulardan geçtiklerini görmüştü. Sabah olup rüyayı anlatınca, Şeyh Edebali rüyayı şöyle tabir etmiştir:
    "Sen, Ertuğrul Gazi oğlu Osman, babandan sonra bey olacaksın. Kızım Malhun Hatun la evleneceksin. Benden çıkıp sana gelen nur budur. Sizin soyunuzdan nice padişahlar gelecek, ve nice devletleri bir çatı altında toplayacaklar, Allah nice insanın İslam'a kavuşmasına senin soyunu vesile edecektir."
    Gerçekten de öyle olur, altı asırdan fazla devam edecek olan bir imparatorluğun temelleri Osman Gazi ile atılır ve bunun ilk müjdecisi Şeyh Edebali olur.

    1326'da 125 yaşlarında Bilecik’te vefat etmiş, dergâhının yanında gömülmüştür.

    Eskişehir’de de adına bir türbe yapılmıştır. Vefatından bir ay sonra kızı, dört ay sonra da damadı Osman Gazi vefat etmiştir.

    Hızır Bey: (1407-1459) : Nasreddin Hoca’nın torunu olan Sivrihisar Kadısı Müderris Celaleddin Emin Arif’in oğludur. 6 Ağustos 1407 yılında babası Sivrihisar’da kadı iken dünyaya gelmiştir. İlk tahsilini babasından aldıktan sonra Molla Yegan’ın Bursa Medresesi’nde verdiği derslere devam etmiştir. Tahsilinin ardından tekrar Sivrihisar’a dönen Hızır Bey, Sivrihisar’da müderrislik ve kadılık görevlerinde bulunmuştur. Orada bulunduğu süre içerisinde Kurşunlu Mahallesi’ndeki evini okul yapıp vakfa bağışladı. Fatih Sultan Mehmet, fetih öncesinde Edirne’de katıldığı bir toplulukta bir Arap bilgininin sorularının yanıtlanamadığını görünce çok kızar, adamlarına bu bilgine cevap verecek bir alim kişi bulmalarını söyler. Hızır Bey’i bu iş için uygun bulan görevliler onu bulup ikna ederler ve Hızır Bey Edirne’ye bir sipahi kılığında gelir. İlk bakışta görünümünden dolayı Hızır Bey’i küçük gören Arap bilgin sorduğu bütün sorulara cevap alınca oldukça şaşırır. Hızır Bey’in sorusuna ise bu bilgin cevap veremez ve yenilmiş olur. Bu duruma oldukça sevinen Fatih, Hızır Bey’i Bursa Sultaniye Medresesi baş müderrisliğine, ardında da Edirne Medreseleri’nin baş müderrisliğine getirir. İstanbul’un fethine bir sipahi olarak bizzat katılan Hızır Bey, fethin ikinci günü F.Sultan Mehmet’çe İstanbul Kadılığı’na ve Belediye Başkanlığı’na getirilir. İyi bir hatip olmasının yanında üç dil ile şiir yazabilecek bilgiye de sahiptir.

    Sinan Paşa : Hızır Bey’in oğludur. 1437 yılında Sivrihisar’da doğmuş, tahsilini babasından tamamlayıp çocuk denecek yaşta icazet almıştır. Genç yaşta Fatih Sultan Mehmet tarafından Edirne Medresesi’ne baş müderris tayin edilmiştir. Vezirlik rütbesiyle İstanbul’a getirilerek(1470) F.Sultan Mehmet’e müsahip ve hoca oldu. Bir süre sonra kendisini çekemeyenlerce aleyhinde söylentiler çıkarıldı. Sonunda Fatih’in gözünden düşürülen Sinan Paşa, vezirliği de elinden alınarak hapse atılmıştır. Bu olaya karşı olan, İstanbul’da hatırı geçen ulema paşanın serbest bırakılmasını aksi takdirde topluca memleketi terk edeceklerini padişaha bildirmeleri üzerine Sinan Paşa hapisten çıkarılarak Sivrihisar Medreseleri’nin baş müderrisliğine kadılık görevi verilmek üzere sürgün edildi. Fakat Sinan Paşa’nın düşmanları Fatih’e baskı yaparak, Sinan Paşa’nın deli olduğunu söyleyerek İznik’ten geri çevirttiler ve aynı cezaya maruz kalmasına neden oldular. Tekrar aynı tepkilerle karşılaşılınca Sinan Paşa yeniden serbest bırakıldı. Sadık öğrencisi Molla Lütfü ile Sivrihisar’ın yolunu tutan Sinan Paşa, beş yıl burda baş müderrislik ve kadılık yaptı. Bu esnada babasının yaptırdığı Hızır Bey Kütüphanesi’ni geliştirdi. Ardından da kendi adıyla anılacak kütüphaneyi kurdu. II.Beyazıd padişah olunca Sinan’a vezirlik rütbesi iade edilerek Edirne Medresesi’ne baş müderris tayin edildi. Edebi eserlerinin birçoğunu burada yazmıştır. En önemli eseri Tazarruname (Yalvarma) dır.

    Aziz Mahmud Hüdayi : 1453/1536 yılında Sivrihisar’da doğdu. Asıl ismi Mahmud olup Aziz ismini biyografi müellifleri hürmet ifadesi olarak kullanmışlardır. Hüdayi ise şiirlerinde kullandığı mahlastır ve şeyhi Üftade tarafından verilmiştir. Bir süre zamanın meşhur kadılarından Nazırzade’nin mahiyetinde çalıştıktan sonra dört yıl otuz akçe maaşla Bursa’da kadılık yaptı. Şeyhi Üftade’nin yanında ilmini ve bilgisini artırarak kemal mertebesine ulaştı. Ardından Büyük Mahkeme diye adlandırılan Cami’i Atik mahkemesinde kadılık yaptı. Bunun dışında Edirne Selimiye Medresesi, Mısır ve Şam kadılıklarında da bulundu. Türkiye’deki sünni tarikatlardan Celvetiyye tarikatının kurucusudur. Nefsini köreltmek amacıyla sırıklara takılı ciğer sattı, kendisinin ve ailesinin nafakasını bu şekilde temin etti. Hüdayi, ailesi ile birlikte Sivrihisar’dan ayrılarak Üsküdar’a yerleşip bir müddet inzivaya çekildi. On beş yıllık inziva hayatından sonra Fatih Camii’nde Cuma vaizliği, müfessirlik ve muhaddislik yaptı. Aziz Mahmud Hüdayi’nin bestelenen şiirlerinden birçoğu halen çalınıp söylenmektedir. 1623/1628’de vefat eden şairin otuza yakın eserlerinden bazıları şunlardır: Tarikatname, Tarikat-ı Muhammediye, Nectül Garik, Cami’ül Fezail, Külliyat-ı Hüdayi, Nefais’ül Mecalis, Vakıat, Kami’ur Reza’il, Miftahus Salat Mirkatün Necat, Nasaih, Habbet’ül Muhabbe...

    Seyh Baba Yusuf : Sivrihisar’da doğmuştur. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi yokken ölüm tarihi kimi kaynaklarda 1507 olarak gösterilmiştir. İlk tahsilini babasının yanında yapmış, daha sonra Sivrihisar medreselerinin en ünlülerinden biri olan Selçuk Medresesi’nde eğitimini tamamlayarak icazet almıştır. Bayramiye tarikatına mensuptur. Arapça’yı ve Farsça’yı ana dili gibi bildiği yazmış olduğu eserlerinden anlaşılmaktadır. Hattatlıkta da usta olan Yusuf, II.Beyazıd’ın yaptırdığı Beyazıd Camii Şerifi’nin ilk Cuma ve Kürsü vaizidir. Hicri 898 yılında bitirip, ibadete açtığı Sivrihisar Kurşunlu Camii dikkate alınması gereken önemli bir eserdir. Mevhub-u Mahbub isimli bir kitabı bulunan Şeyh Baba Yusuf’un mezarı İstanbul Eyüp Sultan’dadır.

    Pir Mehmet : Tarikat edebiyatımızda Pir Mehmet adlı iki şair vardır. Bunlardan birincisi 16. asır şairi Pir Sultan Abdal’ın oğlu Mehmet’tir. Hayatı ve şairliği menkibevi bilgilere dayanmaktadır. İkincisi 19.asırda yaşamış bir şairdir. Mehmet Tevfik Oytam’a göre Abdülmecid ve Abdülaziz devirlerinde Eskişehir Seyyid Gazi Tekkesi Postnişinliği’nde bulunmuş, kendisinden sonra yerine oğlu şair İlhami Dede geçmiştir. II. Mahmut devrinde de yaşamıştır. (Adı geçen Hacı Bektaş Kütüphanesi Derviş Eşref Mustafa tarafından 1258 tarihinde kaleme alınmıştır.) Pir Sultan Abdal’ın oğlu ile isim, kısmen inanç ve zihniyet beraberliğinden başka ilgisi bulunmamaktadır. Bektaşilik prensiplerini ve zaman zaman ferdi duyguları hece ve arız vezinleri ile kaleme alan Pir Mehmet ve oğlu Ali İlhami Dede’nin zamanımıza kadar yaşama şansı hiç şüphesiz bağlı oldukları Bektaşi tarikatından gelmektedir. Uzun yıllar Bektaşi tekkelerinde okunan şiirleri şöhretlerinin yayılmasına sebep olmuştur.

    İlhami Dede : Seyit Battal Gazi Külliyesi’de yetişmiş eski dönem halk ozanlarındandır. Eserlerinden ancak sınırlı bir kısmı günümüze ulaşmıştır.

    Genç Abdal : Henüz ana adını bile bilmediğimiz Genç Abdal’ın İstanbullu olduğu, 19. yüzyılın ikincı yarısında yaşadığı sanılmaktadır. Sardazam Yusuf Kamil Paşa’nın yanında divan katipliği yapmıştır. Hece ve aruz vezniyle yazdığı altmış kadar nefesi(deyişi) vardır. Sadrazam Yusuf Kamil Paşa’nın zevcesi Zeynep Hanım ikrarbent olmak için Süceattin Veli Şeyhleri’nden Şeyh Şücea Dede’yle Pir Mehmet’i İstanbul’a çağırmış, günlerce konağında misafir etmiştir. Bütün İstanbul alevileri akın akın şeyhleri görmeye, hayır duaları almaya, sohbet etmeye konağa gelmişler, bunların arasında saray katibi Genç’de gelmiştir. Dedelerden defalarca kendisini ikrarbent yapmalarını istese de dedeler bunun erken olduğunu, önce yanıp yakılmasının, pişmesinin gerektiğini söylerler. Dedelerin Eskişehir’e dönmeleri yaklaşınca Katip Genç dedelere yine yalvarır. Bu defa dedeler İstanbul Muhipbanları’nın da kefaletini alarak ikrarbent yaparlar ve mürşitler(dedeler) dönerler. Genç Abdal da hanımından rıza ister ve memuriyetten feda eder. Dedelerle birlikte Seyit Battal Gazi Dergahı’na gelir. Beş sene burada kalır. Pir Mehmet ölünce Seyit Sultan Şüceattin Veli Dergahı’na gelir. Bu arada dergahta şair Ali Rıza Hadi vardır. Genç Abdal bu kişiye gönülden bağlanmıştır. Sonraları Zeynep Hanım, Ali Rıza’yı saraya davet etmiş, daveti kabul eden Ali Rıza Hadi, Genç Abdal’ı yanına almıştır. Zeynep Kamil Hanım tuttuğu defterde Genç Abdal’ın nefeslerine yer vermiş, ondan övgüyle bahsetmiştir. Zeynep Kamil’in oturduğu konak bugün hastane olarak kullanılmaktadır.

    Mustafa Şükrü Baba : 1873 yılında Seyitgazi’de doğmuştur. İlhami Dede’nin torunu olup külliye eğitimi almıştır. Seyit Battal Gazi Külliyesi’nin 65. şeyhidir. Yunanlılar’ın Eskişehir’i işgali zamanında ocağını başarıyla savunmuştur. 1946 yılında vefat eden Mustafa Şükrü’nün mezarı Eskişehir’in Yukarı Mahalle kabristanındadır. Mevhud-u Cenab-ı İmam-ı Ali, Seyit Battal Gazi ve İlhami Dede Divanı ve Mustafa Şükrü Divanı tesbit edilen eserleri arasındadır.

    Nihat Aşar : 1928 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve ortaokulu İzmir’de okudu. 1946 yılında İzmir Atatürk Lisesi’nden, 1950 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Ankara Valiliği’nde Kaymakamlık stajına başladı. 1953 yılı başlarında Eskişehir’e bağlı Mihalıççık Kaymakamlığı’na atanan Aşar, 1956 yılında ise Gerze İlçesi Kaymakamlığı’na atandı. Üç yıl sonra Kızılay Genel Merkezi’nde Teşkilat ve İçtimai Yardım Müdürlüğü’nde çalışmaya başladı. Görevi süresince çeşitli üst kademelere de yükselen Aşar, 1977 yılında kendi isteğiyle emekli oldu. Şiir yazmaya lise yıllarında başladı. Türkiye’de yayımlanan önemli birçok dergi ve gazete ile edebiyat ansiklopedilerinde kendisine ve eserlerine yer ayrılmıştır. 1961 yılında Kızılay dergisini çıkarmaya başlamış uzun bir süre de derginin yazı işleri müdürlüğünü yürütmüştür. Aşar, ayrıca İdarecinin Sesi, Mülkiyeliler Birliği, Çaba Sanat ve Sümerbank adlı dergi ve gazetelerin yayımlanması aşamasında çeşitli görevlerde bulundu. Memuriyetinin ardından bir süre Bulvar gazetesi Ankara Bürosu’nda, bir süre de Tercüman gazetesi İzmir Bürosu’nda çalışmıştır. Yurtiçi ve yurtdışındaki çeşitli gazetelerde edebi ve mesleki konularda makaleleri yayımlanmıştır. Ankara’daki Adam, Bir Dünya İstiyorum, Aydınlık ve Nasıl Geçti Habersiz adlı dört şiir kitabıyla bir inceleme kitabı vardır. Birçok şiiri bestelenmiş, plak ve kaset yapılmış, çeşitli ödüller almıştır. Özellikle Nasıl Geçti Habersiz adlı şiirinin Teoman Alpay tarafından hicaz makamında bestelenmesinin ardından şiir büyük bir üne kavuşmuş, 1971 yılında Milliyet gazetesince o yılın en sevilen şarkısı seçilmiştir. Nihat Aşar 1983 yılından bu yana İzmir Karşıyaka’da yaşamını sürdürmektedir.

    Erol Martal : 1943 yılında Eskişehir’in İnönü İlçesi’nde doğdu. Yunusemre İlkokulu ve Atatürk Lisesi’ni bitirdikten sonra 1962 yılında Ankara Demiryolu Meslek Lisesi’nden mezun oldu. Malatya ve Adana’da görev yaptıktan sonra 1970’de Eskişehir’e geldi ve Tülomsaş’ta muhasebe bölümünde çalışmaya başladı. 1990’da emekli oldu, bir yıl sonra İzmir’e taşındı. İlk şiiri 1983 yılında Türk Edebiyat Dergisi’nde yayımladı. Daha sonra Gülpınar, Eflatun, Davet, Yeni Defne, Musiki ve Nota gibi dergilerde de şiirleri yayımlandı. 1984 yılında Avni Anıl’ın çıkardığı Musiki ve Nota dergisinde yayımlanan ‘Yağdır Mevlam Su’ isimli şiiri ilk olarak Faruk Şahin tarafından bestelendi. 6 - 7 ay sonra Mahmut Oğul’da bu şiiri besteledi. Yağdır Mevlam Su, 1986’da Milliyet’in düzenlediği yılın sevilen 10 şarkısı yarışmasında 8.olurken, bir yıl sonra Müzik Magazin Dergisi’nce yılın şarkısı seçildi. Erol Martal’ın bestelenen diğer şiirleri şunlardır: Dünya Sahi(Faruk Şahin), Has Çiçek(Rafet Kıral), Olmak Gerek(Erdoğan Berker). 1985 yılında Musiki ve Nota Dergisi’nin açtığı yarışmada şiiri üçüncülük ödülü kazandı. Erol Martal, 1988 yılında ilk kitabı olan Yağdır Mevlam Su’yu yayımlamıştır.

    Enis Batur : 1952 yılında Eskişehir’de doğdu. Orta Öğrenimini İstanbul ve Ankara’da yüksek öğrenimini Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Paris’te tamamladı. İlk yazısı 1968 yılında yayımlandı. Kimi yazılarında Leman Batur, Fakir İdris, Reşit Amrahor, Salim Kantörün, Sarp Yenisey, İdris Kantörün, Hakkı Aksulu takma adlarını kullandı. Şiir ve yazıları Soyut, Türk Dili, Oluşum, Kitap-lık, Papirus, Yazko Edebiyat, Şiir Atı, Gergedan, Sombahar, Aydınlık, Nar, Cogito, Argos ve Millet Sanat gibi çok çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Üç şiiri Oruç Aruoba tarafından İngilizceye, iki kitabı da Işıl Saatçioğlu tarafından Fransızcaya çevrildi. Kendisi de dört kitap ve birçok şiir-yazı çevirmiştir. 1978 yılından bu yana söyleşi, toplantı, konferans, açık oturum, televizyon ve radyo programlarına katılan Enis Batur, halen Yapı Kredi Yayınları’nda çalışmaktadır. 1989 yılında, Ankara’da Ortek Yayınevi’nden Kuvve adlı bir kitabı, Reşit İmrahor takma adıyla çıkardığına dair bilgi varsa da böyle bir kitap hiçbir zaman çıkmamıştır. Opera adlı şiir kitabıyla Altın Portakal Şiir Ödülü’nü kazandı. Ayrıca İtalya’dan da şiir ödülü kazanan sanatçının yayımlanmış kitaplarından bazıları şunlardır: Bir Ortaçağ Yalnızlığı, Eros ve Hgades (1973), Nil (1975), Ara-Kitap (1976), Ayna (1977), Dünya Edebiyatı Antolojisi (1988), Yazının Ucu (1993), Akabe, Kandil (1994), Saatsiz Maarif Takvimi (1995), Opera, Yolcu, Keşif (1996), Aciz Çağ (1998)

    Recep Bilginer : 1922 yılında Adana’da doğdu. Gazeteciliğe 1945 yılında Eskişehir’de başladı. Sesışık, Hamle, Türke Doğru gibi pek çok Eskişehir gazetesine yazı verdi. Eskişehir’de Politika gazetesini ve Düşünce dergisini çıkaran Bilginer, İstanbul’da da Akın(1951), Hakikat’i Tasvir(1961-63) gazeteleri ile Yeni Çağ dergisini çıkardı. 1950-1955 yılları arasında İstanbul Belediye Meclis Üyeliği ve Daimi Komisyon Üyeliği yaptı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Tiyatro Yazarları Derneği gibi birçok kuruluşta görev yaptı. İlk piyesi Gazeteciden Dost, 1961’de Şehir Tiyatroları’nda sahnelendi. Kimi Şehir Tiyatroları’nda, kimi de Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen oyunlarından bazıları şunlardır: İsyancılar, Ben Devletim, Yunus Emre, Kıskanç, Lale Bahçesinde bir Şair...Şiir yazmaya 1944 yılında başlayan Bilginer’in kitapları ise : Beyşehir ve Düşüncedir(Yazılar), Hapisliğim(Anılar) ve Bir Zamanlar(Şiir)’dır. Yunus Emre oyunuyla Kültür Bakanlağı’nın en iyi yazar ödülünü, Savaştan Barışa, Aşktan Kavgaya oyunuyla da Atatürk Araştırma Merkezi sanat ödülünü kazanmıştır.(1998)

    Tuna Kiremitçi : 1973 yılında Eskişehir’de doğdu. Murat Atılgan, Yunus Emre ve Dumlupınar İlkokulları’nın ardından ilköğrenimini, 10 yaşındayken taşındıkları Ankara’da tamamladı. İlk şiirleri Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken 1991 yılında Varlık dergisinde yayımlandı. Bunun dışında Sonbahar, Gösteri, Aykırı, Nar, Kitap-lık gibi dergilerde de şiirleri yer aldı. İlk kitabı 1994 Yaşar Nabi Nayır Gençlik Ödülü’nü kazanmış şiirlerini de içeren Ayabakanlar’dır(1994). Lise arkadaşları ile kurduğu Kumdan Kaleler adlı müzik gurubuyla 1996 yılında Denize Doğru isimli bir kaset çıkarmışlardır. Bu gurup bir süre sonra dağılmıştır. Kiremitçi, halen İstanbul’da yaşamını sürdürmektedir.

    Prof.Dr.Mehmet Kaplan : 18 Mart 1915 de Sivrihisar’da doğdu. İlkokulu Sivrihisar’da okudu. Orta ve lise tahsilini Eskişehir’de tamamladı. Edebiyat öğretmeni Cemal Duru’nun önemli etkisi ile Yüksek Muallim Mektebi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kazandı. Mezun olduktan sonra Almanya’ya gitti.1944’de doktor, 1949’da doçent ,1953’de de profesör oldu. Erzurum Üniversitesinde kurucu hocalar arasında yer aldı. 1960’da İ.Ü.Ed. Fak. görev aldı. 1962’de Türk Dili Edebiyatı Bölüm Başkanlığına getirildi. 1981 yılında Türkiye Milli Kültür Vakfınca Milli Kültüre Hizmet Şeref Madalyası verildi.1983’te Cumhurbaşkanı Kenan Evren tarafından Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurulu üyeliğine seçildi. 1986 yılında vefat etti. Eserleri:
    Namık Kemal Hayatı ve Eserleri(1948), Tevfik Fikret ve Şiiri(1946), Şiir Tahlilleri(1953), Akif Paşa’dan Yahya Kemal’e Kadar(1954), Cumhuriyet Devri Türk Şiiri(1965), Tanpınar’ın Şiir Dünyası(1963),Hikaye Tahlilleri(1979),Köroğlu Destanı(derleme)1973
    Konu BİZİZ ABLA tarafından (01.03.2010 Saat 23:14 ) değiştirilmiştir.
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

  15. Bu yararlı Mesaj için teşekkür eden kullanıcılar:


  16. #15
    Aktif Üye hacı anne - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    06.02.2010
    Mesajlar
    308
    Teşekkür
    55
    Teşekkür almış: 145 / 118 Konu

    Standart

    ellerine sağlık oğlum,ben eskişehirli olduğum için pek memnun oldum,sayende bilmediğimiz büyüklerimizi de öğrendik,sağolasın..

    Allah razı olsun..
    kabrin arkası için çalışınız,hakiki saadet ve lezzet ondadır.

  17. #16
    Özel Üye BİZİZ ABLA - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik Tarihi
    19.05.2008
    Bulunduğu Yer
    Dünya sürgününde
    Mesajlar
    6,336
    Blog Başlıkları
    17
    Teşekkür
    5,331
    Teşekkür almış: 6,664 / 3,217 Konu

    Standart

    Abim Sevgili hacı anne, Allah sizdende razı olsun.

    Ben oğul gibi mi görünüyorum.
    Ama olsun, yinede bu cana yakın tavrınız için teşekkür ederim
    Bir kum tanesi olsam,

    Mîrâc’a çıkarken yapışsam mübârek ayaklarına…



    Hiç bırakmasam ve şâhid oluversem, kimsenin şâhid olamadığı sırlara…



    Ebûbekir olsam,

    “sadakte” diyebilsem, özümle, sözümle, yaşantımla…



    Bir bulut olsam, onunla hicret etsem; hüzün şehrinden nur diyarına…



    M.Bahar

+ Konuyu Cevapla

Konu Bilgisi

Aktive Benutzer

Şu anda 1 üyemiz bu konuya göz atıyor. (0 kayıtlı üye ve 1 misafir.)

     

Benzer Konular

  1. Edirne Gelenek ve Görenekleri
    Konuyu Açan: BİZİZ ABLA, Forum: Coğrafya.
    Cevap: 5
    Son Mesaj : 03.02.2010, 19:58
  2. Batman Gelenek ve Görenekleri
    Konuyu Açan: Tur@b, Forum: Coğrafya.
    Cevap: 5
    Son Mesaj : 17.05.2009, 18:17
  3. Bartın Gelenek ve Görenekleri
    Konuyu Açan: Tur@b, Forum: Coğrafya.
    Cevap: 10
    Son Mesaj : 17.05.2009, 17:38
  4. Balıkesir Gelenek ve Görenekleri
    Konuyu Açan: Tur@b, Forum: Coğrafya.
    Cevap: 12
    Son Mesaj : 14.05.2009, 22:20
  5. Aydın Gelenek ve Görenekleri
    Konuyu Açan: Tur@b, Forum: Coğrafya.
    Cevap: 7
    Son Mesaj : 22.03.2009, 19:32

Yetkileriniz

  • Konu açma yetkiniz yok.
  • Cevap yazma yetkiniz yok.
  • Eklenti yükleme yetkiniz yok.
  • Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.